Ana Sayfa Blog Sayfa 458

Kamu tiyatrolarını ne yapmalı?

0

Şehir ve Devlet Tiyatroları üzerinden yapılan tartışmalar, kimin ne derece devletçilik karşıtı olduğunu açığa vurmada turnusol kâğıdı işlevini gördü.

Bu sayede anladık ki, devletin bazı alanlarda toplumsal hayata müdahale etmesini istemeyen kimileri, başka bazı alanlarda bu tür müdahaleler olmasını talep etmekte. “Aydınları” özel misyonla yüklü homojen ve organik bir bütün olarak görmekte ve onlara “sıradan” insanlara külfet bindirecek ayrıcalıklı statüler ihsan edilmesini istemekte. Üzücü ama şaşırtıcı olmayan bir olgu bu; zira, özgürlük felsefesinde derinleşmemek, anlık olayların heyecanı içinde çıkmaz yollara sapmayı kolaylaştırıyor.

Tiyatrocuların (hepsinin değilse de ekserisinin) devletçi reflekslerine hiç şaşırmadım; zira, buna 2005 yılında yine Zaman gazetesi sayfalarında girdiğim bir tartışmada bizzat şahit olmuştum. O yılın yazında DT genel yönetmeninin görevinden alınıp yerine yine DT personelinden bir diğer tiyatrocunun atanması üzerine DT’nda adeta isyan çıktı. İsyancılar AKP’ye cumhuriyet, çağdaşlık vs. adına saldırdı. Ben de 4 Eylül 2005’te “Devlet Tiyatroları kapatılmalı mı?” başlıklı bir yazı kaleme alıp DT’nın kapatılması çağrısı yapınca, saldırılardan nasibimi aldım. Padişahlığı savunduğumu, çağdaşlığa karşı durduğumu, iki eşli sekiz çocuklu bir mürteci olduğumu ve hatta evde çizgili pijama giyip oturduğumu kapsayan çok “seviyeli” eleştirilerle karşılaştım. Şahsıma yönelik eleştirilere serbest ticaret karşıtlığı da eklenmişti. Muarızlarım genelde sanatı, özelde tiyatroyu “ticarete konu yapmamak”, “ticarileştirmek” gerektiğini büyük fakat çocukça bir özgüvenle ileri sürdü. Bunun üzerine 17 Eylül 2005’te yayımladığım ikinci yazıyla (“Devletin sanatı ve sanatçısı olmalı mı?”) gereken cevabı verdim. Ne var ki, bazılarının doğruları öğrenmesi çok zor, belki de imkânsız. Aradan geçen yedi yıl tiyatro camiasında fikir bakımından kayda değer yenilenmeye şahit olmamışa benziyor.

ŞT yönetmeliğinde yapılan değişiklik birçok bakımdan önceki durumdan daha iyiye gidiş. Tek kişiye bırakılmış olan repertuar seçimi yetkisi 7 kişiden -5’i kadrolu sanatçı 2’si belediyenin atadığı üye- müteşekkil bir heyete aktarılıyor. Heyetin kompozisyonu ve işverenin belediye olduğu göz önüne alındığında, bu, desteklenmesi gereken bir adım; zira, demokratik meşruiyeti ve çoğulcu katılımı güçlendirmekte. Ancak, hem menfaat kaygısı hem ideolojik önyargı memur tiyatrocuları şiddetle itiraza itiyor ve başka yerlerde çalışmakta olan yandaşları da onlara destek vermeye koşuyor. Kullandıkları ve -aralarında liberal olanların da bulunduğu- bazı yazarlarca desteklenen tezlerin çoğu ise ya yanlış ya da ilgisiz.

Sanata ve sanatçıya özgürlük argümanı bu olayı ancak kısmen ilgilendirir. İB şehirde faaliyet gösteren özel tiyatrolara bir müdahalede bulunsaydı, bu açıkça sanatta özgürlüğe aykırı olurdu. ŞT olayında başka faktörler var. En önemlisi, finansmanı sağlayanın tiyatrocuların kendisi değil, bir kamu kurumu olan belediye olması. Belediye de belediye başkanının değil vergi mükelleflerinin parasını kullanıyor. Bu durumda konu otomatikman tiyatrocuların halkın parasını kullanmasıyla ilgili bir soruna dönüşüyor. Paranın nasıl kullanılacağı kararına halkın (temsilcilerinin) katılması ve kamu parası harcayan her kuruluş için olduğu gibi harcamaların denetlenmesi gerekiyor. Tiyatrocular ve tiyatrolar niçin bundan muaf olsun? Böyle bir pozisyon ahlâken ve demokratik teori açısından nasıl meşrulaştırılabilir?

SERBEST PİYASA YOKSA ÖZGÜR SANAT DA YOK

Sadece memur tiyatrocular ve arkadaşları değil, liberal eğilimlere sahip olduğu bilinen kimi aydınlar da, ne yazık ki, tiyatrocuların savunulamaz pozisyonlarına destek verdi. Bu doğrultuda kullanılan argümanlardan biri, piyasa tiyatro ürününü yeterince üretmeyeceği için, devletin müdahale etmesi gerektiğiydi. Liberal eğilimli kişilere naçizane tavsiyem bu teze çok ihtiyatlı ve istisnai olarak başvurmaları, zira pek sağlam değil. Piyasanın yeterince üretmeyeceğini nereden biliyorsunuz? Otomobil üretimini devlet yapıyor olsaydı, devletçi kafalar otomobil üretiminin de aynı gerekçeyle piyasaya bırakılmamasını savunabilirdi. Sonra, “yeterince” nedir? Piyasa talebinden bağımsız olarak ne kadarın “yeterince” olduğuna karar verebilecek bir siyasi, bürokratik veya entelektüel otorite olabilir mi? Aslında merkezi ve mahalli otoritelerin bütün baltalamalarına rağmen, piyasalar, özel tiyatrolara yaşama imkânı sağlıyor. Özellikle İstanbul’da başarılı özel sahneler var ve çok da etkin şekilde işliyorlar. Hiç şüphe yok ki, devlet ve İstanbul Belediyesi kendine bağlı tiyatroları mütemadiyen sübvanse ederek sanat piyasasına ahlâk ve adalet dışı müdahalelerde bulunmasa, daha da gelişecekler.
Kamu tarafından finanse edilen tiyatroların pozitif dışsallık yarattığı ve bu yüzden buna devam edilmesi gerektiği tezi de yanlış. Bir defa bu olguyu klasik pozitif dışsallık tanımına sığdırmak biraz zorlama. İkincisi, olayın asıl adı, pozitif dışsallık yaratılması değil, birilerine sübvansiyon sağlanmasıdır. Her sübvansiyon uygulamasında pozitif ve negatif ayrımcılığa tabi tutulanlar olur. Kamu tiyatroları olayında kadrolu (memur) sanatçılar ve onların sanat zevk ve tercihleri ile gönüllü seyirciler pozitif, vergi mükellefleri ve tiyatrolarda yansıtılanlardan farklı zevk ve tercihlere sahip olanlar negatif ayrımcılığa tabi tutulmaktadır. Tiyatronun şu veya bu eserinin birileri açısından başkalarının tercihi olan eserlerden üstün görülmesi ise sadece üstün görenleri bağlar. Buna dayanarak kamusal finansman meşrulaştırılamaz. Anayasanın devlete sanatı ve sanatçıyı koruma görevini vermiş olması da sanatçıların maaşlı memurlara dönüştürülmesine gerekçe yapılamaz. Çünkü, ilk olarak, sanatçılar memur sanatçılardan ibaret değil, sanatçıyı korumak onu memurlaştırmak demekse, halihazırda kadrolu olanları imtiyazlı kılmak yerine tüm sanatçıları memurlaştırmak gerekir. İkincisi, onu memurlaştırmak gerçek sanatçının özgünlük, özgürlük ve yaratıcılığına darbe indirmek anlamına gelir.

