Ana Sayfa Blog Sayfa 478

Ceren Kenar – Suriye’de hakikat anı

Hakikate tanıklık etmek zordur, zira tanıklık vebal getirir: “hakikate tanık olanlar, olmayanlara anlatmakla” yükümlüdür. Haksızlığa, adaletsizliğe tanıklık etmek daha da zordur, çünkü gördüğünüz, bildiğiniz şey konusunda susmak sizi “dilsiz şeytan” kılar. Tüm dünyanın gözü önünde olan bir katliamı eliniz kolunuz bağlı izlerken, kendinizi mazlumun gerçekten mazlum olduğuna ikna etmeye çalışırken yakalamak ise zuldür.

Aslında basit bir imtihan var karşımızda. Kırk yıldır bir ülkeyi bin bir zorbalık ile yöneten bir aile diktası ve artık yeter diyerek sokağa çıkan Suriyeliler…

Arap devrimlerinin başlamasıyla yıllardır içlerinden biriktirdikleri öfkeyi döken, en insani taleplerini dillendiren göstericiler. Gösterilerin başladığı mart ayında sokağa “ıslah” yani reform diyerek çıkan ve muhtemelen bu reformlar yapılsa tatmin olacak göstericiler. Esad’ın devrilmesini şiddetin en korkunç hallerini tecrübe ettikten sonra dillendirmeye başlayan göstericiler. Protestoların ilk altı ayı boyunca tamamen silahsız olan göstericiler.

Ve karşılarında Esad rejimi…

Suriye tarafından öldürülen Lübnanlı gazeteci ve akademisyen Samir Kassir’in eşinin daha protestolar başlamadan önce Suriye rejimini tarif ederken kullandığı “Aklına gelebilecek her türlü kötülüğü yapabilecek bir rejimden bahsediyoruz” sözü kulaklarımda çınlıyor.

Esad rejimi o kadar “anti-emperyalist” bir rejimdir ki yan komşusu Lübnan’ı iç savaş sırasında Amerika’nın isteği ve onayıyla, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü silahsızlandırmak amacı ve vaadi ile işgal etmiştir. “Anti-emperyalizmin” gereği olarak da bu ülkede 30 yıl işgalci güç olarak kalmıştır. Bu süreçte Lübnan’da Suriye’yi eleştiren onlarca yazar ve siyasetçinin öldürülmesi ise elbette olsa olsa “anti-emperyalizm” zayiatıdır.

Esad rejimi o kadar “mazlum” bir rejimdir ki, bundan 25 yıl önce Hama’da çıkan bir isyanı son derece “nazik” yollar ile bastırmış. En az 20 binin üzerinde insan öldürmüş, şehirlerin üzerinden silindirlerle geçmiştir. İsyanın kökünü kazımak için kimyasal gaz ile bir şehri haritadan silmiştir.

Esad rejimi o kadar “sevilen” bir rejimdir ki, halkının bu sevgi selini göstermesi yönünde engeller oluşmasın diye dört tane farklı istihbarat servisi kurmuş, Suriye halkını zehirlemek isteyen “hainler” ile mücadele etmek için dünyanın en sofistike işkence teknikleri konusunda uzman birlikleri itina ile yetiştirmiştir. Halkının kafasını karıştırabilecek siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının kurulmasını yasaklamıştır, halkın tek tercihi olan Baas partisinin tüm siyasi hayatı kontrol etmesine imkan vermiştir. Yine halkı yanlış yollara sevk edebilecek ve “cici” demokrasinin icadı olan basın ve ifade özgürlüğü gibi mefhumlara prim vermemiştir.

Esad rejimi o kadar “şeffaf” bir rejimdir ki, olaylar başladığından beri yabancı basının ülkeye özgür erişimine izin vermemiştir. Protestocuların ve Arap Liginin uluslararası kamuoyundan temel talebi olan uluslararası medyanın Suriye’ye girişini engellemiş, devlet yayın organı olan SANA ile farklı düşen yorumu “kara propaganda” olarak tanımlamıştır.

Esad rejiminin bundan önce yaptıkları, şu an yaptıklarının ve yapacaklarının teminatıdır. Bu teminatın gerekleri konusunda bizleri hayal kırıklığına uğratmayan Esad rejimi 11 aydır bilfiil 7 bine yakın insan öldürmüş, 11 yaşındaki çocuklara işkence etmekten bile çekinmemiştir.

Tüm bunlara rağmen Suriye halkının protesto etmesi için yeterli sebep görmeyenler, bunun kendi inisiyatifleri ile değil ama başka ülkelerin kışkırtması ile olduğunu iddia edenler için yapabileceğimiz bir şey yok elbette. Otoriter rejimlerin ellerindeki yegâne yönetim aygıtı çekiçleri olduğu için her sorunu çivi olarak görmeleri tabiatları gereği normaldir. Tek analitik araçları “anti-emperyalizm” olanların ise şiddetin en vahşi şeklini kullanmaktan tereddüt etmediğini defalarca kanıtlamış bir rejimin katliamlarını insani boyuttan azade analiz etmeleri şaşırtıcı değildir.

Şaşırtıcı ve ikiyüzlü olan, her vesile ile Türkiye bir dikta rejimine doğru gidiyor diye isyan edenlerin, hemen yanı başlarında hüküm süren ve katliam yapan gerçek bir dikta rejimi konusundaki sessizlikleridir…

 

Taraf, 06.02.2012

Devlet dindar yetiştirebilir mi?

Sivil toplum çekilsin kenara, yeni nesil dindarları devlet yetiştirecekmiş. Bir liberal olarak devletin yetiştirdiği ürünlerin kalitesinden hep kuşku duydum.

Bir ara devletin girmediği sektör kalmamıştı. Ayakkabı da üretmişti, kumaş da… Şimdi neredeyse bankası bile kalmadı devletin. Çünkü iyisini, kalitelisini, hayata uygununu yetiştiremediği anlaşıldı.

Başbakan Erdoğan’ın “dindar nesiller yetiştireceğiz” sözünü duyduğumda bunlar geldi aklıma. İnşallah ciddi değildir, çünkü sonuç pek hayırlı olmaz din ve dindarlar için bile… Sivil toplum, cemaatler, tarikatler, gönüllü kuruluşlar bu işi gül gibi yapıyorlar yıllardır. Devlete ihtiyaç var mı?

Ama biliyoruz ki ‘yeni bir nesil’ yetiştirmek Türk siyasetinin en derin takıntısıdır. Takıntının ilham kaynağı da Kemalizm. Mesele sadece kendine benzer insanlar yetiştirmek de değil, kendine bağlı nesilller yetiştirmektir; sorgulamayan, eleştirmeyen, devletin her yaptığından bir hikmet arayan insanlar.

‘Aslında bu ülkede herkes biraz Kemalisttir’ derken su-i zanda bulunmuyoruz. Öyleyiz işte. Biz Kemalizm’den başka bir şey görmemişiz. Kürt’ün de, liberalin de, İslamcının da gözünü açtığında gördüğü ‘rakip’ Kemalizm olmuş. Dolayısıyla hepimiz öykünüyoruz Kemalizm’e biraz.

Kemalist veya dindar ‘yeni nesiller’ yaratma fikrinin dayandığı temel varsayım şu: Toplum aslında tepeden aşağı tanımlanabilir, yeniden inşa edilebilir bir ‘şey’dir. Reşit değildir, kendi başına bırakıldığında yanlış kararlar verir. Dolayısıyla onu ‘yetiştirmek’ gerekir, şöyle veya böyle.

Bu durumda meselenin özü ve sorunlu yanı devletle toplum arasında kurulan hiyerarşik ilişki. Üstte olan, buyurabilen tabii ki devlet. Toplum korunmaya muhtaç; ya aklı zayıf veya ahlakı ve inancı. Bu durumda devletin görevi halkı ‘aydınlatmak, ona doğru yolu göstermek’. Aydınlanmacı, pozitivist, ‘irşad edici’ devlet olarak hep Kemalist devleti eleştirdik. Eğer Başbakan Erdoğan söylediklerini pratiğe taşırsa artık dinle ‘irşad eden’ bir devletimiz olacak!

Demek ki insan biraz da mücadele ettiklerine benziyor. Yoksa Başbakan Erdoğan nasıl olur da yıllarca mücadele ettiği Kemalist rejim gibi toplum mühendisliği yapmaya kalkabilir? Bilmez mi ki eğer siz ‘dindar nesiller yetiştirmeyi’ amaç edinir ve bunu devlet aygıtları üzerinden yapmaya kalkışırsanız geçmişte farklı türden nesiller yetiştirmeye çalışanları eleştiri imkânını kaybedersiniz.

Bence mesele laiklik değil, demokratlık. Siz toplumu devlet eliyle kalıba sokulacak bir hamur olarak görüyorsanız demokrat olamazsınız. İster Kemalist, ister muhafazakâr, ister liberal olun, fark etmez. Tepeden inmeci, jakoben bir devlet modeli dün Kemalizm’e hizmet etti, bugün de ‘dindarlar’a hizmet edebilir. Modeli değiştirmeden modelin hizmet ettiği ideolojiyi veya toplum kesimlerini değiştirirseniz aslında sistem yerli yerinde durur. Bu durumda toplumla yönettiğiniz devlet arasında hiyerarşik bir ilişki kurmuşsunuzdur ve bu ilişkide devlet üsttedir, buyurgandır, ‘irşad eden’dir.

Bence ihtiyaç duyduğumuz devlet, kendi görüşüne göre nesiller yetiştiren devlet değil, hizmet üreten devlet. Devlet halkın inancını, düşüncesini, yaşam biçimini, kılık kıyafetini belirlemeye kalkışamaz. Bunu yapan devlet totaliter bir eğilim sergilemiş olur ve demokratik meşruiyetini kaybeder.

Yıllarca ne dedik; tepeden inme modernleşme zihniyeti demokrasiye geçit vermedi, çünkü halkı hep ‘adam edilecek bir nesne’ olarak gördü. Toplumu dindar, dinsiz, sosyalist, laik, pozitivist vs. yapmaya çalışan bir devlet aynıdır. Hepsi de devlet otoritesi ve kaynaklarıyla toplumu ‘adam etmeye’ çalışır.

Başbakan Erdoğan dediklerini hakikaten yapmaya kalkışırsa elde malzeme var; bu devlet zaten halkı ‘yola getirmek, adam etmek’ üzere tasarlanmış bir devlet. Bürokratlarımız da bu kültürden geliyor. Yıllarca laik-pozitivist nesiller yetiştirmeye kalkıştılar, şimdi de dindar nesiller için çalışırlar.

Ancak bir de şu sorun var: Bizim çocuklarımızdan dindar bir nesil yetiştirecek olan bu devlet, sakın bu işi yüzüne gözüne bulaştırmasın. Malum, yıllardır yetiştirilen Kemalist-pozitivist nesiller AK Parti’yi iktidara getirdi. AK Parti’nin dindar nesilleri acaba elli yıl sonra kimi başımıza getirir?


Zaman, 07.02.2012

İhsan Dağı – Derin CHP Kemal Bey’i tasfiye ediyor

0

Röportaj: Murat Aksoy

Bugünlerde herkes CHP’yi konuşuyor. Muhaliflerin imzalarına karşı hamle yapan Kemal Kılıçdaroğlu, bu kez bir hafta içinde iki kurultay toplama durumda kaldı. Peki bu kurultaylar iktidar adayı bir parti yaratmak için mi yoksa parti içi iktidar mücadelesinin sonucu mu? Tabii ki ikincisi. Araştırmalarda yüzde 20’lere kadar düşen CHP’de parti içi küçük hesaplar bitmeyecek görünüyor.

