Ana Sayfa Blog Sayfa 466

Suriye’nin gerçek dostları kim?

Suriye’deki iç karışıklık başladığından bu yana, bu ülkeye yapılacak dış kaynaklı bir askeri müdahale ile Esed rejimini devirmeye çalışanlar, bu tehlikeli plana karşı çıkanları, “Kim zalimden yana, kim mazlumdan yana” gibi sözüm ona bir ikileme sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Biz bu sahte ikilemi Irak’ın işgalinden önce de, Libya’ya yapılan sözde “insani” müdahaleden önce de duymuştuk. İkisinin de sonuçları ortada: Irak’ın işgali yüzünden ölen masum insanların sayısı Saddam’ın bütün iktidarı döneminde öldürdüklerini aştı. Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya’da ortaya çıkan yeni zalimler
Kaddafi’den daha çok kan döküyor.

Bu yakın örneklerle bir kere daha görüyoruz ki, demokrasi hiçbir ülkeye dışarıdan enjekte edilemiyor; eğer demokratik bir rejim kurulacaksa, bu sürecin mutlaka o ülkenin kendi iç dinamiklerine dayanarak yürütülmesi gerekiyor.

Bu genel geçer doğru, şimdiye kadar dünya halklarının pratiği ile defalarca kanıtlandı. O yüzden, komplekse kapılıp, Esed’in safında görünme korkusuyla Suriye’nin başına örülmeye çalışılan çoraba suç ortaklığı yapacak değiliz.

Silahlı muhalefet Suriyeliler’in yüzde kaçını temsil ediyor?

Kaldı ki, şu anda Suriye’deki duruma baktığımızda, bir tarafta yapayalnız kalmış zalim bir diktatör, öbür tarafta ise diktatörün zulmü altında inleyen bütün halk gibi bir tablo görmüyoruz. Suriye halkı da ikiye ayrılmış durumda; bir tarafta Esed’i destekleyenler, diğer tarafta da karşı olanlar var. “Esed’in safı” denilen safta halkın yüzde kaçının bulunduğu, kendilerini Suriye halkının temsilcileri gibi göstermeye çalışan silahlı muhalefetin halkın yüzde kaçını temsil ettiği belli değil.

Özellikle durum buyken, dış güçlerin bu taraflardan birini destekleyip diğerine karşı silahlandırması; halkından belli bir destek almaya devam eden Esed’i gayrimeşru ilan edip, muhalefeti “Suriye halkının tek temsilcisi” ilan etmesi ahlaken asla kabul edilebilir bir tutum değil. Pratikte ise Suriye’yi bir iç savaşa sürüklemekten başka bir şey değil.

Dolayısıyla, şu anda herkesin “zalimin yanında yer alma” suçlamalarına pabuç bırakmadan, Suriye’nin gerçek dostlarının kim olduğunu dikkatle tartması gerekiyor: Bu ülkeyi, şu anda dökülen kandan misliyle fazla kan dökülmesine yol açacak sonu belirsiz bir iç savaşa sürükleyecek adımları kışkırtanlar mı yoksa Suriye’nin geleceğine Suriyeliler’in karar verme hakkına saygı duyanlar, dış müdahaleye karşı çıkan ve eğer Esed yıkılacaksa iç dinamikler sonucu yıkılması gerektiğini savunanlar mı?

İstanbul toplantısı

Şu anda uluslararası arenada bu iki görüşün çarpıştığı görülüyor. Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da yapılan “Suriye’nin Dostları” toplantısı bir bakıma bu iki görüşün mücadelesi şeklinde cereyan etti. Acil dış müdahaleden yana olanlar, “Esed’i iktidardan indirme perspektifine sahip olmadığı için” Annan’ın devreye girişinden son derece rahatsız görünüyorlardı. Toplantı boyunca muhalefetin sadece lojistik olarak değil silahla da desteklenmesi, tampon bölge oluşturulması ve Suriye Ulusal Konseyi’nin “Suriye halkının biricik temsilcisi” olarak tanınması için mücadele ettiler. Diğer kanat ise esas olarak Annan Planı’na şans verilmesi ve siyasi çözüm için çaba sarf edilmesi fikrini savundu.

Garip olan, toplantının sonucunu her iki kanadın da kendi tezlerinin zaferi olarak ilan etmeleriydi. Dış müdahale isteyenler, İstanbul toplantısını “Annan Planı’nın defin işlemlerinin başlamasının işareti ve Esed’in gidiş biletinin kesilişi” olarak yorumladılar. Diğerleri ise muhalefete silah desteğinden söz edilmemesinden, tampon bölgenin gündeme alınmamasından ve Suriye Ulusal Konseyi muhalefetin tek temsilcisi olarak tanınmakla birlikte dolaylı da olsa Esed’le birlikte devam edilmesine yeşil ışık yakılmasından hareketle, İstanbul toplantısı kararlarını kendi başarıları olarak gördü.

Anlaşılan, Suriye’nin kaderi ile ilgili bu uluslararası tartışma daha epey sürecek. Burada bizim için en önemli mesele, şimdiye kadar Suriye muhalefetine tam destek vererek ve Hür Suriye Ordusu’nun komutanlarını barındırarak tamamen muhalefete angaje bir görünüm sergileyen Ankara’nın bundan sonra ne yapacağıdır. Türkiye’nin, Suriye halkının iradesine daha saygılı, daha temkinli ve daha esnek bir politikaya geçmesi için vakit hâlâ geç değil.

 

Bugün, 04.04.2012

Zorunlu eğitim değil tercihli eğitim

Zorunlu eğitimi 12 seneye çıkaran ve kademelendiren yasa teklifinin siyasette ve kamuoyunda hararetli tartışmalara neden olması sanırım kimseye sürpriz olmadı.

Zorunlu eğitimin bizatihi kendisine ve 12 yıla yayılmasına itiraz eden neredeyse yok. Mesele kesintili mi, kesintisiz mi hususunda. Herhalde benim gibi zorunlu eğitimin değil 12 seneye çıkarılması, 1 sene bile olmamasını düşünenler oldukça azınlıkta. Bence eğitim zorunlu olmamalı, insanların bir tercihi olmalı ve eğer mutlaka zorunlu olacaksa mümkün olduğunca tercihe imkân verecek şekilde yapılandırılmalı. Yani 4+4+4 yerine 1+1+1+1+1+1+… şeklinde olabilir ve insanların tercihine daha çok imkân tanınır. Öncelikle zorunlu eğitim meselesine bakalım.

Bugün için çoğumuzun kanıksadığı zorunlu ilköğretim uygulaması aslında oldukça yeni bir olgu. Gerçi fikir çok eski. Zorunlu eğitimin ilk ve en meşhur savunucusu ünlü kadim Yunan filozofu Eflatun. Eflatun, tasarladığı ideal devlette, normal vatandaşların 20 yaşına kadar, sivil ve asker kamu görevlilerinin de 35 yaşına kadar zorunlu eğitime tabi olmasını öngörmüştü. Eflatun’dan sonra bir sürü düşünür benzer fikirleri savunur. Lakin birey hak ve özgürlüklerini temel alınca, devletin ya da herhangi bir otoritenin bireylere eğitimi zorunlu kılması acaba özgürlüğe yapılmış bir müdahale olmayacak mıdır tartışması da hep ileri sürülür. Gerçi bu tartışma eğitime ve bilgiye yüklenen efsunlu anlam nedeniyle biraz cılız yapılır. Örneğin, J.S.Mill özgürlüğün, en güzide savunularından birisi olan Özgürlük Üzerine adlı eserinde zorunlu formel eğitime açıkça karşı çıkmaz. Mill, her ne kadar zorunlu eğitimi önermese ve bunun birey özgürlüğüne bir müdahale olduğunun farkında olsa da, devletin formel eğitim kurumları dışında öğretim görenlere standart sınavlar uygulamasını kabul eder.

