Ana Sayfa Blog Sayfa 465

Gençler siz takmayın onları!

Aristo, siyaseti “beşeri faaliyetlerin en erdemlisi” olarak görür.

Ona göre en yararlı insan, içinde yaşadığı “polis”in (şehir, ülke) sorunlarıyla ilgilenen, kafa yoran ve katılandır.

Sait Nursi’nin fikirlerini değerli gören bir grup üniversite öğrencisi de kafa yorup,“Bediüzzaman’ın Görüşleri Çerçevesinde Anayasal Talep ve Beklentiler” başlıklı bir rapor yazıp, onu TBMM Anayasa Komisyonu’na göndermiş.

Rapor bazı vekillerin ilgisini çekmiş. Gençleri sunuma davet etmişler ve onlar da sunmuş.

Önce komisyondaki bazı üyeler pek de “özendirici” olmayan bir dille azarlamış onları, sonra HürriyetMilliyet haber yapmış ve bir “Türkiye klasiği” yaşanmış.

***

“Komisyonda cemaat şoku” diye vermiş biri. “Genç hukukçular” diye çağırmışlar “ama Nur cemaatine yakınlığıyla tanınan İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın Genç Hukukçular Topluluğu’ndan oldukları ortaya çık[mış].”

Sanki nötr bir “genç hukukçular” diye bir şey varmış da gençler onları kandırmış gibi CHP’denAtilla Kart“isminizi, gerçek kimliğinizi neden gizleme ihtiyacı hissettiniz? Gerçek kimliğinizle başvursaydınız da biz sizi dinlerdik. Ben şahsen genç insanlar olarak sizlere bunu hiç yakıştıramadım” demiş.

Oysa kimsenin bir şey sakladığı falan yok. Zaten raporun başlığında Nursi’nin görüşleri var. Daha ilk başta, komisyona gönderdikleri, raporun kapağında da Nursi’nin koskocaman resmi var.

Yetinmemiş CHP’li üye, “size tavsiyem tetikçilik yapmayın, başkasının adamı olmayın nasihatinde bulun[muş].”

Nasihate bakın!

Düşünün, bir grup genç, entelektüel bir çaba içine girip, anayasa çalışmalarına katkı yapmaya çalışıyor, ama sanki ortada kriminal bir durum varmış gibi paylanıyor.

Belli ki fikirlerinden dolayı bu muamele.

O gençler, Said Nursi yerine Ziya Gökalp’in önerilerini hazırlayıp sunsalardı, muhtemelen ne “tetikçi” olarak suçlanacaklardı, ne de bu saldırılar olacaktı.

***

“Şu anda inanılmaz bir medyatiklince uğruyorum. Hakkımda bir sürü şey yazılıyor, twitter’da dün tt bile olmuş” diyor, sunumu yapan üniversite öğrencisi Sait Mürsel Çeşitçioğlu.

Raporda açıkça yazılı hususların bile çarpıtıldığından söz ediyor.

“Örneğin, içki ve şans oyunları yasaklansın denilmedi. Devlet bununla uğraşmasın, özel teşebbüse bıraksın denildi. Almanya, İsviçre, ABD gibi ülkelerden örnekler kondu.”

Yasaklansın deseler ne olacak? Anayasa çalışmalarına şu görüşten olanlar katkı yapamaz diye kural mı var?

***

Üç aşamalı özgün bir çalışma yapmış gençler.

Önce Said Nursi’nin 1909’de kaleme aldığı 33 maddelik anayasa önerilerini çıkarmışlar. Sonra “Risaleler”i tarayarak, ona anayasa ile ilgili olduğunu düşündükleri 11 madde daha eklemişler. Ve onları, dünya anayasalarından maddelerle desteklemişler.

Raporda katıldığım ve katılmadığım öneriler var. Tıpkı diğer bütün öneriler gibi.

Ama sonuçta ciddi bir akıl, çaba ve emek var ortada. Ve anayasa tartışmalarına anlamlı bir katkı.

Raporda, anayasanın dünyadaki örnekleri gibi kutsala atıfla başlaması, temel hak ve özgürlükleri evrensel ilkelere dayalı olarak garanti altına alması, eğitim kurumlarında anadil öğrenimine imkan tanınması, zorunlu din kültürü dersleri yerine seçmeli olarak Kur’an, Siyer, İncil, Alevilik gibi derslerin olabilmesi, öğretmenlerin Kürtçe bilmesi ve öğrenciye gerektiğinde o dilde izah edebilmesi, barajın düşürülmesi ve başörtülü vekil gibi öneriler var.

(Bkz. http://www.iikv.org/blog/).

***

Gönül isterdi ki o vekiller gençleri sadece kutlasın.

Raporlarını dikkate alsın veya almasın, onları teşvik edici cümlelerle uğurlasın.

Ama öyle olmamış.

Ne yapalım ki bu ülke böyle arkadaşlar. Siz uymayın o büyüklere.

Her zaman büyük sözü dinlenmez. Kimsenin cesaretinizi kırmasına izin vermeyin ve“düşünme cüretini göstermeye” devam edin.

Siz “polis”i yönetecek kurallara dair kafa yormuş, kolektif bir çalışma ortaya koymuşsunuz.

Tek başına bu bile övgüye değerdi.

Atilla Kart size “kişileri ilahlaştırmayın” demiş. CHP’den birinin bunu söylemesi ne güzel!

Bakın, raporun ilk somut faydası ortaya çıktı bile 🙂

Star, 07.04.2012

Eğitim Sisteminde Yeni Model; 4+4+4= Seçmek Özgürlüktür!

Bugünlerde yine hummalı bir tartışmanın içindeyiz. Konu, eğitim.. Konu eğitim olunca herkes konuşuyor. Çocuklarımız üzerinden atıp tutuyorlar.  Cari eğitim yapısını başarılı bulanlar akıllarına geleni söylüyorlar. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim sanki dünyada en büyük keşifmiş gibi davranıyorlar. Var olan yapıya iman etmiş durumdalar. Halkın eğitimini öyle önemsiyorlar ki, bu uğurda “ halkın isteklerini” boş veriyorlar. Aileleri adeta aşağılama yarışına girdiler. TV ekranlarında, gazetelerde; akademisyenler, sivil toplum önderleri (sivillikleri tartışmalı), eğitim sistemimizin kutsallığını vaaz ediyorlar. O kadar coşmuş durumdalar ki ebeveynlerin ne cahilliği kalıyor, ne yobazlığı…

CHP ve TÜSİAD (Türk Sanayici ve İş Adamaları Derneği) eğitim sisteminde atılmaya çalışılan adıma şiddetle karşı çıktılar. Gerekçeler ise: 1) Kız çocukları eve kapatılacak; 2) Kız çocukları erken yaşta (çocuk yaşta) evlendirilecek; 3) Okula devam oranı düşecek; 4) Dinî eğitim alma oranı artacak 5) Çocuk yaşta çıraklık, yani çocuk işçiler oluşacak; 6) Evde eğitim için yeterli eğitilmiş anne-baba sayısı az; 7) Yeni eğitim modeli 4+4+4 pedagojik değil.  Herhangi bir araştırmaya dayanmayan bu tür genellemeler ile kamuoyu yanıltılmaya çalışılmaktadır. Mevcut 8 yıllık kesintisiz eğitim daha mı çok pedagojik ilkelere uygun?  Söz konusu kaygıları dile getirenler, zımnen kendilerini ahlaki olarak ‘en doğru yerde’  konuşlandırmakta ve ailelere ‘sözüm ona’ ulvi bir yol göstermektedirler. Kendilerini ortaya atarak çocukları ve ailelerini ne kadar çok önemsediklerini göstermek istemektedirler. Ancak, farkında olmadan ailelerin haklarını çiğnemektedirler. Ayrıca, suçlayıcı bir üslupla görüş bildirmek sorunludur.

Yeni tasarıda 4+4+4 ile zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması önerisi, elbette çeşitli açılardan değerlendirilmesi gereken önemli bir durumdur. Bu temelde eğitim politikamız, eğitim finansmanı biçimimiz, eğitimin temel işlevleri gibi konuları tartışılmalıyız. İlk olarak eğitim bilimi açısından irdelediğimizde konu, bir eğitim politikası meselesidir. Ancak tartışma bu minval üzerinde yapılmıyor. İkinci olarak devlet-birey ve devlet-toplum ilişkisi boyutudur. Bu devletin lehine (Osmanlı’dan günümüze) olan ilişki bu çevrelerce normal ve sağlıklı kabul ediliyor. Üçüncü olarak eğitimde tercih hakkı bağlamında değerlendirmek gereklidir. Tercih hakkının olmaması bir özgürlük sorunudur. Bireyin özgürlüğünden söz ediyorsak, alternatifler arasında hür irade ile seçim yapabilmek gereklidir. Bireylerin, kamunun istediği yönde tercih yapmaya zorlanması kabul edilemez. Tercih hakkı özgürlüğün mihenk taşıdır. Tercih hakkınız yoksa özgürlükten söz edilemez. 

Üç ana başlıktan benim daha önemli olduğunu düşündüğüm ikinci ve üçüncü problemlere bakmaya çalışacağım.