Bu durumun nedenlerini ve CHP’de yaşananları Söyleşi-Yorum’da Kasım 2010’da Matropoll araştırma şirketinin “Sol ve CHP seçmeninin CHP’ye bakışı” araştırması ekibinde bulunan ODTÜ Öğretim Üyesi siyaset bilimci ve yazar Prof. Dr. İhsan Dağı’yla konuştuk. Dağı CHP konusunda önemli tespitler yaptı.

CHP’de peş peşe iki kurultay görünüyor. Siz bu haberi alınca ne düşündünüz?

Bir CHP klasiği… İç iktidar mücadelesi, bir türlü iktidar olamayan CHP’nin kaderi. Tabanından üst yönetimine CHP’de iktidar umudu ve beklentisi yok. Dolayısıyla siyasetin profesyonelleri CHP’de iktidar olmaya razı. Öte yandan daha spesifik olarak gördüğüm şu; Kılıçdaroğlu’nu tasfiye hareketi başladı. ‘Derin CHP’ Kılıçdaroğlu’nu durdurmaya çalışıyor. Partiye tamamen hakim olup inisiyatif alan ve radikal değişikliklere gitmesinden korktukları Kılıçdaroğlu’nun yolunu kesmek istiyorlar. Bunun için de iki yıldan az bir sürede bir referandum, bir de genel seçim kaybedilmiş olması bir fırsat olarak görülüyor. Biliyorlar ki Kılıçdaroğlu’nun daha zayıf bir anı olmayacak.

CHP ‘ALTIN ÇAĞ’DA KALDI

CHP’nin sorunu nedir; tüzük mü, liderlik mi, siyaset tarzı mı?

Sorun ne tek başına lider ne de tüzük. Doğrusu, CHP’nin sorunlu olmayan bir yanını bulmak zor. Kimliği, kadroları, merkez ve taşra teşkilatı ve hatta tabanı sorunlu CHP’nin. Asıl sorunu da CHP’nin anakronistik bir parti olması; çağı yaşamak, anlamak ve yakalamak yerine geçmişte kalması. Üstelik öyle bir geçmiş ki bu büyük çoğunluk bırakın öykünmeyi anmak bile istemiyor. CHP’nin tek başına yönettiği eski Türkiye’den sözediyorum. Geçmiş, CHP için bir ‘altın çağ’, büyük kitleler için ise bir kâbus.

Tarihsel kimliği ve mirası toplumun merkez sağ, dindar, muhafazakâr kesimleri ile CHP arasında bir set çekiyor. Başbakan Erdoğan son on yıldır söylemini CHP’nin tarihsel kimliği, mirası ve pratiğini gündeme getirmek ve hatırlatmak üzerine kurguluyor. Peki neden? CHP’liler bunu biraz düşünmeli.

TABAN DA PARTİ DE SOLCU DEĞİL KEMALİST-ULUSALCI

Bir kaç ay önce CHP konusunda önemli bir araştırma yaptınız. Sol ve CHP’li seçmeninin CHP’ye bakışını araştırdınız. O araştırmanın en temel sonucu nedir?

Sözünü ettiğiniz araştırmayı Metropoll şirketiyle yapmıştık. Siyasi partiler ‘iktidar olmayı amaçlayan örgütler’ olarak tanımlanırlar. CHP tabanının yüzde 60’ı partisinin iktidar olacağına inanmıyor. Umudu bile terketmiş, motivasyonlarını kaybetmişler. Partiler iktidar umuduyla beslenirler. Bu umut tükenmişse partide kimseyi çalıştıramazsınız. Yönetim de örgüt de dökülür.

Araştırmanıza göre CHP kitlesi kimlerden oluşuyor, CHP kimlerin partisi?

CHP hep gerçek bir sosyal demokrat parti olmamakla eleştirilir. Aslında CHP tabanına baktığımızda bu eleştirilerin büyük bir doğruluk payı olduğu anlaşılıyor. CHP seçmeninin % 44’ü kendini Atatürkçü-Kemalist, % 24’ü sol-sosyal demokrat, % 18’i de ulusalcı-milliyetçi olarak görüyor. Yani CHP seçmen kitlesi büyük ağırlıkla Kemalist-ulusalcı. Yani CHP sol değil. Bu, CHP’de sosyal demokrat bir kanat olmadığı anlamına gelmez. Varlar, ama özgürlükçü, dayanışmacı, eşitlikçi sosyal demokratlar CHP’de vitrin bile değil. Yönetimi, tabanı ve siyasi çizgisiyle ulusalcı-Kemalist bir parti CHP.

TABAN DA DEĞİŞİM İSTEMİYOR

Taban bugünkü CHP’ye nasıl bakıyor?

Çoğunluk partiyi, partinin taşra örgütünü ve merkez yönetimi başarısız buluyor. Lider olarak Kılıçdaroğlu ise kısmen başarılı görülüyor ki bu oran da ancak yüzde 63. Anlaşılan Mayıs 2010’da yaratılan medya rüzgarıyla yükselen umutlar tükenmiş durumda. CHP seçmeni bozguna uğramış gibi. Ne tam olarak lideri beğeniyor, ne teşkilata güveniyor ne de yönetime inanıyor. Kaybettiklerini düşünüyorlar.

Kılıçdaroğlu liderliğinde CHP’de nasıl bir değişim görüyorlar?

Kılıçdaroğlu kendi tabanını bile ikna edemiyor değişim konusunda. Örneğin ‘yeni CHP’ sözünü CHP’lilerin ancak yarısı benimsemiş. Diğer yarısı bundan rahatsız. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nu laiklik konusunda yeterince dirençli bulmayanlar da az değil. CHP’lilerin yüzde 68’i Türkiye’de laikliği tehlikede görüyor hâlâ. Ancak bunların dörtte biri Kılıçdaroğlu’nun laiklik hassasiyetinden tavizler veren bir siyaset izlediği kanısında. Taban CHP’de değişim ihtimalinden pek mutlu görülmüyor. Türkiye’nin değişiminden fena halde korkan bir tabanın kendi partisinin değişmesinden endişe duyması normal. CHP ‘değişemeyenlerin’ partisi zaten. Ve de değişime direnenlerin. Dolayısıyla kendi partilerinin değiştirilmesi ihtimalini de endişeyle izliyorlar.

 

Türkiye’de sorun ana muhalefette

Siz bir siyaset bilimci olarak CHP’ye baktığınızda ne görüyorsunuz?

CHP demokrasi için tasarlanan bir parti değil. Genetik kodları tek parti rejimine gore ayarlanmış bir parti. Devletin toplumu yukarıdan aşağıya adam etmede kullandığı aygıtlardan birisiydi CHP. Çok partili hayata geçişle birlikte CHP işlevini kaybetti. Hiçbir serbest seçimi kazanamaması şaşırtıcı değil çünkü seçim kazanmak üzere tasarlanmadı. CHP devletin partisi olarak doğdu ve kendini hâlâ öyle sanıyor. Ancak şunu da unutmayalım; CHP yıllarca seçimleri kaybetse de devletteki müttefikleri üzerinden hep iktidarda kaldı. Ordu, yüksek yargı ve üniversitler CHP’nin devlet iktidarına ortak olmasını sağladı.

NOSTALJİK CUMHURİYETÇİLER KLÜBÜ

CHP siyasal parti mi, örgüt mü nedir?

CHP nostaljik cumhuriyetçiler klübü. Mahalle kahvelerinde biraraya gelen emeklilerin ‘ne güzeldi eski günler’ deyip ‘seçimsiz, tek partili siyaset’ dönemlerine güzelleme yazdıkları bir yaşlılar, daha doğrusu geçmişte yaşayanlar klübü… Geleceğe ilişkin ne bir vizyonları var ne de umutları. Geçmişe, Türkiye’nin demokratik olmayan geçmişine öykünüyorlar, gelecekten de korkuyorlar.

Bu haliyle Türkiye’nin muhalefet ihtiyacına cevap vermesi de zor o halde…

AK Parti’ye karşı üç genel seçim, iki yerel seçim ve iki referendum kaybeden bir partinin muhalefet ihtiyacına cevap vermediği ortada. CHP ‘rekabetçi siyaset’ nedir, nasıl yapılır bilmiyor. 60 yılda hiç bir serbest seçimi kazanarak tek başına iktidar olamayan bir partiyi dünyanın neresinde olsa şimdiye kadar kapatırlardı. Bizde ise yaşıyor, hem de anamuhalefet partisi olarak. Eğer iktidarın değişmesi bu anamuhalefet partisinin seçim kazanmasına bağlıysa bu pek olmayacak gibi.

O zaman başka bir sorun ana muhalefet sorunu ortaya çıkmıyor mu?

Bana kalırsa Türkiye’nin siyaseten bir numaralı sorunu anamuhalefet partisinin yetersizliği. Seçim yenilgilerinden bile ders çıkarmadılar. Defalarca AK Parti’ye karşı kaybeden lideri ancak bir kaset skandalının ardından yürütülen medya kampanyasıyla koltuğunu bıraktı. Parti bir yanıyla ideolojik bir siyaset anlayışına dayanıyor. Türkiye’nin bence en ideolojik partisi bugün CHP. Bu haliyle de reel sorunlar üzerinden siyaset yapmak yerine ideolojik takıntıların siyasetini yapıyor. Öte yandan güncel sorunları da gündeme taşıyor. Ama o zaman da partinin duruşu buram buram populizm kokuyor ve kimseyi ikna edemiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeterli görüyorlar mı, partiyi değiştirebileceğinden mi korkuyorlar?

2010 Mayıs’ında Kılıçdaroğlu’nu yeterli görüyorlardı. Tanıdıklarından, liderlik özelliklerini bildiklerinden değil, medya sunumundan böyle bir kanı yayılmıştı. İlerleyen zamanda kaybedilen bir referandum ve seçim var. Hayaller yıkıldı. Kılıçdaroğlu’nun liderlik tarzı populizm ile taklitçiliğin karışımı. Populizmi Süleyman Demirel’den öğrenmiş, Tayyip Erdoğan’ı da fena taklit ediyor ve tabii aslı gibi olamıyor. Bunlar da tabii ki iktidara yürüyecek bir liderlik için artı değil eksi özellikler. Ancak her durumda CHP tabanının Kılıçdaroğlu’dan beklentileri düşük. Seçmeninin ancak yüzde 63’ü Kılıçdaroğlu’nu başarılı buluyor. Yani CHP seçmeninin üçte biri genel başkanını başarısız buluyor. Bu ciddi bir kopuş ve umutsuzluk işareti.

Neden?

Seçim kazanmayan bir lider başarısızdır. Baykal’ın ardından Kılıçdaroğlu’ndan beklenti büyüktü. Ancak bu kısa sürdü. Önce 12 Eylül referandumu, ardından 12 Haziran seçimlerinde alınan başarısız sonuçlar hafiften yeşeren umutları geri soldurdu. Sanırım Kılıçdaroğlu’na yönelik tabanın bir güven sorunu var. CHP’de lider değişikliğinin iktidara ulaşmakta faydalı olacağını düşünenler yüzde 53. Galiba CHP’de şu sıralar değiştirilmesi en kolay görülen şey lider. Ne partinin ideolojisi ne tabanı değiştirilebilir kısa dönemde. Geriye lider kalıyor.

 

Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı taklitten vazgeçmeli

CHP içinde bulunduğu bu durumu nasıl aşabilir, değişerek mi, bölünerek mi?

