Ana Sayfa Blog Sayfa 464

61 Anayasası bildiğiniz gibi değil

0

61 Anayasası özgürlükçü bir anayasa olduğu gerekçesiyle yıllar yılı neredeyse fetişleştirildi. Bu anayasanın demokratik ve özgürlükçü olduğunu iddia edenler, bürokratik oligarşinin yandaşları ve halk egemenliğine, demokrasiye karşı olanlardı. Anayasa Mahkemesi 61 Anayasası’yla kuruldu ve Parlamentonun yasama yetkisi bürokrasinin direktifine verildi. Böylece günümüz ‘hákimler diktatörlüğü’ olgusunun şartları hazırlandı. 


TANINMIŞ yazar David Spitz, 1962’de yayınlanan eserine Voltaire’ın ‘Aynı kelime her zaman aynı şeyi ifade etmez’ sözüyle başlamış ve önce demokrasiyi tanımlama gereğini belirtmişti. Son 40 yılın demokrasi teorisinin klasikleşmiş yazarı G. Sartori de 1987’de yayınlanan eserine ‘Demokrasi kavramında karmaşa çağı’ başlığıyla başladı, ‘Demokrasi hakkında yanlış fikirler demokrasiyi yanlış yola götürür’ cümlesinden sonra demokrasinin Batı uygarlığının meydana getirdiği siyasal eserin adı olduğunu yazdı. Türkiye’de de demokrasi kavramındaki kargaşa daha yoğun biçimde ve son dönemde artırılarak sürdürülüyor. Kargaşadan kurtulmak için önce Batı demokrasisinin tanımını yapmak, unsurlarını, şartlarını doğru belirlemek lazım. Demokrasi gibi demokrasiyle ilgili insan hak ve özgürlükleri, temsili sistem, anayasacılık, hukuk devleti gibi kavramların tamamı da Batılı 150 yılda geliştirilen siyaset ilminin konularıdır. 

Türkiye’de maalesef bilimsel kalitesiyle dünyanın ilk 300’ü arasına girebilen üniversite eser veya fikirlerine dışarıda atıfta bulunulan siyaset, anayasa, hukuk bilgini veya tatbikatçısı yok. Bazıları profesör sıfatını kullanarak medya vasıtasıyla kavram kargaşasını körükleyerek, Sartori’nin ifadesiyle‘Demokrasiyi yanlış yola soktular’. Öylesine ki Türkiye esasen tam intisap edemediği, başta AB olmak üzere dünyadaki demokratik ülkeler camiasından tamamen dışlanmak noktasına getirildi.

Demokrasinin doğru izahı

Bir anayasanın demokratik olup olmadığını anlamak evvela demokrasinin doğru izahını gerektirir. Esas aldığımız tür, Marksizm’in halk demokrasisi veya ekonomik demokrasi değil, Batılı ‘siyasi demokrasi’. Sartori yalnızca demokrasi kelimesi kullanıldığında ‘Siyasi demokrasi’nin anlaşılması gerektiğini yazıyor. Demokrasinin Locke ile başlatılan geleneksel teorisinin yanında, Barry Holden ‘modern teori’nin son 50 yılda oluştuğunu, R. A. Dahl’ın temsil ettiği ‘pluralizm-çoğulculuk’un, A. Lijphart’ın öncülüğünü yaptığı ‘consociationalism-oydaşmacılık’ın modern teoride yer aldığını yazar. David Held, ‘Yeni sağ’ın ‘legal-hukuki’ demokrasi, ‘yeni sol’un ‘participatory-katılımcı’ demokrasi tezlerini anlatır. Çoğulculuğun önde gelen temsilcisi R. A. Dahl’a göre demokrasinin ilk şartı ordu ve polisin sivil yurttaş denetimi altında olmasıdır. Dahl ayrıca demokrasinin asgari yedi şartını sıralar. Bunlardan birincisi ‘bütün kararların seçilmiş görevlilerce alınması’dır. Dahl bu şarta aykırı olduğu için atanmışlardan oluşan anayasa mahkemesine karşıdır.

Dahl çoğulculuğu temsil ettiği halde ‘çoğunluk yönetiminin bütün alternatifleri de ciddi eksiklikler taşımaktadır’ diyerek A. Lijphart’ın ‘oydaşmacı model’ görüşüne uygun şekilde İsviçre ve Belçika gibi din, dil sebebiyle kökten bölünmüş olmayan toplumlarda veya üniter devletlerde çoğunluk yönetiminin uygun olduğunu ima etmektedir. ‘Yeni sağ’ teorisyenlerinden Norman P. Barry, çoğunluk ilkesine Batılı demokratik sistemde saygı gösterildiğini, sayısal karardan uzaklaşılmasının meritrokrasiye yol açacağını yazmaktadır. Philippe C. Schmitter-Terry Lynn Karl, Dahl’ın 7 şartına,‘Halk tarafından seçilmiş organlar, anayasal yetkilerini seçilmemiş organların muhalefetine tabi olmadan kullanabilmelidirler’ şartını eklemiştir.

Tüm bu teorisyenler, anayasaya uygunluğun, atanmış yargı tarafından denetimine karşıdırlar. Onların görüşleri, halkın yarısının oyunu alan iktidar partisine kapatma davasının açıldığı, Yargıtay, Danıştay muhtıralarının gündemini işgal ettiği Türkiye’nin demokrasiden çok uzak olduğunun delillerindendir.

Schmitter-Karl’a göre, parlamentonun yanında yargı veya başka kamu organları da egemenliği kullanıyorsa bunların halka karşı sorumlu tutulmaları gerekir. Sorumluluğun yöntemi belli süre için halk tarafından seçimdir. Bu şart da yargının egemenliğe ortak olduğu iddiasına bilimsel karşılık niteliğindedir. Schmitter-Karl, demokrasiyi, ‘azınlık ve birey haklarının güvenceye alınması kaydıyla dürüst seçimlerle oluşan çoğunluk yönetimi’ olarak anlatmaktadır.

G. Sartori, çoğulculuğun, katılımcılığın tahlilini yapmak kaydıyla Lincoln’ün ünlü ‘halkın, halk için halk tarafından yönetimi’ formülünün değerini koruduğunu hatırlatmakta, Batılı, AİHS’nin başlangıcında da tekrarlandığı üzere ‘siyasi demokrasi’yi, diğerleri gibi ‘birey ve azınlık haklarının güvenceye alındığı çoğunluk yönetimi’ olarak tanımlamaktadır.

Sartori Türkiye’deki amaç-araç tartışmasını da hatırlatır biçimde ‘demokrasinin insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almanın aracı olduğunu’ da kaydetmektedir. Anayasa veya kanunlarda atanmışlara bazı yetkilerin verilmiş olması onlara demokratik meşruiyet kazandırmaz.

Yargı egemenliğe ortak

Son yüzyılın önde gelen 12 siyaset felsefecisinden biri sayılan Raymond Aron’ın ifadesiyle ‘atanmışlara kanunla verilen yetkilerin demokratik meşruiyet, bunların seçilmişlerin emir ve direktifleri altında kullanılmasıyla mümkündür.’ 1961 Anayasası’nın demokratik olup olmadığının incelenebilmesi için Batı’nın siyasal demokrasisinin yukarıda özetlenen bilimsel tanım ve ilkeleri esas alınmalıdır. Kısaca demokrasi halkın halk için halk tarafından yönetilmesi amacına uygun biçimde birey ve azınlık haklarını güvenceye almak kaydıyla her türlü düşünceye yarışma imkánı veren, çok partili, periyodik seçimlerle oluşan çoğunluk yönetimidir.

27 Mayıs darbesi, Genelkurmay Başkanı’nı da hapse atan Suriye ve Irak’taki Baas’çı darbelere benzeyen tipik bir cunta hareketiydi. Sonraki gelişmelerin gösterdiği üzere amacı halkın ilk defa 1950’de ele geçirdiği yönetme etkinliğini bürokratik oligarşiye iade etmekti. Bürokrasinin siyasetteki temsilcisi CHP, ideolojik rehber sayıldı.

DP, halktan 1950’de yüzde 53, 1954’de yüzde 58, 1957’de yüzde 48 oy almış, 1961 ve 65’te DP mirasçılarının toplam oyları yüzde 55’i aşmıştı. Darbeci cunta ve destekçileri halkın DP’ye oy veren yarısını ‘düşükler, kuyruklar’ saldırılarıyla fiilen hak ve özgürlükten mahrum paryalara benzetip sindirdiler. Siyasi partiler teorisinin klasik yazarı Duverger’ye göre partiler kamuoyunu temsil ettiği kadar onu yaratır şekillendirirler.

Partilerin en köklü fonksiyonu yeni siyasi elitlerin yaratılması, bu yolla temsil kavramına gerçek anlamının kazandırılmasıdır. Dahl, Sartori ve diğerleri ‘alternatif enformasyon, bilgi kaynaklarının varlığı’nı demokrasinin zaruri şartları arasında zikrederler. Alternatif enformasyon ve bilgiyi parti elitleri üretir, kamuoyunun oluşmasını sağlarlar. Sartori, düşünce ve kanaat özgür değilse özgür seçimin bir şey ifade etmeyeceğini söyler.

Darbeciler DP’yi kapatıp siyasi kadrosunu Yassıada’da trajediye mahkûm etmek suretiyle halkın çoğunluğunu siyasi elitten, dolayısıyla alternatif enformasyon ve bilgi kaynaklarından mahrum kıldılar. Sindirme yöntemi yanında bu yolla da demokratik kamuoyu oluşumu engellendi. Bürokratör oligarşi yanlısı basının desteğiyle enformasyon, haber, bilgi alanı bütünüyle halkın etkinliğine (demokrasiye) karşı olanların işgaline tahsis edildi.