Zorunlu eğitim meselesinde şüphesiz temel sorun henüz reşit olmayan çocukların kendi kendine karar verememesidir. Öyleyse onlar adına kim karar verecektir? Aile mi, toplum ya da devlet mi? Eğer aileye bırakırsak acaba çocuklar cahil kalmaz mı? Bu durumda devletin bütün çocuklara zorunlu eğitim vermesi onlar için daha iyi olmaz mı? Aslında bu soruların cevapları da verilmiş. Roma hukukundan günümüz hukukuna kadar hemen hemen bütün hukuk sistemlerinde çocukların vasisi olarak ebeveynler kabul edilir, herhangi bir otorite değil. Doğrusu da budur. Çocuk yetiştirmek için bin bir derde katlanan bütün anne-babalar bunu anlar. Dahası cehalet ve bilginin literal okur-yazarlıkla bağı fazla değildir. Yani, nice cahil okur-yazarlar olduğu gibi, nice bilge ümmiler vardır.

ulusal eğitim modeli

Zorunlu temel eğitim insanlık tecrübesinin sadece son 150-200 yılına özgü bir durumdur. Böyle bir girişime 17. yüzyıl ortalarında bir grup Püriten girişimcinin kurduğu Massachusetts Bay Koloni’de rastlıyoruz. Zorunlu temel eğitimin sistematik olarak uygulanması 19. yüzyılda başlar. 1805 Jena Harbi’nde Prusya, Napolyon orduları karşısında yenik düşer. Bir yıl sonra, Fichte, “Alman Ulusuna Hitap” başlıklı yazısında Prusyalılara yaşanılan utançtan kurtulmanın çaresi olarak emirlere itaati ve disiplini öğretecek olan zorunlu eğitimi önerir. Nitekim zorunlu eğitim bugünküne benzeyen şekliyle 1819’da Prusya’da başlar. Diğer Avrupa ülkelerinde de zamanla uygulanır. Türkiye’de de benzeri girişimler o zamanlar başlamıştır. Amerika’da ilk uygulama 1852’de Massachusetts eyaletindedir. Sonra birer birer diğer eyaletler de buna katılır. Zorunlu resmi öğretim bugün neredeyse evrensel kabul görmüş durumda. ABD’de ve çoğu gelişmiş ülkede uygulanan “aile eğitimi” (home-schooling) bunun bir ölçüde istisnası olarak görülebilir.

Şurası açık. Zorunlu eğitim ulus-devletin kurumsallaşıp yaygınlaştığı 19. yüzyılda başlar. Başka bir deyişle zorunlu eğitim ulus-devletin enstrümanlarından birisidir. Belki burada insanların bilgi sahibi olması gibi makul bir gaye var. Lakin zorunlu eğitimin ulus-devletler tarafından Eflatun’un ideal vatandaş yetiştirme ya da Fichte’nin emirlere itaati öğretme işlevine benzer bir şekilde kullanıldığı da çok açık. Zorunlu temel eğitim ulus-devletin indoktrinasyon araçlarından birisi. Yeknesak bir ulus yaratmak için başvurulan bir teknik. Mahalli ve beynelmilel otoriteleri ve aidiyet formlarını inkâr ederek tekelci bir anlayışla ortaya çıkan ulus-devletlerin böylesi bir enstrümanı kullanmasına şaşırmamak gerek. Buradan zorunlu eğitimin sakıncalarına geçebiliriz.

Birincisi, zorunlu eğitim, bizatihi bireylerin iradesine ve hürriyetine bir müdahaledir. Bu müdahalenin “hayırlı” gaye için yapılması (ki bu da tartışmalıdır) bunu değiştirmez. İkincisi zorunlu eğitim ne kadar tercihli mekanizmaları barındırsa da bir standardizasyon ve türdeşleştirme yaratacaktır ve neticede çeşitliliği azaltacaktır. Zaten zorunlu eğitimin ulus-devletlerce uygulanması da bundandır. Düşünün ki eğer zorunlu eğitim olmasaydı, yani eğitim bireylere ve sivil topluma bırakılsaydı, biz “zorunlu din dersleri” tartışmasını yaşamayacaktık. Üçüncüsü zorunlu eğitim ayrımcılıktır. Bugün cinsiyet, ırk, din, dil gibi ayrımcılıklara karşı çıkıyoruz. Belli yaştakileri zorunlu eğitime tabi tutarak “yaş ayrımcılığı” yapmıyor muyuz? Dahası zorunlu eğitimden faydalanmayan anne-babalara da ayrımcılık uygulanmaktadır. Çocuğu olmayan vergi mükellefleri devletin zorunlu eğitim gereği yapmış olduğu çocuk başına harcamayı vergi muafiyeti olarak talep ederlerse haksız mıdırlar? Tabii ki bu sorun sadece eğitime ilişkin değil. Operaya gitmeyen veya benim gibi futbol sevmeyen mükellefler devletin opera ya da futbol için yapmış olduğu seyirci başına düşen harcamayı geri talep ederlerse ne olur? Bu soruların cevabı az çok belli. Devlet mümkün olduğunca herkese teşmil edilebilen işleri yapmalı ve mümkün olduğunca da az iş yapmalı. Ayrıca devlet harcamaları demokratik mekanizmalarla ortaya konulan toplumun rızasına uygun olmalı. Dördüncü olarak zorunlu eğitim aslında bir tür azınlığın çoğunluğa tahakkümüdür. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, ebeveynlerin kahir ekseriyeti çocuklarını okula göndermek istemektedir. Belli bir azınlık çocuğunu okula göndermeyecek diye bütün topluma bunu zorlamak niye? Beşincisi zorunlu eğitim bizatihi zorunlu olduğu ve asgari de olsa bir türdeşleştirme içerdiği için yaratıcılığı teşvik etmez ve eğitimin niteliğini düşürür. Şu iki soru bunu göstermektedir: 1) Zorunlu eğitimin başlayıp yaygınlaştığı son 150 yılda bu eğitimden yaratıcı ve dâhiler çıkmış mıdır? 2) Yeryüzünün bütün yaratıcı ve dâhi kişilikleri (bazı politikacılar hariç) neredeyse konsensüsle zorunla eğitime karşı eleştirel değil midirler? Bu listeyi uzatmak mümkün.
Eğitimin hem devlet hem de sivil toplum tarafından hiçbir zorlama olmaksızın demokratik çerçevede yapılması, insan hak ve hürriyetlerine daha uygun olur. Dahası bu, eğitimin niteliğini de artıracaktır. Nitekim ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının okulları daha nitelikli eğitim vermekte ve imkânı olan ebeveynlerin büyük çoğunluğu da bunları tercih etmektedir. Bu arada kesintisiz eğitim lehine ileri sürülen, bunun cinsiyet ayrımcılığını önleyip fırsat eşitliği getireceği, mesleki tercihlerin gelişmiş ülkelerde ileri yaşlarda yapıldığı argümanının, belli kesimlerin ve “uzman” sınıfının sekteryen ve ideolojik savunusu dışında, sağlaması yapılmış hiçbir kanıtı yoktur.

Formel eğitimin bir statü ve sınıf atlama vasıtası olduğu ve kutsandığı bir toplumda bu söylediklerim entelektüel bir fantezi olarak nitelenebilir. Lakin formel eğitimi sorunlu kılan da bu anlayıştır. Eğitimi, hayatımızdaki aktivitelerimizden herhangi birisi olarak gördüğümüz zaman daha az sorunsuz olacaktır.

 

Zaman, 03.04.2012

Temcit Pilavı

Başarılı bir halkla ilişkiler çalışmasıydı. “Hükümetin Yeni Kürt Stratejisi”ni anlatmak için dört gazete seçilmişti. İkisi (Milliyet ve Taraf) haberi manşetten gördü; diğer ikisi ise (Habertürk ve Yeni Şafak) bu haberi Ankara temsilcilerinin makalelerinde ayrıntılı bir şekilde işledi. Hükümet, toplumun ilgisi istediği yöne çekmeyi başardı. Gündemi, yine o belirledi; televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “yeni strateji” tartışıldı.
Haberin zamanlaması, şapka çıkartılacak kadar başarılıydı. Hükümetin Newroz siyaseti ve pratiği çuvallamıştı; hükümet, sert eleştirilere tabi tutuluyordu. Eleştirilerin etkisini hafifletmek için bu strateji medyaya servis edildi. İki amaç vardı: Bir taraftan Newroz kutlamalarına izin verilmemesinin haklı (!) gerekçeleri halka anlatılacak ve bu siyasete meşruiyet sağlanmaya çalışılacaktı. Diğer taraftan ise, alt düzeyden bir siyasetle müzakere niyeti dillendirilecek ve son zamanlarda çok fazla sayda kişinin paylaştığı “hükümet, güvenlikçi perspektife teslim oldu” yolundaki eleştiriler karşılanacaktı.
İşin medya ayağı iyi kotarılmıştı; ancak stratejinin içi boştu, bu nedenle elde patladı. Bütün pozisyonlarını hükümetin attığı her adımı doğrulamak üzere kuran yeminli hükümet yanlıları haricinde hiç kimse, bu stratejiyle hayırlı bir sonuca ulaşılacağına ikna olmadı.