    Birey-devlet, birey-toplum ilişkisi Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan kadim bir tartışma konusudur. Maalesef merkeziyetçi yapı bu mücadelede galip durumdadır. Kadir-i Mutlak devlet ne giyeceğimize, nasıl bir eğitim alacağımıza, ne zaman emekli olacağımıza, saçımıza, ibadetimize kısacası yaşamımızın her alanına müdahale etmektedir. Prens Sabahattin’e göre iki tür toplum yapısı vardır. “Bunlar communauties  (kamucu, iştiraki) ve paticularist  (bireyci, ferdi) toplum tipleridir. Birinci tip toplumda kişi değil aile, kabile klan ya da devlet gibi zümreler üstünlüktedir. Bu tür topluluklar her şeyi devletten bekleyen, müstehlik¹ ve sorumsuz, kendi kendini idare edemeyen fertlerden oluşmaktadır. Böyle bir topluluğun insanlarının hürriyetleri kendilerine gayet dar bir hareket alanı bırakıldığı için çok azdır. İkinci tip toplumda ise sosyal yapının temeli ferttir ve ferdi gayretlerdir. Hususi hayatın temeli şahsi teşebbüstür. Hususi hayat umumi hayata hâkimdir…” (Kılıç, 2010:1-14) Prens Sabahattin’in bir asırdan daha önce vardığı sonuçlar tanıdık değil mi? Bizim toplumumuzda toplum-devlet ve de birey-devlet ilişkileri çoğunlukla birinci tipolojiye uygunluk göstermektedir. CHP ve TÜSİAD da bunda beis görmemektedirler. Onlara göre devlet her ‘şeyin en iyisini’ bilmekte ve uygulamaktadır.  Devlet bu faaliyetlere devam etmelidir.  CHP ve TÜSİAD vd. için normal olan bu durum, benim açımdan anormal bir durumdur. Tecrübelerimiz göstermiştir ki eğitim sisteminin bu çağdışı yapısı, sonuçları itibarı ile sınıfta kalmıştır. Eğitim sistemimizde, devlet-yurttaş ilişkisi problemli durumdadır. Eğitim politikamız değişmediği sürece birey-devlet ve toplum-devlet ilişkisindeki devlet lehine olan ağırlık devam edecektir. İnsan’a güvenmeyen, insanların isteklerini tehlike olarak gören anlayışı eğitim sisteminde yapacağımız reformlarla aşabiliriz. Bunun yolu da ailelerin eğitim sürecinde ve eğitim müfredatında söz sahibi olması ile mümkündür. Biz Amerika’yı yeniden keşfetme peşinde değiliz. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 26. Madde 3. Fıkrası’nda: “Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler”. (1948) Yine Çocuk Hakları Bildirgesi 18. Maddesi, 1. Fıkrası’nda: “Taraf Devletler, çocuğun yetiştirilmesinde ve gelişmesinin sağlanmasında ana–babanın birlikte sorumluluk taşıdıkları ilkesinin tanınması için her türlü çabayı gösterirler. Çocuğun yetiştirilmesi ve geliştirilmesi sorumluluğu ilk önce ana–babaya ya da durum gerektiriyorsa yasal vasilere düşer. Bu kişiler her şeyden önce çocuğun yüksek yararını göz önünde tutarak hareket ederler.” (1989)  denilmektedir. Uluslararası metinler olan her iki sözleşme de ülkemizi bağlar durumdadır. Türk anayasası ve mevzuat sisteminde ebeveynlerin çocukları üzerindeki hakları görmezden gelinmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı başlatmış olduğu ‘Eğitim Reformu’ hareketine devam etmeli ve söz konusu eksiklikleri gidermelidir. Devlet eğitim sistemi içindeki devasa ağırlığını azaltmalıdır. Bu olmadan temel insan haklarını tam olarak tesis edemeyiz. Sınavla, öğrencilerin bir kısmının özel okullarda okutulması seçeneği yeniden hayata geçirilmelidir Mesleki eğitim yapan okulların programları, bölge sanayicileri ve müteşebbislerle birlikte hazırlanmalıdır.  Böylece çoktan tarih olmuş programlar kapatılabilecek ve daha cazip güncel programlar açılabilecektir. Yine bazı okul türleri için ‘harç’ uygulaması yapılmalıdır. Hizmeti alan bedelini ödemelidir. Bu açılardan devletin işi ehline “topluma” bırakması, en azından sorumluluğu paylaşmasının zamanı gelmiş de geçmektedir. 4+4+4 ve ‘Evde Eğitim Modeli’ vesilesi ile ailelerin çoğunluğu  ‘cahillikle’ suçlanmaktadır. Cahillik, göreceli bir kavramdır, “neyin cehaletini” yaşadığımızın farkında olmak oldukça güçtür. Cahillik, yobazlık gibi sıfatların uluorta kullanılması insan hakları ihlali ve ayrımcılıktır. Bu yolla pek çok ailenin rencide edilmesi önlenmelidir.

Üzerinde durulması gereken ikinci konu özgürlük meselesidir.  Özgürlük, eğitim dünyasında yeterli düzeyde tartışılmamaktadır. Eğitim sistemimizin yapısı genel olarak kısıtlı bir özgürlük ortamı sunmaktadır. Mevcut yapıda 8 yıl aralıksız ilköğretim okuluna devam edilmektedir. Tek tip eğitim programı, tek tip kıyafet, tek tip ideolojik bakış, çocuklarımızı esir almış durumdadır. Okul seçme hakkı yoktur; öğretmen seçme hakkı yoktur; müfredat seçme hakkı yoktur; dini eğitim seçme hakkı sınırlıdır. Bu şekilde tesis edilmiş bir yapıda nasıl özgür bireyler yetişecek? Küresel dünya vatandaşlığına hazır bireyler yetiştirmek mümkün mü? Özgürce düşünemeyen bireyler, üretken olabilirler mi? Bu ve benzeri sorulara kimse gönül rahatlığıyla ‘mümkündür’ diyememektedir.
   
Tercih hakkı, özgürlük demektir. Eğitim özelinde inceleyecek olursak, ilköğretimin birinci 4 yılını tamamlayan çocuk ikinci [zorunlu] 4 yıllık dönem için olabildiğince çok tercih hakkına sahip olmalıdırlar. Homeschooling ( Evde Eğitim), İnteraktif Eğitim, Açık Öğretim, Akademik Orta Okulu, Meslek Lisesi Orta kısmı, Dini Eğitim Okulları Orta kısmı, vb. seçenekler arttırılmalıdır. Hangi seçeneği seçerek, eğitime devam edeceğine çocuk ve ailesi özgürce karar vermelidirler. Ailelerin hangi alternatifi seçeceği ne devleti, ne fikri sorulmayan üçüncü şahısları ilgilendirir. Çocuklar anne-babasınındır (istisna-i durumlar dışında, örneğin çocuk istismarı, şiddet vb.) devletin ya da başka birilerinin değildir.
   
Özgürce bir seçim yapabilmek için seçeneklerin olması zorunludur. Seçeneklerin neden tercih edildiği devleti ilgilendirmez, ailelerin tercihlerini sorgulama cüretini gösterenlere, B.Berat Özipek’in ifadesiyle verilecek yanıt “Sana ne” ‘den başka bir şey değildir. Tercihte bulunma hakkı, sonuçlarından bağımsız temel bir haktır. Henüz gerçekleşmemiş vehimlerle tercihte bulunma hürriyetini kısıtlamaya kalkmak yanlıştır.
    
Anne-babalar sadece devam edilecek okulu değil, müfredatı da seçebilmelidirler. Tercih edilecek okulu, okulun müfredatını belirleme fırsatı lüks değildir; ülkemizin yurttaşlarına karşı sorumluluğudur. Seçenekler arasından bir tercihte bulunan aile ve çocuk, süreçte sorumluluk sahibi oldukları için okul ve derslere ilişkin bakış, olumlu yönde değişecektir. Zorla devam edilen eğitim modeli, çocuğu ve ailesini sorumsuz davranmaya itmektedir. Bu da eğitimde arzulanan gelişmeyi önlemektedir. Pek çok aile kendileri adına karar verilmesi nedeni ile eğitim yaşantısına gerekli desteği vermemektedirler. Son olarak şunu söyleme hakkımız olduğuna inanıyorum; Çocuklarımız üzerinden yapılan tartışmada asıl söz sahibi ailelerindir. Ailelerin görüşleri, istekleri hepimizin yol haritasıdır. Söz sahibine, yani ailelere verilmelidir.

1:müstehlik: “tüketici” Türk Dil Kurumu Sözlüğü.

 

06.04.2012

12 Eylül Davası Kötü Başladı

12 Eylül davası kötü başladı, dava soysuzlaştırılacak, giderek bir siyasi şova malzeme yapılacak gibi görünüyor. Aslında darbecilerin destekçileri veya işbirlikçi olarak yargılanması gerekenler, davaya müdahil veya müşteki olarak katılmak istiyorlar. Devrimci 78’liler Federasyonu, 78’liler Girişimi, 68’liler Derneği, ÖDP, EDP, TKP, EMEP 12 Eylül Yargılansın Platformu, ESP, Mazlum Der, Pir Sulta Abdal Derneği, Diyarbakır Cezaevi Gerçeği Araştırma Komisyonu, ADAM-DER, DİSK, Çağdaş Hukukçular Derneği, CHP, BDP… 12 Eylül öncesi öldürülen gazeteci Abdi İpekçi’nin ailesi de olayın hesabını Kenan Evrenden sormak istiyor. 12 Eylül’den 10 yıl önce idam edilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın taraftarları mahkeme önünde gösteri yapıyor. Gerçek mağdurlar ortalıkta görülmezken, mağdur rolüyle ortaya çıkanlar çok acımasız, 92 yaşındaki sanıkların mahkemeye kafes içerisinde getirilmesini istiyorlar.

Sivil Darbeciler Şimdi Müşteki Oldular

Bu davaya müdahil olarak girmek isteyen yukarda ismi geçen örgütlerin birçoğu askeri müdahalelerin bildik savunucuları… Bunların askere nasıl darbe çağrısı yaptıklarını, “Ordu göreve” pankartları ile ülkenin büyük şehirlerinde “Cumhuriyet mitingleri” tertipledikleri unutmadık herhalde…

CHP de bu davaya zarar gören taraf olarak müdahil olmak istiyor. Biz hiçbir şeye şaşırmıyoruz artık. CHP hem 12 Eylül Anayasasını aslanlar gibi savunuyor, hem de “12 Eylül yargılamasına müdahil olarak katılmak istiyor. Şu anda görülmekte olan başka bir darbe davasında sanıkların gönüllü avukatlığını üstlenen CHP değil mi? 28 Şubat’a destek veren, “ordu göreve” diye Cumhuriyet mitingleri yapanları destekleyen, Meclisin Cumhurbaşkanı seçmesini önleyen, 27 Nisan bildirisini alkışlayan, 12 Eylül’ün sayesinde devletin bütün kurumlarını ele geçiren, kısaca 12 Eylül’ün meyvelerini devşiren CHP’nin darbe karşıtlığı sahici olamaz.

İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesine göre askerin müdahale hakkı olduğunu savunan yazar, politikacı ve ilim adamlarımız, nedense Kenan Evren’in yargılanmasını görünüşe göre hararetle destekliyorlar.

Eski Cumhurbaşkanı Baş danışmanı ve sözcüsü Ali Baransel,  “Bıçak Sırtında” adını taşıyan kitabında Evren’in ağzından şunları yazıyor:

“Baransel, sen de 12 Eylül öncesi gelişmeleri Çankaya Köşkü’nden takip ettin. Yıllarca yönetime el koymamız konusunda yoğun baskılarla karşılaştık. Meclis’ten çıkan parlamenterler gruplar halinde önce beni, daha sonra diğer komutanları ziyaret ederler, ‘Bu iş böyle yürümüyor. Ne olur artık daha fazla beklemeyin. Son Türk devletini uçurumun kenarından kurtarın. Tarihteki unutulmaz yerinizi alın’ derlerdi. Aynı şekilde; yargı, üniversite, işçi, işveren temsilcileri, ünlü gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, toplumun diğer kesimlerinden etkili bilinen kişi ve kuruluşlar her gün kapımızı aşındırırlardı. Sorunların çözümü konusunda raporlar, kanun değişikliği metinleri getirirlerdi. İçlerinde yeni Anayasa taslağı takdim edenler bile vardı. (…) O gün kapımızı aşındıranlar, zaman geçtikçe bizleri amansızca eleştirmeye başladılar. Sıkı demokrat geçinmeye başladılar.”

Ali Baransel, demokrasiyi kesintiye uğratmış bir liderin en yakınındakilerden biri olarak, Türkiye’deki demokrasi kültürünün “fukaralığına” dikkat çekiyor:

“Türk toplumunun belirli bir kesiminde TSK’yı ‘demokrasinin sigortası’ gören bir düşünce hakim. Bunlar demokrasinin sağlam işlemediği, bazı konularda kilitlendiği dönemde, başvurulacak yer olarak askeri görüyorlar. Sistemin işlemediği durumlarda bazı kesimlerin TSK’nın bu hassasiyetlerini kaşımak gibi, benimsenmesi mümkün olmayan yaklaşımlarını görüyoruz. (…)  Askere gidip ‘darbe yapın’ diyorlar. Darbe oluyor. Yıllar içinde o darbenin etkisi zayıflıyor ve zamanında askeri kışkırtanlar, darbeyi eleştirmeye başlıyor…  ” (Sabah, 12.09.2009).

Geçmiş Darbecilere Sövme Zamanı

Aslında sivillerin darbeye katkısı askerlerden daha uzun bir sürece yayılıyor. Bu süreç şu aşamaları kapsıyor: Sivil yönetimi ve demokrasiyi aşağılama süreci, darbecilere çağrı süreci,   darbe dönemi, darbecilerin gidişi, giden darbecileri kötüleme ve onlarla alay etme süreci… Şimdi giden darbecileri kötüleme ve onlarla alay etme sürecini yaşıyoruz.

“Türkiye’deki darbe karşıtları böyledir işte. İki durumda darbelere ve darbecilere karşı aslan kesilirler: Ya darbeden otuz yıl sonra… Darbeciler elden ayaktan düşünce… Otuz yıl önceki darbecilere kükrerler, demokrasi adına masaya yumruğu vururlar, ‘Çıksın karşıma o darbeci, heeyyt!’ diye meydan okurlar. Oysa darbe günlerinde pıstıklarını, sindiklerini, darbecilerin elini eteğini öptüklerini, darbe yasalarına herkesten önce el kaldırdıklarını, darbenin kaçınılmazlığı ve erdemleri üzerine nutuk attıklarını, yazıp çizdiklerini unutmuşlardır.” (Hikmet Bila, Vatan, 28.06.2009).

Hikmet Bila’nın küçük bir yanlışı var. “Darbe karşıtları” yerine, “darbe yandaşları” demesi lazım. Bir yandan sokaklarda “Ordu göreve” diye gösteri yaparken, bir yandan da bazı eski darbecilerin cezalandırılmasını isteyenlere nasıl “darbe karşıtı” diyebiliriz. Onlar “Beklentilerine cevap vermeyen, ya da iktidarı kendilerine teslim etmeden giden beceriksiz darbecilerin” cezalandırılmasını istiyorlar, her darbecinin değil…

Darbe karşıtı olmak o kadar kolay değildir. Onlar çekingen ve ihtiyatlı olmak zorundadır. Çünkü darbeci ortadan çekilmiş olsa da, darbecilerin Anayasası, darbecilerin oluşturduğu kurumlar ve darbecilerin devlet içine yerleştirdiği kadrolar göreve devam etmektedir. Bunlar sürekli darbe karşıtlarına karşı teyakkuzdadırlar. Zavallı darbe karşıtlarının sesi fazla çıkmaz; zaten çok azdırlar; darbeciler gelip gitse de, darbecilerin vasilerinden hep çekinirler.

Darbe yandaşı ise sürekli efelenir, arkasını devrim muhafızlarına dayadığı için her zaman saldırgandır, “darbeciler yargılansın” derken de amacı, beceriksiz, yönetimi daha sonra karşı devrimcilere devreden darbecinin cezalandırılmasını istemek, yeni darbecilere yol göstermektir.

Türkiye’de darbe yandaşları böyledir işte. Önce “ordu göreve” diye darbe çağrısı yaparlar, darbeciye her türlü yanlış işi yaptırırlar, darbeciler çekip gittikten sonra da adamlara sövmeye başlarlar.

Birinci askeri darbenin yapılış tarihini “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” diye her yıl kutlayanlar, Kenan Evren’e darbeci diye sövüyorlar. Samimi değiller. Evren’e asıl kızgınlıklarının sebebi darbeci olması değil, yönetimi şöyle veya böyle kendi partilerine devretmemiş olması ve her yıl kutladıkları darbe bayramını kaldırmış olmasıdır.

Atatürkçü- İlerici-devrimcilerimizin Kenan Evren’e kızmalarının önemli bir sebebi de darbe yaptıktan sonra Turgut Özal’la yoluna devam etmesidir. Bu yüzden bunların aklına 12 Eylül deyince hep Turgut Özal geliyor. Onlara göre darbeyi yaptıran, generalleri iki de bir göreve çağıran kendileri değil, Turgut Özal’dı. Darbeciler, Turgut Özal yerine ekonominin yönetimine Adnan Başer Kafaoğlu’nu getirdiğinde ne kadar hoşlarına gitmişti. 12 Mart darbecilerinin kurdurduğu kabineye de “Beyin Kabinesi” demişlerdi.

 

06.04.2012

Devletin eğitimdeki yeri sorgulanabilir mi?

İlgili literatür incelendiğinde devletlerin eğitime yatay ve dikey olarak tekel kuracak ölçüde müdahil olmasının başlıca gerekçeleri olarak şunların sayıldığı görülüyor:

1) Eğitimin, sadece eğitimden doğrudan yararlanan kimseler için değil, tüm toplum için fayda sağlaması. 2) Eğitimin ekonomik gelişmeye-kalkınmaya katkıda bulunması. 3) Devlet müdahale etmezse fakirlerin tahsil görme imkânından mahrum kalabilecek olması. 4) Eğitimin, toplumdaki eşitsizlikleri azaltmanın bir yolu olarak kullanılabilmesi. 5) Finans sektörünün eğitim alanında başka bazı sektörlerde olduğu kadar başarılı işleyememesi. 6) Velilerin çocuklarının ne öğrenmesi ve nasıl öğrenmesi gerektiği konusunda uzmanlıktan mahrum olması. 7) Devletin müdahale etmemesi durumunda öğrencilerin (yeni nesillerin) yanlış değerler öğrenmesi veya onlara yanlış değerlerin öğretilmesi ihtimalinin mevcudiyeti. 8) Devletin isteyen herkese her seviyede eğitimi bedava sunma gücüne malik bulunması. Sayılan gerekçelerin bazılarında bir doğruluk payı olabilir ama bu, eğitimde devlet tekelini ne ahlâki olarak meşrulaştırabilir ne de pratik olarak haklılaştırabilir. Diğerleriyse ya düpedüz yanlıştır ya da ortaya çıkmaları devletin eğitimde günümüzdeki çapta yer almasını gerektirmez. Eğitimin sadece eğitim hizmeti alana değil, çevresine de yarar sağlayabileceği, eğitim beyin yıkamaya değil mesleki formasyon ve hayat bilgisi kazandırmaya yönelik olduğu sürece doğru. Ancak bu, eğitimin devlet tarafından sağlanmasının şart veya en iyi yol olduğunu göstermez. Ayrıca bazılarının eğitimle geçerli ve itibarlı meslekler edinerek aynı durumda olmayanlara nispetle ömür boyu daha fazla ve istikrarlı para kazanma imkânına kavuşması, devlet merkezli “bedava eğitim”i sorgulamamızı gerektirir. Bu noktaya daha sonra tekrar döneceğim. Eğitimin ekonomik gelişmeye-kalkınmaya katkı sağladığı inancı, empirik verilerle her zaman desteklenmiyor. İlişki önce ekonomik gelişmenin eğitime ayrılabilecek payı artırması şeklinde başlıyor. Ancak sonraki aşamalarda eğitim ekonomik gelişmeyi teşvik edebiliyor. Ekonomik gelişmenin temeli serbest piyasa ekonomisi. Öyle olmasaydı eğitime çılgınlık derecesinde önem veren totaliter rejimlerin çok daha önceden ve çok daha fazla kalkınmış olması gerekirdi. Devlet müdahale etmezse, daha doğrusu imkân sağlamazsa, fakir ailelerin çocuklarının okuyamayacağı da bir olgudan çok bir inanç. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyoruz, çünkü karşılaştırma imkânına sahip değiliz. Devlet eğitimde sivil toplumu önemli ölçüde sildiği ve sindirdiği için, zamanımızdaki kadar zengin toplumlarda devlet müdahale etmezse eğitim işlerinin nasıl bir yol ve şekil alacağı hakkında elimizde veri bulunmuyor. Bu yüzden, eğitimde devletin dahli bulunmazsa eşitsizliklerin artacağı veya azalmayacağı iddiası ispatlanmaya muhtaç. Hatta bazı durumlarda devletin eğitim sektöründeki varlığının ve icraatlarının eşitsizliği pekiştirdiği ve kalıcılaştırdığı dahi söylenebilir. Bunun sebebi, bir taraftan devletin bazı mesleklerin icrasını diplomaya bağlı olarak lisanslaması diğer taraftan “iyi niyetle” eğitime ayırdığı kaynaktan daha ziyade orta ve orta üst sınıfların yararlanmasıdır. Sermaye piyasalarının eğitim sektöründe söz gelimi konut ve otomobil piyasalarında olduğu kadar iyi çalışmamasında şaşırtıcı bir şey yok. Eğitim bir hizmet, bir karma mal ve genel nitelikleri yüzünden para satan (kredi veren) kuruluşlar ona özgü kurallarla çalışmak zorunda. Ama serbest ve rekabetçi bir ortamda sermaye piyasasında eğitimle ilgili bireysel ihtiyaçlara daha sağlıklı cevaplar geliştirecek kurumlar doğabilir.