Antidemokratik yapılanma

Despotik propaganda ve beyin yıkama yöntemleriyle siyasette çok sayıda mistik inanç konuları yaratıldı. Yalnızca yaratılan mistik inançları benimseyip, bürokratik oligarşiye destek sağlayanlar aydın ve seçkin sayıldı. Bu ortamı yaratan kadronun, yaratılan bu ortamda demokratik bir anayasa yapması mümkün değildi. Nitekim 1961 Anayasası ile egemenlik halktan, kullanılması parlamentodan alınıp, halkla demokratik bağları ve halka karşı sorumlulukları olmayan DPT, Anayasa Mahkemesi (AYM), yeniden kurulan Danıştay gibi kurumlar vasıtasıyla bürokrasiye devredildi. Bu antidemokratik yapılanma halka demokrasi masalları uydurularak anlatıldı. Maalesef 27 Mayıs’ın yarattığı entelektüel boşluğu doldurma çabasına girilmedi. Bu sebeple kendisi Marksist olan profesör Gülten Kazgan 1988’de Galbraith’in ‘Kuşku Çağı’ tercümesine yazdığı önsözde Türkçeye Marksist literatürün büyük kısmının aktarılmasına karşılık uzun süre Marksist olmayan düşündürücü bir eser tercümesinin yapılmadığını yazmıştı. Bu ortamda demokrasi masallarını sürdürmek zor olmadı. Hukukta ‘kanunlar kötü de olsa hákimler iyi ise adalet zarar görmez’ vecizesi vardır. Gerçekten siyaset ve hukuk alanında uygulamaya esas olan zihniyet anayasa ve kanunlardan daha önemlidir. Darbe ortamında yeni kurulan kurumlar en ileri darbe yandaşlarıyla dolduruldu. 27 Mayıs’ı diğer darbe teşebbüsleri izledi. Türkiye son 50 yılını ‘ibadet yerine şeytan taşlamakla’ geçirdi. Bu yüzden demokratik sürecin devamı halinde gelebileceği kalkınmışlık düzeyinin çok gerisinde kaldı.

61 Anayasası’yla ekonomide halkın etkinliğini yok edecek şekilde Batılı demokrasilerde benzeri olmayan planlama esası ve teşkilatı getirildi ve bürokrasinin hákim olduğu ‘kumanda ekonomisi’ modeli yaratıldı. DP’nin 1959’da katılma başvurusunu yaptığı Ortak Pazar (bugün AB) piyasa ekonomisine dayalıydı. Mehmet Ali Birand’ın Hans von Der Groeben’in yazısından aktardığı, Prof. Muhlis Ete’nin kapalı toplantılarda söylediği gibi, Türk planlaması, Ortak Pazar yolunun ilk engellerinden birisi olmuştu. Ancak dışarıda söylenenleri Türkiye’ye aktarmak mümkün değildi. Tartışma açana ‘zinde kuvvetler’ güruhunun da desteğiyle ‘plancı değil pilavcı’ sloganıyla saldırılıyordu. 1982 Anayasası’yla DPT anayasal olmaktan çıkarılarak ekonomi bir ölçüde demokratikleştirildi.

Parlamentonun yasama yetkisini de bürokrasi direktifine almak amacıyla AYM kuruldu ve halka demokrasinin mutlak şartı olarak takdim edildi. Ancak 960’lı yıllarda Avrupa’nın köklü demokrasilerinden yalnızca Almanya, İtalya ve Avusturya’da AYM vardı. Bunlar da 2. Dünya Harbi sonunda ABD işgali döneminde ABD tarafından muhtemelen ABD yanlısı politikaya destek sağlamak için kurulmuştu.

Hákimler diktatörlüğü

Türkiye Avrupa’nın dördüncü AYM’sini kurarak günümüz ‘hákimler diktatörlüğü’ olgusunun şartlarını hazırladı. 61 Anayasasını diğer kurumlarının da demokrasiyle bağdaşmazlığını kanıtlamak zor değil. Doğru uygulanmış olmasa da 1924 Anayasası 1961’den daha demokratik ve özgürlükçüydü. Halkın egemenliğini gasp imkánı verecek tuzakları yoktu. 68. maddede başlayan hak ve özgürlükler bölümü çok daha başarılıydı. ‘Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet başkasına muzır olmayacak her türlü tasarrufta bulunmaktır. Hukuku tabiyeden olan hürriyetin herkes için hududu başkalarının hududu hürriyetidir’ ifadesiyle hürriyetin devlet tarafından verilmediği tabii hukuktan kaynaklandığı açıklanıyor. Yalnızca başkalarının hürriyetiyle sınırlanabileceği vurgulanıyordu. 88. madde de ise‘Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur’ hükmü vardı. Bu hüküm Türkiye’de dini ve ırkı farklı insanların olduğunu zımnen kabul ediyor, Türklüğü, vatandaşlıkla sınırlı bir adlandırma olarak nitelendiriyordu. 61 Anayasası ise 2. maddesiyle temel hak ve özgürlüklere faşizmi hatırlatan bir zihniyet ve üslupla keyfi sınırlar getirmiş, vatandaşlığı da faşizme yakışan bir üslupla ‘Türk’lükle özdeşleştirmişti.

61 Anayasası 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından yürürlükten kaldırıldı. Bu anayasanın demokratik ve özgürlükçü olduğunu iddia edenler bürokratik oligarşinin yandaşları ve halk egemenliğine, demokrasiye karşı olanlardı. Ancak 12 Eylül darbecileri beterin beterini yaptılar, çok daha antidemokratik ve özgürlük karşıtı hükümler ihtiva eden 1982 Anayasası’nı yaptılar. Türkiye’nin darbe rejimlerinin cenderesinden kurtulması için yeni bir anayasaya şarttır. Bu yapılmayacaksa AB’ye uyum ve çağdaşlaşma için 24 Anayasası’nın gerekli değişikliklerle tekrar yürürlüğe konulması düşünülebilir.

Konumuz İran, Şiilik değil

Şu ara İran ile Türkiye arasında soğuk rüzgarlar esiyor. Bunun farklı sebeplerinden en büyüğünün Suriye konusundaki zıtlık olduğuna ise kuşku yok. Bana kalırsa, bu meselede Türkiye’nin haklı olduğuna da kuşku yok. Çünkü tarihin doğru tarafında olanlar, Beşar Esad’ın kanlı rejimine destek olanlar değil, karşı çıkanlar.

Öte yandan, son dönemde İran hakkında Türkiye içinde yürüyen, kimi zaman sadece satır aralarında ilerlese de kayda değer olan tartışmada iki zıt uç görüyor ve ikisini de yanlış buluyorum.

Bu uçlardan biri, İran’a romantik bir sempatiyle bakan kimi İslamcılar. 1979’daki devrimden bu yana bir tür “model” olarak gördükleri İran’ı, Batı’ya ve İsrail’e başka herkesten daha fazla kafa tuttuğu için bilhassa takdir ediyorlar. Bu anlayışa göre, Türkiye gibi “ılımlı” ülkelerin yanında (ki bu jargonda “ılımlı” kelimesi neredeyse sinkaflı küfür yerine geçiyor) İran alabildiğine cesur ve ilkeli bir kahraman olmuş oluyor.

Keskin sirke durumu

Oysa İran rejiminin cengaverliğinin hamiyet-i İslamiye’den mi yoksa ulusal ve rejimsel çıkarlardan mı kaynaklandığı tartışmaya açık. İran’ın şu aralar Suriye’de, geçmişte de Azeri-Ermeni savaşında aldığı pozisyonlar hatırlandığında da, cevabı ikinci şıkka kaydırmak zor değil.

Dahası, eğer İran hakikaten çok “ihlaslı” bir radikallik yürütüyor olsa bile, bu radikalliğin İslam dünyasının hayrına olup olmadığı da tartışmaya açık.

Bilhassa Filistin meselesinde… İran bu konuda İsrail’i haritadan silme tehditleri savurmakla, Hizbullah’ı (ve yakın zamana dek Hamas’ı) silahlandırıp “cepheye sürmekle”, bence Filistin’den çok İsrail sağına yardımcı oluyor. Çünkü adil bir barışa bir türlü yanaşmayan İsrail sağının en büyük uluslararası dayanağı, İran sayesinde pompalamaya devam ettiği korku iklimi.

Buna karşılık son dönemde Filistin’e verilen en anlamlı destek Türkiye’den geliyor. Bu destek, tam da Türkiye soruna “ılımlı” çözüm önerdiği için ve tam da ABD müttefiki ve NATO üyesi olduğu için önemli.

Yani “Türkiye’nin NATO’da ne işi var, Kürecik’te niçin radar kurduk” diyenler bence yanılıyor. NATO’da olmak, NATO’yu etkilemek demek. Kürecik’teki radar ise saldırı değil savunma amaçlı. Ve Türkiye’nin İran’ın Batı’ya saldırmasını isteyecek hali yok.

Siyasete din karıştırmak

Tüm bunlar, siyasi meseleler. Türkiye ile İran arasındaki makas da bu meselelerdeki farklardan ötürü açılmaya devam ediyor.

Ancak bu siyasi makasa bir de mezhepsel bir boyut katma eğiliminde olan bazı yorumcular var ki, bu hatalı bulduğum ikinci uç.

Daha açık konuşmak gerekirse, Tahran’ın siyasetlerinden rahatsız olan kimi Sünni yorumcular, sorunu İran’ın Şiiliğine bağlama eğilimindeler.

Oysa bu çok yanlış. Çünkü öncelikle teşhis yanlış. İran, bir ulus devlet, ve on üç asırlık Şii geleneğini değil, kendi ulusal çıkarlarını temsil ediyor.

Dahası, İran’ın gerçekten bir Şii mezhepçiliği ile hareket ettiği noktada bile, bunun karşısında Sünni mezhepçiliği yapmaktan kaçınmak gerek. Aksi, İran’a atfedilen hatanın aynını yapmak demektir.

Aslında Türkiye hükümetinin son yıllarda izlediği siyaset, bu açıdan doğru. Başbakan Erdoğan’ın “ben Sünni veya Şii değil, Müslümanım” demesi, Irak’ta Şiilerin kutsal mekanlarını ve Ayetullah Sistani’yi ziyaret etmesi, Türkiye’de Caferi vatandaşlarımızın Kerbela törenlerine katılması, hep olumlu adımlardı.

Ortadoğu’da bir “Türk çizgisi” olacaksa, bu minvalde gelişmeli, mezhepler ve hatta dinler-üstü olmalı. Sünni olmakla beraber “Sünnicilik”ten kaçınmalı.