Tespitler

Hükümetin stratejisi üç tesbitin üzerine oturuyor: Birincisi, stratejiyi hazırlayanlar Kürt meselesinde yapılması lazım gelenleri büyük ölçüde yaptıklarını düşünüyorlar. Kürtlerin, hükümetin yaptıklarıyla yetinmesi gerektiğini belirtiyorlar. Bunun ötesindeki talepleri gündem taşımanın – özgürlükçü bir amaç taşımadığını aksineayrışmaya ve bölünmeye giden yolu açacağını söylüyorlar.

İkincisi, strateji sahiplerine göre, Kürt meselesini çözmek için PKK ile görüşmek büyük bir risk taşıyor. Bu, Türk kamuoyunda büyük bir infiale sebebiyet veriyor ve “Kürt Sorunu”na ek olarak bir de “Türk Sorunu” oluşturuyor. Türk Sorunu ise, Kürt Sorunundan daha yıkıcı ve daha ağır sonuçlar üretme potansiyeli taşıyor.

Üçüncüsü, hükümet cenahı, kendilerini desteklemeyen bütün Kürtlerin sadece korktukları için PKK’ye destek verdiğini varsayıyor. Alper Görmüş işaret etiği üzere, bu temel varsayımdan yola çıkan hükümet şu hesabı yapıyor: “Eğer PKK’nin gücü Kürtleri korkutamayacak kadar düşük bir seviyeye geriletilebilirse Kürtler bundan mutluluk duyar ve hükümetin çözüm planlarını desteklemeye başlar.”

Üç tesbitin de yanlış olduğu kanaatindeyim. Bir kere, hem Kürt meselesi özelinde hem de Türkiye genelinde, demokratikleşme noktasında alınması gereken epey mesafe var. Anadilinde eğitim, siyasi temsil, siyasi parti hürriyeti, öz-yönetim, vatandaşlık, ifade hürriyeti, vb. birçok konuda orta yerde daha bir sürü yasal ve anayasal engel bulunuyor. Bugün tek bir Kürt, çocuğuna anadilinde eğitim veremiyor. Aynı davada yargılan iki kişiden Arap olanı kendini anadiliyle savunurken, Kürt olanının anadilinde savunma isteğine Türkiye mahkemeleri geçit vermiyor. Cezaevleri, Kürt siyasi taleplerini taşıyanların değişmez mekanı olmaya devam ediyor. Durum bu iken, Kürtlere dönüp “Her şeyi yaptık, daha ne istiyorsunuz? Artık yapacak bir şey beklemeyin” demek, ayıp oluyor.

“Türk sorunu çıkar” argümanı ise, son derece ilginç. Bunu, açılım politikalarının ilk dönemlerinde açılıma karşı olanlar kullanıyordu. “Açılım falan deyip de başımıza bir de Türk sorunu çıkarmayın” deyip hükümeti hizaya çekiyorlardı. Oysa daha sonraki süreçte yaşananalar bu argümanın halk nezdinde bir geçerliliğinin olmadığını kanıtlıyordu. Mesela AKP, Türk siyasetinin en büyük mitlerinden biri olan “Teröristlerle görüşülmez” mitini yıktı, Öcalan ve İmralı ile görüştü. Halkın buna olumsuz bir tepkisi olmadı; tersine “Sorunu çöz de kimle görüşürsen görüş” şeklinde okunabilecek bir açık çek verdi. AKP, demokratikleşe vitesini yükselttiği her durumda halkın desteğini arkasında buldu; halk demokratikleşmeye köstek değil destek oldu. Ama buna rağmen dün bir zamanlar hükümet karşıtı olanların kullandığı bir gerekçe, bugün hükümet çevrelerinde geçer bir akçeye dönüşüyor ve ne hazindir ki siyaset bunun üzerinden inşa ediliyor.

Kürtler PKK’nin esiri değil

PKK ile Kürtler arasındaki ilişkiyi “korku” üzerinden okuyan yaklaşımlar da gerçeğe tekabül etmiyor. Devlet adına siyaset oluşturanların -her şeyden önce- Kürtlerin PKK’nin esiri olmadığını görmesi gerekiyor. PKK’nin tabanını oluşturanlar dahil Kürtler, PKK’nin her politikasını ve eylemini sorgusuz sualsiz benimseyen bir güruh değil. PKK yanlış yaptığında -mesela “devrimci halk savaşı” gibi anakronik ve kanlı politikalar yürüttüğünde- halk PKK’ye tepki gösteriyor, ona verdiği desteği geri çekiyor. Yani korkudan aklı başından gitmiş ve aklını PKK’nin cebinde taşıyan bir Kürt kitlesi yok. İktidar ve destekçilerinin hoşunuza gitmeyebilir ve kabul etmek istemeyebilirler ama PKK’ye destek verenler korktukları için bunu yapıyor değiller. Onlar, PKK olmasaydı Türk devletinin Kürtlere -Kürt olarak- hayat hakkı tanımayacağını düşündükleri için PKK’nin arkasında duruyorlar. Bu ise PKK’ye güçlü bir sosyolojik meşruiyet sağlıyor.

Bu sosyolojik meşruiyet ancak iki yönlü bir politika ile çözülebilir/azalabilir: Bir yandan Kürtlerin hakkını -şeksiz şüphesiz, şartsız şurtsuz- teslim edecek bir demokratikleşme programının, diğer yandan ise PKK’lilerin normal hayata dönmesini sağlayacak bir silahsızlandırma programının yürürlüğe girmesi gerekiyor. Bunun yerine siz, daha fazla PKK’linin öldürülmesini hedefleyen bir proje koyarsanız, nihayetinde PKK’yi güçlendiren değirmene su taşımış olursunuz.

Eski tas eski hamam

Yanlış zemin üzerine sağlam bina kurulmaz. Hükümetin stratejisi yanlış kabullerden hareket ediyor, dolayısıyla bunun çözüm için doğru sonuçlar üretme ihtimali taşımıyor. Stratejide, “yeni” sıfatını hak edecek bir unsura rastlanmıyor. “İmralı, Kandil, Avrupa’da PKK muhatap alınmayacak. Kürtler PKK ve KCK baskısından kurtarılacak. Silahlı eylemler devam ettikçe PKK ile mücadele devam edilecek.”Bunlar duymaktan artık gına getirilen laflar. Kürt meselesini özünde bir asayiş sorunu olarak göre ve hali hazırda zaten uygulanan bu politikalarla çözüme ulaşmak ham bir hayal.
“Terör örgütüyle mücadele uzantılarıyla müzakere” ifadesi de, tam bir “eski tas eski hamam” durumu. Erdoğan, bunu, DTP/BDP’nin Meclis’e geldiği 2007’den beri dillendiriyor, ancak bundan pozitif bir sonuç çıkmıyor. Çünkü kendine muhatap beğenme ve bu muhatapla müzakere etmeyi bir lütuf olarak sunmanın verdiği rahatsızlık bir yana, müzakere etmek sürekli bir şart öne sürülüyor. BDP’den, PKK ile arasına mesafe koyması ve PKK’den bağımsız bir siyasi irade göstermesi bekleniyor. Gerçekleşmesi imkânsız bu şart ise, daha en baştan müzakerenin muhatabını ortadan kaldırıyor. Yani hükümet bir taraftan “parlamento dışından dışında çözüm aramayacağız” derken, diğer taraftan parlamentodaki tek siyasi kanalı da işlevsiz kılıyor.
Kaldı ki tek başına BDP ile görüşmek de sorunun çözümüne yetmez. Zira silahsızlandırma, bu sorunun en önemli boyutlarından biridir. Eğer gaye örgütün silahsızlandırılması ise yapılması gerek bizzat o örgütle tekrar görüşmelere başlamaktır. PKK’yi devre dışı bırakarak çözüme ulaşılmaz.