Türkiye, başka birçok alanda (meselâ eğitimde) olduğu gibi sanatta da en kötü modeli benimsemiş durumda. Bununla yoluna devam edemez, etmemeli. Sanat-devlet ayrılığı din-devlet ayrılığı kadar önemli ve gerekli. En iyi yol, sanatın tamamen topluma (piyasa ekonomisine ve üçüncü sektöre) bırakılması. Böylece, sanatçılara memur zihniyetinden kurtulma, sanatsal ve ticari girişim kapasitelerini sivil toplum içinde kullanma ve geliştirme imkânı sağlanmış olur. İkinci en iyi ise, sanatçıların yine memurluktan azat ve topluma iade edilmesine ilaveten sivil toplum içindeki gönüllü ticari ve gayri ticari tiyatro yapma çabalarına, geniş bir toplumsal konsensüse dayanarak, proje bazlı, geçici ve kısmi kamusal destek sağlanması. Bence Türkiye bu iki yoldan birini seçmeli.

 

Zaman, 11.05.2012

Yine mi?

Başbakan Erdoğan “Başkanlık sistemini tartışalım” diyor.
Başkanlık sistemi

“Hayır, tartışmayalım” diyecek değiliz, tartışalım ama şunu da unutmayalım: Bu konu herhalde siyasetin en uzun süre tartışılan ama bu kadar çok tartışılmasına rağmen bir türlü sonuca ulaşamayan konusu. O zaman bunun bir sebebi olmalı…

Bunca zaman içinde görünen o ki hem parlamenter sistemin hem de başkanlık sisteminin avantajlarını ve dezavantajlarını yan yana sıraladığınızda, birinin öbürüne açık üstünlük sağladığı bir tablo çıkmıyor ortaya.

Her iki sistemin de üstünlükleri ve zaafları var. Unutmayalım ki, Başbakan Erdoğan, başkanlık sisteminin yeni anayasada yer alması için son nabız yoklamasını 2011 başında yapmıştı.

Ve biz o zaman bu konuda AK Parti’nin üç temel direği arasında bile görüş birliği olmadığına tanık olduk.

Hem Arınç hem de Gül çeşitli sebeplerden başkanlık sistemine sıcak bakmadıklarını açıkladılar.

Bana kalırsa, bu tartışmanın Özal’dan bu yana defalarca gündeme gelmesine rağmen her seferinde sonuçlanmadan sönüp gitmesinin sebebi sistemlerden herhangi biri üzerinde ağırlıklı çoğunluğun sağlanamayışı.

O zaman da şöyle bir akıl yürütme giriyor devreye: Mademki, başkanlık sistemi denilen sistem bütün sorunlarımızı çözecek bir sihirli formül değil, öyleyse böylesine radikal bir değişikliğe gidip, bütün sistemi altüst ederek ciddi bir risk almaktansa, elimizde olan ve alıştığımız sistemi reforme etmek daha akıllıca değil mi?

Toplumsal psikoloji uygun mu?

Başkanlık sisteminin parlamenter sisteme göre taşıdığı dezavantajlar; özellikle Türkiye’nin siyasi kültürüne neden uygun olmadığı; halkın seçtiği güçlü yetkilerle donatılmış başkan ile yasamayı karşı karşıya getireceği ve sistemin kilitlenmesine yol açacağı; dönem içinde başkan değiştirmenin imkânsızlığının getireceği sakıncalar;

Eğer başkanlık sistemine geçersek sonucun ABD’ye değil, daha çok Latin Amerika ülkelerindeki başarısız uygulamalara benzeyeceği gibi önemli uyarılar şu anda çok sayıda hukukçu ve siyasetçi tarafından ifade ediliyor.

Ama benim endişem bununla da sınırlı değil. Benim endişem, sadece politik kültürün değil, toplumsal psikolojinin de böyle bir sistem tartışması için uygun olmamasından kaynaklanıyor.

Başkanlık sistemini teorik bir model olarak, ülkenin bugünkü politik koşullarından, toplumsal psikolojiden soyutlayarak tartışamazsınız.

Tartışmanın gündeme geldiği zamanın toplumsal ruh halini de göz önüne almak zorundasınız.

Eğer bugün yeni anayasa bağlamında, başkanlık sistemine geçiş tartışması açılırsa, bu geniş kitlelere Tayyip Erdoğan’ın otoriter bir rejim kurma isteğinin artık deşifre olduğunu düşündürecek; ciddi bir samimiyet krizine yol açacak, dolayısıyla siyasetin kimyasını bozup çok daha sert bir kutuplaşmaya yol açacak bir tartışma olur.

En önyargısız kesimlerin bile kuşku duymasına, endişesiz modernlerin de endişeli hale gelmesine; liberallerin, demokratların ve hatta birçok muhafazakâr demokratın ürkmesine, AK Parti’nin Anayasa değişikliğinde bütün müttefiklerinden kopup “öz gücü” ile baş başa kalmasına yol açar.

Anayasa değişikliği güme gider

Ayrıca böyle bir tartışma, yeni anayasa tartışmalarının tek teması haline gelerek, bütün diğer tartışmaları yapılamaz hale getirir.