Öncelikle CHP’nin iktidar olmayı istemesi, bunun için çalışması gerek. Kılıçdaroğlu da Başbakan Erdoğan’ı taklit etmekten vazgeçmeli. Aslı dururken kimse taklide bakmaz. Sahici olmalı Kılıçdaroğlu. Konuşmaları, uslubu, tarzı buram burak taklit kokuyor. Sahteliği görülen bir oyun oynamak yerine sahici olmayı denemeli. CHP’nin iktidar olabilmesi için mutlaka AK Parti seçmeninden oy alması gerek. Yüzde elliye tutunan bir AK Parti’yi kimse iktidardan düşüremez. Dolayısıyla muhalefet AK Parti tabanına ulaşmak, onlara pozitif mesajlar ve vermek, onları kazanmak zorunda eğer iktidar alternatifi olmak istiyorlarsa.

Peki bu nasıl olacak?

CHP için bu geçmişin bagajını atmadan mümkün değil. Yani Kemalizmle, tek parti rejimiyle, 28 Şubat ve hatta 27 Nisan süreçlerinde izledikleri politikalarla hesaplaşmadan CHP yeni kitlelere açılamaz, AK Parti’ye oy veren seçmene ulaşamaz. Daha genelde sorun şu; CHP’nin ideolojisi ile ülkenin sosyolojisi arasında genetik bir uyumsuzluk var. Sosyoloji öyle kolay kolay değişmez. Dolayısıyla yapılması gereken CHP’nin ideolojisini gözden geçirmesi. CHP geçmişi gömmeden, Kemalizmle hesaplaşmadan bu ülkede iktidar olamaz. Çünkü Kemalizmle hesaplaşmadan demokrat olamaz, özgürlükçü olamaz, değişimi anlayamaz. Kılıçdaroğlu bence Erdoğan kadar cesur olmalı; çıkıp, ‘Kemalizm gömleğimi çıkardım’ diyebilmeli. Geçmişin ve Kemalizmin ipoteğinden kurtulamayan CHP onu iktidara taşıyabilecek yeni seçmenlere ulaşamaz.

Araştırmalarda muhalefet düşerken iktider yükseliyor. Bunu nasıl açıklamak lazım?

AK Parti yüzde elliyi aşmış durumda. Bu, AK Parti’nin başarısı olduğu kadar muhalefetin de başarısızlığı. Muhalefet güven vermiyor, umut vermiyor. Aksine CHP iktidarının ekonomiyi yağmalayacağı, Ergenekon sanıklarını salıvereceği, demokratikleşme sürecini durduracağı yönünde bir endişe var. Parti tabanıyla, örgütüyle ve üst yönetimiyle ulusalcı kanadın tesiri altında. Kılıçdaroğlu bir yandan bunlara yakın, öte yandan da partiyi yenilemeye kalkışıyor. Ama bu işte ne tabandan destek bulabildi ne de parti elitlerinden. İçi boş bile olsa ‘Yeni CHP’ sözü önemliydi. Ancak CHP tabanı bile benimsemedi bunu.

Kemal Kılıçdaroğlu CHP’yi değiştirebilir mi, bunu yapabilmesinin koşulu nedir?

Cesaret, cesaret, cesaret. Tabana teslim olup populist politikalara devam etmenin bir getirisi olmadığını biliyor olmalı. Türkiye’nin AK Parti’den daha reformist, daha ilerici muhalefete ihtiyacı var. Bu, Kemalist tabana esir olmuş ideolojik bir CHP olamaz. Ancak CHP içinde yerleşik yapıları, ekipleri, ideolojik önkabulleri kırmak hiç de kolay değil. Kılıçdaroğlu CHP’yi dönüştürmek istiyorsa bunu tedrici usullerle değil hızla yapmalı. Fazla zamanı yok. Kimliği bir avantaj. En büyük avantajı da yüzde elliye dayansa da AK Parti’nin iktidar yorgunu ve doygunu olması. Yine de bildiğimiz klasik CHP AK Parti için rakip bile değil, nimet. Kimliklere saygılı, onları içinde barındırabilen sosyal demokrat bir kitle partisine dönüşmeli CHP.

 

 

 

Yeni Şafak, 06.02.2012

Eğitimdeki devlet tekeli bitsin

0

 

Eğitim’de kronikleşen sorunlar giderilmeye çalışıyor. Kanun Hükmündeki Kararnamelerle önemli değişikliklere imza atıldı. Son olarak eğitimde askeri vesayetin simgesi olarak görülen Milli Güvenlik dersleri kaldırıldı. Türkiye’de eğitim sistemini ve sorunlarını Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Yusuf Tanrıverdi ile konuştuk.

Eğitim sistemine genel olarak eleştiriniz nedir?

Eğitim sistemimize genel olarak baktığımızda özgürlükçü ve eleştirel bir zihin temelinde ve müfredat kapsamında değil, tek tipçi, tek bir ideolojinin propagandasının yapıldığı, koşullandırma ve baskıya dayalı olduğunu gözlemleye biliriz. Her türlü alternatif düşünceyi mahkûm edip zararlı unsurlar olarak sayan, Türk dili, Türk tarihi ve Türk rejimini öğretmekle sınırlı gayet sığ ve dar bir yurttaşlık eğitimi temeline oturtulmuş bir müfredata dayanır eğitim sistemimiz.

Kemalist ideoloji dayatılıyor

Bu algı nasıl bir içerik oluşturuyor eğitim sistemimizde?

Bir tekinin tüm dünyaya bedel olduğu gerçek dışılığına dayanan ultra abartılı bir Türk milliyetçiliğinin yanında, resmi ideolojiye karşı içte ve dışta sürekli düşmanların olduğu ve gençliğin tek amaç ve gayesinin bu düşmanlara karşı bedenlerini siper ederek ve bütün hayatlarını bu davaya vakfederek, resmi ideolojiyi koruyup kollamak olduğu düşüncesini aşılamak eğitim sistemimizin temel ve birincil görevleri arasında yer almaktadır. Milli Eğitim Temel Kanunu bu amacını 2. Maddede “Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı…” yurttaşlar yetiştirmek olarak açık bir şekilde tanımlar. Yine 2547 sayılı YÖK Kanununda yüksek öğretimin plan ve programlamasını “ana ilkeler” doğrultusunda düzenlerken birinci ilke olarak “Öğrencilere, ATATÜRK inkılâpları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı hizmet bilincinin kazandırılması sağlanır” şeklinde düzenlenmiştir. Bu maddeler açık bir şekilde eğitimin amacını tüm yurttaşlarda Kemalist ideolojinin prensiplerini içselleştirerek bağlanması amaçlanmaktadır.

Devlet rekabetten kaçınmamalı

Yeni Anayasada eğitim sisteminin nasıl şekillendirilmesini istiyorsunuz?

Yeni anayasanın ideolojik olmaması gerektiği vurgulanıyor. Eğer bu mümkün olacaksa eğitim sisteminin de ideolojiden arındırılması elzemdir. Eğitim sistemi militer görüşlerden temizlenmelidir. Devlet yapacağı müfredatı halkıyla birlikte yapmalıdır. Halkının değer yargılarına saygılı olmalı ve “çocuk ailenindir ilkesinden” hareket ederek ailenin değer yargılarını çocuğa vermelidir. Aileyi dışlayan bir okul sisteminin zorlanması insan hakkı ihlallerinin en ağırından birisidir. Devlet okullar üzerindeki tekelciliğine son vermelidir. Halkın özel okullar açmasının önündeki engelleri kaldırmalıdır. Bu özel okullar müfredat yönünden de bağımsız olmalı, kendi müfredatlarını belirleye bilmelidirler. Özel okulların müfredatlarını devlet, temel insan hakları ve evrensel değerler yönünden denetleme yapabilmelidir. Cemaatler kendi okullarını kurabilmeli işletebilmelidir. İsteyen her dini veya ideolojik grup okul açabilmeli ve kamu kaynaklarınca desteklenmelidir. Bunun yanında devlet okulları da devam etmelidir. Devlet rekabet etmekten kaçınmamalı okulları kaliteyi artıcı bir donanım içine sokmalıdır. Çoğulcu bir toplumda bir tek etnisiteye göre toplumu dizayn edemezsiniz. Bu toplumsal barışı zedeleyici sonuçlar doğurur. Var olanı yok saymakla var olan yok olmuyor. Birlikte yaşama kültürü geliştirilmeli, ülkenin bütün yurttaşları inançlarıyla yaşamın her alanında özgürce var olabilmeli. Yaşayabilmeli ve kendini ifade edebilmelidir.

Anadilde eğitim temel haktır

Anadilde eğitim konusunda ne düşünüyorsunuz?

Resmi dilin Türkçe olmasıyla kimsenin sıkıntısı yok ancak, vatandaşlar kendi dillerinde eğitim hakkına sahip olabilmelidirler. Bu hak temel bir insan hakkıdır. Bir devletin kendi vatandaşlarını temel bir haktan yoksun bırakması ve bunu kendisi için tehlike olarak görmesi halkıyla bir adil bir hukuk temelinde bütünleşememiş, asimilasyonu tercih etmiş bir devlet yapısının varlığını gösterir. Anadilde eğitime taraf olduğumuzu sendika tüzüğümüzde dile getirdik.

İslami kesime büyük baskılar yapıldı

Din dersi konusundaki yaklaşımınız nedir?

Din dersi konusuna gelince; öteden beri devlet dini kullanmaktadır. 1945’e kadar devletin dine karşı yürüttüğü politika “yok etme” üzerine kuruluydu. O tarihe kadar sürekli dinin tekamüle ve muasır medeniyet seviyesine çıkamamanın nedeni olduğu işlendi. İslami kesime ve kurumlarına karşı çok şiddetli baskılar yapıldı. Çok partili hayata geçmenin zorunluluğu devleti/CHP’yi politika değişikliğine itti. “Yok edemediğin dini kullan” politikası devreye kondu. Din üzerinde oluşturulan vesayetle din gerektiğinde kullanılmak üzere devletin vesayeti ve kontrolü altına alında. Dinin sivil alanda örgütlenip, kurumsallaşması engellenmeye çalışıldı. Yeni anayasa din ve ahlak bilgisi dersini zorunlu olmaktan çıkarmalıdır. Hiç kimseye ya da hiçbir erke bir başkasına din ya da ideoloji dayatma hakkı verilemez. Yeni anayasa, halkın dini eğitim veren özel okullar açmasına imkân sağlamalıdır. Bu okulların müfredatlarını okulu açan cemaat kendisi belirlemelidir. Mevcut Din dersi uygulamasının seçmeli olması gerektiğini düşünüyoruz.

Özgür Eğitim-Sen öncü rol oynadı

Milli güvenlik dersinin kaldırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu dersin kaldırılması gerektiğini 2006 yılında dile getirdik ve hakkımızda 301. Maddeden dava açılmıştı. İLKAV’ın düzenlediği panelde görüşlerimizi dile getirmiştik. Mehmet Ali Brand 28 Şubattan kalma habercilik becerisiyle üç gün boyunca ana haber programında afişe etti. Bu koroya bir kısım TV’ler de eşlik ettiler. O yıllarda eğitim sisteminin ideolojik kodlarına eleştiri getirmek bir eğitim sendikası için oldukça külfetli bir konuydu. İdeolojik kodlara dokunma konusunda ve özgür bir eğitim ortamı istemi konusunda Özgür Eğitim-Sen öncü bir rol oynadı. Zaman bizi haklılaştırdı ve doğruladı.

Askerler, öğrencileri fişliyordu

Bu derse neden karşıydınız?