Star, 11.04.2012

Kafası karışık bir Demirtaş

Selahattin Demirtaş’ın Neşe Düzel’le yaptığı söyleşiyi dikkatle okudum. Bu konuşmanın ele alıp değerlendirilmesi gereken pek çok noktası var ama önce şu sözü üzerinde duralım:
“Hükümet, silah bırakma ve ateşkes konularını bizimle görüşemez. Bu konuda bizim yetkimizin olmadığını Başbakan da çok iyi biliyor. Başbakan’ın bizden istediği karar ve irade, silahla ilgiliyse, bunu başka yerle görüşecek.”

Peki hükümet neleri görüşebilirmiş BDP’yle?

“Anadilde eğitimi, yeni anayasayı, anayasal vatandaşlığı, yasal değişiklikleri her şeyi konuşabilir. Bizim bu konuların tamamında irademiz de var, karar alma gücümüz de var.”
Doğrusu gayet iyi bir formülasyon. BDP eş başkanının müzakere sürecini “Terör için müzakere” ve “Kürt sorunu için müzakere” olmak üzere ikiye ayırıp her biri için farklı muhataplara işaret etmesini çok yerinde buldum. Yazılarımı izleyenler hatırlayacaktır; zaten ben de epey bir süredir ısrarla neyi kimle görüşmek gerektiğini birbirinden ayırmak gerek, deyip duruyorum.
Lakin iki problem var.

“Statü” pazarlığını İmralı’ya havale eden siz değil miydiniz?

Birincisi, Demirtaş bu sözleri söylerken, kendi geçmişini unutuyor.
Bizler BDP’nin kendisinin şimdi yaptığı bu ayrıma uygun davranmadığını çok iyi biliyoruz. Bu parti, Kürt sorununa ilişkin birçok konuda kendisinden tavır alması istendiğinde, “Muhatabınız ben değilim, İmralı” demedi mi? “Statü” pazarlığını bütünüyle İmralı’ya havale etmedi mi? Statü denilen şey, Kürtler’in Türkiye devleti içinde nasıl bir idari yapı içinde yaşayacak olması ise, bu konu PKK’yı mı, yoksa Kürtler’i mi ilgilendirir?

Bu parti şimdiye kadar Kürt sorunuyla ilgilendiğinin on katı PKK ve Öcalan sorunuyla ilgilenmedi mi? TRT Şeş’in kuruluşuna soğuk davranırken; Ergenekon Örgütü’nün Fırat’ın öte yakasındaki faaliyetlerinin gün ışığına çıkarılmasıyla, faili meçhul cinayetlerin ortaya çıkarılmasıyla bile pek fazla ilgilenmezken, varsa yoksa “Öcalan’a özgürlük” demedi mi? Yapılan bütün reformları küçümseyip hep, “Önderliğin koşullarının değişmesi çözümün olmazsa olmazıdır” demedi mi? Ajandasının en tepesinde hep devletin PKK’yla silahlı mücadeleden vazgeçmesi ve Öcalan’ın ev hapsine alınması olan bir partinin şimdi kalkıp “Siyasi meselelerde beni, şiddete ilişkin meselelerde PKK’yı muhatap al” demesi, hele hele hükümeti, kendisini terör konusunda muhatap almak istemekle suçlaması çok garip olmuyor mu?

“KCK’lılar bırakılsın” ön şartının anlamı

İkincisi, böyle iyi bir giriş yapan Demirtaş söyleşi biraz ilerleyince biraz önce kendi yaptığı ayrımı unutuyor. Müzakere yapmak için Terörle Mücadele Kanunu’nun değişmesini ve KCK tutuklularının serbest bırakılmasını şart koşuyor. “KCK’den alınanları serbest bırakacak düzenlemeler yapılmalı. Çünkü bu adımlar atılmazsa, bizim müzakere yapma şansımız olmaz” diyor.

Peki hani siz sadece Kürtler’in hakları ile ilgili meselelerde konuşacaktınız? KCK’lıların serbest bırakılmasının Kürt hakları ile ne ilgisi var? KCK’nın, PKK’yla doğrudan bağlantılı illegal bir yapılanma olduğunu siz de kabul etmediniz mi? O halde nasıl oluyor da KCK tutuklularının serbest bırakılmasını legal bir partinin müzakere için ön şartı olarak getirirsiniz?

KCK operasyonlarında çok sayıda BDP’li tutuklanmış olabilir, bunların bir kısmı Terörle Mücadele Kanunu’nun yanlışlıkları yüzünde tutuklanmış da olabilir. Yasal bir parti olarak TMK’nın düzeltilmesini ve terörle doğrudan ilgili olmayan KCK tutuklularının serbest kalmasını elbette talep edebilirsiniz. Ama ama buradan hareketle nasıl olur da tüm KCK tutuklularının serbest bırakılmasını savunursunuz?

TMK istediği kadar düzeltilsin, hatta kaldırılsın, KCK yapılanmasının yargılanması da, bu yapılanmayla doğrudan bağlantılı sanıkların tutuklulukları da devam edecektir ve bu meselenin Kürt sorunuyla bir ilgisi yoktur.
Demirtaş’ın bu söyleşisinde “müzakere” için öne sürdüğü ‘KCK’lıların serbest bırakılması” şartı, ya eş başkanın kafasının hayli karışık olduğunu ya da ve BDP’nin müzakere konusunda daha şimdiden ipe un serdiğini gösteriyor.

Umalım ki birincisi olsun.

Gerçi BDP’lilerin bir gün bir türlü, ertesi gün başka türlü konuşmasına o kadar alışığız ki, yarın bu ön şartı unutup başka şeyler söylemeye başlarlarsa ona da şaşmamak gerek.

 

Bugün, 11.04.2012

11 bin 547 sadece bir sayı mı?

Yirmi yıl geçmiş üzerinden. Hatırladıkça insanın hâlâ yüreği sızlıyor.

 

‘Savaş hukuku’nun bile yüksek bir medeniyet standardı olarak mumla arandığı günler, aylar ve hatta yıllardı. Bebekler, çocuklar, kadınlar öldürüldü. Savaş suçu da işlendi, insanlık suçu da. Bosna’da, çok değil, daha yirmi yıl önce ‘toplu katliam ayinleri’ yaptılar. Biz seyrettik, insanlık lekelendi…

Avrupa’nın göbeğinde, 20. yüzyılın sonunda toplama kampları kurdular, köyleri, şehirleri yaktılar. Tecavüz sistematik bir siyasete dönüştürüldü. Olup biten bir soykırımdı. İnsanlar Bosna’da, kendi ülkelerinde Boşnak oldukları için katledildiler.

Ne duymadık diyebiliriz, ne görmedik. Şahittik; şahitliğimizi yapmadık. O günlerin, o acıların görüntülerini zihinlerimizden kovmak mümkün değil. Belki bizim ödediğimiz bedel de bu; hatırlamak…

O küçücük ülkeden 250 bin kişi öldürüldü. Bir milyon kişi ülke dışına zor attı kendilerini. Bir milyon da ülkenin başka yerlerine sığındı. Dünyanın en nazenin şehirlerinden Saraybosna, dört yıl kuşatma altında kaldı. İnsan avcıları tepelerinde… Ekmek almaya, su getirmeye gideni vurdular. Yaşayanları değil sadece tarihi de ‘temizlemek’ adına vurdular. İnsanlık kadar ‘insanlık mirası’ da hedefti… Mostar Köprüsü’nü bombalarla yıkanlar önce içlerindeki insanlığı yıkmış olmalılar.

Saraybosna’da geçen hafta bir cadde üzerine dizilen 11 bin 547 kırmızı sandalyeyi gördünüz mü? Kuşatma altında ölen Bosnalıları anmak için hazırlanmış. Saraybosna sokaklarında akan kanı temsil ediyor. Boş, kırmızı sandalyeler ürperti vericiydi belki. Peki savaşın kendisi nasıldı acaba?

İnsanlar her şeylerini kaybederken Bosna’da ben doktoramı kazanmaya çalışıyordum İngiltere’de… Öfkeli, ama çaresizdik. Yapabildiklerimiz öfkemizi biriktirmek, bazen de kampüste yardım toplamaktı mülteciler için. Ziyaretine gittiğimiz bir grup Boşnak mülteci bize Türk kahvesi yapmıştı; Bosna’dan getirdikleri üç beş eşyanın arasında bakır cezve de vardı kahve yaptıkları… Tarihlerinden ve kimliklerinden dolayı cezalandırılsalar da onu hep yanlarında taşıyorlardı.

BBC’den dinlediğim bir röportajı hatırlıyorum. Bir Sırp konuşuyordu. Anlamıyorum, ama içinde bolca ‘Türk’ sözü geçiyordu. İngilizceye çevrilirken ‘Boşnak’ diyordu BBC; Sırp, Türk diyor, BBC Boşnak. Balkanlarda kimliklerin bu kadar geçişken olduğunu bilmiyordum doğrusu ve Boşnakların ‘Türk’ diye öldürüldüğünü… Öldürülmek için dedelerinin Müslüman olmaları, kendilerinin isimlerinin o geçmişi çağrıştırması yeterliydi.

Bosna’ya yıllar sonra gidebildim. Utancımdan bakamadım şehre, insanlarla göz göze gelemedim. Dört yıl boyunca yalnız bırakılan, tepelere yerleşmiş keskin nişancıların, topçuların insafına bırakılan bu şehre utanmadan bakmak mümkün değildi. Etrafı kuşatan haydutlara ‘hayat’ın direnişini anlatıyor bana Saraybosna, ama ölümün de bir o kadar hayata dair olduğunu…

Bosna belki eski ‘barış’ını hiç bulamayacak. Belki Saraybosna ‘Avrupa’nın Kudüs’üne artık benzetilmeyecek. Ama her durumda savaşın bitmesi değerli… Savaşı bitiren Dayton Antlaşması mükemmel değil; hatta saldırganı ödüllendiren, Bosna’yı bölen, ülkeyi yönetilemez hale getiren bir anlaşma. Ama bütün bunlardan vahimi, acıların göbeğinde büyüyen öfke ve nefret… Boşnak, Sırp ve Hırvat Bosnalıları için için yiyen, tüketen öfke ve nefretleri. Yaşanan her şeye rağmen Bosna’ya yakıştıramadığım bu. Savaş Bosna’yı yok edemedi, ama nefret eder.