Böylece, yıllardır beklediğimiz sivil, özgürlükçü, devlet-vatandaş ilişkilerine yeni bir bakış açısı getiren, Kürt sorununun çözümüne geçit veren, devletin yeniden yapılandırılarak optimal sınırlarına çekilmesini sağlayan, ademi merkeziyetçi bir idari yapıyı formüle eden bir anayasa hayali bir başka bahara kalır.

Toplum da haklı olarak aldatıldığını; AK Parti’nin “yeni anayasa”dan tek muradının başkanlık sistemine geçiş olduğunu düşünür.

Bütün bu sebeplerden ben başkanlık sistemine geçiş tartışması için bugünün siyaseten doğru bir gün olmadığını ve Erdoğan’ın da bunu kısa sürede anlayıp şu anki cumhurbaşkanı yetkileri ile yetinmek zorunda kalacağını tahmin ediyorum.

Kaldı ki, onlar da hiç az değil; Erdoğan gibi “sembolik” pozisyonlara sığamayacak güçlü liderler için bile..

 

Bugün, 11.05.2012

Bunlar da dil sürçmesi olsun

Başbakan Erdoğan’ın “tek din” sözünün dil sürçmesi olduğunu söylemesi önemli. Çünkü bu yaklaşım totaliterdir; özgürlükçü değil. İlk bakışta şaşırtıcı görülebilir, ama “tek din”, ittihatçı Kemalist bir slogandır; İslami değil.

Osmanlı da değil.

Eğer Osmanlı çeşitliliği kötü görüp “tek dil,” “tek din” diye “tekleseydi”, tarih kitapları muhtemelen “Bilecik civarında kısa bir süre yaşamış küçük bir beylik” olarak bahsedecekti ondan. Teklemeye kalkışmadığı için 600 sene yaşadı Osmanlı.

Onu batıranlar tam da tekleştirmecilerdi.

Maalesef Kemalist resmi ideoloji ve onun zorunlu eğitiminin “mabetleri” olan okullar hepimizi, onun karşıtlarını bile bir şekilde etkiledi.

Bu anlamda dil sürçmelerimiz, belki de bir bilinç sürçmesini ifade ediyor.

En demokrat insanların bile bazen kendilerinin de yanlış olduğunu kısa zamanda fark ettikleri savrulmaları bu yüzden.

“Hepimiz Kemalistiz” demiştibir arkadaşım, maalesef doğru…

***

Şirketler değil muhasebeciler cezalandırılsın!

Takım tutmam, futboldan anlamam ama orada doğru gitmeyen bir şeyler olduğunu anlıyorum.

“Bize göre tüzel kişiler cezalandırılmamalı. Gerçek kişiler cezalandırılmalı. Sen tüzel kişiliği cezalandırınca oraya gönül veren milyonlarca insanı cezalandırıyorsun” diyor Başbakan Erdoğan.

Katılmıyorum.

“Gönül veren milyonları” cezalandıran, şikeyi yapandır; hukuku uygulayan değil.

“Kendi hesabına şike” olmaz. Şike zorunlu olarak kolektif bir suçtur ve o sahtekarlığın takıma puan, para ve kupa gibi getirileri var.

Eğer böyle bir yaklaşımı benimseyeceksek, “vergi kaçıran holdingler değil, onların muhasebecileri cezalandırılsın” diyene itiraz edebilir miyiz?

***

“Bize helaldir, Fransa’ya haram!”

Türkiye’yi AB’ye istemiyor diye Fransa’ya “maç esnasında kurallar değişmez. Maç başlamıştır ve kurallar aynen işler” diyor Başbakan Erdoğan.

Haklı. Ama Fransa’dan yapmasını istediğimizi kendimiz yapıyor muyuz?

Şike soruşturması başlayınca, büyük takımların cezalandırılması ihtimali belirdiğinde, aniden cezaların yüksekliğini keşfedip, soruşturmanın ortasında iktidarı ve muhalefetiyle yasa değiştirmedik mi?

Ben uyarı görevimi yapayım:

Kötülüğün normalleştiği bir ortamı elbirliğiyle inşa etmenin, içimizdeki zayıfı cezalandırıp güçlü olan için kural değiştirmenin faturası çok ağır olacak bize.

***

Darbeciye de muhtıra verilemez.

“Genelkurmay’dan verilen cevap da gayet kibar. Kelimeler seçilerek kullanılmış. Bu tür şeyler cevapsız kalmamalı. Hakaretle eleştiri aynı değil” diyor Başbakan Erdoğan.

Orduyu darbe yapmaya çağırmak veya suça teşvik hukuken suçtur. Hakaret de öyle. Bu durumda suç duyurusunda bulunulur, dava açılır, yargılama yapılır.

Ama asker bürokrat lafa girmez.

Burada paylananların B. Coşkun ve Ü. Kocasakal gibi faşizan/anti-demokratik zihniyetteki insanlar olması önemli değildir.

Genelkurmay’ın demokrasiyi övmesiyle sövmesinin anlamı aynıdır: Siyasete müdahale.

Sorun onun susması gerekirken konuşmasıdır. Genelkurmay Başkanı’na hitaben “eleştiriye tahammül edeceksin, etmiyorsan o koltuğu bırakacaksın. Daha vahimi, Hükümet’in ona destek vermesi” diyen CHP lideri Kılıçdaroğlu haklı diyecektim ki, o da sözün devamını bozdu.

“Düşünmesi lazım, ‘Benim mesai arkadaşım terörist ilan edildi, Silivri’ye konuldu.’ Gıkı çıktı mı?” diyerek, kutlamada acele etmememiz gerektiğini hatırlattı bize.

İşimiz kolay değil yani.

 

Star, 10.05.2012

Futbolda Şike, Vicdan ve Hukuk Devleti

Geçtiğimiz günlerde önce Türkiye Futbol Fedarasyonu (TFF) Başkanı Sayın Yıldırım Demirören’in, sonra da Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye futbol takımlarının UEFA tarafından Avrupa Liglerinden yaklaşık beş yıl süreyle men edilmesinin Türkiye’de futbolun sonu olmayacağı mealinde  açıklamaları oldu. Bilindiği gibi, eğer UEFA böyle bir kararı alırsa, bu kararının gerisinde Türkiye Süper Ligi’nde 2010-2011 sezonundaki şike ve teşvik iddiaları ile ilgili olarak TFF’nin hukuki belgelerinin öngördüğü ligden düşürme gibi tedbirleri almaması yatacaktır.