EĞİTİMİN MALİYETİ

Devletlerin eğitimi sarıp sarmalamasının esas sebebi, nadiren ifade edilmesine ve edildiğinde de dolaylı edilmesine rağmen, vatandaşları uygun değerlerle donatma arzusudur. Bu yüzden, eğitimin tarz ve muhteva olarak çocuklara ve ailelerine bırakılamayacak kadar önemli ve kolektif bir “iyi” olduğu düşünülür. Bütün totaliter kafa türleri -sağcısı, solcusu fark etmez- bu görüşe meftundur. Totaliter kafa, dünyada bir değer çoğulculuğu değil bir değer tekeli olmasını ister. Tekeli kurulacak değer sistemi elbette onun değer sistemidir. Bu yapılırsa, dünyadaki her türlü sorun ortadan kalkacak ve adeta bir yeryüzü cenneti kurulacaktır. Böylesine güzel bir ideal söz konusu olduğunda, değer eğitimini devletin tekel altına alması ve icap ettiğinde bu uğurda zor veya zor tehdidi kullanması birçok kimsenin nazarında bir problem teşkil etmez. Devletçi totaliter kafa, bu iddiasını iki yan unsurla destekler. Bunların ilki değer eğitimini de kapsayacak şekilde eğitimi uzmanların, bilim adamlarının nihai kararı vereceği bir teknik meseleye dönüştürmek veya indirgemektir. Son haftalarda bu argümanı hayli sık işittik. Çok masum ve iyi niyetli gibi görünse de, bu argüman, özellikle değer eğitimi alanında, dehşet verici bir tahakkümcü zihniyeti yansıtıyor olabilir. İkincisi, eğitimin devlet tarafından bedava verilebileceği ve bunun aileleri büyük bir yükten kurtarabileceği fikrini yaymaktır. Devletçi aydınlar bu konuda devlete sonuna kadar yardım etmeye hazır bekler. Böylece bir gerçeğin üstü propaganda ile örtülür. Üretilmek zorunda olan hiçbir şeyin hiç kimseye bedava sağlanamayacağı açık. Eğitim, bütün kademeleri ve araçlarıyla bir insan ürünü, tabiatta kendiliğinden sonsuz miktarda bulunan bir şey değil. Bu yüzden bir maliyeti var. Hesap basit; Türkiye’de eğitimin maliyeti, bütçeden eğitime ayrılan payla ailelerin-bireylerin kendi özel eğitim harcamalarının toplamına denk gelir. Bütçeden çıkan miktar, sonunda vergi mükelleflerinin omuzuna biner. Mükelleflerin bir kısmının eğitim gören çocuğu var, diğerlerinin yok. Dolayısıyla, devlet gerçekte bedava eğitim sunmuyor. Eğitim için yaptığı harcamayı anonym, dolaylı yol ve süreçlerle vatandaşlardan alıyor. “Eğitim” alanlarla o eğitimi finanse edenler menfaat ve külfet algılaması bakımından simetrik bir pozisyon işgal etmediği için, “bedava eğitim” masalına her iki kesim de inanıyor. Devlet bu şekilde vatandaşların onun eğitim alanındaki varlığını, fonksiyonlarını ve performansını sorgulamasını önlüyor. Ayrıca bedava eğitimden yararlanarak itibarlı meslekler edinenlere pozitif, onları dolaylı olarak finanse edenlere negatif ayrımcılık uyguluyor. Devletin eğitim alanındaki varlığını sorgulamak ve devleti hesaba çekmek hem mümkün hem de gerekli. Yeter ki vatandaşlar bunun farkına varsın ve buna istekli olsun. Ancak bu vuku bulduktan sonra eğitim sistemini kelimenin gerçek anlamında ıslah etme ve geliştirme şansına sahip olabiliriz…

Zaman, 06.04.2012

Amaç ne, intikam mı?

Darbeye teşebbüs edenler yargılanırken bir darbeyi fiilen yapan kişinin sâbık cumhurbaşkanı olarak caka satması açıklanabilir bir durum değildi elbette.

 

12 Eylül referandumuyla açılan yolda ilerleyen yargı, sonunda darbecileri yargılamaya başladı.

Ancak işin ironik yanını unutmamak lazım. Memleketin anayasal ve kurumsal yapısı ile bu yapının dayandığı ideoloji, darbeyi yapanların eseri. Yarıdan fazlası değiştirilmiş de olsa hâlâ 1982 Anayasası ile yönetilmeyi içine sindirenlerin bu anayasayı yapan paşaları yargılamaya hakkı var mı, tartışılır. Darbe suç ve darbecilerin yaptıkları gayrimeşruysa 12 Eylül kalıntısı bütün kanunların ve kurumların da esaslı bir şekilde sorgulanması gerekir.

Bunların başında anayasa geliyor elbette. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu konudaki mesajı anlamlı. Davaya müdahil olan siyasî partilerin yeni anayasa yapımında da aynı duyarlığı göstermesi ve darbecilerin anayasadaki tüm izlerinin bitirilmesi için işbirliği yapmaları beklenir. Ama görünürde bu yönde umutlandırıcı bir hareketlenme yok.

Darbecileri yargılamak elbette sembolik olarak son derece önemli. Hem heveslileri caydırıcı hem de siyasal kültürü sivilleştirici yönde ‘eğitici’ sonuçları var yargılama sürecinin. Ama 12 Eylül’le hesaplaşmanın bence en etkili ve de yapıcı yolu sivil bir anayasa yapmak olmalı. Bu yapılmadan 12 Eylülcüleri yargılamak kendimizi kandırmaktan ileri gitmez; psikolojik olarak bizi rahatlatır, sembolik bir değer taşır. 12 Eylülcüler bu yargılamanın ardından mahkûm bile olsalar, diyecekleri; ‘biz içerdeyiz, ama anayasamız hâlâ ayakta’.

Davaya müdahil olan siyasî partiler ve TBMM bunu sindirebilir mi?

Mesele sadece anayasa da değil. Sistemin temel kurucu yasaları olan Siyasî Partiler Yasası, Seçim Yasası, Meclis İçtüzüğü ve hatta Yüksek Öğretim Yasası da 12 Eylül eseri. Darbecileri yargılayıp onların ‘eserleri’ne dokunmamak izah edilemez.

Bugün darbecilerin yargılanmasını mümkün kılan anayasa değişikliğini böyle bir derinlikle okumak mümkün. Yüzde 58 destek, salt formalite bir yargılanma için değildi herhalde; 12 Eylül’le kapsamlı bir hesaplaşma talebi ve iradesiydi.

12 Eylül darbesinin ve darbecilerin yargılanması yeni bir demokratikleşme dalgası oluşturmak için itici bir zemin işlevi görebilir. Sivil ve demokratik siyasetin tahkim edildiği, hatta yeniden inşa edildiği yapıcı bir diyalog neden mümkün olmasın? Askerî bir rejim altında, hukukun askıya alındığı bir dönemde neler yaşandığını hatırlamak farklı görüşten de olsa sivil güçleri vazgeçilmez ortak değerler etrafında birleştirebilir.

TSK İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesinin değiştirilmesi bu yönde ilk adım olabilir. Kendisi 1960 darbesinin ürünü olan bu kanun ve bu madde daha sonraki darbelerin de dayanağı oldu hep. ‘Cumhuriyet’i kollamak ve korumak’ adına darbeler meşrulaştırılmaya çalışıldı. Darbeciler ve darbe teşebbüsünde bulunanlar yargılanırken böyle bir kanun maddesinin hâlâ varlığını muhafaza etmesi zaten saçmalık. Buna son verilebilir.

Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar 35. maddenin değiştirilmesi için bir kanun teklifinde bulundu. Çok yerinde ve zamanında verilen bir teklif bu. Darbelerin dayanağı yapılan bu kanun maddesinin değiştirilmesi veya kaldırılması daha fazla ertelenemez. Zor mudur TSK’nın görevini ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin topraklarını korumak’ olarak yeniden tanımlamak?

Düşünün bir yandan 12 Eylül darbecileri yargılanıyor, öte yandan yeni anayasa yapımı konusunda siyasî partiler birlikte çalışıyor ve de meş’um 35. madde kaldırılıyor bütün siyasî partilerin ortak girişimiyle!

Böyle bir tablo demokratik siyaseti temel referans alan yeni ve ortak bir inşa süreci demektir. ‘Oyunun kuralları’nın böylesi bir toplumsal ve siyasal uzlaşıya dayanılarak kurulması da siyaset dışı aktörlerin siyasete müdahalesinin zeminini ilelebet durduracaktır.

Bütün bunlara fazla iyimser bir beklenti diyebilirsiniz. Ancak 12 Eylül’le hesaplaşma demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu siyaseti geri çevrilemez hale getirecek adımlarla desteklenmezse yargılamalar sıradan bir ‘intikam’a dönüşür.

 

Zaman, 06.04.2012

Eski darbecileri yargılarken yeni darbecilere sahip çıkmak…

5 Nisan 2012 günü Türkiye’nin demokrasi tarihine darbeyle hesaplaşma sürecinin kilometre taşlarından biri olarak geçecek.
İşte 32 yıl gecikmeyle de olsa, darbeci şeflerin çoğu ölmüş, hayatta kalanların bir ayağı çukurda da olsa, 12 Eylül’ü yargı önüne çıkartmayı başardık.