Bu ders askeri vesayetin eğitim üzerindeki gözüken yüzüydü. Askerlerin MEB’e dayattığı ve tamamen kendi kontrollerinde tuttukları bir dersti. Askerler bu derste politika yapıyorlardı.

Neydi o politikalar?

Bu politikalar İslami kesime, Kürt kimliğine ve diğer azınlıklara karşı hiçte dostane olmayan politikalardı. Bunlar iç tehdit bahsinde işleniyordu. Kimi askerler okulda öğretmenleri ve öğrencileri fişliyorlardı. Bu fişlemeler balyoz davasında ortaya çıktı. Dış tehdit bahsinde ise; etrafımızdaki tüm devletler düşman olarak tanımlanıyordu. Bize tek dost ülkenin İsrail olduğu gençliğe propaganda ediliyordu. 28 Şubatçı generallerin dış politikada tercihleri İsrail işbirliğinden yanaydı. Ülkeyi saran iç ve dış tehdit paranoyası yaratılarak asker siyasete, hukuku, ekonomiye, dış politikaya kısaca vesayetçiliğini meşrulaştırmaya çalışıyordu. Askeri vesayetçiliğin her alanda olduğu gibi eğitim alanında da son bulması istiyorduk ki bu dersin kaldırılmış olması atılmış önemli bir adımdır.

Ankara’daki öğrencilerin suçu ne?

Halen tartışılan ‘19 Mayıs’ törenleri hakkındaki görüşleriniz nedir?

Bu tür kutlama ritüelleri totaliter rejimlerin gençlik miti üzerine kuruludur. Totaliter rejimler gençlerin zihinlerini olduğu gibi bedenlerini de siyasallaştırmak peşindeydiler. Gençlerin zihinleri olduğu gibi bedenleri de siyasal ideolojinin araçları kılınmalıydı. 19. Yüz yıl batısında geçerli olan anlayış buydu. 29 Haziran 1938’de TBMM, 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu’nu onayladı. Bu kanunun 10. Maddesi “her vilayet bir beden terbiyesi bölgesidir” derken, 4. Maddesi “gençler için kulüplere girmek ve boş zamanlarında beden terbiyesine devam etmek zorunludur” demektedir. Bugünkü beden eğitim derslerinin de mazisi buraya dayanmaktadır. Bedenlerin ideolojinin ritmini göre bütünleşip hareket etmesi amaçlanmaktadır. Ankara hariç diğer illerde bu kutlamanın mevcut içeriğinin kaldırılması önemli ancak; bakana sormak isteriz Ankara’da ki öğrencilerin suçu nedir?

MEB’in görevi ideoloji aşılamak değil

İnkılap Tarihi dersini de eleştiriyorsunuz?

Bu ders salt bir tarih dersi değildir. Tamamen Kemalist ideolojinin propagandasını yapmaktadır. Bugün artık kimilerini Kemalistlerin bile tartıştığı devrimler ilericilik adına okutulmaktadır. Batıcı bir yaşam biçimi ve kültürü “milli” kelimesi arkasına sıkıştırılarak verilmektedir. Cumhuriyet kadını, cumhuriyet erkeği gibi ideolojik cinsiyet tanımları yapılıyor. Yakın tarihin oldukça yanlı bir anlatımını içeriyor. Devleti, ideolojiyi, etnik kimliği öne olan, farklılıklara kapalı, ülkenin çok kültürlü yapısını yok sayan, inkârcı bir eğitim anlayışla; barış, adalet, eşitlik ve dayanışma içinde bir toplum olmamızın önündeki en büyük engellerden birisi olduğunu düşünüyoruz. Görevi artık ideoloji aşılamak olmayan bakanlığın bu dersi okutuyor olması görev tanımıyla çelişmekte olduğunu düşünüyoruz.

Eğitim nasıl bir temele oturtulmalı?

Öncelikle eğitimi pedagojinin değil politikanın yönlendirdiğinin altını çizmemiz gerekir. Bugün eğitimin dayandığı politikanın temelinde ise devleti, ideolojisini ve liderini kutsamaya yöneliktir. Eğitimin birincil amacı çocuklardan kendilerini; kutsal lidere, onun kutsal ideolojisine ve kutsal ırkına “varlığını adamaktır”. İkinci olarak eğitimin amacı meslek kazandırmaya ve toplumun ihtiyacı olan bilgiyle donatmaya yöneliktir. Eğitimin öncelikle doktrine olmaktan çıkartılması elzemdir. İkincisi eğitim ve okul üzerinde oluşturulan mitlerden arındırılmalıdır.

Çocuklar eğitim ile dönüştürülüyor

Nedir o mitler?

Şuradan bakalım. Eğitim sistemi tartışmaları bir takım kabuller üzerinden başlıyor. Bu da tartışmaların gereksiz ve anlamsız boyutlara varmasına neden oluyor. Sanırım öncelikle yapılması gereken bu ön kabullerin doğruluğunun ve niteliğinin tartışılması gerekiyor. Öncelikle okul ve eğitim kavramları üzerine kurulu ön kabulleri sorgulamalıyız. Okul ve eğitim kavramları üzerindeki kurulu algılarımız gerçekten doğru mu? Bilinen anlamıyla eğitim şart mı? Şartsa eğitimi mutlaka devlet mi vermelidir? Okul eğitim için zorunlu bir mekân mıdır? Okul olmasaydı eğitimsiz, bilgisiz, değerlerden uzak kişiler mi olurduk? Zorunlu devlet eğitimi devletin yurttaşlarına yönelik bir lütfü olarak görülecek kadar masum mudur? Çocuklar her ne öğreniyorlarsa gerçekten okullarda mı öğreniyorlar? Okullar düşünsel, manevi, becerilerimizi geliştirdiğimiz mutlak mekânlar mıdır? Okullar çocuğun her yönüyle hayata hazırlandığı yeri başka bir şeyle doldurulamayacak kadar kutsal mekânlar mıdır? Ulus devletlerin bu amaca yönelik en büyük keşfi okuldur. Ulus devletler için okul istenilen yurttaşı yetiştirmenin bir aracıdır. Yurttaş okul aracılığıyla değiştirilip dönüştürülür. İnançları, kanaatleri, dili, kültürü okul tarafından yeniden kodlanır. Ulus devletlerin üretilmiş değerlerine aykırı olan tüm inanışları okul yoluyla değiştirilir ve ulus devletin değerlerine bağlılık burada aşılanmaya çalışılır. Diliniz, inancınız, kültürünüz ve kutsallarınız “kanun yoluyla” burada belirlenir. Bu temel amacın yanında diploma diye verdiği evrakla size hayatın neresinde ve nasıl bir rolle yer almanız gerektiğini empoze eder.

Tek tip kıyafetten vazgeçilmeli

“Ulus devletler bir kanun devletidir. Her şeyi kanunlarla belirler. Bir adalet devleti değildir. Adaleti esas alan bir devlet anlayışı “adaletsizlikleri” ortadan kaldırmakla kendisini yükümlü kılar. Kişinin doğuştan getirdiği haklarını tanır ve onları özgür yaşaması ve geliştirmesi için ortamı ayarlar. Ulus devletler yurttaşlarını yoğrulup, şekil verilmesi gereken kilden çamur gibi algılar. Bu çamuru nakşetmeyi ise kendisinin doğal hakkı olarak görür. Ulus devletin çamura şekil veren elleri ise kanunlarıdır. Kanunları her yere uzanır. Okulu da bu kanunlarla düzenler. Kanun gücüyle çocukları ailelerinden alır. Kanun gücüyle müfredatı ve içeriğini belirler. Kendi doğrularını kanun gücüyle dayatır. Kanun gücüyle bireylere yurttaşlık kimliği kazandırır. Öğrenciler için tek tip kıyafetten vazgeçilmelidir. Öğretmenler ve öğrenciler için başörtüsü yasağı Kılık Kıyafet Yönetmeliğindeki “başı açık olur” ibaresi kaldırılarak çözülmelidir.

 

 

Röportaj: Ferhat Açıl
Milat, 06.02.2012 

Devlet dine gölge etmesin yeter

 

Başbakan Erdoğan’ın “dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz” sözü üzerine ne demek lazım?

Önce belirteyim ki, 80 küsur yıldır tüm devlet araçlarını “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı” nesiller yetiştirmek için kullanmış olanların, bu söze itiraz etmeye hakkı yok. Eğitim sistemini bir “beyin yıkama cihazı” olarak kurgulayan, bunu değiştirmeye yönelik her türlü teklif (örneğin Gençliğe Hitabe’nin okullardan kaldırılması fikri) karşısında da küplere binen zihniyetin, aynı “cihaz”ın başkalarınca kullanılması karşısında dayanacağı bir “ilke” yok çünkü.

Ama ben, devletin “laik” nesiller yetiştirmeye kalkmasına karşı çıkmış biri olarak, aynı devletin “dindar” nesiller yetiştirmeye kalkmasına da karşıyım.

Tabii Başbakan’ın sözü bu anlama mı geliyordu; burası şimdilik muğlak. Çünkü “devlet ideali” ile “parti ideali” arasında fark var.

Demek istediğim şu: AK Parti, muhafazakar bir parti olarak, kendi gençlik kollarında “muhafazakar değerler”i ve bu arada “dindarlığı” güçlendirmeyi hedefleyebilir elbette. (Nitekim, siyasetin tam zıt tarafında yer alan İşçi Partisi, sitesinden desteklediği yayın ve seminerlerle, yıllardır “diyalektik materyalizm”e ve dolayısıyla ateizme inanan gençler yetiştiriyor.) Burada bir sorun yok.

Dindarlığı özgürleştirmek

Ancak gerek AK Parti’nin gerekse mütedeyyin kadrolara sahip başka her siyasi partinin devlet eliyle yapması gereken tek şey, “dindarlık oluşturmak” değil, “dindarlığı özgürleştirmek”tir.

Nasıl mı? Mesela:

İmam-Hatip mezunlarının maruz kaldığı “katsayı” ayrımcılığını ortadan kaldırarak. (Bu çok şükür ki halledildi; CHP’nin takozuna takılmazsa.)

Başörtülü vatandaşları her yerde “birinci sınıf vatandaş” haline getirerek. (Üniversitede palyatif bir çözüm sağlandı; ama “kamu”da ayrımcılık sürüyor.)

“Tevhid-i tedrisat kanunu”nu kaldırıp, tüm demokratik ülkelerde var olan “sivil dini eğitim”in önünü açarak.

“Tekke, türbe ve zaviyeler”i yasaklayan otoriter kanunları kaldırıp, her türlü tarikat, cemaat ve dini hareketi özgürleştirerek.

Ancak Türkiye’deki din özgürlüğü sorunları ağırlıklı olarak Sünni dindarları ilgilendiren bu üstteki maddelerden ibaret değil kuşkusuz:

Alevi dindarların da, cemevlerinin tanınması ve “zorunlu din dersinin kaldırılması” gibi haklı talepleri var.

Hıristiyanların hakları hala çok kısıtlı. Darbecilerin kapattığı Heybeliada Ruhban Okulu hala kapalı. Protestan Kiliseler Derneği’nin geçenlerde yayınladığı Hak İhlalleri İzleme Raporu, “ibadet yeri kurma ve devam ettirme konusundaki sorunlar”ı gözler önüne seriyor.

Devletten özgürleşmek

Bu meseleler tartışıldığında, bazı muhafazakarlarda ortaya çıkan bir eğilim var: Sadece Sünni İslam’ın özgürlüğünü önemsemek ve dahası Sünni İslam’ın güçlenmesi için devletten destek beklemek.