Bosna nefrete yenik düşerse kaybedecek asıl savaşı. Çoğulculuk, çokkültürlülük, farklı olana saygı Bosna’nın alamet-i farikası… Ve böyle de kalmalı. Kalmalı ki ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, nefret söyleminin yayıldığı Avrupa’da ‘başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu’ gösteren bir örnek kalsın.

Ama unutmayalım Bosnalının yaşadığını; Srebrenitsa soykırımının kurbanlarını, tecavüze uğrayan kadınları, masum insanların toplu mezarlarını, toplama kamplarını, keskin nişancılara aldırmadan hemşehrilerinin anısına şehrin merkezinde çellosunu çalan Vedran Smailovic’i… Kovaçi Şehitliği’nde ak güvercinler gibi yatan Saraybosnalıları unutmayalım. İçimizdeki nefrete yenilmeden analım, hatırlayalım…

Zaman, 10.04.2012

Suriye hakkında Türkiye ezberleri

Suriye’nin laik tek parti rejimi, son bir yıl içinde en az on bin vatandaşını öldürdü, daha da öldürmeye devam ediyor. Türkiye’nin muhafazakar demokratik hükümeti ise, yanı başımızda süregiden bu zulme karşı ahlaki bir tavır aldı ve alıyor. “Tam da Suriye ile arayı düzeltmiştik, şimdi neme lazım, çıkarımıza bakalım, komşumuzun iç işlerine karışmayalım” demiyor.

Daha doğrusu, Suriye meselesini ben böyle görüyor, bizim hükümetin Esad rejimine karşı aldığı sert tavrı da sonuna kadar destekliyor, hatta az bile buluyorum.

Ancak Türkiye’de meseleye çok daha farklı bakanlar var. Bu da normal. Dahası, Suriye gibi çok karmaşık ve hiçbirimizin detaylarına tümüyle vakıf olmadığı bir meselede, herkesin kendine bir “yanılma payı” bırakması da gerek.

Gelgelelim, hükümetin Suriye politikasına yönelik eleştirilerin kayda değer bir kısmı, ciddiye alınamayacak boş lakırdılardan ibaret.

‘Demokrasi getirmek’

Bu ezberlerin başında “demokrasi dışarıdan gelmez, iç dinamiklerle gelişir” itirazı var. Bunu söyleyenlerin bir kısmı, “aynı filmi Irak’ta da gördük” diye köpürüyor, “sanki Suudi Arabistan’da demokrasi mi var, oraya niye yüklenmiyorsunuz” diye kızarak da çok dahiyane bir şey söylediklerini sanıyorlar.

Oysa Suriye’ye gösterilen tepkinin sebebi ülkede demokrasi olmaması değil, katliam olması. Evet, Ortadoğu’da sürüsüyle anti-demokratik rejim var, bunların demokratikleşmesi de istenir ve teşvik edilir, ama her otoriter rejim katliam makinesi değildir ki…

Bu yalın gerçeği anlamak, “eee, bir sene önce niye aramız iyiydi bu rejimle” lakırdısını da boşa çıkarıyor. Ne Türkiye’nin ne de başka bir devletin “demokrasisi olmayan rejimle işimiz olmaz” diye bir ilkesi yok ki. Ama binlerce vatandaşını öldüren ve öldürmeye devam eden bir rejimle işinizin olmaması, insanlığın bir gereği.

Aslında Suriye’nin mevcut durumunu Irak’ın 2003’teki işgaline benzetenlerin hepsi yanılıyor. Irak, Bush’un mütekebbir Amerikası tarafından, sudan bahanelerle işgal edilmişti. Obama’nın boyunun ölçüsü almış Amerikası ise, bir işgali tahayyül bile etmediği gibi, havadan müdahaleyi de düşünmüyor, muhaliflere silah yardımından dahi uzak duruyor.

Yani, bazılarının sandığı gibi, Suriye’ye karşı çok şahin olan bir Amerika var da bizim hükümete “ihale” vermiş değil. Aksine, asıl Suriye’deki acıyı hisseden bizim hükümet zorluyor, Amerika’yı da, “uluslararası toplum”u da, Suriye rejimini daha çok sıkıştırmak için.

Öte yandan, “ama Esad’ın da tabanı var” diyenler de, anlamlı bir şey demiş olmuyorlar. Stalin’in de vardı tabanı, Hitler’in de, Pol Pot’un da.

‘İç ve dış mihraklar’

Peki ya İsrail? Her taşın altından çıktığına inandığımız Siyonizm yok mu tüm bu oyunların arkasında?

Esad rejimi öyle söylüyor tabii. Muhaliflere “İsrail ajanı” diyor. Esad’ın baş patronu İran ise, hiç utanıp sıkılmadan, İstanbul’daki “Suriye Halkının Dostları” toplantısını “İsrail’e rüşvet” sayıyor.

Oysa İsrail’in Esad gitsin diye ölüp bittiği yok. Çünkü “muhalif” dediğiniz adamlar İngiliz Muhipler Cemiyeti filan değil. Başat unsurları, Hamas’ın Suriye’deki karşılığı olan Müslüman Kardeşler. (Bana inanmıyorsanız CHP’li Şükrü Elekdağ’a inanın. Geçen hafta CNN Türk’te açıkça diyordu, “İsrail Esad’ın gitmesini istemiyor” diye.)

Aslında Suriye Baasçılarının anti-emperyalizm edebiyatı, Türkiye Baasçılarının (mesela Tayyip Erdoğan’a “Musa’nın Çocuğu”, AK Parti’yi de “Siyonizmin Ampulü” diyen Ergenekon sanığı Ergun Poyraz’ın) yaptığından farklı değil: Ulusal istibdadı korumak için ulusalcılık pompalamak.

Bu oyunu Türkiye’de çözenlerin bazılarının Suriye’de çuvallaması (ve aslında tüm bir Arap Baharı’na ısrarla ulusalcı kalması) ise, üzücü.


Star, 09.04.2012

Nizam-ı alem

Nizam-ı alem… Yani alemi nizama sokmak ya da dünyaya düzen vermek…
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Başbakan Erdoğan’ın da katıldığı Ak Parti Konya İl Kongresi’nde ”AK Parti siyasi şartlarda çıkmış konjonktürel bir hareket değil, aziz milletimizin tarihi yürüyüşünde bir küresel gücün doğuşunu, yeni bir nizam-ı alem davasının misyonunu işaret eder” dediğini dinledik.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu Türkiye’ye biçtiği bu misyonu ilk defa dile getirmiyor. Daha önce de defalarca söyledi; kah “nizamı- alem” dedi; kah “düzen kuran ülke” dedi, kah “oyun kuran ülke” dedi. Ve o bunu her deyişinde benim içimde bir huzursuzluk, bir hoşnutsuzluk ve doğrusunu isterseniz biraz da dünyaya ve özellikle komşularımıza karşı bir mahcubiyet belirdi. Düşünsenize, bölgedeki komşularınıza boyuna “Biz sizi nizama-intizama sokacağız” deyip durmak ne kadar yakışıksız…

Kime ne hakla nizam veriyoruz?

Tabii benim asıl hoşnutsuzluğum kibarlıktan kaynaklanmıyor. Davutoğlu “Selçuklu ile birlikte bu topraklarda tohumu atılan, Balkanlar’a ve bütün dünyaya sirayet eden o yeni dünya düzeni anlayışının bugün yeniden organize edilmesinden” bahsederken, “Balkanlar’dan Kafkasya’ya oradan Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada bölgedeki düzenden kendimizi sorumlu hissediyoruz” derken içimi basan sıkıntının asıl sebebi, aleme nizam verme fikrine esastan karşı olmam…

Şimdiye kadar “dünyayı nizama sokmak” üzere yola çıkmış bütün büyük devletlerin yaptıkları ve yapmakta oldukları ortadayken, benim devletimin de aynı misyona soyunmasını nasıl olumlu karşılarım? Ben, devletin kendi hakimiyet alanı içinde bile toplumu nizama-intizama sokmaya çalışmasına karşıyken; mümkün olduğu kadar az yöneten, mümkün olduğu kadar az işe karışan, zorunlu olmadıkça devreye girmeyen bir devlet hayali kurarken; Balkanlar’dan, Avrasya’dan Kızıldeniz’e kadar uzanan koca bir coğrafyayı yönetmeye aday olmasını nasıl sempatiyle karşılarım? Bir ülkenin kalkıp başka ülkeler için düzenler kurmasını nasıl içime sindiririm?
Hele hele bu sözler tam da Ortadoğu halklarının tarihlerinde ilk defa bir zamanlar başkaları tarafından kurulan düzenleri yıkıp kendi iradeleriyle kendi düzenlerini kurmaya soyunduğu bir sırada sarf edilince endişelerim daha da artıyor.

Malum, Ortadoğu’da “düzen kurma” iddiasındaki bütün ülkelerin Suriye için münasip gördükleri düzeni kurmak için birbirleriyle yarıştıkları bir zamandayız ve Türkiye’de kamuoyunun küçümsenmeyecek kadar büyük bir bölümü daha şimdiden ellerini ovuşturmaya başladı; “Ne zaman müdahale edeceğiz, ne zaman yumruğumuzu masaya vuracağız, ne zaman bölgenin patronu olacağız” diye… Hele hele, bu bölgesel aktör olma özleminin Irak’ın işgali sırasında “Aman masanın dışında kalmayalım” endişesiyle işgalcinin yanında yer alma siyasetini savunmaya kadar vardığını düşündükçe korkum büyüyor.