Bu dava, yasalar ne derse desin, darbe suçunun zaman aşımına uğramayacağını, aradan kaç yıl geçerse geçsin darbecilerin affedilmeyeceğini gösterdi.

Ve dava bu mesajıyla, 28 Şubatçılar’ın, Ergenekoncular’ın, e-muhtıracıların, Balyozcular’ın yüreğine bir kez daha korku saldı.

Ama ne yazık ki ben bunu Türkiye halkının darbelere karşı topyekûn bir bilinçlenme tablosu olarak göremiyorum.

Çünkü bu ülkede “iyi darbeler”, “kötü darbeler” ayrımı hâlâ devam ediyor. Herkesin kendi ideolojisine, siyasi çizgisine ve bireysel mağduriyetinin ölçüsüne göre aktif olarak desteklediği, makul bulduğu, sessiz kalarak uzlaştığı ya da karşı çıktığı darbeler var.

“Benim darbem iyidir”

Çifte standartla malul olmayan o kadar az kesim var ki… 27 Mayıs’tan başlayın:

Solcular, sosyal demokratlar ve onların etkisindeki sol kamuoyu karşı devrim dedikleri Menderes iktidarını alaşağı ettiği için 27 Mayıs’ı sevinçle karşıladılar.

DP’liler gizli gizli ağlarken CHP’liler bayram yaptı. Biraz deşeleseniz, birçoğunun bugün hâlâ 27 Mayıs’a toz kondurmadığını görürsünüz.

Aynı kesimler, 1971’de sol bir darbe yapmak için ordu içindeki sol cuntacılarla işbirliği yaptılar ama tezgahladıkları 9 Mart Darbesi, 12 Mart’ta faşist bir darbeyle bastırılınca bu defa mağdur duruma düştüler.

Bu kez bayram yapan milliyetçi-sağcı kamuoyu idi. 12 Mart darbesi bütün kurumlarıyla birlikte solu yok ederken, suçlu-suçsuz binlerce insanı ezip geçerken Türkiye’nin geniş muhafazakâr kesimleri “komünizmin kökü kazınıyor” diye ellerini ovuşturuyordu.

12 Eylül günlerinde de manzara farklı değildi. Darbe “sağda ve solda vuruşanları” hedef alırken topluma “huzur ve güvenlik” vaadinde bulunuyor ve bu vaat muhafazakârından sol tandanslısına, çok geniş halk kesimleri tarafından hiç sorgulanmadan, alkışlarla karşılanıyordu.

Evet, itiraf etmesi zor belki ama bugün yargılanan 12 Eylül Darbesi, doğrudan mağdur ettiği sol ve milliyetçi kadrolar dışında bütün halkın desteğini aldı. Bu güçlü ve yaygın destek, darbenin baş “kahramanlarının” yakın zamana kadar el üstüne tutulmasına, baş tacı edilmesine kadar vardı.

28 Şubat 1997’ye geldiğimizde, yine bir darbe ve farklı bir saflaşmayla karşı karşıya kaldık. Bu defa, bir yanda darbenin hedefi olan geniş dindar kitleler ve onların siyasi temsilcileri; öbür yanda ise 28 Şubat’a açık destek veren bütün bir sol ve sosyal demokrat kamuoyu ile örgütler vardı.

Bütün darbeler karşısında yekvücut olmadıkça

Peki, darbelere karşı birleşemedik de darbe teşebbüslerine karşı birleşebildik mi? Ne yazık ki hayır!

Türkiye kamuoyu, ortaya çıkarılan darbe teşebbüsleri karşısında da ortak bir sevinç duyamadı.

Ay Işığı, Sarıkız darbe teşebbüslerinin deşifre olması, Ergenekon Örgütü’nün ve Balyoz Darbe Planı’nın açığa çıkması da tıpkı daha önceki darbeler gibi toplumu ikiye böldü ve bu bölünme hâlâ devam ediyor.

Sol ve sosyal demokrat kamuoyunun geniş kesimleri bugün var güçleriyle bu teşebbüsleri aklamaya çalışırken, geniş muhafazakâr kitleler, onların siyasi temsilcileri ve bir avuç demokrat, darbe teşebbüsünde bulunanların yargılanması için uğraşıyor.

Bugün 12 Eylül Davası’nda müdahil olan pek çok kişi ve kurum, aynı zamanda Ergenekon ve Balyoz Davası sanıklarının avukatlığına soyunmuş durumda.

Düşünün ki, bu ülkenin ana muhalefet partisi lideri, bir yandan eski darbecilerin yargılandığı davada müdahil olup bir yandan da yeni darbecilerin örgütüne sahip çıkıyor ve “Nerede şu Ergenekon Örgütü, söyleyin de ben de gidip üye olayım” diyebiliyor.

Kısacası Türkiye, şimdiye kadar yaşanan darbe ve darbe teşebbüslerinin karşısına hiçbir zaman yekvücut olarak çıkamadı.

Ve bu tablo benim Kenan Evren’in nihayet yargı karşısına çıkması karşısında duyduğum sevinci fena halde gölgeliyor.

 

Bugün, 06.04.2012

Ertan Aydın – CHP’nin eğitim havarileri

Yaklaşık on yıllık ana muhalefet sürecinde CHP hiç bir konuda olmadığı kadar sert ve radikal görüntüyü milli eğitimde öngörülen 4+4+4 sistemine yönelik göstermeye başladı. Demokratik bir ülkede, ana muhalefet partisinin iktidarın eğitim politikalarını eleştirip değişik alternatifler önermesi ve bu sayede her konuda demokratik bir tartışma ortamını desteklemesi gayet tabii olup, aynı zamanda bu CHP için bir vazifedir. Ancak, CHP’nin eğitim reformuna itirazındaki söylemler, üslup ve kaygılar yakından incelendiğinde, özellikle bu konuda belli bir ideolojik hassasiyet ve şiddet görülecektir. Hükümetin yaptığı onca farklı reform ve açılıma karşı görece mutedil bir muhalefet çizgisi izleyen CHP, söz konusu milli eğitim olunca niçin çok daha uzlaşmaz, şahin bir çizgiye kayabiliyor?

Toplumu dönüştürme misyonu

Esasında, bu sorunun cevabını bugünkü konjonktürün ötesinde CHP’nin kurumsal bilinçaltının şekillendiği Tek Parti dönemi zihniyet kodlarında bulmak mümkün. Zira CHP için eğitim yoluyla toplumun hakim Müslüman kültür ve ahlakını dönüştürüp onlara ulusalcı ve laik bir ahlak aşılamak Cumhuriyet’in 90. yılında bile büyük bir önem taşımaktadır. Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından dönemin CHP elitini meşgul eden en önemli hususlardan biri Osmanlı bakiyesi mevcut halkı inkılapların ruhuna uygun hale getirmek meselesiydi. Bu dönüşümü hangi vasıtalarla gerçekleştirmek gerektiği hakkında yoğun tartışmalar yaşanıyordu. Dönemin aydınlarından Mehmet Saffet’in deyimiyle halkı nurlandıracak “hakiki mürebbiler, hakiki mürşitler, hakiki tenvir vasıtaları” aramak inkılabın en önemli gayesiydi. Aksi takdirde, Recep Peker’e göre rejim her an devrim karşıtlarının eline geçme riski taşıyordu. Maarif yoluyla, CHP’nin ideolojik umdelerine sahip çıkacak, inkılabın fikri ve ruhi teşkilatlanmasına katkıda bulunacak “hakiki demokrasi vatandaşı” yetiştirmek gerekiyordu. (Ülkü, 1936, Cilt VI, No. 35, s. 387) Ancak bu vesileyle geleneğin “ruhi tahakkümü” ve “iskolastik zihniyeti” kırılıp Türk halkı “nurlandırılmış” olacaktı. (Ülkü, 1933, Cilt I, No. 3, s. 190) Dolayısıyla “halk terbiyesi” en temel gündem haline gelmişti. Öyle ki, bu eğitim sadece çocukları değil aynı zamanda çocukların mektepte aldığı inkılap terbiyesini her an “karanlık bilgilerle” yok edebilecek anne ve babaları da kapsaması gerekiyordu.

 Zira, 30’lu yıllar CHP resmi yayın organı Ülkü mecmuasına göre özellikle analar “görenek denen o kara tespihin sapına yapışmış onu körü körüne çekmekle meşgul, hiçbir yenilik onların karanlık kulübesini ve görgüsüz odasını aydınlatamamış… Dilinde aynı nakarat, kafasında aynı karanlık bilgiler çocuğun mektepte aldığı tesirlerin bağını çözmektedir.” (Ülkü, 1933, Cilt II, No. 7, s. 61). Ebeveynlerin terbiyesi halledilemedikçe çocuklara yönelik eğitim “melez terbiye” olarak kalacaktı. Bu uğurda, 30’lu yıllar CHP hükümetlerinin en dikkat çekici icraatları önce her vilayete Halkevleri açmak, ardından köyler için Halkodaları ve Köy Enstitülerini devreye sokmak olmuştur. Kurulan bu yeni halk eğitim merkezleri Cumhuriyet rejiminin “ihyakar sihiri” ile halkı terbiye eden geleceğin “emniyet payandaları” olarak değerlendirilmiştir (Cumhuriyet, 22.02.1938). CHP iktidarı bu uygulamalarla da yetinmeyip, yurt dışında halk terbiyesine ilişkin ne tür yeni teknikler olduğunu anlamak için çalışmalar yürütmüştür. Özellikle Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası ve Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği en fazla incelenen ülkeler olmuştur. Örneğin, yurt dışına bu konu ile ilgili gözlem yapmak için gönderilen Selim Sırrı’nın İtalya’da Faşist yönetimin 5 yaşından itibaren çocuklar için ‘Ballila’ ve ‘Piccole’ gibi asker eğitimi verdiği ve bunun Türkiye’ye de uyarlanmasına dönük rapor hazırladığı bilinmektedir. Selim Sırrı “İtalya’da Halk ve Gençlik Teşkilatı” başlıklı yazısında, eğitim alanında “faşistlerin başardıkları işler, meydana getirdikleri eserler çok beğenilmeye layıktır.Bu büyük işin mükemmel olmasının asıl sebebini vatan sevgisi ve milli duyguların birliğinde aramak lazımdır” şeklinde kanaatini dile getirmiştir. (Ülkü, 1933, Cilt I, No. 3, s.241). 30’lu yılların konjonktürünün de etkisiyle, CHP hükümeti eğitim modeli olarak hızla totaliter uygulamaları hayata geçirme ve yaygınlaştırma yoluna gidiyordu. Dahası, CHP elitleri kendilerini devrim ‘havari’leri olarak tanımlayarak, bir “Cizvit rahibinin sahip olduğu iradeyle” toplumu dönüştürme özverisinde olduklarını ifade etmekteydiler: “Halk terbiyesi ve idaresi bir havariliktir. Ancak havari ruhlu kimseler bu işte muvaffak olabilirler.” (Ülkü, 1933, Cilt I, No: 2, s. 154)