Bunların hiç de “demokratik” tutumlar olmadığı, liberaller ve sol demokratlarca yeterince izah edildi. Ben ise iki boyut daha ekleyeyim:

Birincisi, sadece Sünni İslam’ın özgürlüğünü önemsemek, İslam’ın kendisiyle çelişir. Çünkü İslam, Ehl-i Kitab’ın tüm haklarını tanıyarak, ve din-içi çoğulculuğu kabullenerek, “din özgürlüğü”nü en baştan beri korumuştur.

İkincisi, devletin “dindarlık oluşturması”, kaçınılmaz olarak “dindarlığı tanımlaması” sonucunu doğurur. Bu ise bir yandan dini devletin çıkarlarının aracı haline getirerek dünyevileştirir. Diğer yandan da dindarlığı tektipleştirir ve donuklaştırır.

O yüzden de devletin din için yapabileceği en iyi şey, ona gölge etmemektir.

 

 

Star, 06.02.2012

Santoro, Zirve ve Dink cinayetinde JİTEM izi

0

Avukat Orhan Kemal Cengiz, Hrant Dink cinayetinden önceki sürece dikkat çekiyor: “İçeride ‘Misyonerlik arttı’ diyenler, dışarıya ‘İslamcılar Hıristiyanları kesiyor’ mesajı veriyordu. Santoro, Dink ve Zirve cinayetleri ile de bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi.”

Orhan Kemal Cengiz, Radikal ve Todays Zaman yazarı, hukukçu, insan hakları savunucusu… Malatya Zirve davasında katledilenlerin avukatlığını yapıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde köy yakmalar, faili meçhul cinayetler gibi davalarda avukatlık yapmış bir isim. Hrant Dink davasını da yakından takip ediyor. Cengiz, Dink cinayetinin, Sontoro ve Zirve Yayınevi katliamıyla birlikte ele alınması gerektiğini belirtiyor. “Santoro, Dink ve Malatya cinayetleri Ergenekon işi.” diyen Cengiz, AK Parti’nin Dink cinayetini bir namus borcu bilip olayın aydınlatılması için çaba sarf etmesi gerektiğini söylüyor. Cengiz’le, Dink’in öldürülmesinden Ergenekon davasına, Uludere’den tutukluluk süresine birçok konuyu konuştuk.

Hrant Dink davasında ‘örgüt yok’ kararı herkesi şaşırttı. Avukat olarak siz nasıl değerlendirdiniz kararı?

Mahkeme topu taca attı. ‘Bu beni aşıyor’ dedi.  Topu Yargıtay’a atmayıp eldeki verilerle bile örgüt kararı verilebilirdi çok rahat. Dosya daha geniş olabilirdi. Jandarma, polis soruşturulabilirdi. Bunların hiçbiri derinlemesine yapılmadı.  Mahkeme ‘örgüt’ demeye cesaret edemedi.

‘Cesaret edemedi’ derken?

Bu benim iyimser yorumum. ‘Acaba bir gizli el müdahale mi ediyor?’ diye sormadan da edemiyor insan. Cesaret edememişlerdir ve perde arkasından bir müdahale olmuyordur inşallah.  Hrant Dink davasında ‘örgüt var’ denip ceza verilseydi de yine bir şey yapılmamış olacaktı. Ama kötünün kötüsü bir karar çıktı.

O gizli el Ergenekon örgütü olabilir mi?

Malatya davasında beklediğimiz ikinci iddianame var. Hrant Dink kararını gördükten sonra ‘Acaba Malatya davasındaki ikinci iddianame gün yüzüne çıkmadan tozlu raflara mı gidecek, bir el arkadan bunlara müdahale mi ediyor?’ diye kaygıya kapıldım. Biliyorsunuz Malatya’da da aynı yüzeysellikle başlamıştı dava. Daha sonra Deniz kod adlı görgü tanığı çıktı. Bu işi Malatya jandarmasının örgütlediğini Ergenekon savcılarına anlattı. Sonra operasyon yapıldı. Ergenekon’un çekirdek kadrosunun misyoner cinayetlerinde işin içinde olduğunu görüyoruz. Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya katliamlarıyla bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi. 3 cinayet işlendi; ama polis daha sonra Samsun, Mersin, Diyarbakır, İzmir ve başka illerde benzer cinayetleri engelledi.

‘Bir taşla birkaç kuş’ derken hedef neydi?

Ergenekon’un planı Santoro’dan başlayarak her ay bir Hıristiyan öldürerek dünyaya bir mesaj vermekti. ‘Dincilerin iktidara gelmesiyle Türkiye’nin Hıristiyanların kıtır kıtır kesildiği bir ülkeye dönüştüğü’ mesajıydı bu. Böylece Türkiye’de yapılacak bir askerî darbede dışarıdan gelen muhalefeti kesmek, azaltmak amaçlanıyordu.

Hrant kararı, Ergenekon’un başarısı gibi okunabilir mi?

Malatya’da ikinci iddianame çıkmaz yahut zayıf ilişkilerle çıkarsa o zaman hepimizin oturup en baştan ‘Ne oluyor?’ diye sorması lazım.

Temyize gidildi kararla ilgili. Sonraki safhalar neler?

Temyiz kalkar, karar onaylanabilir, dosya kapanır, bu kez dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gider. Zaten soruşturulmayan kamu görevlileriyle alakalı AİHM’nin ciddi eleştirileri olmuştu. ‘Jandarmanın, polisin ihmali var,  bütün bunları katarak yargılamayı yapacaksın’ dedi, Türkiye buna uymadı. Bence burada hükümetin alacağı tavır önemli. Hükümet bu işi genişletebilir.

Hükümet kanadından da karara eleştiriler geldi.

Ben tatmin olmadım. Adalet Bakanlığı’nın Santoro kararını bozdurup yeniden açtırmasını beklerdim. Misyoner cinayetlerinin ilk halkası Santoro. Kafes Eylem Planı, dosyanın yeniden açılması için bir fırsattı, o dava açılsaydı bağlantıları daha net görebilirdik. Hükümet çıktı ‘biz de tatmin olmadık’ dedi; ama ihmali olanlar onların emri altındaki insanlar. İktidar yargıya müdahale etmesin; ama jandarmayı, polisi soruştursun. Hrant Dink cinayeti hükümetin namus borcuydu ve bu ödenmedi.  Hrant Dink önemli bir isim ve sadece manipülasyon amacıyla öldürüldüğünü düşünmüyorum. Hükümet’e karşı işlenmiş bir cinayet var ortada; fakat Hrant çok önemli bir figürdü. İçeride Ermeni meselesini herkesin anlayacağı dille ifade ederken diğer taraftan Ermeni diasporasına Türklerden neden nefret etmemesi gerektiğini anlatıyordu. İki toplum arasında köprü vazifesi görmeye çalışan bir isim.

‘AK Partiye karşı işlenmiş bir cinayet’ yorumunu hangi verilerden hareketle söylüyorsunuz?

Hatırlayın, 2007 ve 2008’de yabancı medyada konuşulan tek şey sadece Hıristiyan cinayetleriydi. Bu cinayetlerin hükümeti hedef aldığı çok açık. Bütün bu cinayetlerdeki planın darbeye giden yolu kolaylaştırmak olduğunu düşünüyorum. Bu cinayetlerin çözülmesinde hükümetin çok önemli bir sorumluğu var; çünkü kendi döneminde işlenmiş cinayetler. Uğur Mumcu cinayetinden bahsetmiyoruz. Hükümet Ergenekon soruşturmasıyla beraber asker üzerinde kontrol sağladı. Bu işin üzerine gitmemek için bir bahanesi kalmadı. Jandarma görevlilerini yargı önüne çıkarmak için bir gayrete girebilirdi, girmediğini görüyoruz. Tekrar ediyorum, Hrant Dink cinayetinin çözülmesi hükümetin namus borcudur.

Hrant Dink cinayetinde  hep polisin ihmali konuşuluyor. Jandarmanın ağır ihmali olmasına rağmen bir gözbağcılık mı yapılıyor. Jandarma bu işin neresinde?

Jandarma demeyelim de JİTEM’in bilmenin ötesinde bu işin zeminini hazırladığını hatta planladığını düşünüyorum. Bunu Malatya’da daha net görüyoruz. Trabzon’da da Yasin Hayal direkt jandarmayla bağlantılı, Erhan Tuncel hem emniyet hem jandarmayla bağlantılı. Trabzon jandarmasının ya da JİTEM’cilerin sorumluluğunun sadece bilip kulağının üzerine yatmakla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Üç cinayetin de -Santoro, Dink ve Malatya- darbeye giden yolda JİTEM tarafından planlanıp uygulandığını düşünüyorum.

Dink kararından sonra 20 binden fazla insan Agos’a yürüdü. Yürüyüşü hükümet karşıtı bir zemine çekme gayreti de vardı. ‘Ergenekon yok’ diyenler niçin ‘örgüt var’ demeye başladı? Çelişki görüyor musunuz?

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, PKK’ya sempati duymayacak birileri bakıyorsunuz tuhaf bir PKK sevgisiyle karşınıza çıkıyor. Bunun gibi… Hükümetin çok yanlışları var, tamam da bu başka bir düzey. Besbelli ki Hrant Dink’i öldüren örgüt hükümet değil, başka bir yapı.

Siz Dink’in öldürülmesinden sonraki safhadan çok öncesiyle ilgilisiniz sanırım…

İkisiyle de ilgiliyim. Ama cinayeti anlamak için öncesine dikkatle bakmak gerekiyor. Ortodoks Patrikhanesi’nde toplanan çekirdek Ergenekon grubu hep bu işin içinde. Hrant Dink’e karşı dava açtırıp onu hedef tahtasına oturtanlar, Agos önünde gösteri organize edenler, Dink yargılanırken mahkeme önünde hakaret yağdıranlar ve o mahkemeyi ‘ziyaret edenler’ hep onlar. Bunlar tesadüf olabilir mi? Biliyorsunuz, Hrant’ın duruşmasına bir ziyaret olmuştu. Türkiye dinamiklerini çok iyi bilen Hrant bundan duyduğu kaygıyı dile getiriyordu. Adam ölmeden önce kendisinin işaret ettiği şeyler araştırılmış değil. Veli Küçük Ergenekon denen soğuk  bir şeyden tutuklu. Somut bağlantılar hiçbir şekilde araştırılmadı. Eğer bu ilişkiler mercek altına alınsaydı Ergenekon’dan Hrant Dink’e gidilecekti. Yapılmadı.

Ne yapılmalıydı?

Ergenekon soruşturmasının göbeğinde misyoner cinayetleri var. Darbe iddialarına odaklanıldığı için işin bu tarafı ihmal edildi. Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin mali kaynakları nelerdir, kimlerle ilişkisi var, bunlar yüzeysel ele alındı. Ergenekon davası bu yönde derinleştirilebilseydi, ‘Lobi belgesi’ çerçevesinde kurulan ‘Kuvvacı dernekler’, onların anti-Hıristiyan faaliyetleri, ‘lümpen gençlerin örgütlenmesi’ konsepti, ‘Kafes Eylem Planı’ ve diğer bütün suikast planları arasındaki ilişkileri görebilecektik. Hrank Dink cinayeti, sadece Dink dosyasından hareketle çözülecek bir cinayet değil.

Hıristiyan cinayetleri neden Ergenekon soruşturmasının göbeğinde? Niçin bu kadar önemli?