Ezcümle bu stratejide öncekilerden farklı herhangi bir unsur yok; hükümet, seleflerinin yaptıklarını tekrardan ısıtarak “yeni” diye lanse ediyor. Hükümet, 2014’e odaklanmış durumda; bu nedenle Kürt meselesinde demokratikleşmeyi esas alan yeni bir politika üretme cesareti göstermiyor ve bunun yerine toplumun önüne temcit pilavı sürüyor. Ancak bu temcit pilavı, Kürt meselesini çözmeyecek; aksine demokratik alanı daha da kısıtlayacak ve sorunu daha da derinleştirecek. Nitekim öncü işaretler görülmeye başlandı; Ahmet Türk’e atılan yumruk, Hasip Kaplan’a posta koyan polis amiri ve Özgür Gündem’e verilen sansür cezası, demokrasi ve özgürlük karşıtı havanın giderek ağırlaşacağına karine teşkil ediyor.


Taraf, 02.04.2012

Balyoz

Balyoz Davası sadece mahkeme salonlarında görülen bir dava değil. Hiçbir zaman da öyle olmadı.
Bu dava ve diğer darbe davaları, doğrudan doğruya 75 milyonun jüri olduğu bir açık hava mahkemesinde görülüyor. Hatta 75 milyon da değil, demokratik dünya kamuoyunun tümü jüri sıralarında oturmuş duruşmaları izliyor. Yerli ve yabancı basın, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve kamuoyu önderleri ikiye ayrılmış; bir kısmı avukat, bir kısmı da savcı makamında…

Bu durumun çok iyi farkında olan sanık avukatları savunmalarını esas olarak Silivri’de değil kamuoyu önünde yapıyorlar. Tabii, davanın “halk adına” görev yapan gönüllü savcıları da öyle.
Son günlerde Çetin Doğan’ın avukatlarının ABD’den aldıkları rapora dayanarak açtıkları delillerin sahte olduğuna dair kampanyanın en etkili “gönüllü savcısı” ister istemez Mehmet Baransu oldu. İster istemez diyorum, zira Baransu bütün bu belgeleri basına ilk taşıyan gazeteci olarak, delillere en hakim olan, davanın içini dışını bilen ve o belgeleri kendisine sızdıran yurtsever subaylara karşı en fazla sorumluluk hisseden kişiydi.

Baransu açıklıyor

Geçtiğimiz hafta Baransu, Taraf’ta kaleme aldığı 6 bölümlük bir yazı dizisiyle sanık avukatlarının “Sahte delil üretildi” suçlamalarına etkili bir cevap verdi. Ben “büyük jüri”ye, yani herkese, bu yazı dizisinin tamamını bulup okumasını şiddetle tavsiye ederim.

Bulup da okuyamayanlar için bir özetleme yapacak olursak Mehmet Baransu bu yazılarında, esas olarak Balyoz dosyasında yer alan bazı CD’lerdeki kimi belgelerin nasıl olup da 2003 sonrası bir tarihe ait olduğu sorusuna cevap veriyor.

Baransu’ya göre tutarsızlık gibi görünen bu durumun sebebi, darbe planlarını hazırlayanların, bu planlardaki bazı somut bilgilerin eskimesini engellemek için olduğu gibi bırakmayıp sürekli güncellemiş olmaları. Darbeciler, planın hazırlanmasıyla darbenin gerçekleşmesi arasında ne kadar süre geçeceğini elbette kestiremiyorlar ve planı sürekli geçerli tutabilmek için belli aralıklarla bilgi tazelemesi yapıyorlar.

Debedeniz Nakliyat

Nitekim Baransu’nun yayımladığı bazı ses kayıtlarından ve alınan bazı ifadelerden de görüyoruz ki, planların ve fişleme belgelerinin zamanla güncellendiği, bizzat sanıklar tarafından da ifade ediliyor.

İşte Balyoz iddianamesinde yer alan bir ses kaydından, belgelerde güncelleme yapıldığını doğrulayan konuşma… Bu bölümde konuşan kişi perdede Çetin Doğan ve diğer komutanlara slaytlar eşliğinde yapılacak hazırlıklardan bahsediyor:

“Komutanım, bununla ilgili olarak da sabah da arz edildi. Bu bilgiler Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın bu konuda yayımlanmış emrine istinaden ve oradaki hususlar güncelleştirilerek yerine getirilmektedir.”

Bir başka ses kaydında ise, eskimiş bir bilginin güncelleştirilmeden bırakılmasının eleştirildiğini görüyoruz:

“2 Şubat 2003 tarihinde Kısmi Seferberlik ilan edildi. Bu kanun da yürürlüğe girdi. Şimdi gelelim bu Marmara
Nakliyat Planı ile ilgili olarak elimizdeki planlara… Bu elimizdeki planlarda hâlâ Debedeniz Nakliyat diye ibareler var. Şu anda Debedeniz Nakliyat diye herhangi bir şey kalmadı. Bunun kesinlikle ve kesinlikle güncelleştirilmesi lazım.”

Görüldüğü gibi yalanlanmayan ses kayıtlarından da anlaşılıyor ki, bazı planlar arşivden çıkarılıp üzerinde kısmi değişiklik yapılmasına rağmen, bazı noktalar atlanarak hatalı olarak seminere getirilmiş. Bu yüzden de konu seminerde gündeme gelmiş ve güncelleştirme yapılması gerektiği belirtilmiş. Nitekim Debedeniz Nakliyat konusunda yapılan hata da daha sonra düzeltilmiş ve o tarihte kapanmış olan nakliyat şirketinin adı plandan çıkarılmış.

Ama ya bu hata atlanmış ve Debedeniz adı plandan çıkarılmamış olsaydı, ne olacaktı? O zaman sanık avukatları bugün böyle bir şirketin 2003 yılında var olmadığını, dolayısıyla bu planın sahte olduğunu iddia ediyor olacaklardı.
Baransu’nun, avukatların iddialarına karşı getirdiği daha birçok güçlü kanıt var. Ben okurlarıma bir kere daha dizinin tamamını okumalarını tavsiye ederim.

Kararı elbette Silivri’deki mahkeme verecek. Ama binlerce sayfalık dosyalara vâkıf olması mümkün olmayan milyonların vicdanlarının rahat etmesi bakımından, kamuoyu önünde yürüyen bu polemiğin yakından izlenmesinde yarar var.


Bugün, 02.04.2012

Eğitim neden özelleşmeli?

’28 Şubat’ sürecinde yapılan sekiz yıllık zorunlu eğitim dayatmasının amacının eğitim seviyesini yükseltmek olmadığı, amacın imam-hatiplerin önünü kesmek olduğu herkesin bildiği bir gerçek.

Bugün de 4+4+4 ile yapılanın aslında bundan pek de farkı yokmuş gibi duruyor. Ancak işin faydalarına bakıldığında, amaç imam-hatip liselerinin (İHL) önünün açılması ve ortaokula kadar indirilmesi olsa bile, yapılanın -sadece mekânsal ve yapısal olarak kademelerin birbirinden ayrılması- pedagojik açıdan tartışılmaz bir doğru olduğu gözlerden kaçmamalıdır.

Bu farklı aşamalarda verilecek eğitimin nasıl olması gerektiği üzerinde tartışılması elzemdir. Bu tartışmalarda dünyadaki örnekler göz önünde tutularak farklı yöntemlerin uygulanırlık ve kazanımları masaya yatırılmalıdır. Ancak olay şu an tamamen İHL konusuna sıkıştırılmış durumda.

Hâlbuki tartışılması gereken temel sorunlardan birisi de neden eğitim-öğretim faaliyetlerinin tamamının devlete bırakılması gerektiği gibi bir ön kabulün olduğudur. Bugün modern hiçbir ülkede devlet, eğitim sisteminin içinde bizde olduğu gibi yer almamaktadır. Ülkelerin ihtiyaçlarına ve bölgelerin özelliklerine göre yerel yönetimler ve sosyal gruplar eli ile eğitim işleri ortaklaşa yürütülmektedir.