Ben bu yazıda, ilk olarak, UEFA’nın men cezasının Türkiye’de özel olarak futbol genel olarak da spor alanında yaratacağı tahribattan; ikinci olarak da, UEFA’nın bu cezayı verme gerekçesi olan, TFF’nin hukuki sorumluluklarını yerine getirmemesinin hukukun üstünlüğü ilkesine vereceği zarardan basedeceğim.

 

İlk olarak, UEFA’nın böyle bir cezasıyla futbolda uluslararası rekabetin önü kapanmış olur. Rekabet, tıpkı ekonomide mal ve hizmetlerin kalitesini arttırdığı gibi futbolda da kaliteyi arttırır. Hatırlayın, Özal öncesi Türkiye’sinin rekabeti engelleyen ithal ikameci ekonomi politikaları nasıl yerli üreticileri koruyor ve onların yağmur yağdığında yağmurluksuz içine binilemeyen otomobiller, annelerimizin saçını, parmaklarını kaptırdıkları merdaneli çamaşır makinaları üretmelerine imkan tanıyordu… Ekonomide dış rekabetin yokluğu neticesinde yıllarca Türkiye vatandaşları kalitesizliğe mahkum edildiler. Şimdi, futbol alanında uluslararası rekabetten Türkiye’nin dışlanmasının benzer bir kalitesizliği beraberinde getirmesi güçlü bir ihtimaldir.

 

UEFA’nın bu cezasının ikinci olumsuz sonucu hem futbol hem de diğer alanlarda Türkiye insanının yeni yeni kazanmaya başladığı özgüvene darbe vurulması olacaktır. Orta yaş ve üzerindekiler bilir… 80li yıllar ve öncesi Türkiye futbolunun uluslararası maçlarda “şerefli yenilgiler” yıllarıydı. Takımlarımızın düzineyle gol yediği o yıllarda, kimi maçlarda az gollü bir mağlubiyet almış ve biraz da top oynayabilmişsek gazetelerimiz “yenildik ama ezilmedik” diye başlıklar atarlardı. Futboldaki bu “makus talih”, özellikle Jupp Derwall’in, 1984 yılında, Galatasaray’ın başına geçmesi ile tersine çevrildi. Derwall, Galatasaray’a 13 yıl aradan sonra Türkiye şampiyonluğu kazandırmakla kalmayıp, takımına sık sık Avrupalı takımlarla hazırlık maçları yaptırarak futbolcularının Avrupalı rakipler karşısında özgüven kazanmalarına imkan sağlamıştı. Bu özgüven sayesinde Galatasaray Mustafa Denizli yönetiminde 1987-88 sezonunda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale yükselmiş, Fatih Terim yönetiminde 2000 yılında UEFA kupasını, Mircea Lucescu yönetiminde de Süper Kupa’yı kazanmıştır. Galatasaray’ın bu başarıları diğer kulüplerimizde de kendine güveni getirmiş ve Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzon gibi kulüplerimiz de uluslararası  arenada korkulur rakipler haline gelmiştir. Kulüp düzeyindeki bu başarılara 2002 yılında Milli Futbol Takımı’nın Japonya ve Kore’nin evsahipliğinde gerçekleşen Dünya Kupası’nda üçüncülüğü kazanması eklenmiştir. Tüm bu başarılar, özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, siyasal, ekonomik, kültürel ve diğer alanlarda özellikle Avrupalı uluslar karşısında geri plana düşüp özgüvenini kaybeden Türkiye insanının kendine güven duymasına, “evet, bizim bir eksiğimiz yok, biz de yapabiliriz…” demesine imkan sağlamıştır. Şüphesiz bu özgüven tazelenmesi sadece spor alanında değil edebiyatta (mesela Orhan Pamuk’un edebiyatta Nobel’i kazanması), müzikte (mesela Sertap Erener’in Eurovision birinciliği) ve diğer alanlardaki başarılarla da pekişmiştir. Futbolda kendimizi dış rekabetten mahrum bırakmak bu özgüvenin kaybolmasına yol açabilir.

 

İkinci olarak, TFF’nin görevini yapması hukukun ve vicdanın gereğidir. TFF’nin görevini yapmaması, bazı kimselerin ve kulüplerin yaptıkları yanlışların hesabını vermeden yollarına devam edebildikleri düşüncesini yaratarak vicdanları yaralayacaktır. TFF’nin bu uygulamasının verdiği mesaj, bundan böyle gücü yetenin şike yapabileceği, teşvik primi verebileceği yönünde olacaktır. Eğer yarın bir başka kulüp şike yaparsa, TFF o kulüp hakkında ligden düşürme kararını geçmişiyle çelişmeden savunamayacaktır. Bu Hükümetin de karnesine çok büyük bir eksi olarak yazılacaktır. Ergenekon, Balyoz ve İnternet Andıcı davalarında, olması gerektiği gibi, her kim olursa olsun, yasalara aykırı eylemlerde bulunanların bağımsız ve tarafsız mahkemeler önünde hesap vermesini, kısaca, hukukun üstünlüğünü savunan Hükümet burada bu ilkeden ödün vermiş olacaktır.

 

Hükümetin, böyle bir yola gitmesinde bir kaç neden olabilir. Bunlardan ilki, siyasal nedendir. Buna göre, Hükümet, bazı kulüplerin küme düşürülmesi halinde, onların taraftarlarının bu durumdan Hükümeti sorumlu tutacağını ve Hükümetten desteğini çekeceğini düşünebilir. Her ne kadar, siyasal tercihlerin kulüp aidiyetleri etrafında şekillendiğine ilişkin pek bir gösterge yoksa da, bunda kısmen haklılık payı olabilir. Takım taraftarlığını, diğer tüm kimliklerinden, çıkarlarından önde tutan bazı kişiler Hükümete, kulüplerinin ceza alması halinde destek vermemek eğiliminde olabilirler. Ancak, küme düşürülme ihtimali olan kulüplerin taraftarları içerisinde, kulüplerinin yöneticilerinin yaptığının yanlış, bundan tezmizlenmenin yolunun da gerekli cezanın çekilmesi olduğunu düşünenler olabilir. Böyle düşünenler, kuralların çiğnenerek istisnalar yaratılmasından rahatsız olabilir ve Hükümete destek vermekten geri durabilir.