1930’ların eğitim programı

İstiklal Mahkemesi hakimlerinden Necip Ali Küçüka’nın “Milli Tapınaklar” olarak ifade ettiği Halkevleri, “Atatürk Cenneti”nin kapılarını aralayacak “kutsal mihraplar” şeklinde kurgulanıyordu. Bu merkezler halkta mevcut olan “kirli kanın temiz kanla yenilendiği kılcal damarlar” olarak değerlendirilmiş, inkılabın büyük aydınlanmasına karşı “baykuş kanatları” gibi derviş cübbelerini açan şeyhlere ve “tarikat döküntülerine” karşı “inkılabın kutsiyetini” koruyacak “ışıklanan gençliğin” yetiştirilmesi gerektiği belirtilmiştir (Ülkü, 1934, Cilt IV, No. 23, s. 374-377) Burada altı çizilmesi gereken husus, CHP’nin mevcut dini kutsallığa rakip alternatif bir kutsallık inşa etmeye çalışmasıdır. Eğitimi de bu yeni seküler kutsallığı aşılamanın en önemli vasıtası olarak görüp bu doğrultuda yetiştirilecek nesillerin gelecekte CHP’nin varlığını güvence altına alması düşünülüyordu.    

Eğitim vesilesiyle, kendisi gibi düşünmeyen bir halkı, kendine sadık bir vatandaş veya seçmene dönüştürme CHP’nin ana ilkelerinden biri olduğu için, 28 Şubat krizinde Türk eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması bir CHP projesi olarak hayata geçirilmiştir. CHP liderleri, o dönemde kendilerinin gerici olarak gördüğü bir fikir akımı ve partinin demokratik seçimlerde kendilerinden yüksek oy almasını, 1930’larda başlatılan ulusalcı ve laik eğitim programının tam olarak başarıya ulaşamaması olarak görüp, tekrar 30’ların eğitim politikalarına dönerek Türk halkının siyasi tercihlerini ve yaşam biçimini dönüştürmek istemişlerdir. Köklü bir eğitim reformunun 28 Şubat projesinin en önemli özelliği olması tesadüfi değildir. Yine son zamanlarda, CHP’nin Başbakan’ın dillendirdiği “dindar nesil” yetiştirme ibaresine tepkisi de bu ideolojik bilinçaltına dayanmaktadır. Zira bir din halinde algılanan seküler ahlak geliştirme, yani laikliğin dinselleştirilmesi, CHP eğitim programının en önemli özelliğiydi. Mehmet Saffet ve Recep Peker’in “disiplinli hürriyet” fikriyle özetledikleri eğim sisteminde, laik CHP’li öğretmenler “havari ruhlu” bir misyoner gibi, ilmi ve laik ahlakı öğrencilere aşılayıp, onları dönüştüreceklerdi. Devlet aklını rehin alan dar bir seçkin grubun, genel çoğunluğun değerlerini bir ideolojik program çerçevesinde dönüştürmesi CHP eğitim programının ana ilkesi olmaya devam etmektedir.

28 Şubat’ı ihya etmek…

Ancak, bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan, demokratik, çoğulcu, dinamik ve yaratıcı nesiller yetiştirecek bir eğitim sistemi ile CHP ideolojisinin 28 Şubat’la ihya etmeye çalıştığı eğitim sistemi arasındaki fark, son on beş yılda daha da bariz hale gelmiştir. Türkiye, bugün geçmişte olduğundan çok daha fazla küreselleşmiş olup, ekonomik, siyasi ve kültürel alanda kendi vatandaşlarını taleplerini karşılayan, ve evrensel değerleri içselleştirip,  dünya çapında liderlik alabilen gençler yetiştiren bir eğitim sistemine ihtiyaç duymaktadır. Bilim, teknoloji, sanat ve kültürel alanda yaratıcı bir nesil yetiştirmek için nasıl bir eğitim sistemi kurmalıyız sorusu bugünün Türkiye’si için çok daha önemlidir. Zira, 1930’ların Türkiye’sinden devralınan ve 28 Şubat’la iyice köhne hale gelmiş bir homojen ulus devlet imajına dayalı, çoğulculuğa ve yaratıcılığa kapalı bugünkü eğitim sistemi her halükarda değişmelidir. Üstelik 1930’ların Tek Parti Dönemi zihniyetiyle şekillenen milli eğitim anlayışının bugünün Iphone, Facebook nesline hitap etmediği, dinamik bir sivil topluma sahip Türkiye için çok dar ve demode kaldığı bir gerçektir. AK Parti’nin önerdiği 4+4+4 modeli, Türkiye için mükemmel bir model olmayabilir, ve muhakkak tartışılarak ve düşünülecek bir öneri olarak demokratik sürece açılmalıdır. Ancak, her halükarda zaten oldukça yetersiz olan mevcut durumu sorgulamak ve değiştirmek için önemli bir başlangıçtır. Eğitim, Türkiye’de değişime en kapalı kurumların başında geldiği için, uzun zaman alacak Türk eğitiminin küreselleşmesi ve gelişmesi süreci sağlıklı bir tartışmayla devam etmelidir. Zira bu yeni eğitim modeli önerisi,  Türkiye’de köhne hale gelmiş ve hayatın diğer alanlarıyla uyuşmayan bir eğitim zihniyetinin düzelerek dönüşmesi için  bir fırsat olarak görülmelidir.

Bu süreçte, eski sistemin kurucusu ve en büyük savunucusu olarak CHP’ye çok önemli bir rol düşmektedir. Zira CHP’nin hem 30’lu yıllarda inşa ettiği eğitim sistemine ve 28 Şubat’ta savunduğu değerlere yönelik olarak ciddi bir özeleştiri yapması gerekmektedir. CHP’nin istediği ve önerdiği Türk eğitiminin temel değer ve öğeleri ne olacaktır? Böylece, CHP entelektüelleri, sorunu eski imtiyazlı konumlarını kaybetmek korkusu ve toplumsal mühendislik proje ve kurgularının ötesinde ele alabilirler. Zira Türkiye’de herkesin çocuğu mevcut sistemin eksik yanlarının kurbanı olmaktadır. Şu anki eğitim sisteminden kimse memnun olmamasına rağmen, sağlıklı bir tartışma yaparak ıslahata gitmek, eski ideolojik bilinçaltı ve onun getirdiği kutuplaşmalar sebebiyle bir türlü mümkün olmamaktadır. 2010’ların Türkiye’sinde artık 1930’ların eğitim felsefesi ve jakoben eğitim modelinin yeri olmamalıdır. Bu yeni durumda AK Parti hükümetine düşen görev, eskinin değişim sürecinde tüm Türkiye’yi kapsayacak sağlıklı bir tartışmayı teşvik ederek, ihtiyacımız olan ve insanımızın layık olduğu yeni sisteme geçişi daha demokratik kılmak olmalıdır. Yaratıcı,  küresel meseleleri üzerine çözüm geliştirebilen, kendi kültürel geçmişini evrensel değerlerle meczedip şu anki önemli meselelerimize çözüm bulabilen yeni bir nesli nasıl yetiştirebiliriz sorunu yeterince tartışmıyoruz. Örneğin, büyük şehirlerde, apartman blokları içinde büyüyen çocuklar, küresel bir kriz olan çevre krizini nasıl çözebilecek, kendi hayat alanlarını nasıl güzelleştirecek, toleranslı ve başkalarının farklılığına saygılı bir toplumsal ve siyasal yapıyı kurabilecek eğitimi nasıl edinecekler? Bu tür sorulara cevabımız tatmin edici olmadığı gibi, bu soruları tartışmıyoruz bile. Umarım yeni eğitim reformu, en azından bu soruları tartışacağımız bir fırsata dönüşebilir.

 

Star, 02.04.2012

Hey özgürlük, sen ne şeker şeysin!

Sabancı Üniversitesi kurucu rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu, hükümetin eğitim reformu politikalarını desteklemiş ve “başörtüsünün ilkokulda da sorun olmaması gerekir”demiş.

Zülfü Livaneli de buna çok üzülmüş.

“Bu sözleri okuduğumda gözlerime inanamadım” diyor yazısında, “benim tanıdığım Terzioğlu, böyle bir şeyi nasıl söyler diye düşündüm.”

Ama sebebini anlaması fazla uzun sürmemiş Livaneli’nin: “Sonra iktidarların ve zamanın insanları değiştirdiği aklıma geldi.” (Öyle ya, yoksa insan neden ondan farklı düşünsün ki!)

Livaneli, çocukları Sabancı Üniversitesi’nde okuyan ailelerin bu sözlere tepki gösterip göstermediğini de merak etmiş, ama gelin görün ki, onlardan da kayda değer bir tepkiye rastlayamamış.

“Demek ki” diyor, “Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden biri olan Sabancı Üniversitesi, ‘ilkokul çağındaki kızların başlarının kapatılması’ndan rahatsız olmuyor. Hatta bunu öneriyor.”

**

Neresinden başlamalı? Mantığa girişten mi?

“Başörtüsü ilkokulda sorun olmamalı” demekle onu “önermek” arasındaki farkı mı anlatmalı?

Yoksa, bilmediği halde biliyormuş gibi yaparak, Batı’da öyle olduğunu sandığını kesin bilgiymiş gibi sunmasını mı eleştirmeli?