Hem büyük, güçlü ve müreffeh bir ülke olmak hem de kimse için düzen filan kurmaya çalışmadan, kimsenin işine burnunu sokmadan yaşamak mümkün değil midir? İşte ben Türkiye böyle bir ülke olsun istiyorum.
Diyeceksiniz ki, “Biz kimseyi düzene sokmaya çalışmasak ne olacak; başka ülkeler bizi ve dünyayı nizama sokmaya çalışıyorlar zaten. Yani ya nizama giren ya da nizama sokan ülkelerden biri olmak zorundayız.”
Hayır, zorunda değiliz. Bunu yapmayan ülkeler var dünyada, onun bunun işine burnunu sokmadan, kimseyi de işlerine karıştırmadan, mutlu ve müreffeh bir hayat yaşıyorlar.

Eğer dış politikada ahlak öne çıkacaksa…

Bu argümana karşılık hemen Türkiye’nin konumunun hatırlatılacağını ve “jeopolitik durumumuz bizi ya düzen kurucu ülke olmaya ya da başka büyük ülkelerin kurduğu düzenlere konu olmaya itiyor” deneceğinin farkındayım.

Ama madem ki AK Parti’nin “Dış politikada ahlaki boyutu öne almak” diye bir iddiası var; “zalimin karşısında ve mazlumun yanında yer almak” diye özetlediği ahlaki ilkeyi “milli çıkar” hesaplarının üstünde gördüğünü beyan ediyor; o zaman bir başka ahlaki ilkeyi de aynı kararlılıkla savunmak zorunda: Halkların iradesine saygı; her toplumun kendi rejimi konusunda kendisinin karar verme hakkını asla ihlal etmemek… Ben bu ilkenin hakkıyla savunulmasının “dünyaya nizam verme” misyonuyla çeliştiğini düşünüyorum.

Artık güçlü bir ülkenin ortaya çıkıp “Ben ne nizam kuran ülke olmaya talibim ne de başkalarının nizama soktuğu ülke olmaya razıyım” demesi ve bu gayriahlaki ikilemi kırması gerekiyor. Eğer dış politikada paradigmal bir değişiklik yapılacaksa, asıl bu yapılmalı. Türkiye uluslararası arenada kazandığı gücü ve stratejik konumunu düzen kuran ülkeler kervanına katılmak için değil düzen kurma heveslisi ülkelere karşı, toplumların kendi düzenlerini kurma hakkını savunmak içini kullanmalı.

 

Bugün, 09.04.2012

Cafer Solgun – 12 Eylül’le yüzleş Türkiye!

O gün akşama doğru, bir süredir mide kanaması geçirdiği için hastanede olan Barbaros hastaneden taburcu edilip koğuşa, aramıza dönmüştü. Ne de olsa “dışarıdan” geliyordu. Hemen çevresine toplaşmış, “dışarıda ne var ne yok” üzerine koyu bir sohbete koyulmuştuk. Barbaros’un anlattığı yeni bir şey yoktu aslında; ama yine de, bir parça da olsa “dışarı”ya yaklaşmış birinin gözlemlerinden dinlemek, daha heyecanlıydı.

Bombalı pankartlar asılmış her yana; cezaevi arabasıyla, Haydarpaşa’dan gelirken birçok yerde kendisi de görmüş. Bir de her tarafta askeri birliklerin hareketi dikkatini çekmiş. Ne de olsa sıkıyönetim vardı, doğaldı. Ama Behçet adında bir arkadaşımız vardı. Sonradan “ne şom ağızlıymışsın” diye çok takıldık ona. “Yahu” dedi, sohbetin bir yerinde, “valla darbe olacak, cunta gelecek”. Gülüştük. “Ne o, çok korktun herhalde, her taraf asker kaynıyor filan duyunca…” diye takıldık.

Sonra uyuduk… Açlık grevinden yeni çıkmıştık. 20-21 Ağustos 1980 günleri boyunca devam eden “operasyon”la, 60 kişi olarak, o zamanki Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde bulunan asıl kitleden ayrı 5 adet koğuşa atılmıştık. Sıkı bir dayak yemiş, günlerce ağrıdan sızıdan uyuyamamıştık. Bir tür tecritti bu. Zira, neye göre tespit ettiler bilinmez, bu 60 kişinin, geride kalan 200’den fazla tutuklunun “sorumluları” olduğuna hükmetmişti cezaevi idaresi. Bu tecrit durumunun ortadan kaldırılması istemiyle açlık grevine başlamıştık biz de. O zaman, açlık direnişlerinde insanın dayanma süresinin ne kadar olduğuna dair, kimsenin herhangi bir fikri yoktu. Mayıs ayı içerisinde de bir açlık grevi yapmıştık ve 6 gün sürmüştü. Bu direnişimiz ise, 9 gün sürdü. 9. gün cezaevine gelen adli müşavir, bütün taleplerimizi kabul etmişti. Cezaevi müdürü Binbaşı Adnan Özbey de, sessizce başını sallamakla yetinmişti. Sonraki günlerde, yan yana konulduğumuz 5 küçük koğuştan, arkadaşlarımızın bulunduğu bölüme geçmeyi bekliyorduk her an. “Bugün, yarın” diye oyalıyorlardı bizi. Keyfimiz, moralimiz çok yüksekti yine de. Direnmiş ve kazanmıştık ne de olsa…

Bizi duvar gibi yapacaklardı

Sabaha karşı, saat 4-5 sıraları Behçet sertçe dürterek uyandırdı bizi. Koğuşta, 12-13 kişiydik. “Kalkın kalkın! Cunta geldi!” diyordu. Akşamki sohbet esnasında “bu gidişle cunta gelecek” diyen arkadaştı. Tersledik onu; “ne diyorsun sen ya?”, “Behçet deli misin sen, bu saatte!”, “Ya seninki de eşek şakası ha!” Fakat Behçet, ısrarla “ya kalkın cunta geldi diyorum” diyordu. Uyku mahmurluğunu biraz üstümüzden atınca fark ettik, hoparlörden anons yapılıyordu. Cezaevi Müdürü Binbaşı Adnan’ın sesiydi, sabahın o ilk saatlerinde kulaklarımıza dolan. “Vatan hainleri! Komünistler!” diye sesleniyordu bize, “Kalkın! Uyanın! Ordu yönetime el koydu! Bundan sonra anayasa da babayasa da biziz. Hepinizden hesap soracağız…” Adam, önceden biliyor olmalıydı, 12 Eylül günü darbe olacağını. Demek gözüne uyku girmemiş, zaten cezaevinde yatıp kalkıyordu, o lanet saati beklemiş ve aldığı haberin “mutluluğunu” bizimle de paylaşmak istemişti…

Cunta gelmişti…

Bu ne demekti? En yaşlımız, 20’li yaşların ortalarındaydı. Kimsenin yaşanmış bir cunta deneyimi yoktu yani. Ama cunta demek, mücadelenin, direnişin daha sert ve zor koşullarda devam etmesi demekti; bu kadarını biliyorduk elbette.

Toplandık hemen. Yaşça biraz daha büyük ve siyasi, örgütsel deneyimi fazla olanlarımız, “büyük ihtimalle bizi duvar dibi yapacaklar” dedi. “Duvar dibi”; yani, kurşuna dizilmek. Okuduğumuz kitaplardan, romanlardan biliyorduk. Fakat, belki hemen “duvar dibi” yapmazlardı; bizi “hain” olmaya zorlarlardı. O zamanlar henüz “itirafçı” diye bir kavram gelişmemişti. Tabii ki “hain” olmayı reddedecek, direnecektik…

Cunta ile ilk sayım

Saat 7 sularında, nöbetçi asker sabah karavanasını getirdi. Sulu, soğuk, iğrenç bir mercimek çorbasıydı. Günlük nöbetçi çorbayı tabaklarımıza doldurdu. Yemek masalarına geçip, sessizce çorbalarımızı içmeye başladık. Yine Binbaşı Adnan’ın sesi: “Komünistler, vatan hainleri! İçtiğiniz çorbada Mehmetçiğin kanı vaaarrr…”

“Direneceğiz” demiştik. Ama endişeliydik de. Bize ne yapacaklarını bilmiyorduk. Arkadaşlardan bir tanesi, ağlamaya başladı. “Hepimizi öldürecekler” diyordu bir yandan da. Sayımda belli olurdu bize ne yapacakları. İştahsızca çorbalarımızı kaşıkladıktan sonra, yataklarımıza çekildik. Yatakhane ve yemekhaneden oluşuyordu koğuşumuz. Ön tarafta, havalandırma olarak kullanılan ve sayımdan sonra bir saatliğine kapının açılması hakkını yeni elde ettiğimiz bahçenin kapısı, artık, ancak bizi öldürmeye götürdüklerinde açılırdı herhalde. Arkadaşlarımızın bulunduğu kısma götürülmeyi de, unutmalıydık tabii. Bizi onlardan ayırmalarının ve günlerdir oyalamalarının sebebi de, adli müşavirin bütün taleplerimizi babacan bir tavırla kabul etmesinin sebebi de buymuş… Duvarda açtığımız deliklerle, yan tarafımızda bulunan koğuşlarla haberleşiyorduk. Onların ruh halleri de bizimkinden farksızdı.

Nihayet sayım saati geldi. Kapı, her zamankinden daha büyük bir gürültüyle açıldı. Askerler, ellerinde coplarla, hışımla daldılar içeriye. Bir yandan da, “sayım!” “sayım düzenine geççç!” diye bağırıp duruyorlardı. “Sayım düzeni” de neydi, anlamamıştık. Sayımız kaçtı ki şunun şurasında…

Askerlerin ardından, ellerini arkasında bağlamış, göğsünü gererek Binbaşı Adnan girdi içeriye. Yanında da Yüzbaşı Emin vardı. O da aynı mağrur havadaydı. Binbaşı Adnan, kısa boylu, esmer, hafif tıknaz ve çatlak sesli biriydi. Normalde, benzerine ancak komedi filmlerinde rastlanabilecek, komik bir tipti. Ama o gün, onun o hallerine gülecek durumda değildik biz. Adnan, önce her birimizi tek tek süzdü. Sonra da, sabahın köründe, sayım saatini bekleyemeden sabırsızlıkla yaptığı açıklamayı yineledi. Ordu yönetime el koymuştu. Artık anayasa da babayasa da orduydu. Bütün komünistlerden, vatan hainlerinden hesap sorulacaktı… Sonra, arkasını dönüp çıkacaktı ki, birden aklına bir şey gelmiş gibi yaparak durdu. Yeniden bizlere doğru döndü. “Herkes bundan sonra gece-gündüz elbisesiyle yatacak. Her an, herhangi birinizi çağırabiliriz.” Bu, emniyetteki türden bir sorgu işkencesine tabi tutulacağımız anlamına geliyordu. Adnan ve Emin’in çıkmasının ardından koğuşta bulunan bütün kitaplarımızı aldılar. İlk 12 Eylül yasağı buydu.