 

İkinci neden, hükümetin 7-8 takımın küme düşürülmesi halinde Türkiye’de futbolun çökeceğini düşünmesi olabilir. Zira, Başbakanın bu yönde bir açıklaması olmuştur. Kanımca, bu da yanlış bir düşünme biçimidir. Bu, Ergenekon, Balyoz ve İnternet Andıcı davalarına karşı çıkanların, “bu davalar ordumuza zarar vermektedir” biçimindeki argümanına benzemektedir. Onların bu argümanına Hükümetin ve bu davaları destekleyenlerin verdiği cevap, doğru bir biçimde, bu davalar neticesinde suça karışmış olanların Türk Silahlı Kuvvetleri’nden temizlenerek daha sağlıklı ve güçlü bir ordu kurulacağı şeklindedir. Evet, aynı argüman, Türkiye futbolu için de geçerlidir. Centilmenlik ve sportmenlik dışı yollara başvuranların cezalandırılması, belki bir kaç sezon Süper Ligi heyecansız hale getirebilir ama gelecek için çok daha rekabetçi ve güçlü hale getirir. Eğer bugün fubolda yapılan yanlışlara Türkiye’de futbol çöker diyerek göz yumarsanız, darbecilere ve andıççılara da onlar “Bu davalar Türk Ordusu’nu çökertiyor” dediğinde verecek cevabınız olamaz.

 

Üçüncü neden, Yayıncı Kuruluşun karşılaşacağı maddi zararla ve bunu engellemek için Hükümet’e yaptığı baskıyla ilgili olabilir. Bilindiği gibi, futbol maçlarını yayınlama hakkı ihaleyle bir yayın kuruluşuna veriliyor. Yayın kuruluşu, 7-8 takımın düşürülmesi neticesinde bu takımlarının taraftarlarının yayınını satın almaması nedeniyle büyük zarar edebilir. Ancak, piyasa ekonomisi doğası gereği risk almayı gerektirir. Alınan riskler karşılığında tatlı karlar elde edilebileceği gibi acı zararlar da edilebilir. Ayrıca, Türk futbol takımlarının uluslararası müsabakalardan men edilmesi durumunda hem kulüpler Avrupa kupalarında oynamaktan elde edecekleri gelirleri kaybedecek hem de Avrupa şampiyonalarında boy göstermek isteyen kaliteli futbolcular Türkiye’de oynamayı tercih etmeyeceklerdir. Bu da Türkiye’deki futbolun kalitesine olumsuz etki edecektir. Kaliteli bir futbolun olmadığı yerde, futbol izleyecilerinin Yayıncı Kuruluşun Türkiye Ligi yayınını talep edeceği de şüphelidir. Nitekim, ben şahsen Türkiye futbol kulüplerinin Avrupa Kupalarından men edilmesi durumunda LigTV aboneliğimi iptal etmeyi ciddi bir şekilde düşünüyorum.

 

Evet, bu yazıda açıklamaya çalıştığım gibi böyle bir ceza Türkiye’de özelde futbola genelde spora ve insanımızın özgüvenine telafisi çok zaman alacak büyük bir zarar verecektir. TFF’nin üzerine düşeni yapması hem bu kötü sonuçları engellemek hem de hukukun gereğini yerine getirmek için bir zorunluluktur.

 

Berktay’ın erdemi ve solun bağnazlığı

Bundan üç ay kadar önce “12 Eylül ve ezberlerimiz” başlıklı bir yazı yazmıştım bu sütunda. 12 Eylül darbesini lanetlemiş, ancak “bu darbeye giden taşların TSK tarafından bilinçli bir şekilde döşendiği teorisi”ne katılmadığımı da söylemiştim. “Amerikan komplosu” tezinin zayıflığını da belirtip şöyle demiştim:

“Her iki komplocu ezberin ortak noktası ise, geçmişin tüm suçunu ya ‘dış mihraklar’a ya da ‘derin devlet’e yıkıp, toplumu ak sütten çıkmış ak kaşığa döndürmesi. Sanırsınız ki perde arkasında ellerini ovuşturan şeytani adamlar olmasa, pırıl pırıl gençlerden ve güleryüzlü yetişkinlerden oluşan Türkiye toplumu gül gibi geçinip gidecekti.”

 

Bu yazının hemen ardından bir dizi itiraz geldi. Gazetemizin değerli yazarlarından Taha Kıvanç bir reddiye yazdı. “Sen de amma safsın” diyen emailler aldım. “Derin devleti ve emperyalizmi aklamakla” dahi suçlandım.

Kanlı 1 Mayıs

Bugünlerde ise, işte biraz da bu arka plan sebebiyle, Halil Berktay’ın Taraf’ta başlattığı 1 Mayıs 1977 tartışmasını ilgiyle izliyorum. Çünkü Prof. Berktay da, Türkiye’deki komplo teorisi tutkusunu bir kenara bırakıp, “biz ne yaptık” diye soruyor. 70’li yıllardaki sol hareketin korkunç bir fanatizm içinde olduğunu hatırlatıyor, “Kanlı 1 Mayıs”ın pekâlâ bu fanatizmin eseri olabileceğini, bir derin devlet kumpasına gerek (ve kanıt) olmadığını söylüyor.

Peki Berktay’ın bu sağduyu ve öz eleştiri çağrısına gelen sol tepkiler neler?

Ne olacak, aynı fanatizmin devamı…

Sol Portal, Halil Berktay’ı “kontrgerillayı aklamakla” suçluyor.

BirGün gazetesindeki bir yazar, kendisini “tetikçi” ilan ediyor.

Hızını alamayan bir diğer BirGün yazarı, ona “AKP’nin şeytanı” diyor.

Sol adına aklı başında şeyler söyleyegelen iki Taraf yazarı bile, “bana ‘solcular adam öldürdü’ diyen gazetede yazdırtamazsınız” dercesine, köşelerine veda ediyor.

Hürriyet’in post-solcu/İslamcı kalemi dahi topa girip, Berktay’a ucuz kahraman imasında bulunuyor.

Oysa bence Berktay’ın yaptığı şey, Türkiye’de nadir rastlanan bir erdeme karşılık geliyor: İçinden çıktığı siyasi geleneği dürüstçe eleştirmek. Bu geleneğin suç ve günahlarını, “dış düşmanlar”a ve “iç hain”lere ihale etmeden, ideoloji ve zihniyet düzeyinde çözümlemek.

‘Öz-doğruluk’ merakı

Bu tutuma Türkiye’de az rastlanıyor, çünkü bizde makbul olan bunun zıttı: Kendi tarafını her durumda haklı ve doğru görme, kötülüğün ancak ötekilerden veya bilinmeyen gizli güçlerden kaynaklandığına inanma.