Velilerin çocuklarını gönderebilecekleri farklı metot ve müfredatlarla eğitim veren okullar mevcuttur. Pek çok Batı ülkesinde devlet, eğitim faaliyetlerini büyük ölçüde özel teşebbüse yani topluma bırakmıştır. Devlet okullarının yanında Kilise ve vakıf okulları mevcuttur. Ve daha önemlisi, bu okullar kendi müfredatlarını belirleme ve içeriğini doldurma konusunda büyük ölçüde serbesttir. Yani özel okullar gerçek anlamda özeldir. Rasim Özdenören’in haklı olarak belirttiği gibi “özel kişilerce yönetilen devlet okulları” değildir. Türkiye’de durum maalesef tam da budur. İster devlet okulu olsun isterse özel okul, tüm ders programlarının içerik, amaç, kazanım, süreç, süreleri bizzat devlet tarafından belirlenmektedir. Böyle bir dayatma, güya özgür bireylerin yetiştirilmesini amaçlayan bir eğitim sisteminde kabul edilemez. Toplum olarak aynı rektifiye tezgâhından geçmek zorunda bırakılıyoruz. Hâlbuki bu tezgâhın yanlış çalıştığı açık bir şekilde ortada. Devlet ne kadar müdahale ederse etsin toplum yine bildiği yolda ilerlemektedir. 28 Şubat kararlarını destekleyenlerin bu durumu görememesi çok daha ilginç. Siz ideolojik dayatmayı -kim tarafından yapıldığı önemli değil- ne kadar artırırsanız artırın, toplum yine bildiğini okumaktadır. Geçmişten ders alınması gerekirken maalesef alınmadığı görülüyor.

Herkes olayın sadece din boyutunu tartışıyor hâlbuki olması gereken, kendini laik olarak niteleyen kesimlerin de laik okullar talep etmesidir. Bu konuda ilginç bir şekilde Aleviler büyük ölçüde yalnız bırakılmakta. Çocuğunun hiçbir şekilde dini eğitim almasını istemeyen bireyler için ‘laik okullar’ tesis edilirken, dini eğitim almasını isteyenler için de ‘dinî okullar’ açılabilmelidir.

EĞİTİM REKABETE AÇILMALI

Sendikalar ve toplum, devletin eğitim-öğretim faaliyetlerindeki tekeline karşı mücadele etmesi gerekirken, tam tersine devlet müdahalesinin kendi ideolojik arzularına göre olmasını talep etmektedir. Nasıl ekonomide özelleştirmeyi savunuyor ve özel sektörün pek çok işi devletten daha iyi yaptığını görüyorsak eğitimde de -gerçek anlamda- özelleştirmenin önü açılmalıdır. Devlet sadece çok sık tekrarlanan ama içeriği bir türlü doğru düzgün açıklanamayan “Milli birlik ve beraberliğin sağlanması” adına bazı dersleri tüm eğitim kurumlarında zorunlu tutabilir. Örneğin Türkçe, tarih gibi birkaç ana dersi. Ancak bunların dışındaki derslerin içeriğini ve süresini, içinde suç unsuru barındırmadıkça özel okulların belirlemesine izin verilmelidir. Kendi programını kendi belirleyen ve kendisini laik, Atatürkçü, bilimsel, çağdaş, milliyetçi, mukaddesatçı, Müslüman, Sünni, Alevi vb. olarak niteleyen okulların açılmasına izin verilmeli ve birbirleri ile rekabet etmeleri sağlanmalıdır. İyinin kötüyü kovacağı gerçeğinden yola çıkarak iyi eğitim veren, çocukları başarılı bir şekilde geleceğe hazırlayan kurumların bu mücadelede ayakta kalacakları kabul edilmelidir.

Gerçek anlamda özel okulların önünün açılmasının sosyal, siyasal, ekonomik açıdan pek çok faydasının olacağı ise kesindir. Anadilde eğitim sorunundan din eğitimine, oradan işsiz bekleyen binlerce öğretmen adayının iş bulmasına kadar pek çok meselenin çözüm yolu büyük ölçüde buradan geçiyor. Anadilin eğitimde kullanılması ya da dini-lâdini okulların açılması eğitimde kaliteyi ve rekabeti artıracak bir gelişme olacaktır. İdeolojik kaygıları bir yana bırakırsak, hiç kimse çocuğunu geleceğe hazırlayamayan, rekabetçi dünya koşullarında var olmasını sağlamayacak bir okula göndermek istemez. Bu nedenle vatandaşın sağduyusuna güvenerek bu konudaki seçimi kendisine bırakmak gerekiyor. Bugün için büyük rağbet gören okulların yarın aynı rağbeti göreceklerinin hiçbir garantisinin olmadığını da bilmek gerekir.

Türkiye’de özel okullara karşı olan antipatinin bir an önce kırılması ve kendimize Müslüman olmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Bugün ekonomik durumu orta seviyenin biraz üstünde olan herkes, çocuğunun daha iyi eğitim koşullarına sahip olabilmesi için -haklı olarak- arayışa girmektedir. Öyleyken bu haktan başkalarının faydalanmasını engellemek ne kadar hakkaniyetlidir?

Özel okullar konusunda eğitimcilerin iş garantisi ve ücret konusundaki itirazlarını duyar gibiyim, ancak bugün mevcut hali ile eğitim kurumlarının yüzde 25’i özel sektörün elinde olsa idi unutmamak gerekir ki özel sektörde çalışan öğretmen sayısı yüz binleri bulacağı için ileri sürülen itirazlar büyük ölçüde geçersiz hale gelir ve öğretmenlerin sömürülmesinin önüne geçilirdi. Hatta işini daha iyi yapan öğretmenler, bugün özel üniversitelerde olduğu gibi, daha yüksek ücretlerle öğretmenlik yapabilirlerdi.

İdeolojik dar kalıplardan çıkarak, neden eğitim-öğretim gibi temel bir meselemizi tamamen devlet aygıtına teslim ettiğimizi tartışmamızın vakti gelmiştir. Eğitim sendikaları, devletin her türlü dayatmalarına karşı mücadele etmek yerine, işi devlete yıkmaya ve olacaksa da kendi istediklerini dayatmanın bizzat devlet eli ile icra edilmesine çalışmaktadır.

Maalesef bu ülkede insanların kendi çocuklarının geleceği ile ilgili karar verebilecek olgunluğa sahip olduklarını kabul edemeyen bir siyaset ve eğitim dünyası var. İlginç bir şekilde toplum, en çok duyarlı olması gereken bu konuda sessiz. Çünkü resmi ideoloji sağdan sola iliklerimize öylesine işlemiş ki dünyada bu işin başka türlü de yürütülebildiğini göremiyoruz.

01.04.2012, Zaman

Seçmeli Kur’an dersi

Okullara seçmeli Kur’an dersi konulması iki açıdan eleştiriliyor.
Biri, devletin din eğitimi işine soyunmasının laikliğe aykırı olduğu iddiası. Diğeri de, bu dersin varlığının seçmeli de olsa bütün çocuklar ve aileleri üzerinde baskı yaratacağı ve “dinsiz” diye suçlanmamak için hemen bütün çocukların dersi almak zorunda kalacağı savı…

Genellikle tartışmalarda bu iki argüman iç içe, bir arada dile getiriliyor ve biri çürütüldüğünde hemen diğerine sığınılıyor.

Biz konuyu netleştirmek için itirazları teker teker ele alalım.

Önce bu dersin seçmeli bir biçimde müfredatta yer almasının laikliğe aykırı olup olmadığı meselesine bakalım.

Kur’an öğretmek bir tutumsa, öğretmemek de bir tutumdur

Yeni yasanın laikliğe aykırı olduğunu iddia edenlerin temel yanılgısı şu: Onlar, devletin müfredata din dersi koymasını dine karşı pozitif bir tutum, koymamasını ise tarafsız (nötr) bir tutum addediyorlar.

Oysa devletin, kendisine teslim edilen öğrencilere Kur’an öğretmesi bir tutumsa, öğretmemesi de bir tutumdur.

Eğer devlet böyle bir dersi zorunlu olarak koyarsa dine karşı pozitif bir tutum almış, koymazsa da negatif bir tutum almış olur.

Eğer laikliği devletin halkın din ve ibadet özgürlüğünü garanti altına alması ve kendisinin inançlar karşısında tarafsız tutum alması olarak tarif edersek (ki doğru tarif budur) devlet açısından alınabilecek tek tarafsız tutum, bu dersleri seçmeli olarak koymaktır.