“Bu sözleri Sorbonne, Oxford, Cambridge, Harvard, Princeton gibi üniversitelerin rektörlerinden duyabilir misiniz?” diye soruyor Livaneli.

Sanki hiç Batı’ya gitmemiş, orada dini giysiler içinde eğitim alan çocukları görmemiş gibi konuşuyor.

**

Maalesef bizdeki bazı okumuşlar özgürlüğü bilmiyor.

Batıda yüz yıl da yaşasalar, tıpkı saatlerce suda yüzüp hiç ıslanmadan çıkan ördek misali, orada gördükleri özgürlükler, burada daha hoşgörülü olmalarına katkı yapmıyor, buraya dair bakışlarını değiştirmiyor.

Hiç kuşkusuz bir ekonomi politiği var, oradaki özgürlük standartlarını buraya layık görmemelerinin. “Ama o başka” veya “bizim kendimize özgü koşullarımız var” diyorlar genellikle.

Bizim en fazla “bize özgü” yanımızın kendileri olduğunu görmüyorlar.

 

**

Bir sivil ve siyasi hak olarak özgürlükbir insanın herhangi bir dışsal zorlamaya maruz kalmaksızın dilediğini yapabilmesi durumudur. Sınırı da başkasının özgürlüğünün sınırıdır. Bu sınırı aşmadıkça, insan dilediğini yapabilir; dilediği biçimde yaşayabilir.

Bu, Livaneli’nin hiç hoşlanmadığı biçimde de olabilir.

Bu anlamda özgürlük, herhangi bir “iyi” ile özdeşleştirilemeyen bir çerçeve değerdir. Herkesin içini farklı biçimlerde doldurabileceği bir serbesti zemininin adıdır o.

Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’ni kaleme alanlar, Livaneli gibi onu yanlış anlayanların varlığını da dikkate alarak ve Locke’çu teoriyi izleyerek, sadece “özgürlük”demekle yetinmemişler, temel haklar arasına “mutluluğu arama hakkı”nı da eklemişler.

**

Bir hakkı tanımak ile onun kullanım şeklini iyi bulmak farklıdır.

Ben de yedi yaşındaki çocuğun başını örttürmeyi doğru bulmuyorum. İslam’ın da bunu öngördüğünü düşünmüyorum. Ama bu benim İslam anlayışım ve bunun özgürlük açısından hiçbir önemi yok. Doğrusu bu olsa bile.

Eğer bazı aileler İslam’dan bunu anlıyorlarsa, yapacağımız hiçbir şey yoktur. Diğer bütün dinler ve inançlar için de geçerlidir bu.

Biliyorum burada gelecek soru, “peki aile çocuğa her şeyi yapabilir mi?”, “çocuklar ailenin malı mı?” veya “aile çocuğa işkence yaparsa?” olur.

Çocuk ne ailenin malıdır, ne devletin. O mal değildir. Onun nasıl yetiştirileceğine ilişkin karar da devlete, bana veya Livaneli’ye değil, ailesine aittir. Ama bu da mutlak bir hak değildir. Eğer aile çocuğa şiddet uygularsa veya satarsa, orada insan hakları hukuku devreye girer.

Bunun dışında, bizim en fazla eleştiri hakkımızı kullanmamız veya sivil toplum olarak yanlış gördüğümüz zihniyeti değiştirmeye çalışmamız söz konusu olabilir.

**

Livaneli, özgürlüğü “iyi yaşam biçimiyle” (tabii ki kendisininkiyle) özdeşleştiriyor veetnosentrik dayatmayı özgürlük sanıyor.

Bu yüzden de kendisiyle aynı yaşam biçiminden olanların ne demeye böyle yapabildiklerini anlayamıyor.

Anlamadığı için de Sabancı Rektörü’nün kendisi çocuğunun başını örtmezken, nasıl olup da örtenin tercihini meşru görebildiğine şaşırıyor.

O çerçeve değer olarak bir hakkı savunmanın, onun içeriklendirilmesine ilişkin sonsuz sayıdaki tercihi savunmaktan farklı olduğunu anlamıyor. Bu yüzden de, “demek ki bu zihin, kentlere, üniversitelere, holdinglere kadar girmiş” diyebiliyor.

Ve kendince onu tutarlılık testine davet ediyor: “Hadi şimdi piyano, bale dersi alan kendi küçük kızlarınızı kapatın da samimi olduğunuzu anlayalım.”

Ve yine anlamadığı için de bildik Kemalist “hain/satılmış” kategorisine fırlatıyor Prof. Dr.Terzioğlu’nu. Eski Türk filmlerinden bir replikle “üç beş kuruş için değmezdi be!”şeklinde bitiriyor yazısını. (Buradaki “be!”, kendisini para için satan tamahkarı iyice ezmek isteyen mert ve sert kahramanın üslubunu ifade ediyor).

 

Bu “tutarlılık daveti” Türkiye’de özgürlüğün anlaşılmamasının tipik bir örneğini oluşturuyor.  Tıpkı, içki içme hakkını savunan bir Yeşilaycıya “önce sen iç o zaman” diyenin mantığı bu. OYeşilaycının sivil alanda içkiye karşı mücadele ederken, aynı anda içenlerin hakkını savunmasını tutarsızlık sanan mantık.

 

Onu okurken, iyi ki Lozan var da en azından Türkiyeli azınlıklar büsbütün Kemalistlerin insafına bırakılmamış, diye düşündüm. Çünkü ona kalsa, Ortodoks Musevilere de okul falan açtırmazdı. O çocukların hepsini ailesinden alıp, Tevhidi Tedrisat tornasına sokardı.

Hem de onların “iyiliği” için…

 **

Keşke Livaneli, okulda defterine, sıraya, ağaçlara falan “özgürlük” yazacağına, onun ne olduğunu anlamaya çalışsaydı. Özgürlüğün bestesini yapmadan önce onun filozoflarını, mesela Lord Acton’ı, John Stuart Mill’i okusaydı.

O zaman Prof. Dr. Terzioğlu’nun istediği ve kendisinin kınadığı şeyin özgürlük, kendisinin özgürlük sanarak istediğinin ise totaliter despotizm olduğunu anlama ihtimali doğardı.

Ama Sabancı Rektörü’ne “üç kuruş için değmezdi be!” dediğine göre, galiba sorun bundan da ibaret değil. Birileri ona insanların bir fikri para için savunmayabileceğini de öğretmeli.

Emin olsun ki bu mümkün.

 

Not: Başlık, Aziz Nesin’in bir öyküsünde geçiyordu. Livaneli’nin yazısı aklıma getirdi nedense!..

Star, 05.04.2012

Tercih çarpıtması

Darbe dönemleri, tercih çarpıtmasının had safhada olduğu dönemlerdi belki, ama Türkiye, özellikle demokratik süreçlerin işletildiği dönemlerde sahici tercihler yapabildi. Zira demokrasinin en önemli unsuru olan gizli oy açık tasnif ilkesi, tercih çarpıtmasının panzehiri.

Yenilenme ve silkinme ihtiyacı olan kurumları bekleyen en büyük tehlike, “meslek yaşamınızı değiştirebilecek konumdaki biri”nin karşısında hep onun beklentilerine uygun bir şekilde davranışta bulunmak ve cevap vermektir.

***

Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Doğan, 4 Nisan 2012 tarihli yazısında Kenan Evren’in “bir arkadaşıma söylediği, bu ilk elden aktardığım itirafları” dediği bilgilerden bir kısmı şöyle:

Etrafımda herkes benim her yaptığımı alkışlıyor, her yaptığımın doğru olduğunu söylüyor, herkes beni vazgeçilmez olarak görüyordu. …[1989’da] “Amerikan, İngiliz ve Alman Büyükelçileri geldi bana. Anayasada bir değişiklikle, benim Cumhurbaşkanlığı süremin uzatılmasının Türkiye için çok yararlı olacağını söylediler. …Sivas’ta meydanda konuşuyordum, binlerce insan toplanmıştı. Ben teröristlerden söz edince, o kalabalık hep bir ağızdan ‘as, as’ diye tempo tuttu. Ben de, asmayalım da, besleyelim mi, dedim. Bu sözü sonradan başıma çok kalktılar”.

Doğan, Evren’le ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Hastanede iktidar yıllarını düşünüyor. Bir zamanlar kral. Bir zamanlar astığı astık, kestiği kestik. Ağzından çıkan her cümle yasa, hatta anayasa niteliğinde.

Bir zamanlar onunla bir dakika konuşmak için pek çok şeyi vermeye hazır binlerce insan var. Onu yüceltmek, ona yaranmak için insanlar birbiriyle yarışıyor. Yarış akıl almaz, kendisine trene binip, kolunu kompartımanın penceresine dayayıp, poz vermesini önerenler bile var. Okul kitaplarında yer alan Atatürk’ün ünlü fotoğrafı benzeri bir poz. Ne de olsa, Atatürk’ten sonraki en büyük lider o. Çevresi değil, büyük çoğunluk öyle söylüyor kendisine. İşin garibi, o da inanıyor buna.”

*** 

Siyaset sosyolojisinde “tercih çarpıtması” diye bir şey var. Bunu aşağıdaki uzun alıntıyla anlatmaya çalışalım:

Meslek yaşamınızı değiştirebilecek konumdaki birinin sizi, evinde verdiği bir partiye davet ettiğini düşünün. Eve geldiğinizde sohbet konusu, iç dekorasyondaki son eğilimlere uygun olarak, soluk, nötr renklerle döşenmiş oturma odası olsun. Odanın dekorasyonunu beğenmiyorsunuz, ama ev sahibinizi kırmamak için önce görüşünüzü dile getiremiyor, sonra kendinizi bir şey söylemek zorunda hissedip, [ev sahibinizin] “ince zevkine” övgüler yağdırıyorsunuz.

Biraz sonra kendinizi, Lâtin Amerika’da kaynak israfına yol açan kalkınma projeleri üstüne bir sohbetin ortasında buluyorsunuz. Konuklardan biri, gururlu bir biçimde sosyalizmde kaynak israfı olmayacağını öne sürüyor. Bu görüşün mantıksız olduğunu düşünmenize karşın, konuklar arasında saflaşma yaratabilecek bir tartışmaya yol açmamak için yanıt vermiyorsunuz.