Söz konusu tutuma, İngilizce’de “self-righteousness” deniyor. “Öz-doğruluk” diye tercüme edilebilir belki, ama aslında Türkçe’de tam karşılığı yok. (Galiba hemen herkes “self-righteous” olduğu için, bu durumu tanımlamaya hacet olmamış. Ahmet Altan’ın yine Türkçe’de karşılığı bulunmayan “control freak” kavramı için savladığı gibi.)

Eminim bu “öz-doğruluk” zihniyetini İslam’a bağlayanlar çıkacaktır. Oysa bence, aksine, insanı kendi “nefs-i emmare”sine (kötülüğü emreden benliğine) karşı ısrarla uyaran Kur’an, öz eleştirel bir siyasi kültürü davet etmektedir. (Çağımız Müslümanlarının bunu ne kadar dikkate aldığı ayrı bir tartışma.)

1 Mayıs tartışmasında bir kez daha karşımıza çıkan gerçek ise, Türk solunun“öz-doğruluk” alanında gösterdiği üstün başarı. 

Zaten dikkat ederseniz tüm sol söylem, aynı tutumu yansıtıyor: Solcular, hep zalimin karşısında, mazlumun yanındalar. Dahası “akıl ve bilim” ve hatta “tarihin kuralları” bile onların safında. “Sağcı” olmak için ya cahil ve bağnaz, ya da zalim veya “satılmış” olmak gerek.

Oysa ne güzel görüyoruz işte, kimlerin ne kadar bağnaz, kör ve irrasyonel olabildiğini…

 

Star, 09.05.2012

Solun resmi tarihi

0

Devletlerin resmi tarihiyle hesaplaşmanın ne kadar sancılı, ne büyük cesaret gerektiren bir iş olduğunu hepimiz yakından biliyoruz.
Düşünsenize, “1915 soykırım mıydı” ya da “Dersim katliam mıydı” sorularını yüksek sesle sorabilmek için kaç on yıl beklemek gerekti!

Solun devlet olmuş partilerinin resmi tarihlerini o günün siyasi ihtiyaçlarına göre nasıl anbean güncelledikleri ya da yeniden yazdıkları; bu resmi tarihi koruma uğruna nice cana kıydıkları da malumumuz… Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarihinde, parti içi her iktidar değişikliğinde eski merkez komite üyelerinden kimilerinin resimlerinin yok edilişi; onların partiye yaptıkları hizmetlerin anlatıldığı bölümlerin buharlaşışı karikatürlere konu olmuştur. Çin Komünist Partisi’nin iki numaralı adamı Lin Piao’nun 1972’de bir uçak kazasında öldüğünün açıklanışıyla birlikte (aslında bir yıl önce öldürülmüştü) birdenbire “Zaten emperyalizmin ajanıydı; kapitalist yolcuydu; sınıf düşmanıydı” diye karalanışı ve benim bu 180 derecelik dönüş karşısında duyduğum şaşkınlık bugün gibi aklımda.

Sadece iktidar olabilenler değil

Sanılmasın ki resmi tarih oluşturma ve onu tehditle, cebirle dokunulmaz kılma uygulaması sadece iktidarı ele geçirebilen sol partilere has bir durum…

Hayır; dünyadaki ve Türkiye’deki bütün sol grupların, en küçüğünden en büyüğüne bütün sol hareketlerin, partilerin, grupların bir resmi tarihi vardır ve o kolektif yapının içinde kalabilmenin en önemli şartı bu resmi tarihe dokunmamak; oyunbozanlık yapmamaktır. Tam tersine, bu tarihe ne kadar “yaratıcı” katkılarda bulunursanız o kadar makbul bir solcu olursunuz.

Evet, oyunbozanlık diyorum. Çünkü bu, sol grubun en tepesi tarafından kurgulanan ve tabandaki en sıradan militana kadar herkesin katkısıyla zenginleştirilerek sahneye konan bir oyundur. Geçmişte sol hareketin önemli figürlerinden biri olan Müfit Özdeş’in Küyerel’de yazdığı bir yazıda ifade ettiği gibi, “kolektif belleğin birbirinden etkilenerek menkıbeler üretmesi, belleğimizdeki genel kurguda zamanın akışı içinde süslemeler yapması, o genel kurguya uymayan pürüzleri ayıklayıp unutulmaya terk etmesi” gibi süreçler içinde gelişen bir resmi tarihten söz ediyoruz.

İşin en ilginç noktalarından biri de, birbirine düşman grupların bile bu menkıbeleri koruma noktasında sağladıkları sessiz konsensüstür. Birbirlerini kırar geçirirler; öldürürler ama sıra yaratılan efsanelerin korunmasına geldi mi, tam bir dayanışma sergilerler. Mesela, hepsi de “68 kuşağı” der başka bir şey demez. Ama bütün bir kuşağa mal ettikleri o olaylara o zamanki üniversite gençliğinin ancak yüzde birinin katıldığını; zaten üniversite boykot ve işgallerinin öğrenci kitlesinin büyük çoğunluğu sindirilip korkutularak yapıldığını; geniş kitlenin bu işgal ve boykotlardan yaka silktiğini; sözde oylamalarda hayır diyenlere nasıl baskılar yapıldığını, öğrenci derneği seçimlerinde kaybedileceği anlaşılınca nasıl silahla sandık basıldığını; mitingi basılıp sosyal demokrat dövüldüğünü; “devrimci” öğrencilerin hocaların odasını basıp masalarına silah koyarak geçer not istediğini ve daha nice rezilliği söz birliği ederek saklarlar. Zira karşılarında ortak bir tehlike vardır; ortak ve yaşamsal bir tehlike: Gerçeklerin açığa çıkması tehlikesi… Bugün bir grubun resmi tarihinin yıkılmasına göz yumarlarsa, yarın da başkaları onların uydurdukları resmi tarihe çomak sokacaktır!

Mesele 1 Mayıs değil

İşte Halil Berktay’ın 1 Mayıs 1977 çıkışına karşı verilen inanılmaz tepkinin sebebi budur. Bu sözler karşısında geçmişte can düşmanı olan bütün sol grup kalıntılarının yan yana saf tutup Berktay’ı yaylım ateşine tutmasının sebebi budur. Taraf Gazetesi’nin iki yazarının Taraf’ın bu yayınını protesto ederek istifa etmesinin sebebi de budur. Çünkü Taraf, en büyük yasağı çiğnemiş, solun resmi tarihini sorgulayan yazılara sayfalarını açmıştır.
Kavganın 1 Mayıs 1977’de olup bitenlerle ilgili olduğunu sananlar yanılıyor. Kavga, lanet olası “kol kırılır yen içinde…” geleneğini korumaya çalışanlarla yok etmeye çalışanlar arasında yaşanıyor.