Zira birinci şıkta devlet çocuğa “öğren” demekte; diğerinde “öğrenme” demektedir.

Sadece seçmeli ders opsiyonunda “ister öğren, ister öğrenme” diyerek görüş belirtmemekte ve böylece inançlar karşısında tarafsız kalma pozisyonunu korumuş olmaktadır.

Ben meseleye bu bakış açısıyla baktığımdan, Kur’an derslerinin seçmeli olarak konulmasında laikliğe aykırı bir taraf göremiyorum.

Ama hükümetin tutarlı olabilmek için, şu anda hâlâ zorunlu olan Din ve Ahlak Kültürü dersini de kaldırması gerektiğinde ısrar ediyorum.

Yine mahalle baskısı

Seçmeli Kur’an dersine karşı çıkanların öne sürdükleri diğer gerekçe ise artık gına getirdiğimiz şu malum mahalle baskısı korkusu…

Seçmek istemeyen çocuklar da baskı altında seçmek zorunda kalırmış!

Hatırlarsınız, üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması gündeme geldiğinde de, bütün bahanelerin bittiği noktada aynı argümana sarılmışlar ve şöyle demişlerdi:

“Bazı kızlar başını örterse, örtmeyenler sanki Müslüman değillermiş gibi algılanmaktan korkar ve onlar da örtmek zorunda kalırlar.”

Anlaşılan bizim “laikçiler” inanç özgürlüklerini kullanabilmek için devletin yasakçılığına o kadar muhtaçlar ki, yarın öbür gün tekke ve zaviyeler açılsa, mahalle baskısı yüzünden onlar da çocuklarını “mecburen” tekkeye gönderecekler.

Hani olacak iş değil ama çok evliliğe yasal engel kaldırılsa, “sürüye uymak” uğruna kızlarının kuma gitmesine bile razı olacaklar.

Böyle bir zavallılık olabilir mi? Eğer bizim “laikçiler” bu kadar korkak, bu kadar kişiliksizse; inanma ya da inanmama özgürlüğüne sahip çıkacak en ufak bir medeni cesaretleri yoksa vay bizim laikliğimizin haline…

Neyse ki, biz genel bilinç durumumuzun bu kadar kötü olmadığını; “mahalle baskısı” klişesinin, yasakçıların hiçbir mantıklı karşı çıkış gerekçeleri kalmadığı noktada sarıldıkları bir bahaneden başka bir şey olmadığını biliyoruz.

Ama yine de bir insanın sırf bir yasağın devam etmesi uğruna kendi kendini bu kadar aşağılayabilmesine şaşmamak elde değil.

 

Bugün, 31.03.2012

Devletin eğitimdeki tahakkümü normal mi?

Kısaca 4+4+4 diye bilinen ve mecburi eğitimi daha uzun süreli ve üç (hatta anaokuluyla beraber dört) kademeli hale getirmeyi hedefleyen kanun teklifi vesilesiyle yoğunlaşan eğitimle ilgili tartışmalarda devletin eğitimdeki yerinin neredeyse hiç sorgulanmaması dikkatinizi çekiyor mu?

Küçük büyük bütün taraflar arasında eğitimin devlet tekelinde, mecburî ve merkeziyetçi olmasının normalliği-gerekliliği üzerinde bir mutabakat var. Siyasi ve ideolojik yelpazenin hemen hemen bütün renkleri bunda hemfikir. Eğitim sendikaları da -Özgür Eğitim-Sen’in kısmi muhalefeti hariç- aynı görüşte. Başka bir deyişle memleketimizde ender görülen bir uyum, eğitim alanında boy göstermekte. Kimse “devlet niçin eğitim işlerine bu kadar geniş ve derinlemesine müdahil oluyor” diye sual etmiyor. İhtilaf, devletin kurması ve işletmesi gereken en iyi eğitim sisteminin hangisi olacağı hakkında. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bünyesinde muazzam bir sosyal (etnik, kültürel, dini, sosyal, ekonomik, ideolojik, yeteneksel ve ilgisel) çeşitlilik barındıran ülkemizde herkesi mutluluğa ulaştıracak ve tatmin edecek bir sistem önerisi yapılamıyor, yapılamayacak ve yapılamaz. Bu, abartılı bir benzetmeyle, ayak numaralarındaki farklılıkları görmezden gelerek, herkese, mesela, 40 numara ayakkabı giydirmeye çalışmaya benziyor.

Eğitim meselesi, daha önceki yazılarımda da vurguladığım üzere, sadece bizde değil, dünyanın her yerinde önemli ve ihtilaflı. Onu önemseme derecesi, galiba, yaş ilerledikçe artıyor. Örneğin, 20. yüzyılın en büyük iktisatçılarından Milton Friedman, son yıllarında eğitime kelimenin gerçek anlamında “takmıştı”. Servetinin önemli bir bölümünü, kurduğu bir vakıf üzerinden eğitim işlerinin incelenip tartışılmasına ayırdı. Friedman, eğitim sistemi ıslah edilmezse ABD’nin çökeceğini düşünmekteydi. Oysa, o bunları yazdığından bu yana, Amerika çok gelişti ve bilişim sektöründe muazzam sanal ürünler oluşturan ve bunları pazarlayarak dev şirketler kuran genç ve eğitimden fazla nasiplenmemiş insanlar çıktı. Friedman, en azından, abartmıştı.

Eğitimin tamamen önemsiz olduğu elbette söylenemez. Bir önemi var. Özellikle bu sektörde ekmek yiyenlerin onun ehemmiyetini devamlı vurgulaması ve eğitimle ilgili kararlarda yetkinin kendilerinde olması talebiyle ortaya çıkması, hayli komik de olsa, anlaşılabilir bir durum. Ancak, eğitim ne sanıldığı kadar önemli ne de sadece formel okul yapılanmasıyla sınırlı. Belki de, bütün devlet okullarını kapatsak fazla bir kaybımız olmazdı. Ne yazık ki, bunu test edebilecek durumda değiliz. Zira, son 150 sene içinde devletlerin eğitimin her yönüyle patronu olması fikir ve uygulama olarak itiraz edilemeyecek ve itiraz edenlere neredeyse “deli” gözüyle bakılmasına yol açacak yaygınlık ve kuvvete ulaştı. O yüzden, benim gibi ortak yanlışlara karşı hassas kimseler çok dikkatli yazıp konuşmak zorunda.

EĞİTİMDE GERÇEK BİR AÇILIM MÜMKÜN MÜ?

Devletler günümüzde eğitime üç alanda egemen: 1) Finanse ederek, 2) Müfredatı hazırlayarak veya manipüle ederek, 3) Hizmet sağlayıcı olarak. En devletçi eğitim sistemi bunların üçünü de bünyesinde birleştireni; Türkiye’deki gibi. Ülkemizde anaokullarından üniversiteye kadar, bütün okullar devlet okulu. İnanmayanlar okulların giriş kapılarındaki tabelaları kontrol edebilir. Kimisi MEB, kimisi YÖK üzerinden olmak üzere tamamı devlete bağlı ve bağımlı. Kelimenin gerçek anlamında “özel” ilkokul, lise ve MYO-üniversite yok. Müfredat, tamamen, bazen doğrudan bazen dolaylı yollardan, devlet tarafından belirlenmekte. Merak edenler bir “özel kolej” ile bir devlet ilkokulunun sözgelimi birinci sınıflarını müfredat ve dersliklerin ideolojk endoktrinasyon mesajlarıyla bezenmesi bakımından karşılaştırsa önemli bir fark göremez. AKP’nin sistemi tepetaklak ettiği iddiaları yalnızca bir halüsinasyon. Daha geçenlerde MEB, bir yönetmelik değişikliğiyle “özel” okullarda “Atatürk köşesi”ni isteğe bağlı olmaktan çıkartıp mecburi kıldı. YÖK ondan aşağı kalmak istemezse, gelecekte her üniversitenin (bazılarının zaten var, az sayıda olmayansa devamlı terörize ediliyor) hatta, daha iyisi, her fakültenin, ortak binalarda her bölüm katının güzel bir “Atatürk köşesi” olacak demektir. Eğitim sektöründe çalışanların çoğu devlet memuru. Üniversite öncesinde ve üniversitede maaşını devletten almayanların oranı yüze 2-3’lerde görünüyor. Böylece devlet, çalışanların kendi personeli olması yoluyla da eğitimi kontrol altında tutuyor. Finansmana gelince, sağlıkta da yapılmaya çalışıldığı gibi, devlet büyük patron; anaokulundan doktoraya, geniş ölçüde, esas, çoğu zaman tek, ödeyici. Okullar genel olarak, görünüşte, “bedava”. Sağcılar, solcular, Kemalistler, muhafazakârlar, hatta kısmi liberaller (veya daha doğru adlandırmayla sosyal demokratlar) eğitimde devletin bütün cesamet ve ağırlığıyla yer almasına taraftar. Böyle olunca ülkede eğitim sisteminin bütünüyle devlet kontrolü altında olması hiç şaşırtıcı değil.