Millî Güvenlik Kurulu’nda 2001 yılında misyonerliğin ‘ulusal düşman’ ilan edilmesiyle başlayan bir süreç var. 2002’den itibaren sık sık MGK’da gündem oluyor misyonerlik. Bence misyonerliğin ‘ulusal düşman’ ilan edilmesiyle Ergenekoncular kendilerine ‘taban’ yaratmak için altyapı çalışmalarına başlıyor. Hrant üzerinden ciddi bir operasyon söz konusu. O dönemde  jandarmadan para ve istihbarat desteği alan Ergun Poyraz, ‘Misyonerler Arasında Altı Ay’ diye bir kitap yazıyor. Büyük nefret dalgasının ilk salvosu bu kitap. Aynı zamanlarda jandarma istihbaratı, bir jandarma çavuşu olan İlker Çınar’ı ‘misyonerlerin’ arasına sokuyor. Bu kişi ‘papaz’ oluyor. Daha sonra ikinci bir emirle tekrar ‘Müslümanlığa dönüyor’ ve Zekeriya Beyaz’la beraber kanal kanal gezerek ekranlardan nefret yayıyorlar misyonerlere. O günleri hatırlayın, müthiş bir misyoner avı başlamıştı. 2004-2005 yıllarında birdenbire ‘Kuvvacı dernekler’ pıtrak gibi bitiyor. Perinçek’in Aydınlık’ı her sayısında misyonerliği işliyor. Başında Sinan Aygün’ün olduğu Ankara Ticaret Odası arka arkaya misyonerlikle ilgili raporlar yayımlıyor. Kemal Kerinçsiz mesaisinin önemli kısmını, misyonerleri izleyip onlara dava açtırmaya harcıyor. Bütün bu Ergenekoncu taifenin toplantılarını yaptıkları Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin basın sözcüsü Sevgi Erenol MGK’ya ‘misyonerlik’ brifingleri veriyor. Bu işin ciddi ve uzun bir hazırlık safhası var. Emre Günaydın, Zirve katliamından sonra Malatya’da 40 kilise olduğunu söylüyordu. Tüm bunlara baktığımızda ciddi bir dizayn olduğunu görüyoruz.  Ergenekon savcıları bunları doğru düzgün araştırmadı. Enerjilerini başka yere harcadılar. Ama şu verilere baktığımızda dünyanın neresinde yapılırsa yapılsın bu savcının dikkatini çeker.

Veli Küçük’e Dink cinayeti sorulmadı mı?

Çok yüzeysel soruldu. Türk Orkdoks Patrikha-nesi’nde toplanan isimler iyi araştırılırsa bu ilişkiler ortaya çıkar. Bu yapılmadı. Misyonerlik üzerinden bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi. Ergun Poyraz, bir yandan misyonerlikle ilgili kitaplar yazıyor diğer yandan Abdullah Gül’le ilgili kitap hazırlayıp Gül’ün Yahudi lobisi adına çalıştığını iddia ediyordu. Bir yandan içeride misyonerlik üzerinden sağcı, solcu ve muhafazakârları ortak bir düşman etrafında birleştirmek amaçlanıyor öbür taraftan da ‘hükümet bunlarla yeterince mücadele etmiyor’ diye suçlanıyordu… Gülen cemaatini ‘dinlerarası diyalog kuruyor’ diye suçluyorlar, yurtdışına çıkınca da ‘dinciler geldi, Hıristiyanları kesiyor’ diye propaganda yapıyorlardı. Çok amaçlı büyük bir kampanya oluşturuldu.

Dink’in katledilmesinden sonra sizin işaret ettiğiniz bu fotoğrafa dikkat çeken çok az insan var. Bu kişilerin aynı zamanda Ergenekon’u sulandırmak için kalem oynattıklarını görüyoruz…

Ergenekon iki şekilde sulandırıldı.  Birinci olarak özellikle medyadaki belli kalemşorlar ve CHP ciddi bir şekilde sulandırdı. Sürekli olarak haksız soru işaretleri ürettiler, en somut delilleri bile uydurulmuş gibi sundular. Darbe planlarını, çıkan silahları görmezden gelerek yaptılar bunu. İkinci sulandırmayı da maalesef savcılar yaptı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs alan 5 bin kişiyi araştırmak gibi garip işlere giriştiler. Savcılar Hıristiyanlara saldırılarda JİTEM’in failleri ortadayken onları araştırmayarak sulandırdılar davayı. Çok ciddi insan hakları ihlalleri işlediğini bildiğimiz kişileri soğuk bir Ergenekon üyeliğinden yargıladılar.

Savcıları eleştirirken haklarını da teslim etmek gerekmiyor mu?

Tabii ki çok önemli adımlar attılar. Bir tarafta Doğu Perinçek’in bir yanda Veli Küçük’ün olduğu bir örgüt ortaya çıktı. Ergenekon davasının yarattığı iklimi küçümsememek lazım.  

‘Ergenekon davasının yarattığı iklim’ derken?

Türkiye’nin başını ağrıtan manipülasyonları yapan insanlar içeride, tutuklu. Ülke bir nefes aldı, aydınlar nefes aldı. 301’den davalar açılıyordu. Aydınlar korumayla geziyordu. Ergenekon davası başladıktan sonra gayrimüslimlere yönelik tehdit ve saldırılar azaldı. Faili meçhul cinayetler bitti. Çok şey yapıldı. Ama çok daha ciddi bir dava olabilirdi. Geçmişteki suçları, suçluları ifşa eden bir yere gidebilirdi.

Davanın az sayıda savcıyla yürütülmesi böyle bir sonucu doğurmuş olabilir mi?

Büyük çaptaki davaların bir iki savcıyla götürülmesi mümkün değil,  bir ekip olmalıydı. Ergenekon bağlantısı ve bağlantılı olduğu davaların ayrı savcılık ekibiyle yürütülmesi gerekiyordu. Dava başka bir yere giderdi. Tabii şunu da belirtmek gerekiyor.  Savcılara demokratik bir baskı olmadı. ‘Daha önemli konularla uğraş’ diyen bir Allah’ın kulu çıkmadı. Savcılar ve mahkeme koca bir Ergenekon örgütü ile karşı karşıya kaldı. Sol bu davaya destek vermedi, Kürtler tamamen arkalarını döndü. Onların Silivri’nin önünde yatıp kalkıp mahkemeye baskı kurması gerekiyordu. Alevilere yönelik suikast planları vardı. Onların da desteği olmadı. Bu kadar büyük bir davayı demokratik bir muhalefet olmadan yürütemezsiniz. Savcının yanında yer alacak güçlü bir avukatlar grubunun olması gerekiyordu, olmadı. Medyada davanın sağlam çekirdeğine sahip çıkacak, diğerlerini eleştirecek bir duruş gerekiyordu. Bu anlamda hükümete yakın gazeteler de kötü bir rol oynadı. Davaya hiçbir eleştiri getirmedi. Davayı korumanın yolunu savcının savunması gibi algıladılar. Dolayısıyla dava sahipsiz kaldı bir anlamda.

Medyada Ergenekon’u magazin boyutuyla ele alan, sulandırmaya çalışan ciddi çaba vardı… Taraf, Zaman, Star, Bugün gibi gazeteler bu süreçte ciddi katkı da koydu…

Tabii ki. Eleştirdiğimiz medya organlarının desteği olmadan bu dava götürülemezdi. Ama daha güçlü bir rol oynayabilirlerdi. Davanın özüne sahip çıkarken insan hakları standartları konusunda uyarıcı olabilirlerdi. İnsan hakları argümanları davanın içini boşaltmak isteyenlerce kullanıldı. O bakımdan biraz talihsiz bir atmosfer içinde yürüdü dava. Bir grubun ciddi manipülasyon çabasını unutmamak lazım. Davada yapılan hatalar da o insanlara fırsat verdi.

Dava sürecinde en çok eleştirilen tutukluluk süreleri oldu. Ergenekon sanıklarının tutuklu yahut tutuksuz yargılanmasında ölçü nedir?

Ergenekon dosyasını ikiye ayırmak lazım. Ergenekon’da bir grup var ki dünyanın neresinde olursa olsun tutuklu yargılanır. Bunlar silahlı külahlı dışarı çıktığında tanıklara baskı yapabilecek insanlar. Bunları herkes biliyor ve tutukluların çoğu bu gruba dâhil. Gazeteci gibi tehdit etme imkânı olmayan insanların tutuksuz yargılanması gerekiyordu. Onların tutuklu yargılanmaları dava üzerinde şaibe yaratıyor. ‘Ergenekon davası muhalefeti susturmak için açıldı’ diyorlar sonra. Medya ve politikacılar söz konusu olduğunda bu araçların daha dikkatli kullanılması lazım. Bu, ‘yargılama sonunda sağlam deliller varsa o insanlar mahkum olmasın’ anlamına gelmiyor. Tutuklansın bu insanlar. Ama bu tedbir Türkiye’de bir ceza gibi uygulanıyor. Sadece bu davayla ilgili değil. Keşke kullanılmasa.

Tutuklu yargılanan gazeteciler üzerinden dava aleyhinde bir kampanya yürütülüyor. Gazetecilerin tutuklanmasına ne diyorsunuz?

Ahmet Şık’la Nedim Şener’in tutuklu yargılanmasını doğru bulmuyorum.  Özellikle  Şık bakımından delillerin zayıf olduğunu düşünüyorum. Tutuklu yargılanmasını mazur gösterecek hiçbir şey yok. İçeride tutulmaları davaya zarar veriyor.  ‘Gazetecilere dava açılmasın’ demiyorum. Savcılar, hâkimler Veli Küçük’le aynı pozisyonda görmemeli bazı sanıkları. Ayrıca gazetecilerin tutuklanması, davalar açılması manipülatörlere malzeme sunuyor. Ahmet Altan ve Perihan Mağden, Türkiye’yi iyisiyle kötüsüyle anlatan insanlar. Bunlara Başbakan adına dava açılması üzücü. Bu davalar Türkiye’yi yurtdışında faşizm varmış gibi anlatanlara malzeme sunuyor. Hükümet kendi reformlarını da gölgede bırakmış oluyor.

Avrupa’da nasıl işler tutukluluk süresi?

Silahlı grup her yerde tutuklanır, bir kısmı da delillerin toplanmasından sonra serbest bırakılırdı. -Ergenekon operasyonları sürecinde askerî vesayet geriledi. Geçenlerde Murat Belge “Güçlü bir dış destekle, askerî vesayet geri gelebilir.” diye yazdı. Siz de katılıyor musunuz?

Ciddi bir reform olmadığı sürece askerî vesayet uyuyan bir virüs gibi. Bünyeden tamamen atılmış değil, Militarist ruh bünyede uyumaya devam ediyor. Bundan kurtulmanın yolu tam demokratikleşme. Devletin hesap verir bir hâle gelmesi.

Dink meselesi ve tutuklu gazeteciler tartışılırken Başbuğ tutuklandı. 12 Eylül yargı önüne çıkacak. Bu gelişmeler demokrasi adına sevindirici değil mi?

Güzel gelişmeler. Başbakan’ın ‘Başbuğ tutuksuz yargılanabilir’ diye bir açıklaması oldu. Keşke Tayyip Bey, Hrant Dink davasının çözülmesi için mahkemeye, emniyet müdürüne,  jandarmaya çağrıda bulunan bir tavır gösterebilseydi. Anayasanın bir türlü hazırlanmamış olması, Kürt sorunu konusunda adımların yarım bırakılması beni endişelendiriyor. Başbakan Erdoğan statükoyla barışmaya çalışıyor gibi bir görüntü veriyor. Umarım yanılıyorumdur.