Çıktılar. Az sonra, yanımızdaki koğuştan birkaç kişiyi, bizim koğuşa verdiler. Diğerlerini de diğer koğuşlara dağıtmışlar, o koğuşu boşaltmışlardı. Bunun nedenini birazdan anlayacaktık. İşkenceye aldıklarını, işkenceden sonra oraya koyacaklardı. Sayım diğer koğuşlarda da biter bitmez farklı örgüt davalarından tutuklanmış olan iki arkadaşın götürüldüğünü duyduk. İrfan ve Hüseyin…

Akşam saatlerinde boşaltılan koğuşa geri getirildiler. Haberleşme deliğinden, Hüseyin, subay ve sivil polislerin kendilerine sorgu işkencesi yaptıklarını söyleyebildi. Herkes sessiz, suskun ve endişeliydi.

Hüseyin intihar etmişti

13 Eylül sabahı, Hüseyin’den duyduk haberi. İrfan, gece intihar etmişti…

O sabah, sayımda, hiçbir neden yokken saldırdılar. Her tarafımız mosmor oluncaya değin dayak yedik. Aynı gün sayımdan sonra koğuşun büyük ve geniş penceresinin kenarına oturup kışla içerisindeki ağaçları seyre dalmış olan bir arkadaşı, Turan’ı, koğuş dışındaki nöbetçi “oradan in, yasak!” diyerek uyardı. Pencereden görebildiğimizce dışarıyı, kışla bahçesini izlemek yegâne “lüksümüz” idi. “Ya, burası pencere, bir şey yaptığım yok, oturuyorum” dedi Turan. Turan daha sözlerini bitirmemişti ki, “bamm” diye bir silah sesinin ardından, Turan, kanlar içerisinde üzerimize yuvarlandı. Asker onu karnından vurmuştu. Sonra da gelip hastaneye götürdüler.

Ertesi günü sabah sayımında yine durup dururken saldırdılar. Her gün yeni bir kurala uymamız isteniyordu. Sayımlarda sıraya geçecektik. Bütün askerlere “komutanım” diye hitap edecektik. Atatürk İlke ve İnkılapları dersleri başlayacaktı, katılmak zorundaydık. Ve daha neler neler. Kurallara uymamak diye bir şey yoktu; karşılığı dayak yemek ve işkence olurdu. Biz de bunu göze almıştık zaten. Bizi yerle bir ettikten sonra, çıkıp giderlerken, bir çavuş, adımı seslendi. Doğrulup ayağa kalktım. “Gel” dedi çavuş bana. Kapıya doğru yürüdüm. Arkadaşlarım, arkamdan acıyan gözlerle baktılar. Heyecan ve korku içindeydim. Ama “hain” olmayacaktım…

Geleceğimiz, çocuklarımız için…

Askerler sert ve hoyratça kollarıma girip sürüklercesine götürdüler beni. Az sonra Binbaşı Adnan’ın odasına girdik. Adnan, masasındaydı. Odada Yüzbaşı Emin, birkaç başçavuş ve iki de sivil vardı. Kollarımı bıraktılar. Hiç bitmeyecekmiş gibi bir sessizlik çöktü kaldı odaya. Bana ne yapacaklardı acaba? Falakaya mı yatıracaklardı? Elektrik mi vereceklerdi? Öldürecekler miydi?

Adnan, kafasını önündeki dosyadan kaldırdı. Adımı sordu. Söyledim. “Kod adın ne?” dedi. “Kod adım yok” dedim. “Sen filanca değil misin?” dedi. “Değilim” dedim. O anda beynimde şimşekler çaktı. Nereden geldiğini anlayamadığım bir yumruk yemiştim. Kendimi yerde buldum. Burnum kanıyordu. Kalktım. Korku ve heyecanımı yenmiştim. Burnumun kanamasına aldırış etmeden, “başka ne soracaksan sor; cevap vermeyeceğim” dercesine, gözlerimi Binbaşı Adnan’ın gözlerine diktim… 17 yaşındaydım. Belki öldüreceklerdi beni, ama cuntacılara teslim olmayacaktım.

12 Eylül, gaddar bir cunta rejimiydi. Faşizmdi. 12 Eylül ile yüzleşmek, hesaplaşmak, ülke ve toplum olarak, bir “ortak” ve “güvenli” geleceğimiz olmasının; ideolojik, siyasi farklılıklarımız ne olursa olsun, demokratik esaslar etrafında “bir arada” olabilmemizin, kaçınılamaz gereği ve ölçüsüdür. 12 Eylül darbecilerinin yargı önüne çıkarılması, tarihi bir önem ifade ediyor, bir “milat” değeri taşıyor. Ve 12 Eylül faşizmiyle yüzleşmek sadece cuntacıların işledikleri insanlık suçları nedeniyle yargılanması değil, aynı zamanda onların uğursuz amaçlarını “bizlerin” üzerinden nasıl gerçekleştirebildiklerini bilince çıkarmak sorunudur. Darbecilerin yargılanmasını bu yönüyle de işlevli, değerli kılmak gibi bir sorumluluğumuz var; ve bu, çocuklarımız adına taşımaktan kaçınamayacağımız bir sorumluluktur…

 

Star, 08.04.2012

Ergün Yıldırım – Diyanet Demokratik Açılım’ın neresinde?

Türkiye’nin yeniden yapılandığı bir tarihsel dönemde, yeni anayasa, Kürt meselesi, Alevilik ve din sorunu alanlarında önemli tartışmalar yaşanıyor. Kürt sorunu ve Alevilik konusunda olabildiğince köklü çözümler gündeme geliyor. Aleviler cem evlerini fiili bir çözüm olarak yürürlüğe koymayı başardılar. Din dersleri konusundaki çabaları devam ediyor. Kürt sorunu, “red, asimilasyon ve inkar” politikalarını parçalayarak çözüme doğru koşuyor. Bütün alternatif çözüm önerileri gündeme geliyor. Din sorunu etrafındaki tartışmaların bu gelişmelerle paralel gittiğini söyleyebilmek zor. Din dersleri, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), Kur’an kursları ve daha da ötesi laiklik yaklaşımı hala resmi ideolojinin ana paradigmalarını aşarak tartışmaya sokulabilmiş değiliz. Son seçmeli derslerin konmasıyla beraber, paradigmal dini açılım gündemden iyice düşmektedir. Elbette, iktidardan öte konformist zihin yapısını bozmak istemeyen Müslüman entelektüeller, egemen güven paradigmaları içinde düşünmeme seçeneğinde ısrar ettiklerini de söylemek mümkün.

Paradigmal dini açılımın (Sunni açılım mı demeliyiz?) gerçekleşebilmesi için Diyanet’in yeni anayasa ve yeni Türkiye’deki konumu üzerinde durmak gerekir. Bu çerçevede öncelikle DİB, yeni Türkiye ve yeni anayasa tartışmalarıyla ele alınırken iki önemli önerme ortaya çıkıyor: “Diyanet lağvedilsin.” “Diyanet lağvedilirse cemaatler savaşı çıkar.” İki önerme birbiriyle zıt gözükmesine rağmen bazı alanlarda birbirini tamamlıyor. Çünkü ikisi de ‘toptancı’ bir nitelik taşıyor. Toptan devam etsin, toptan lağvedilsin! Birinci önermeyi pür liberaller, Batıcı seçkinler ve Aleviler savunuyor. İkinci önermeyi ise laisizm taraftarları ve muhafazakar dindarlar benimsiyor.

Dinsel ideolojik aygıt

Diyanet İşleri Başkanlığı’na söylem, pratik ve devletle ilişkileri açısından baktığımızda devletin dinsel ideolojik aygıtını temsil ettiğini söyleyebiliriz. Örneğin şapka takmanın bir cihat olduğunu hutbelerde okutması, 1932 yılından 1951 yılına kadar ezanın Türkçe okunmasındaki işbirlikçi tutumu, milliyetçilik ideolojisine bağımlı bir dini söylemi hutbelerde irad etmesi, “Atatürk ve silah arkadaşlarına” indirgenerek dualaştırdığı İstiklal Mücadelesi anlayışı… DİB’in bütün bu  tarihsel pratikleri, resmi ideolojinin dinsel taşıyıcılığı yapma konusundaki tutumunu açığa vurmaktadır. Bir yandan şapkayı eleştiren bir risale yazdığı için (üstelik daha şapka kanunu çıkmadan) idam edilen İskilipli Atıf Hoca, öte yandan şapka takmanın cihat olduğu fetvasını vererek bunu hutbelerde irad eden bir Diyanet İşleri Başkanlığı! Böylece DİB, resmi ideolojinin dinsel asimilasyon politikalarının suç ortaklığını yapmaktan çekinmediğini hatırlamakta fayda vardır. Bu nedenle resmi ideolojinin dini asimilasyon politikalarını eleştirerek egemen dinsel paradigma dışına çıkmadıkça, Müslümanlığın özerk ve özgür bir teolojik yoruma ve pratiğe yönelmesini beklemek hayal ötesi bir şey.