Bugün, 09.05.2012

Neden bölge lideri olmalıyız?

İdeolojik duruşu ne olursa olsun bu ülkede neredeyse herkesin gönlünde yatan aslan budur; Türkiye’nin bölge lideri olması…

Koca Osmanlı bakiyesi bir ülkeden de küçük bir hedef beklenmez elbette.

Etrafımızdaki ülkeler bizden sorulsun, onlara ‘ağabeylik’ yapalım isteriz. Bu işi abartıp bir dış seyahat dönüşü Başbakan’a; ‘Lübnan’da hükümet kurma görevini kime verdiniz efendim?’ diye soran gazetecilerin bile olduğu rivayet edilir. Gazeteci milleti acaip; laikçi bir 28 Şubat muhibi gazeteci de AK Parti’yi 2023 yılında hilafeti geri getirmeye çağırmıştı. Şaka değil, ‘bölge lideri’ olmak adına gerekiyormuş bu; yani ‘laik bir 100. yıl projesi’…

Bu ‘dolduruş’ların muhatabı olan kişi, Başbakan Erdoğan, sanki daha ‘rasyonel’ duruyor. Bir İtalyan gazetecinin ‘Bölgenin lideri olmayı mı hedefliyorsunuz?’ sorusuna, ‘Biz sistematik bir değişimi yönetmek ya da lideri olmak gibi bir pozisyonda değiliz ama bazı insanlar bizim eylemlerimizden esinlenmiş olabilir’ cevabını vermiş.

Başbakan, muhtemelen hocası Necmettin Erbakan’ın ‘İslam dünyasının liderliği’ söyleminin Arap dünyasında nasıl antipatik bir durum yarattığını biliyordur. Liderlik iddiası biraz vesayet iddiasına benzer; iddia sahibi, kendini diğerlerinin üzerine konumlandırır, ‘yönetme hakkı’nı kendinde görür. Böyle olunca da ‘liderlik yapılacak’ halkların tepkisi gelir tabii. Birden kendinizi korkulan, kaçılan ve sonuçta yalnız bir konumda bulursunuz.

Dahası, liderlik iddiaları bölgeye açılan sosyal ve ekonomik aktörlerin önünü keser. Türkiye’de siyasiler ne kadar çok ‘bölge liderliği’nden söz eder, ne kadar ‘bölgede olup biten bizden sorulur’ havasına girerse ‘sivil aktörlerin’ bölgeye girişi o kadar zor olur. Bölge devletleri Türkiye’den gelen her aktörü devletin uzantısı gibi görür ve taş koyarlar önlerine.

Kısaca; devletin ‘liderlik’ iddiası bölgedeki diğer devletleri ürkütür, kendi aralarında birleştirir ve Türkiye’nin sivil güçlerinin bölgeye girişini kısıtlar.

Esas olan devletin ‘bölgesel güç’ veya ‘bölge lideri’ olması değildir. Önemli olan, Türkiye mahreçli şirketlerin, üniversitelerin, düşünce kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin, kültür ürünlerinin bölgeye açılmasıdır. Bu tür ‘sivil’ açılımlar ‘hegemonya’ iddiası taşımaz. Karşılıklı rızaya dayanır ve ortak bir anlayış ve çıkar zemininde cereyan eder. Tarafların işbirliği yaptığı, zorlamanın olmadığı ve herkesin kazandığı bir ilişki türüdür bu. Sonuçta da toplumlar arasında karşılıklı bağlar kurulur, entegrasyon oluşur, işbirliği vazgeçilemez olarak görülür. Sonuç, toplumların kazandığı, devletlerin ‘hükümran oldukları alanların’ kısıtlandığı ve birbirleriyle ilişkilerini iyileştirmek zorunda kaldıkları bir durumdur.

Günümüzde devlet merkezli ve hegemonya amaçlı bir dış politika artık arkaik. Kimse bir başka devletin arkasına düşmez, ama ürettiğiniz kültür ürünleri, çıkardığınız düşünce adamları, CEO’lar, kurduğunuz eğitim kurumları sınır tanımaz, her yere, her topluma ulaşırlar. Güç devlette değil, devlette olan gücü de devletler ‘harcayamıyor’, nakde çeviremiyor. Güç toplumda; devletin yapması gereken de liderlik taslamak değil, toplumun dışa doğru önünü açmak.

‘Komşularla sıfır sorun’ politikası tam da bunu yapmıştı. Doğruydu, etkiliydi, vizyonerdi… Şimdilerde ise tam tersi istikamete doğru ilerliyoruz. Güç, hegemonya ve liderlik söylemi etrafımızdaki herkesi ürkütüyor, dışarda iş yapan insanlarımızı sıkıntıya sokuyor. Devlet kükredikçe toplum siner, ötekiler değil, bizim toplum siner…

Ayrıca, ‘Suriye’de Esad’ın devirirsek Türkiye’nin bölgesel liderliği tescil edilir’ düşüncesi yanlış. Bunu ‘biz’ yapsak bile sonuç tam tersi olabilir; Türkiye’nin karşılaşacağı bölgesel ve küresel tazyikler artabilir. Bir başka bahara kalacak olan ‘iç inşa’ sürecinden söz etmiyorum bile…

Sonuca gelirsek; ‘bölge liderliği’ söylemi aslında ‘dış’a değil ‘iç politika’ya yönelik. Liderlik iddiasında bulunanlar bunun bölgede ve dünyada tepkiyle karşılanacağını elbette bilirler. Dolayısıyla amaç, gönülleri coşturmak, kompleksleri kaşımak, hamaset duygularını kabartmaktır. Acaba ne için?

Korkarım ki Suriye meselesi Türkiye’nin dış politikasının değil, artık iç politikasının bir konusudur..

Zaman, 08.05.2012

Ahmet Hamdi Ayan – Karl Marks’a Abdest Aldırmak

Abdestli kapitalistlere inat şimdi de abdestli sosyalistler ortalıkta. İhsan Eliaçık, abdestli sosyalist tanımına epey uygun görünüyor ve öncülük ediyor.

İtirazım yok, kişilerin abdestleriyle nereye hizmet ettikleri kendi sorunları. Benim merak ettiğim, İslam ve sosyalizm’in can ciğer kuzu sarması yapılmasının duygusallıktan başka dayanağı var mı?