Gecenin ilerleyen saatlerinde iyice sıkılmaya başlıyor ve gitmeye can atıyorsunuz. İçinizden bir ses, partiden ayrılan ilk davetli olmanın ihtiyatsızlık olacağını söyleyerek gitmenize karşı çıkıyor. Bir başkasının saatin geç olduğunu belirtip gitmeye davranmasını, böylece dikkati üzerinize çekmeden sıvışıp gidebilmek umuduyla beklemeye başlıyorsunuz.

En sonunda başka biri gitmek üzere ağaya kalkıyor ve siz için için sevinirken parti dağılmaya başlıyor. Ev sahibine “muhteşem akşam” için teşekkür ediyor ve partinin dağılmasını başlatan kişi siz olmadığınız için minnet duyarak kapıya yöneliyorsunuz (Timur Kuran, Yalanla Yaşamak, İstanbul: YKY, 1996, s. 22).

***

Oysa bu tür durumlar, algıladığınız toplumsal baskılar karşısında gerçek gereksinimlerimizi başka biçimde gösterdiğimiz durumlardır. Burada önemli bir tuzak var: Tercihlerimizi çarpıtmaya başladığımızda; bir noktadan sonra, çarpıttığımız tercihlerimiz inandığımız şeyler haline geliyor. Önceleri, inanmadığımız gibi tercihlerimizi ifade etmekte bir mahzur görmüyoruz. Ama bir noktadan sonra yaşadığımız gibi de inanmaya başlıyoruz.

Olağanüstü dönemler tam da bu türden tercih çarpıtmasının yaşandığı dönemlerdir. 1980 darbesi sonrası dönem, böyle bir dönemdi. Hiç kuşkusuz, önceki ve sonraki darbe dönemleri de. Meselâ bin yıl sürecek denilen 28 Şubat, belki binyıl sürmedi. Ama bence amacına ulaştı:

Ruhsuz dekorasyonlara hayran kalarak, Lâtin Amerika konusunda susarak, partiden ayrılışımızı geciktirerek ve harika vakit geçirdiğimizi söyleyerek, hep, onaylanmama korkusuyla saklı düşünce ve isteklerinizle ters düşen bir izlenim bırakmaya çalıştık.

***

Yenilenme ve silkinme ihtiyacı olan kurumları bekleyen en büyük tehlike, “meslek yaşamınızı değiştirebilecek konumdaki biri”nin karşısında hep onun beklentilerine uygun bir şekilde davranışta bulunmak ve cevaplar vermektir.

Demem o ki, gecenin ilerleyen saatlerinde iyice sıkılmaya başladıysanız ve evinize gitmeye can atıyorsanız, gidin. Böyle davranmak belki de daha hayırlıdır.

Üstelik bunun makul pek çok sebebi de olabilir: Yöneticiden sıkılmışsınızdır. Yönetici tarafından verilen partiler artık sizi açmıyordur. Yöneticinin verdiği partiye gelenlerin “en iyisini sen bilirsin” tarzındaki davranışlarından rahatsız olmuşsunuzdur. Partide ikram edilen yemekleri beğenmemişsinizdir. Veyahut da partiye gelen sanatçı tadınızı kaçırmıştır. Her neyse.

Basiretli bir yönetici, “Bak seni adam yerine koyduk, partiye davet ettik, bizi sattın gittin!” demek yerine, “Ne oldu da bu adam partiyi terk etti acaba?” diye düşünür. Aksi bir tutum, uzun vadede, etrafında sadece dediklerini onaylayan insanların bulunduğu bir yönetici haline gelmek demektir.

***

Darbe dönemleri, tercih çarpıtmasının had safhada olduğu dönemlerdi belki, ama Türkiye, özellikle demokratik süreçlerin işletildiği dönemlerde sahici tercihler yapabildi. Zira demokrasinin en önemli unsuru olan gizli oy açık tasnif ilkesi, tercih çarpıtmasının panzehiri. Bu yüzden, darbe dönemlerinden sonra kurulan sandıklarda bile halk, içinden geldiği gibi davranmış ve darbecilerin tehditlerine aldırış etmemiş.

Gizli oy, hiç kimsenin görmediği yerde vicdanının sesini dinlemeyi mümkün kılmakta, açık sayım da vicdanların sesi olan tercihlerin sayım esnasında çarpıtılmasına mani olmaktadır.Türkiye bu sayede –darbe dönemlerindeki tercih çarpıtmalarına rağmen- altmış yılda esasında evrimci bir dönüşümü gerçekleştirmektedir.

Bu arada, Türkiye’nin siyasî hayatında gecenin bir saatinde partiyi terk edenler, her zaman haksız da değillerdirdi. Meselâ Ak Parti, gecenin ilerleyen saatlerinde partiden iyice sıkılmaya başlayanların ve evlerine gitmeye can atanların kurduğu bir parti, kanaatimce. Öyle görülüyor ki, çarpıtılmadan sandıklardan çıkan oylarla halkın sesi olmayı da sürdürüyor.

Kenan Evren’e ve onun gibi olmak isteyenlere söylenebilecek son sözüm şu: Hayatla savaşılmıyor, savaşıldığında da her zaman hayat galip geliyor. Su, kendi mecrasını buluyor. Türkiye, bütün kurumlarıyla böyle bir normalleşmeye ihtiyaç duyuyor.

RotaHaber, 05.04.2012

Osmanlıca temel ders olmalı

Türkiye’nin eğitim sisteminde önemli değişiklikler oluyor. Hükümet, 4+4+4 formülünde gerçekten soru işareti uyandıran noktaları revize etti ve kanunu o haliyle geçirdi. Ben bu yenilenmiş hali makul gördüm. Sivil din eğitimine izin verilmeyen bir ülkede, “seçmeli Kur’an dersi” başlatılmasını da doğru buldum.

Ancak konuşmamız gerekenler, bunlardan ibaret değil. Eğitimin süresinden daha da önemli olan, içeriği, hatta felsefesi. Öğrencilere “milli malumatlar ezberletme”den ziyade, onlara özgür ve analitik düşünmeyi öğretecek bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu kesin.

Dahası, öğrencileri edilgen olmaktan çıkaracak, onlara, fikirlerini rahat ifade etme, topluluk önünde konuşma, kavga etmeden tartışma gibi Türkiye’de az rastlanan yetenekleri kazandıracak bir “interaktif eğitim” anlayışına da ihtiyaç var.

Dünyaya açılmak

Yine bu cümleden bir başka kritik ihtiyaç, öğrencilerin zihinlerine yeni “girdi kanalları” eklemek. Yani onlara, Türkiye’nin alışılagelmiş kalıplarını aşıp, farklı zihniyetlere, kültürlere ulaşabilme araçları vermek.

Bunun en iyi yolu ise, öğrencilere Türkçe dışında diller öğretmektir. Çünkü her dilin kendince bir anlam dünyası olur ve insan zihni dil öğrendikçe zenginleşir. Dahası, yeni diller sizi farklı bilgi kaynaklarına ulaştırır. Böylece “ulusal fanus” dışına çıkar, belki o fanusu biraz zenginleştirme şansı yakalarsınız.

Bu açıdan Türkiye’nin durumunun içler acısı olduğu ise, az fark edilen, ama çok yakıcı bir gerçek. Bizde yabancı dil bilen, (ama lafta değil, yabancı dilde kitap-gazete okuyacak düzeyde bilen) insan sayısı çok az. Bu açıdan, beğenmediğimiz Arap ülkelerinin bile çoğundan daha kötüyüz. (SETA Vakfı tarafından geçenlerde yayınlanan “Türkiye’nin Gençlik Profili” raporu, bu kültürel izolasyonun altını çizen veriler sunuyordu.)

Bu nedenle ben Türkiye’nin en kritik eğitim hedeflerinden birinin “gençleri dünyaya açmak” olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun ana yolu da, kuşkusuz, “küresel dil” haline gelmiş olan İngilizce’yi çok daha iyi öğretmekten geçer. Yabancı öğretmen ithali dahil her yöntem düşünülmelidir.

Tarihe açılmak

Ancak, “dünyaya açılmak” kadar gerekli bir şey daha var Türkiye için: “Tarihe açılmak.” Daha doğrusu, tarihiyle arasına dikilmiş olan demirden duvarı aşmak.

Kastettiğim duvar, “harf inkılabı” ve onu da aşan totaliter çapıyla “dil devrimi”. Bu öyle bir bariyer ki, bugün ortalama bir Türk genci, dedesinin yazdığı bir metni anlayamıyor. Üç önceki kuşağın yazdıklarının ise tek kelimesini bile okuyamıyor; çünkü “eski yazı” denen Arap harfleri Türkler’in ezici çoğunluğu için Çince kadar yabancı.

Ben, söz konusu “dil devrimi”nin büyük bir hata olduğunu düşünenlerdenim. “Muasır medeniyet seviyesine” pekâlâ ulaşmış olan başka Doğuluların (mesela Japonların) böyle özenti devrimler yapmadığını da görenlerdenim.

Ama eğer dil devrimini doğru buluyor olsanız bile, görmeniz gerekir ki, “yeni yazı” çoktan oturmuş, buna karşın “eski yazı”nın bilinmeyişi yüzünden atalarının mezar taşını bile okuyamayan ucube bir toplum haline gelmiş haldeyiz.

Bu garabetin tamir edilmesi, Yeni Türkiye’nin eğitim hedeflerinden biri olmalıdır.

Benim önerim, seçmeli Kur’an derslerinin ötesinde, tüm devlet liselerinde “Osmanlıca” öğretilmesi ve bunun (seçmeli bile değil) temel ders olmasıdır.

Çünkü, kendi milletinin bin yıllık birikimine ulaşmak, en az üçgenin iç açılarının toplamını ya da maki bitki örtüsünün bodur boyunu bilmek kadar önemlidir.

NOT: Emekli Yarbay Şenol Özbek, elim bir trafik kazasında vefat etti. Çok üzüldüm. İmanlı, ahlaklı, demokrat ve mert bir insandı. Allah gani gani rahmet eylesin.

 

Star, 04.04.2012