DİB’in resmi din paradigmasıyla bu iç içeliğini onaylayarak sürmesini sağlamanın en önemli meşruiyet parametresi olarak “cemaatlerin savaşı” tezi ileri sürülmektedir. Buna örnek olarak da Pakistan ve Afganistan’daki dini cemaatlerin savaşı gösteriliyor. (Türkiye’nin politik ve ekonomik dünyasını Pakistan ve Afganistan’la mukayese ederek açıklamak ne kadar bilim dışı ise Türkiye sosyolojisinin dinsel varlığını bu ülkelerle karşılaştırmak o kadar sosyoloji dışı bir argüman olarak karşımıza çıkmaktadır). Bu meşrulaştırma parametresinin kökeninde büyük bir dinsel güvenlikçi politika saklıdır. Thomas Hobbes’ın “İnsan İnsanın kurdudur” önermesiyle geliştirdiği korku siyaset teorisinin uzantısıdır. Hatta bu teorinin en kök tarafı, Hıristiyanlığın yaratılışta insanın günahkar olduğu ve bu nedenle ona güvenilemeyeceği tasarımı bulunmaktadır. Elbette bir de meleklerin “yeryüzünde kan dökecek birini mi yaratmak istiyorsun” biçimindeki insan doğasına yönelik kötümserliği de hatırlayalım. Allahın, bu kötümserliğe karşılık insanın olumluluğuna taraftar tutumunu biliyoruz. Bu “güvenlikçi teolojinin” sosyolojik ve politik tezahürü, Türkiye’de ulus devletin yüzyıllık tecrübesinde burun buruna yaşayarak aşina olduğumuz bir gerçeklik.

‘Güvenlikçi teoloji’

Bu güvenlikçi teolojinin seküler politik tezahüründe “Kürtlere özgürlük ülkeyi böler” ve  “Alevilere özgürlük mezhep çatışmasını çıkarır” olarak somutlaşır. Bunun DİB üzerindeki yansıması ise sivil din anlayışının çoğulluk ve özerkliğinin tanınması, “cemaatler savaşı çıkarır” biçimindedir. Bu tutum derin devletin korkuyla toplumu yönetme anlayışının dinsel alan üzerindeki yansıyışı olarak da okunabilir. Sonuçta güvenlik gerekçe gösterilerek DİB’in toplumsal alanlara yayılan büyük örgütlenmesi ve alternatifsizliği normal gösterilmeye çalışılıyor. Müslüman bir millete güven duymayan Kemalist elitlerin, her şeyi ile topluma yön vermede ısrar etmeleri gibi din meselelerinde de milletin arayışlarına güven duymamak bu milleti küçümsemektir. Aydın despotizminin “ergin olmama” hali olarak görmektir. Oysa günümüz Türkiye toplumu, ekonomik ilişkilerde, eğitim düzeyinde ve kentleşme oranında yüksek bir seviyede bulunmaktadır. Bu millete artık her açıdan güvenmenin zamanı gelmiştir. Devlet aygıtlarıyla “adam etme” ve “ mutedil Müslüman yapma” gibi arkaik otoriter modernlik yaklaşımlarından kurtulmamız gerekiyor. Alevilerin cem evi çözümü üretmeleri gibi Sünnilerin de farklı çözümler geliştirebilmeleri için DİB’in “devletlu din” avantajlarıyla tekil din vaaz etme ve yayma rakipsizliğini bırakması lazım.

‘Devletlu din’den sivil dine…

Osmanlı pratiğinde Şeyhül İslam, bir devlet din kurumuydu. Ancak toplumsal alanda onlarca tarikat ve tekkeler ise toplumsal din kurumları olarak varlık gösteriyorlardı. Dinsel çoğulculuğun güvenceleri olarak eğitim, hayırseverlik, müzik, spor, edebiyat, sanat gibi onlarca alanda faaliyet gösteriyorlardı. Cumhuriyet ideolojisi tekil din anlayışını dayatarak DİB’nı bunun tek mercii olarak gördü. Bu nedenle sivil toplumsal alanda tekke ve zaviyeleri kaldırmakla kalmadı, yeni oluşan sivil dinsel toplulukları da red ve inkar yoluna gitti. Nurculuk ve Süleymancılık bunun somut göstergeleridir. DİB Başkanları (Ahmet Hamdi Aksekili de dahil buna) bu yeni dini oluşumları zaman zaman fesat, hurafe, bölücü ve devlet düşmanı yerler olarak yorumladılar. Sonuçta din bütün yönleriyle devlet tekelinde söylem geliştirmeye ve kurumsallaşmaya mecbur edildi. Din eğitimi sadece mekteplerde yapılacaktı, ibadet ve dini ayinler de camide.

Her şeyden önce cemaat savaşlarının varlığını ileri sürmek, sivil toplumsal alanda Müslümanlığın özerk ve kendi çabasıyla örgütlenme, eğitim verme, düşünce ve faaliyet üretme kapasitelerinin gelişmesini kökten yadsımaktır. Yüzyıla yakın DİB deneyimi, bunu sağlamıştır. Müslümanlık, toplum içinde sivil ve özerk kimliğiyle hayırseverlik yapma, din eğitimi verme, dini çalışmalar yapma kapasitesini geliştirmekte zorlanıyor. Bu nedenle kapalı ve

arkaik yapılar olarak var olmaya mecbur ediliyorlar. Modern ve kent hayatına serbest bir biçimde katılarak kendi din anlayışlarını geliştirme, yayma ve yapılandırma imkanlarından mahrum bırakılıyorlar. Sivil toplum, dinsel tahayyül açısından zenginleşemiyor. Sivil din, resmi dinin tahakkümü altında kalmaya mahkum ediliyor!

 

Star, 08.04.2012

Din eğitiminde beklentiler ve yapılanlar

Türkiye’de eğitimle alakalı sorun yaşanan konularla ilgili bazı demokratik ülkelerdeki modellere yer verdikten sonra, yeni kanun bağlamında ülkemizdeki resmi ortaya koyup bazı önerilerde bulunacağım.

Burada üzerinde duracağım üç konu var: (1) Eğitim ve öğretim kurumlarında çoğulculuk; (2) Dinî cemaatler tarafından yönetilenler de dâhil olmak üzere özel öğretim kurumalarına devlet tarafından yapılan malî destek; (3) Din eğitimi.

ABD’de ve Fransa’da kamu okulları yanında, seküler kesimlerden dinî gruplara varıncaya kadar hemen her kesim tarafından kurulup yönetilen çok sayıda özel okullar vardır. ABD’de her beş özel okuldan dördü dinî gruplar tarafından yönetilir. Fransa’da özel okulların yüzde 95’i Katolik Kilisesi’ne bağlıdır. Almanya’da ilk ve ortaöğretim kademelerinde okullar başlıca 5 sınıfa ayrılır: Müşterek Okullar (mezhepler üstü nitelikteki Hıristiyan okulları), Belirli bir mezhep mensuplarının kurdukları okullar, Seküler okullar, Özel dinî okullar, Kamu okulları… Büyük kiliseler çok sayıda özel okula sahiptir. Kiliseler, okul öncesinden üniversiteye kadar her aşamada eğitime katılmaktadır. Hollanda’da 4 tip okul vardır: Devlet okulları, Özel Katolik okulları, Özel Protestan okulları, Özel laik okullar… Hollanda’da özel okulların üçte ikisini cemaat okulları oluşturmaktadır. Batı’daki diğer ülkelerde de benzer sistemler mevcuttur. Bütün bu örnekler, Batı’daki ilk ve ortaöğretimdeki çoğulcu yapıyı ortaya koymaktadır.

Eğitim ile alakalı bir diğer önemli husus da devletin özel okullara yönelik malî destek sağlamasıdır. Bu konuda tek tip bir model yoktur. Hollanda’da bütün özel ilkokullara, devlet okullarının standartlarına sahip olabilmeleri için kamu fonlarından para aktarılır; kamusal ve özel, dinî ve seküler bütün okullara kamusal finansman desteği sağlanır. Hollanda’da, seküler okullar yanında dinî okulların da devlet tarafından desteklenmesi, kilise-devlet ayrımı ve dinî tarafsızlık ilkelerinin ihlali olarak algılanmaz. İsveç’te Kilise ve dinî cemaatler tarafından açılan okullar diğer okullar gibi devletten malî destek alırlar. İspanya’da özel okulların çoğunluğu Katolik eğilimli okullardır; gerek seküler, gerekse dinî eğilimli özel okullar, gerekli yapısal şartları yerine getirdikleri takdirde kamudan maddi destek alabilirler. ABD’de Kilise tarafından yönetilen özel ortaöğretim kurumlarına malî destek verilmez; dinî kolej ve üniversitelere ise devlet tarafından malî destek sağlanmaktadır. Almanya’da Özel okullarla özel kilise okulları, devletten belirli fonlar almaktadır. İngiltere’de Hıristiyan ve Yahudi okulları sistem içerisinde kabul edilerek sadece bu iki dinî gruba ait okullara parasal yardım yapılmaktadır. Diğer ülkelerde de benzer sistemler mevcuttur.

ZORUNLU DİN DERSİ ÖRNEKLERİ

Batı’da devlet okullarında genellikle iki tür din dersi vardır. (1) Zorunlu din dersi; (2) ihtiyarî din dersi. ABD’de devlet okullarında din dersi verilmez. Dinî gruplar tarafından yönetilen özel okullarda normal derslerin yanı sıra müfredatın bir parçası olarak dinî dersler de verilir. Çocuklara yönelik din eğitimi, dinî kuruluşlar ve cemaatler tarafından işletilen anaokulu aşamasında başlamaktadır. Fransa’da devlet ilkokullarında okul binaları içinde din eğitimi verilmez. Kiliseler, okul dışında her yaştan isteyen vatandaşa dinî kurslar vermektedir. Alman Anayasası’nın 7/3. maddesine göre, din dersi, belli bir din veya mezhebe bağlı olmadığını beyan eden okullar dışındaki kamu okullarında okul müfredatında bulunması gerekli diğer dersler gibi standart bir derstir. Okullarda din dersi, dinî cemaatlerin belirlemiş oldukları ana prensipler çerçevesinde verilir. Almanya’da din dersi ilkokul birinci sınıfta başlamaktadır. Öğrenciler, 8 yıl boyunca haftada bazı eyaletlerde 3, bazılarında 4 saat din dersi alırlar. Ayrıca haftada birer saat de dinî ayinleri vardır. Kamu okullarında öğrencilerin kendileri ya da anne ve babaları din dersini seçip seçmeme konusunda serbesttirler. Din dersinin içeriği, ilgili dinin inanç öğretilerine göre dinî kurumlar tarafından belirlenir. İngiltere’de din dersleri devlet ilk ve orta dereceli okullarında düzenli dersler arasında yer alır. Kamu okullarında din dersi, bu dersleri almak istemediğini belirtmeyen herkese resmi müfredat içerisinde okutulur. Hollanda’da din dersleri devlet okullarında seçmelidir; dinî gruplar tarafından yönetilen özel okullarda ise din dersleri zorunlu olup, haftada iki saattir. Din dersleri mezhebe dayalı olarak yürütülmektedir. İtalya’da Devlet okullarındaki Katolik din eğitimi, tamamen isteğe bağlıdır. Katoliklik, anaokullarında ve ilkokullarda haftada iki saat, tüm diğer okullarda haftada bir saat okutulur. Belçika’da öğrenci veya velilerin talepte bulunmaları halinde, devlete ait ilk ve orta dereceli okullarda devlet tarafından tanınan tüm dinler okutulabilir. Resmî okullarda öğrenciler ilk ve ortaöğretim boyunca haftada en az 2 saat din veya ahlak derslerinden birisini seçerek okumak zorundadır. Batı’daki diğer ülkelerde de benzer sistemler benimsenmiştir.