Ancak, bir şeyin şaşırtıcı olmaması, onun normal olduğunu göstermez. Bazen anormalliğin olağanlaştığına işaret eder. Bu durumu kabullendiysek, onun başarısızlığının doğal ve kaçınılmaz olduğunu kabul etmemiz de gerekir. Hayatın her alanında gelişmenin, ilerlemenin başlıca yolu rekabettir. Bir keşif yöntemi, işleri daha iyi yapma arayışı, iyileri taklitle kötüyü terk etme süreci olan rekabet hangi sektörde dışlanırsa o sektör atalete, verimsizliğe, arkaikliğe mahkûm olur. Türkiye’nin eğitim sisteminin ana problemi de bu. Eğitimde bir tekel var. Tekeli tasfiye edip piyasaları serbestleştirmemiz gerekiyor. Oysa biz bunu hiç gündeme getirmeyip tekelci sisteme nasıl daha iyi bir renk kazandırabileceğimizi tartışıyoruz. Bu iyi niyetli de olsa beyhude bir çaba. 4+4+4 tekelci eğitim sisteminde öğrencinin-velinin tercih yelpazesini biraz genişletebilecek olmakla beraber, devlet tekelini sarsamaz, zayıflatamaz. MEB-devlet patron olmaya devam eder. Eğitim yine devlet tahakkümü altında varlığını sürdürür.

Eğitimde gerçek bir açılım devleti tekel olduğu eğitim-alt alanlarında geriletmekle ortaya çıkabilir. Yani, devlet eğitimin finansmanında, müfredatın belirlenmesinde, eğitim sektörünün çalışanlarının statüsünde mevki değiştirmedikçe yapılanlar kozmetik değişiklikler olmanın ötesine geçemez. Ancak, bunları yapmak, yapılmaları gerektiğini söylemek kadar kolay değil. Yapılmalarının önünde bir kısmı zihni formasyonlarla ilgili birçok bariyer var. Bunları gelecek yazılarda tek tek ele almaya çalışacağım.

 

Zaman, 30.03.2012

Tükürük siyaseti

Hükümetin Kürt meselesini çözmek için bir acelesi de yok, stratejisi de.

 

Son yazımda izah ettim; sorunun çözümü için siyasal ve toplumsal kanallardan baskı altına alınmayan bir hükümet durduk yere bu konuda riskli gördüğü işlere kalkışmaz.

Bu, Kürt sorununu çözmenin Türkiye için bir aciliyeti olmadığı anlamına tabii ki gelmiyor.

Şimdilik Kürtlerin sorunlarını ve haklı taleplerini bir yana bırakalım ve Türkiye ve Türkler penceresinden bakalım konunun aciliyetine… Her şeyden önce bu ülkenin demokratikleşmesi ve hukuka dayalı bir rejime kavuşması Kürt meselesini çözmeden mümkün değil. Bu, tarihen sabit; 1925’ten bu yana devletin Kürt siyaseti toplumu zehirliyor, rejimi otoriterleştiriyor, yönetimi keyfileştiriyor.

Yani devletin Kürt siyaseti sadece Kürtleri hedefe almıyor; devletin karakterini şekillendirerek bu ülkedeki Türklere de dokunuyor. Kürtlerin tepesine balyoz gibi inen devlet balyozlaşıyor. Sonra da muhatabı kim olursa olsun, ister Türk, ister dindar, ister liberal benzer tepkiler gösteriyor. Toplumsal ve siyasal bütün muhalefet imha edilmesi gereken ve üstelik imha edilebilir anormallikler olarak algılanıyor.

Sonuçta, Kürt meselesinde devletin, hükümetin, emniyetin ve yargının güvenlikçi politikalarına destek çıkanlar, kendilerine karşı da acımasız olabilecek bir canavar yaratıyorlar. Bunun farkında olmayabilirler; ‘Hayır, artık bize bir şey olmaz, devlet biziz’ diyenler çıkabilir. Unutmasınlar; devlet devlettir. Sivil güçler devlet oldukça sivilliklerini kaybederler. Hem devlet hem ‘sivil güç’ olunamaz.

Konumuza dönersek… Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyenler, yeni anayasa için çabalayanlar, vesayet rejiminden şikayet edenler Kürt meselesinde devletin güvenlikçi politikalarının yanında olamazlar. Oluyorlarsa; ya bu talepler ve hedeflerle güvenlikçi Kürt siyaset arasındaki tezatı görmüyorlar ya da bu talep ve hedeflerinde samimi değiller… Operasyoncu bir anlayışla demokratikleşme de, yeni anayasa da gerçekleşmez, vesayet rejimi tarihe gömülmez. Çelişkiyi görün…

28 Şubat’tan beri demokratikleşme sürecine destek veren bazı toplumsal kesimlerin şimdi Kürt meselesinde şahince politikalara destekle devletin yanına savrulması, devletin ‘yedek gücü’ haline gelmesi anlaşılmaz bir durum. Toplumun devletten daha ‘ilerici, reformist, çözümcü’ bir noktada durması beklenir. Demokrat çizgide buluşan medya, sivil toplum, akademisyenler ve yazarların ‘devlet aklı’yla düşünmeleri gerekmiyor. Devletten ne kadar ileride düşünürlerse sorunun çözümü için kamuoyu oluşturma ve hükümete baskı kurma rolünü oynayabilirler. Ama şu sıralar tam tersini görüyoruz; demokrat bildiğimiz birçok kesim hükümetten bile geri düşüyor.

Kendini ‘demokrat’ olarak niteleyenler için Kürt meselesinde statükonun korunması cephesinde kalmanın izahı yok. Özgür Gündem Gazetesi’nin kapatılması konusunda alınan tavır bir milat olabilir. Gazete kapatmak, gazetecileri ‘propaganda’ yapmaktan hapse atmak siyaset mi, çözüm mü, strateji mi?

Bu bağlamda KCK operasyonları konusunu da yeniden düşünmekte fayda var. Operasyonların Kürt siyasetini nasıl etkilediği, yarattığı güvensizlik ve mağduriyet hissiyle çözümü nasıl baltaladığını bir yana bırakıyorum. Anlatılan KCK hikayeleri, Kürt meselesinde diyalogdan yana, empatinin geliştirilmesini isteyen, açılım siyasetini destekleyen kesimleri bozuyor ve devletin güvenlikçi politikalarına doğru itiyor. Şunu tespit etmek gerek; açılım çizgisi son iki yıldır KCK operasyonları üzerinden geri püskürtüldü. Güvenlik bürokrasisi ve yargı sivil toplumun bakışını ‘güvenlik odaklı’ hale getirdi. KCK takıntısı aşılmadan Kürt meselesine bakışımız ‘demokratik açılım’ döneminde gelişen ‘sivilleşme’ düzeyine geri dönemez.

Sonuç; Kürt sorununda güvenlikçi bir tutum alarak Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunmak mümkün değil. On yıllardır tecrübeyle sabit; Kürtlere karşı kullanılan sertlik sonunda gelip Türkleri de bütün Türkiye’yi de vuruyor.

Gelinen nokta da ortada; bir bakan çıkıp bütün milleti bir toplu tükürük eylemine davet ediyor. Sivil toplum devletten ‘ileri’de durmazsa devleti denetleyemeyeceği gibi onun tükürük ordusuna asker yazılmak zorunda kalır. Çözüm siyasetini desteklemeyenler ‘tükürük siyaseti’ne mahkûm olurlar.

 

Zaman, 30.03.2012

“Kesintili” üzerinden kriz üretmek mümkün mü?