Ergenekon davasına yaklaşımı KCK soruşturmasında da görüyoruz. ‘Karşısında olanlar’ ve ‘her şeyiyle sahiplenenler’ şeklinde iki grup var. KCK tutuklamaları olmamalı mı?

Silah, bomba temin eden, emir veren, olayın şiddet kısmına bulaşanların tutuklanmasına kimse bir şey diyemez. Başında Murat Karayılan’ın olduğu bir örgütlenmeden bahsediyoruz. Kimse bunu masum göstermesin. Son derece otoriter bir tablo ortaya koyan bir KCK sözleşmesi var. Ama diğer taraftan Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu sınırına dayanan tutuklamaları görüyoruz. ‘Terör örgütüne yardım ve yataklık’ gibi geniş yorumlarla bu davalar yürütülmemeli.

İki haftadır JİTEM binasının bahçesinde kazılar sürüyor. Birçok kemik çıktı toprak altından. Siz de geçmişte faili meçhul davalarını takip ettiniz. Bu kazılardan ne çıkar?

Başlı başına çok önemli bir olay. Ergenekon’daki bir grubun darbeye teşebbüsten yargılanıp asıl bu suçlardan yargılanmaması adalet adına utanç verici bir şey. Bugün JİTEM’in bütün kurucuları Ergenekon’dan yargılanıyor. Diyarbakır’da küçük bir JİTEM davası görülüyor. Ergenekon’un artık buralara ilerlemesi gerekiyor. Son söyleyeceğim şudur: Darbeyle ilgili yeterince delil toplandı. Bununla ilgili bir an önce karar verilmeli ve daha sonra faili meçhuller, bu kişilerin faili meçhullerdeki rolleri, köy yakmalardaki, JİTEM’deki pozisyonları gibi yargılamalar devam etmeli.

 

Röportaj: Murat Tokay
Aksiyon, 06.02.2012 

Serdar Kaya – Quebec ve Kürdistan

 

Kanada’nın Quebec eyaletinin durumu, Türkiye’nin doğusu ile karşılaştırılmaya müsait bir vaka durumunda. Ancak karşılaştırmalara konu olan bütün vakalar gibi bu iki vaka arasında da önemli benzerlikler ve farklılıklar var.

Quebec

Kanada’da, ülkenin geri kalanının aksine, Quebec eyaletinde Fransız dili ve kültürü hâkim. Yani ülkenin belli bir bölgesinde spesifik bir azınlığın yoğun olarak yaşaması söz konusu. Bölgede, 1960’lardan bu yana, bu kimlik farklılığı üzerinden bağımsızlık talebinde bulunan ayrılıkçı bir kesim de var. 1960’lı yıllarda bu ayrılıkçı kesimin içinden Quebec Özgürlük Cephesi adlı Marksist-Leninist bir terör örgütü de çıktı. Bu örgüt o dönemde çeşitli terör eylemleri düzenlese de, Quebec ayrılıkçıları 1970’lerden itibaren şiddetten uzak oldu.

1993 yılından bu yana Kanada parlamentosunda ayrılıkçıları temsil eden Bloc Québécois adlı bir parti de bulunuyor. Ulusal bir parti olmasına rağmen Quebec bölgesinin çıkarları üzerine siyaset yapan parti, 2011 genel seçimlerinde oyların yüzde 6’sını aldı.

Bugüne dek Quebec’te bağımsızlık adına iki referandum yapıldı. 1980 yılında yapılan ilk referandumda (bağımsızlık için) yüzde 40,4 evet ve yüzde 59,5 hayır sonucu elde edildi. 1995 yılındaki ikinci referandum ise, yüzde 49,4 evet ve yüzde 50,5 hayır gibi dar bir marjla sonuçlandı.

İkinci referandumun ardından, Kanada Yüksek Mahkemesi referandumu ve ima ettiği ayrılma sürecini değerlendirdi. Yüksek Mahkeme, vardığı kararda, mevcut Kanada anayasasının Quebec’e tek taraflı olarak federasyondan ayrılma hakkı vermediğini belirtti.

Karar, uluslararası hukuka da vurguda bulundu. Buna göre, Kanada hükümeti Quebec’i sömürgeleştirmediği, işgal etmediği ve Quebec’e yönelik ayrımcı politikalar uygulamadığı için, ortada uluslararası hukukun tatbikini gerektiren bir durum da yoktu. Zira bu üç şarttan herhangi birinin mevcut olmadığı durumlarda, uluslararası hukuk ülkenin sınır bütünlüğünden yanaydı. Dolayısıyla, Quebec’in bu konuda düzenlenen bir referandumun sonucuna dayanarak Kanada’dan ayrılması ne ulusal ne de uluslararası hukuka göre legal olabilirdi.

Ancak, mahkeme, bütün bunların yanı sıra, Quebec’te net bir çoğunluğun açık bir şekilde Kanada’dan ayrılmak istemesi durumunda anayasal düzenin bu talebe kayıtsız kalamayacağını da belirtti. Buna göre, Quebec’in bağımsızlık ilan etmesinin önünde gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk açısından herhangi bir engel yoktu. Dolayısıyla Quebec böyle bir ilanda bulunabilir, bu ilanın geçerli olup olmadığına da uluslararası kamuoyu (Quebec devletini tanımak ya da tanımamak suretiyle) karar verebilirdi.

Kürdistan?

Quebec örneğinden, özerk ya da bağımsız bir Kürdistan tartışmasına katkıda bulunabilecek çeşitli sonuçlar çıkarılabilir:

• Kanada’dan farklı olarak, Türkiye, Kürtlere yönelik ileri seviyede ayrımcı politikalar izledi. Bu ayrımcı politikalar doğrultusunda, uzun yıllara yayılan çok sayıda ciddi insan hakkı ihlallerinde de bulundu. Dolayısıyla, Quebeclilerden farklı olarak, Kürtlerin uluslararası hukuka göre ayrılma zeminleri çok daha güçlü.

 Kanada Yüksek Mahkemesi’nin de işaret ettiği gibi, bir ülkenin anayasası ayrılma talebine yönelik herhangi bir süreç öngörmese bile, belli bir bölgede yaşayan vatandaşların net bir şekilde ayrılmayı talep etmeleri durumunda bir demokrasinin buna kayıtsız kalması giderek zorlaşıyor.

• Kürt siyasetinin çok da uzak olmayan bir gelecekte bağımsızlık ilan etme kararı alması mümkün. Ama Kürtlerin ne kadarı böyle bir karara destek verir, Türk devletinin buna tepkisi ne olur, ve uluslararası camiada kaç ülke Türkiye’yi karşısına alarak bu Kürt devletini tanımak ister, orası meçhul.

• Türkiye’den farklı olarak, Kanadalılar ayrılıkçıları hain ilan etmiyor, ayrılma talebinin varlığını sorgulamıyorlar. Ayrılma talebini veri kabul ederek o noktadan itibaren neler yapılabileceğini konuşuyorlar. Birbirini tehdit etmekten ziyade, (merkezî ve yerel hükümetler arasında) iknaa ve pazarlığa dayalı bir süreç yaşanıyor.

• En önemlisi de, Kanada’da, “Quebec ayrılırsa, diğer eyaletlerdeki Frankofonların başına neler gelir”, “Quebec’te yaşayan Anglofonların hakları ihlal edilir mi”, “Nüfus mübadelesi gerekir mi”, “Annesi Frankofon babası Anglofon olanlar ne olacak” gibi soruları pek kimse sormuyor. Bu farklılık, aynı zamanda iki ülkenin siyaset ve demokrasi geleneği arasındaki uçurumun da bir göstergesi durumunda.

Sonsöz

Yukarıdaki son maddedeki dört sorudan ilk ikisi, bir ülkedeki şiddet eğiliminin yaygınlığı ile ilgili. Son iki soru ise, siyaseti etnik temelde algılıyor olmanın bir sonucu.

Taraf, 22.01.2012

 

Ölene kadar iktidar

Bir insan nasıl, ‘ölene kadar iktidarı bırakmayacağım, savaşacağım’ der?

Kaddafi bunu dedi ve dediğini de yaptı. Şimdi aynı şeyi Suriye’den Beşşar Esed söylüyor. Bana ‘toplu intihar girişimi’ olarak görülen bu ‘iktidar inadı’ galiba bunu söyleyenler için normal, gerekli ve hatta kaçınılmaz bir tutum. Bu tutum ve ‘tutku’yu açıklamak üzere genellikle Lord Acton’un meşhur lafı hatırlatılır; “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka…”

Hayır ben, bunu yapmayacağım. Çünkü bu ‘tutku’yu iktidarla değil insanla açıklamamız gerektiğini düşünüyorum. Bence iktidar yozlaştırmaz. İktidar sadece bir katalizördür, ‘öz’ü ortaya çıkarır. Kimse ‘iktidarı’ suçlamasın ‘iktidardakilerin yozlaşması’ndan dolayı. Yozlaşmayı ‘dışsallaştırmak’ yerine ‘içeride’ aramak daha doğru olabilir. Doğanıza dönersiniz iktidardayken, kim ve ne olduğunuzu keşfedersiniz. Ve de tabii ki seversiniz keşfettiğiniz doğanızı. Kim sevmez özünü?

Bu yüzdendir iktidarın vazgeçilmezliği. İktidar, varlığınızın taa kendisidir çünkü. ‘Kendi’nden ayrılmak istemez iktidardakiler. Kaybetmek demek iktidarı, kendinizden ‘ayrılmak’ demektir. Ayrılık zordur, katlanılmazdır. Hele ki ayrıldığınız bizatihi varlığınızın ‘öz’üyse… Yani iktidar, hele mutlak iktidar çok ‘varoluşsal’ bir haldir. Onsuz ‘varlık’ olmaz.

Beşşar Esed boşuna demiyor ‘ölünceye kadar çekilmeyeceğim’ diye. İktidarı vermek ölmek demektir zaten, daha ötesi yoktur. İktidar olmayan, ‘egemen’ olmayan Kaddafi için hayat nedir ki? Bunlar için iktidarsız hayat ‘anlamını’ kaybetmez sadece, bizatihi ‘varlığı’ eritir, bitirir.

Varlığı ‘mutlak iktidar’ olanda eritmek, ona erişmek, ‘od’a dönüşmek ne âlâ… Ama bizim tanıdığımız bu ‘firavunlar’ varlıklarını ‘mutlak iktidar’a dönüştürmek derdindeler. Dermansız bir dert onlarınki. Çaresizler. Her biri ‘mutlak’ın izlerini taşıyan insanlar üzerinde kurdukları iktidarla ‘insan’ olabileceğini düşünenler fena yanılıyor. İnsan olmak ‘iktidar’dan vazgeçmekle mümkün belki de; ‘iktidar’ olmak yerine, ‘teslim’ olmakla…

Teslim ol Beşşar Esed! Teslim ol, ya Hakk’a teslim ol, ya da halka. Aslında her ikisi de aynı yere çıkar; ‘hesap vermeye’. Hesapsız, kitapsız iktidar olunur mu? Hiçbir şey yapamıyorsan, çıkar halkına hesap verirsin, helallik istersin. Yani halkın önüne sandığı koyar, onları serbest bırakırsın. Sonunda belki halk ‘yönetme hakkı’nı sana verir.