Türkiye’de çağdaş demokrasilerde mevcut olduğu şekliyle çoğulculuğa imkân verecek şekilde bir özel eğitim-öğretim kurumları mevcut değildir. Eğitime ilişkin temel kanun 1924 model Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur. Bu kanunda çoğulculuğa yer verilmiş değildir. Hiçbir ileri demokraside 1924 model bir eğitim kanunu mevcut değildir. Bu kanun yürürlükte kaldığı müddetçe Türkiye’de eğitim alanında çağın gerekleri ile uyumlu reform niteliğinde düzenlemeler yapılabilmesi mümkün değildir. Bu kanun tamamen kaldırıldıktan sonra yapılacak yeni kanun ile Batı’da olduğu şekliyle, bütün dinî ve seküler kesimlerin özel öğretim kurumlarını kurup yönetebilecekleri çoğulcu bir sistemin benimsenmesi icap etmektedir. Bu okulları açanlar, ders müfredatını da bizzat kendileri belirleyebilmelidir.

Türkiye’de özel eğitim ve öğretim kurumlarının kurulması yanında, Hollanda’da olduğu şekilde, devlet okullarının standartlarına sahip olabilmeleri için, dinî ya da seküler gruplar tarafından kurulup yönetilmekte olan bütün özel okullara kamu fonlarından parasal desteğin sağlanması da gerekir.

İHL’LER UZMANLAŞMALI

Yeni eğitim reformuyla benimsenen sistem, din eğitimi konusunda yeterli değildir. Bu kanunla hem imam hatip liselerinin (İHL) ortaokul kısmının yolu açılmakta, hem de Ortaöğretimde Kur’an-ı Kerim ve Siyer dersleri seçmeli olarak öngörülmektedir. Ülkemizde de yapılması gereken, AİHM içtihatlarında ifade edilen “dinler hakkında çoğulcu, eleştirel ve objektif” bilgilerin verildiği zorunlu din dersi yanında, isteğe bağlı çok kapsamlı din eğitimi derslerinin müfredata dâhil edilmesidir. Diğer yandan özel okullarda sağlanacak çoğulcu yapı ile din eğitimi konusunda yaşanan eksiklikler çok daha rahatlıkla aşılabilecektir. Mevcut yapıdan en çok etkilenen kurumlardan birisi de hafızlık eğitimidir. “4+4+4 yasası” bu konuya ilişkin hiçbir düzenleme içermemektedir. Hatta hafızlık eğitimi bu sistemden tamamen olumsuz yönde etkilenmektedir. Toplumda ciddi manada talep mevcut olduğu için, benimsenecek sistemle, bu eğitim lehine düzenlemelerin de yapılması gerekmektedir.

Bütün bu değişiklikler neticesinde muhtemeldir ki İHL’leri sadece din adamı olmak isteyen kişilerin yöneldiği okullar haline gelebilecek; bu okullardaki eğitim kalitesi çok daha yükselecektir. Çünkü diğer okullardaki din eğitimi programlarındaki yetersizlik sebebiyle çoğu aileler çocuklarını İHL’lerine din adamı olsunlar diye değil de, dini bütün gençler olarak yetişsinler diye göndermektedirler. Bu durum karşısında, bu liseler, nitelikli din adamı yetiştiren kurumlar olmaktan çıkmakta, dersler bu neticeye göre şekillenmektedir. Bu eğitim standardı ile yeterli nitelikte din adamı yetiştirebilmek mümkün değildir. Bu liselerdeki eğitim standardının, dini bütün kişilerin yetiştirilmesi yerine, din adamı yetiştirilmesini sağlayacak niteliğe kavuşturulması gerekir. Bunun için de, eğitim kalitesinin yükseltilmesi yanında, bu okullara din adamı olacak kişilerin gitmesinin sağlanması gerekir. Bu da, diğer okulların, din eğitimi bakımından çocuklarını dini bütün olarak yetiştirmek isteyenlerin taleplerini karşılayacak hale getirilmesi ile mümkündür. Bu köklü sistem değişikliği, hem çocuklarını dini bütün yetiştirmek isteyenlerin çocuklarını diğer okullara yöneltmelerini sağlayacak, hem de sadece din görevlisi olacakların seçtiği okul haline geleceği için, İHL’lerinin müfredatının işlenişindeki standart ve niteliği yeterli düzeye gelecek şekilde artacaktır.

Zaman, 07.04.2012

Genç subaylara dersler

Şu anda 12 Eylül’ün yargılanmasına ilişkin olarak ortaya çıkan büyük coşkunun pek de bir şey göstermediğini, özellikle toplum olarak topyekûn bir anti darbe bilincine sahip olduğumuz anlamı taşımadığını yazmıştım dün.

12 Eylül davasında müdahil olmak için sıraya girenlerden, mahkeme önünde gösteri yapanlardan büyük çoğunluğunun aynı zamanda Ergenekon muhipliği yaptığı düşünülürse hemen anlaşılır ne demek istediğim.

Ama yine de bu davayı çok önemsiyorum. En çok da bu davanın genç subaylar üzerinde yapacağı etkiyi…

Bu dava onlara, orduda aldıkları terbiyenin aksine, hiçbir zaman, hiçbir koşulda “ülke kurtarmak” gibi bir misyonları olmadığını; eğer kendilerine böyle bir misyon atfedip de harekete geçerlerse, bu suçun asla peşlerini bırakmayacağını; orgeneral de olsalar, emekli de olsalar, 90 yaşına da gelseler sonunda adaletin yakalarına yapışacağını ve işledikleri suçun cezasını er geç çekeceklerini öğretiyor.

Darbeci yaftasıyla yaşamak

Sadece bu da değil… Mahkeme salonu önünde bir zamanların kadir-i mutlak lideri Evren için söylenen aşağılayıcı şarkıları, sloganları dinliyor onlar da.

İşkenceden geçmiş, yakınlarını kaybetmiş, hayatı kaymış mağdurların Evren ve arkadaşlarından bahsederken seslerine yansıyan nefret ve tiksintiyi duyuyor.

Ve o öfkeli kalabalıkları gördükçe darbeci subayların omuzlarda taşındığı günlerin artık geride kaldığını anlıyor.

Darbeciliğin -üstlerinin onlara telkin ettiği gibi- onları halk nezdinde kahraman yapmayacağını; tam tersine“halk düşmanı” haline getireceğini; eğer böyle bir hata yaparlarsa ömürleri boyunca kin ve nefretle kuşatılmış halde yaşayacaklarını; toplum tarafından aforoz edileceklerini; göğüslerine asılacak “darbeci”yaftasıyla ilelebet lanetli bir insan olarak yaşayacaklarını; çocuklarının onlardan utanacağını görüyor acı acı.

Bundan daha büyük bir caydırıcılık olur mu? Yarın öbür gün bir komutanlarının yasa dışı bir emriyle karşılaştıklarında Evren’in düştüğü bu durumu hatırlamayacaklar mı?

Rütbeleri sökülürse

Evet, herkes gibi ben de isterdim Evren’in ve Şahinkaya’nın o salona gelip sanık sandalyesine oturmasını. İddianameyi dinlemek zorunda kalmasını; kendilerine yöneltilen bütün suçlamaların orada yüzlerine karşı okunmasını…

Ben de isterdim, çok yaşamış olmak gibi bir şansın çifte şansa dönüşmemesini ve onları hapis yatmaktan kurtarmamasını.

Yüreğimi serinleten tek şey var; bütün bu cezalardan daha ağır bir cezanın onları bekliyor oluşu: Rütbelerinin sökülmesi!

Eğer Türk ordusunu biraz tanıyorsam, bence darbe sanıklarına verilebilecek en ağır ceza rütbelerini sökmektir. Hapis yatmaktan da, sabıkalı olmaktan da, kamu haklarından men edilmekten de daha ağır…

Öyle ya… Bir onlar bir ömür boyu o rütbelerle var oldular. Apoletlerindeki yıldızların onlara verdiği gücü kendi iktidarları için kullandılar. O iktidarı ebediyen kaybedişlerinin rütbe sökmekten daha sembolik bir ifadesi olabilir mi?
Ama rütbe sökme ritüelini sabırsızlıkla beklemem, sadece sanıklara verilebilecek en ağır ceza oluşu yüzünden değil. Asıl, TSK için taşıdığı anlam dolayısıyla önemli buluyorum rütbelerinin sökülmesini.

Çünkü bu ritüelle Türk Silahlı Kuvvetleri, darbecileri artık silah arkadaşı olarak görmediğini, kendinden saymadığını beyan etmiş, kurum olarak kendini darbecilerden ayırmış olacak.

Bu ritüelle ordumuz İttihat Terakki’den bu yana hücrelerine işlemiş olan cuntacılık geleneğini karşısına almış olacak. Ordu bu ritüelle, onun onurunu kirletenlerden verdiği payeyi geri almış olacak.

Bu sembolik ceza, halkın “beni koru” diye ellerine verdiği silahları halka doğrultanların; sadece halka değil ordunun misyonuna da ihanet içinde olduklarının kabulü anlamını taşıyacak.

Bugun, 07.04.2012