CHP’nin, kesintili (ya da kademeli) eğitim üzerinden bir kriz üretme çabalarının nafile olduğunu artık görmüş olması gerekir.
Zira bu konu köpürtülmeye de, toplumu saflaştırmaya da hiç müsait bir konu değil.

Düşünün ki, CHP daha bu yasanın neresine bu kadar itiraz ettiğini bile açıklayamıyor.

Meydanda taşınan “Çocuk gelin”, “Çocuk işçi” ile ilgili pankartlar bile, muhalefetin neye muhalefet edeceğini şaşırdığını, tasarının çoktan değişen bazı maddelerine dayanmaya çalıştığını gösteriyor.

Tasarı ilk ortaya atıldığından bu yana çok değişti. Hükümet muhalefetin eleştirilerini dikkate alarak önemli noktalarda geri adım attı.

Bu değişikliklerden en önemlisi de ikinci dört yıllık dönemde açık öğretime imkân verilmemesi oldu; ki asıl itirazlar bu düzenlemeye gelmişti.

Şu anda tasarıdan geriye esas olarak, 28 Şubat’ın imam hatiplerin orta kısımlarına vurduğu darbenin geri alınması kaldı.

Bu kadar masum ve bu kadar haklı bir düzenlemeye karşı toplum kışkırtılabilir mi?

Tandoğan ruhu dirilebilir mi?

Kesintili eğitim düzenlemesi etrafında kıyamet koparabilmek, siyasi bir kriz ve mümkünse kaos yaratabilmek, 28 Şubat günlerinin azgın din düşmanı çizgisine dönülerek ve “İşte arka bahçe yeniden tanzim ediliyor, din devleti hazırlıkları yapılıyor” gibilerden militan bir çizgi izlenerek yapılabilirdi ancak.

Bu ne kadar tutardı bilinmez ama zaten CHP de çoktandır AK Parti’ye karşı muhalefetini laiklik ekseninden otoriterlik-diktatörlük eksenine kaydırmış durumda.

Kılıçdaroğlu partinin imaj olarak 28 Şubat günlerine dönmesini istemiyor; tam tersine “dinle barışık” bir parti imajı vermeye çalışıyor.

Dolayısıyla toplumdaki dini eğitim talebini doğrudan hedef alamıyor.

Şu anda yapabildiği tek şey, Arapça ve Kur’an derslerinin ikinci dört yıllık dönemde seçmeli ders olarak konulmasına karşı alçak perdeden hoşnutsuzluk belirtmek olabiliyor.

“Bu derslerin seçmeli ders olarak konulması, seçmeyenler üzerinde bir mahalle baskısı yaratabilir” türünden mızırdanmalar…

Ama öne sürdüğü itiraz o kadar saçma ve kof ki, bu temelde etkili bir muhalefet yürütmesi de mümkün değil.
Peki geriye ne kalıyor o zaman?

Tek kozları yasakçılık

Şu anda muhalefetin elindeki tek koz hükümetin bazı hataları…

Nitekim komisyondaki görüşmelerin sağlıklı yürümemesi, muhalefetin söz hakkının engellenmesi ve 20 maddenin 20 dakikada geçirilmesi gibi kabul edilemez uygulamalar, şu anda muhalefetin elindeki en önemli silahlar.

“Pazar gününe kadar bitirmek” gibi saçma bir inat yüzünden yaratılan bu tablo, yasanın özü konusunda söyleyecek bir şey bulamayan muhalefet için bulunmaz nimet oldu.

Bu yetmiyormuş gibi bir de KESK’in Ankara mitingini yasaklamak, çeşitli illerden Ankara’ya gitmek isteyenleri engellemek, Ankara’ya varabilenlerin gösterisini tazyikli su ve biber gazıyla dağıtmak hükümeti son derece haklı olduğu bir noktada haksız zemine sürüklüyor.

Böylece, Nevruz’da yapılan hata bir kez daha tekrar edilmiş; hükümet sırf daha soğukkanlı ve itidalli davranamadığı için; demokratik muhalefeti hazmetmeyi bir türlü öğrenemediği için kendi kendini yıpratmış oluyor.

 

Bugün, 30.03.2012

Taha Akyol – Piyasacı Eğitim

Cumhurbaşkanı Gül, Giresun Üniversitesi Rektörlüğü’ne Prof. Aygün Attar’ı atadı. Rektörlerin seçimle belirlenmesine de atamayla getirilmesine de karşıyım ama bugünkü sistem böyle ve bu çerçevede Prof. Attar’ın atanmasını çok olumlu buluyorum.

Prof. Aygün Attar’dan biraz bahsetmek isterim. Azerbaycanlıdır. Akademik kariyerini Moskova’da Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi’nde yapmıştır. Rus arşiv belgelerine dayalı olarak Ermeni meselesine ilişkin araştırmaları vardır. Prof. Attar’ın “İran’ın Etnik Yapısı” adlı kitabı, Newsweek tarafından “Ortadoğu sorunlarını anlamak için okunması gerekli kitaplar” arasında tavsiye edilmiştir.

Prof. Attar’ın Anadolu’nun etnik tarihi üzerinde de değerli bir bilimsel tebliğinin olduğunu belirtmeliyim. Bunun için “Osmanlılar Döneminde Diyarbakır” adlı uluslararası sempozyum yayınına bakılabilir. Milliyet’te de bu konuda bir yazı yazmıştım (16 Ekim 2008). Aygün Hanım’ın rektör olmasının Türkiye-Azerbaycan kaynaşması bakımından da iyi bir örnek oluşturacağına inanıyorum.

Kutlarım, başarılar dilerim.

Sovyetler’de bilim

Dün KESK ve bazı eğitim sendikalarının 3×4 yasasına karşı protesto eylemleri vardı. TKP gibi bazı marjinal sol gruplar da katıldı. Benim ilgimi çeken tek slogan “piyasacı eğitime hayır”dı.

Bilginin, yaratıcılığın, teknolojinin ekonomide temel motor haline geldiği bir çağda 1970’ler solculuğu türünde bir anlayış!

“Piyasa”nın yok edildiği Sovyetler’de akademik ve teknik bilgi birikimi Avrupa’nın önündeydi. Yüz bin nüfusa düşen üniversite öğrenci sayısı Sovyetler’de 1674 iken Almanya ve Fransa’da 1000 civarındaydı! On bin çalışan nüfusa düşen teknik araştırmacı sayısı Sovyetler’de 80, Almanya’da 53’tü!

Fakat Sovyetler’de bilim ve araştırma, resmi kurumların içinde kalıyor, piyasa mekanizması olmadığı için ekonomik ve sosyal hayata intikal etmiyordu. Sovyetler bilimsizlikten değil piyasasızlıktan çöktü.

Piyasa ve eğitim

Prof. Erdoğan Teziç’in başkanlığı döneminde YÖK’te düzenlenen uluslararası bilimsel toplantı sonunda bir Strateji Raporu hazırlanmıştı. Bugün de değerini koruyan rapora göre, çağımızda en başarılı dünya üniversitelerinin özellikleri piyasa ile yakın ilişki kurarak kaynak yaratmalarıdır!.. Rektörlerin seçimle de değil, YÖK ve Cumhurbaşkanı gibi bir üst makam tarafından atamayla da değil, mütevelli heyet sistemiyle belirlenmesidir!.. Üniversitelerde çeşitlenmenin ve özerkliğin gelişmesidir!.. Dünyada yükselen model “girişimci üniversite” modelidir…

Dolaşın Anadolu’yu, rektörün “girişimci” olduğu ve “Anadolu kaplanları” ile bağlantı kurabildiği yerlerde üniversiteler gelişmektedir.

Cumhurbaşkanı Gül, defalarca, bizdeki YÖK sisteminin değişmesi gerektiğini belirtti. Son rektörler toplantısında da rektörleri YÖK reformu için öneriler sunmaya çağırdı.

Gerçekten bizdeki üniversite sistemi hem “seçim” hem “atama” gibi iki negatif faktörü birden içermektedir! Üniversiteler YÖK’e karşı özerk değildir…

2023 yılında “dünyanın 10. büyük ekonomisi” olmak istiyorsak, sokak sloganlarının aksine, piyasanın dinamizmiyle öğretimin her kademesi arasındaki bağlantıları geliştirmek gerekir.

 

Hürriyet, 29.03.2012