Hiç anlamam; Ortadoğu’nun bu ‘Müslüman’ diktatörleri sormazlar mı kendilerine bir gün; “bu ülkeyi yönetmem için beni kim seçti?” diye. Kim seçti sizi? ‘Yönetmek hakkı’nı kimden, nereden alıyorsunuz? Hak’tan diyecek haliniz yok. Halkın da seçmediğini biliyoruz. Anladım, siz kendi kendinizi seçtiniz. Bizde de vardı bunlardan. Bilmediğimiz bir ‘şey’ değil yani. Gelip halkın üstüne otururlar böyleleri, bir daha da kalkmazlar. Ama rahat değillerdir yerlerinde. Bilirler ki ‘haksız’dırlar. Halkın yönetme hakkını gasp etmişlerdir. Şiddet ve korku salarak yönetirler. Rahata eremezler yine de bir türlü. Ama vazgeçemezler de. Varlıkları ile iktidarlarını ‘özdeşleştirmişlerdir’ artık. Çekildiklerinde tüm varlıklarının da yok olacağını düşünürler. O yüzden sonuna kadar, ölene kadar savaşırlar. İktidarları için değil, varlıkları için!

Aslında ‘işleri’ kolaylaştıran ‘düzenlemeler’ de vardır. Adına ‘halk iktidarı’ da diyebileceğimiz ‘demokrasi’. İktidarı ‘halk’a verirsin, sonra da sandıkta alırsın. Yine iktidar olursun, yine ‘güç’ kullanırsın. Varlığını tek tek her hücrende hissedersin iktidar olmakla… Ama en azından ‘meşruiyet’in olur. Cepheden cepheye koşturacağına meydandan meydana uçar nutuk atarsın. Üstelik ‘ölene kadar savaşacağım’ diyeceğine, ‘halk görev verdiği sürece bu görevden kaçamayacağını’ söylersin. Belki hâlâ ‘ölene kadar iktidar’ da olursun….

 

Zaman, 22.11.2011

Kemalizmin akıl yürütme kuralları

 

CHP’lilerin Dersim katliamı karşısındaki tepkilerinin biraz “akıl dışı” olduğunu hemen herkes görüyordur sanırım. Öyle ya, Atatürk’ün ülkedeki her şeye hakim olduğu bir devirde dev bir askeri operasyon yapılacak, bombaların bir kısmını Atatürk’ün manevi kızı atacak, ama “Atatürk’ün bu işten haberi yoktu” diye tutturacaksınız. Partiniz içinden “bu mümkün değil” diyen yani “kral çıplak” demeye cesaret eden yegane şahsa karşı da bir  tür post-modern büyük taarruz başlatacaksınız.

Dediğim gibi, bu biraz “akıl dışı” bir tutum gibi duruyor. Ama verdiğim bu yargı, ancak “özgür akıl” açısından geçerli. Buna karşılık CHP’lilerin çoğunun içselleştirdiği bir “kurallı akıl” var.

Bazen “Atatürkçü düşünce sistemi” de denen bu enteresan zihniyeti yıllardır “incelemeye değer bir olgu” olarak görürüm. Bu son Dersim tartışması yeni bir kavrayış daha kattı bana bu konuda. Söz konusu düşünce sisteminin aslında “dört altın kural” ile özetlenebileceğini fark ettim.

Dört altın kural

“Kemalizm’in akıl yürütme kuralları” dediğim bu dörtlü, sırasıyla şöyle:

Birinci Kural: Türkiye’de iyi olan her ne varsa, Atatürk sayesinde vardır.

İkinci Kural: Türkiye’de kötü olan her ne varsa, Atatürk’e rağmen vardır. (Yani ya “Atatürk düşmanları”nın marifetidir, ya da o Ulu Önder’i yeterince anlayamamış olmamızın neticesidir.)

Üçüncü Kural: Eğer Atatürk döneminde kötü bir şeyler olduysa, ki bu çok düşük bir olasılıktır, bunlar da Atatürk’ün haberi olmadan gerçekleşmiştir.

Dördüncü Kural: İlk üç kuraldan herhangi birini ihlal eden herkes haindir.

Bu kurallara baktığınızda, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün niçin kendi partisinin hışmına maruz kaldığını kolaylıkla görebilirsiniz. Çünkü “Dersim’de katliam yapıldı ve Atatürk’ün bilgisi vardı” demekle, Üçüncü Kural’ı açıkça ihlal etmiş, dolayısıyla da kendini Dördüncü Kural’ın kapsamına sokmuştur.

Bu düşünce sistemindeki püf nokta ise şudur: Akıl, sadece bu “akıl yürütme kuralları”nın sınırları içinde kullanılabilir. Haddini aşması ve bizzat bu altın kuralların kendisini sorgulamasına izin verilemez.

Bu yüzden de, Kemalizmin kendisi, “akılcılık” filan değil, düpedüz “dogmacılık”tır.

Hemen ekleyeyim ki, ben dogmalara peşinen karşı biri değilim; çünkü aklın sınırları olduğunu ve “inanca” mutlaka yer açtığını düşünüyorum. Dolayısıyla, kendilerini böyle mutlu ediyor iseler, Kemalistlerin de Kemalist dogma ile düşünüp yaşamalarında hiç bir siyasi sorun görmüyorum.

Sorun, kendi dogmalarını “resmi ideoloji” yapıp devlet eliyle herkese dayatmalarıdır. Türkiye’nin, gerçekten özgür ve demokrat bir toplum olabilmesi için de bu cendereyi aşması, Kemalizmin “milli fikir” düzeyinden “fikirlerden bir fikir” düzeyine inmesi şarttır.

Allah’ın sadık kulu

Değinmek istediğim ayrı bir bahis, şu günlerde vizyonda olan “Allah’ın Sadık Kulu” isimli animasyon-film. Henüz sadece fragmanını izleyebildim. Ama bu kadarı bile, büyük İslam kahramanı Bediüzzaman Said Nursi’nin Barla’daki çileli yıllarını anlatan bu filmi değerli bulmama yetti. İlk fırsatta izleyeceğim.

Gerek bu filmin, gerekse geçen yıl çekilen “Hür Adam”ın en büyük faydası, Bediüzzaman’ın kıymetli hikayesini geniş kitlelere bir kez daha hatırlatması. Bu önemli bir hatırlatma, çünkü 21. yüzyılın başındaki Müslüman zihnin, Bediüzzaman’ın 20. yüzyıl başında seslendirdiği fikirlere hala ihtiyacı var. Onun hem bireysel düzeydeki iman ve ahlak vurgusu, hem de siyasi düzeydeki hürriyet ve demokrasi vizyonu, bugün hala ihtiyaç duyulan esaslar.

 

Star, 21.11.2011

 

Sporda “Temiz Eller”

Bizim Meclis’te bütün partilerin üzerinde anlaştığı bir yasa tasarısı görmek büyük sürprizdir.

Geçtiğimiz hafta kamuoyu Meclis’ten gelen böyle bir sürpriz haberle sarsıldı: Uzun adıyla “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi”, kısa adıyla Şike Yasası, dört partinin grup başkan vekillerinin ortak teklifiyle TBMM Başkanlığı’na sunuldu. 

Peki neydi, Hatip Dicle’den Nurettin Canikli’ye; Emine Ülker Tarhan’dan Mehmet Şandır’a kadar siyasetin dört benzemezini aynı yasa metninin altını imzalamaya iten bu önemli ortak payda? Ulusal bir güvenlik sorunu mu? 

Kapıya dayanan yıkıcı bir ekonomik kriz mi? 

Hayır! Ortak payda futbol mafyasını kurtarmaktı. Şimdiye kadar hiçbir konuda birleşemeyen bu dört parti, şu andaki yasada 12 yıla kadar olan şike cezasını 1-3 yıl hapse indirmek için birleştiler. 

“Bu kanunun altından kalkamayız” 

Tasarıyı partilerin önüne koyan Kulüpler Birliği idi. Birlik, şikecileri kurtarma yasa tasarısını partilere sunarken, utanmadan, “Biz bu kanunun altından kalkamayız” diyordu. Sadece bu cümle bile, futbol mafyasının bu dünyayı nasıl avucunun içine aldığının, nasıl ağ gibi sardığının ve eğer eski yasa uygulanırsa, dışarıda kimse kalmayacağının itirafı gibiydi. Birliğin partilere sunduğu ilk tasarıda “Şikeye teşebbüs suç olmasın” maddesi de vardı ama partiler “Bu kadarı da fazla” deyince 1-3 yıl hapis cezasında uzlaşmaya varıldı. 

Böylece, tutuklandığından beri darağacı edebiyatını dilinden düşürmeyen Aziz Yıldırım’ın 1-3 seneyle yırtmak için bütün kozlarını ortaya sürdüğünü de anlamış olduk. 

Acaba neydi Yıldırım’ın kozları? 

Daha 2011 Nisan ayında çıkan çiçeği burnunda bir yasayı böyle apar topar ve bütün partilerin ittifakıyla değiştirtebilecek gücü nereden geliyordu? 

Önce “Böyle yaz-boz olmaz, kişiye yönelik yasal düzenleme olmaz” diyen Erdoğan, “Şike olaylarının soruşturulduğu bir zamanda bir kanun değişikliğini ben şahsen olumlu bulmam” diyen Arınç, neden birkaç gün içinde fikir değiştirip AK Parti’nin yeni yasa tasarısına imza atmasına karar verdiler? 

Besbelli ki, yasa tasarısını hazırlayan lobi çok güçlüydü, elinde de önemli kozları vardı. 

Klasik tehdit: “Çıkarmazlarsa konuşurum” 

Tabii, ben bilmem ama bilenlerin yazdıklarını okuyorum. 

Aziz Yıldırım, tutuklandığından beri ziyaretine gelen herkesle hükümete mesajlar gönderirmiş, “Beni buradan çıkarmazlarsa konuşurum haa!” diye. Konuşursa başı belaya gireceklerden biri de cumartesi günü gözaltına alınan Federasyon Başkan Vekili Göksel Gümüşdağ imiş. Gümüşdağ’ın Başbakan’ın bir yakını olduğu, Yıldırım’dan gelen bu mesajların özellikle de Erdoğan’a karşı bir tehdit anlamı taşıdığı söyleniyormuş. “Şimdi”, diyorlar, “Savcı Berk bir atak yaparak Gümüşdağ’ı gözaltına aldı, böylece Aziz Yıldırım’ın elindeki kozlardan en önemlisini de etkisiz hale getirdi.” “Tabii aynı zamanda, AK Parti’nin Şikecileri Kurtarma Yasası’nı desteklemesini de zorlaştırdı. Zira artık, yeni yasa tarafından ‘kurtarılmayı bekleyen’ bir yakını var Erdoğan ailesinin…” 

Gümüşdağ’ın tutuklanıp tutuklanmayacağı bilinmiyor ama bütün bu gelişmelerin şikecileri kurtarmak için çıkarılmaya çalışılan yasa tasarısı üzerinde nasıl bir etkisi olacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. 

AK Parti, son gelişmelerden sonra şikecileri kurtaran yasa tasarısıyla ilgili olarak eski fikirlerine geri mi dönecek, yoksa bu kurtarma operasyonuna destek olmaya devam mı edecek… 

Futbol mafyası mı galip gelecek, yoksa sporda temiz eller operasyonunun devamını isteyenler mi… 

Son dakika notu: Yazıyı yolladığım saatlerde Göksel Gümüşdağ’ın serbest bırakıldığı habere düştü ajanslara. Bu durumda ya Gümüşdağ’ın olaylarla ilgisi olmadığını, yani gerçekte bir “koz” olmadığını düşüneceğiz ya da iktidar çevrelerine yakınlığı dolayısıyla tutuklanmadığını… Tabii ikisi de sadece spekülasyon olacak. 

Beni ilgilendiren asıl konu ise hâlâ, AK Parti’nin yasa tasarısı ile ilgili tutumunu değiştirip değiştirmeyeceği… 

 

Bugün, 21.11.2011