Duygusallığa da itiraz edemeyiz, kim neyi isterse sevebilir.

Bizim karşı çıktığımız şey, bazılarının “İslam budur” şeklindeki efelenmeleridir.

**

İhsan Eliaçık vb.lerinin, İslam ve sosyalizm arasında kurdukları bağların, “bir kısım” dindarları etkilediğini ve son 1 Mayıs kutlamalarında İnşallah Sosyalizm gelecek pankartlarını açtırdığını gördük.

Milliyetçi, mukaddesatçı hatta İslamcı gurupların 1 Mayıs kutlamalarına canı gönülden katılmaları, bahse konu etkinin sonuçları hakkında sağlam bir fikir verir kanaatindeyim.

Hayırlı olsun…

**

12 Eylül öncesinde, sosyalist bir gencin odasında asılı duran Karl Marks fotoğrafının kime ait olduğunu soran askere, gencin: “Hacı dedemin fotoğrafı” cevabına hatırladıkça gülerim. Genç, cin fikirliliği sayesinde, “müşkül” durumdan kurtulmuştu.

Cin fikirli genç, jandarma erini kandırmak için bu yola başvurmuştu. O, genç asla Marks’ı Müslüman etmeyi düşünmemiştir.

İhsan Eliaçık ve O’na yakın düşünenler ise, Marks’ı Müslüman etmenin derdine düşmüş olmalılar, ya da Müslümanları Sosyalist yapmanın.

**

Marks’a göre bir olay tarihte iki kere meydana gelir, birincide gerçek, ikincide komik.

Marks’ın “Müslümanlaştırılması” ise, sadece ikinci seferde değil her seferde komiktir.

Buradaki Müslümanlaştırma, itikat anlamında değil iktisat anlamındadır.

Marksist iktisada, Müslümanlar nasıl sahip çıkarlar? Veya, Marksizm’in insan ve dünya izahıyla İslam’ın insan ve dünya anlayışları örtüşür mü?

**

İslam ve Sosyalizm arasında bağ kurmak, zorlama bazı “batini” teviller dışında imkansız görünüyor. Bu zorlama, soğuk savaş döneminin çok özel şartlarıyla izah edilebilir. O dönemde, Sosyalist Rusya, Batı bloğunun emperyalist politikalarına karşı çıkan İslami gurupları destekledi veya destekler göründü. Milli Mücadele yıllarında, mücadeleyi yürüten önder kadronun bir kısmının Sovyetçiliği, Batı ile anlaşmak için koz olarak kullandıklarını biliyoruz. Önder kadronun, o dönem, şapkadan önce kalpak giymeleri ve fırkalarına, Sosyalist literatüre uygun olarak “halk” adını vermeleri, Sovyetçi görünmelerinin yaratacağı rekabet ortamının işe yarayacağının bilinmesiydi.

Batıya karşı, Sovyetlerle ortak hareket, ülkemizde (başlangıçta) olduğu gibi Mısır benzeri İslam ülkelerinde, Müslüman entelektüelleri, İslam ve Sosyalizm arasında iktisadi anlamda benzerlikler bulmaya yöneltti.

1960’lı ve daha sonraki yıllarda kaleme alınan eserler, İslam ve Kapitalizm Çatışması, İslam’da Ekonomik Düzen, İslam Devlet Düzeni vb. isimlerle yayınlandılar ve hayli etkili de oldular.

Kıbrıs Harekatında, Müslüman Sosyalist Kaddafi’nin açık desteği de, bir kısım dindarlar arasında, “aslında Sosyalizm o kadar da kötü değil” imajını kuvvetlendirdi.

O dönemde yazılan İslamî iktisatla ilgili eserlerin tamamına yakınının ortak konusu zekattı.

Zekatı bir devlet faaliyeti olarak düşünen dindarların, mülkiyetle mücadeleyi merkeze almış Sosyalizmle İslam arasında bağ kurmaları zor olmadı. Neticede zekat mülkiyete sahip olanlardan alınacaktı ve birazcık düşman görülmelerinin bir mahsuru yoktu. Sosyalizm de mülk sahibi olmayı kötü gördüğünden, Sosyalizmle uzlaşmak bir “Mümin” için karşı çıkılmaması gereken bir şeydi.

Kabaca, bir kısım dindar aydın arasında yaygın olan sosyalizm sempatisinin dayanak ve sebeplerini özetlemeye çalıştık. Takdir okuyucunundur. Ancak, şimdi esas mesele üzerinde durmamız gerekecek. Bu dayanak ve sebepler, dindarların Sosyalizmle İslam arasında kurdukları bağ için yeterli midir? Veya, doğru mudur?

Bizce değil çünkü:

1- Sosyalizm çatışmayı, İslam uzlaşmayı esas alır. İşçi sınıfı, düşmanı olduğu sermaye sahiplerini yok edecek, etmelidir. İşçiler sayıca az ama paraca çok zengin burjuvaziyi alaşağı etmeden Sosyalizm kurulamaz. Sosyalizm ancak özel mülkiyetin ve kişiliklerin yok edilmesiyle mümkündür.

İslam’ın mülkiyet düşmanlığı yoktur. İslam için sorun, mülkiyetin kullanımıyla ilgilidir. Müslüman, ihtiyaç sahibi olanları, başta çevresi olmak üzere koruyup gözetecektir.

2- Sosyalizm’de mülkiyet kamuya (devlete) aittir, İslam’da bireye aittir.

3- Sosyalizm’de devlet dışındaki mülkiyet kötüdür, İslam’da tam tersidir. “Veren el, alan elden hayırlıdır”. İslam, insanları veren el yapmaya teşvik ederken Sosyalizm, herkesi “alan” el yapmaya gayret eder.

4- Sosyalizm, baskıcı bir rejimi, İslam demokratik bir rejimi ister. Çünkü, Sosyalizm, karşıtını yok etmeyi, İslam birlikte yaşamayı esas alır. Bundan dolayı Sosyalizm, kuracağı iktidara “proletarya” diktatörlüğü adını verir, İslam, diktatörlüğe asla izin vermez ve düşmanla bile uzlaşmayı ister. Medine Sözleşmesi, Müslümanların kendilerinden olmayanlarla bir arada yaşamalarını kayıt altına alırken, Sosyalizm, karşı sınıfı her şeyiyle yok etmeyi hedefler.

5- Sosyalizm, insanların ekonomik ilişkilerin sonucu şekillendiğini, yani alt yapının üst yapıyı belirlediğini, İslam ise, insanın irade sahibi bir varlık olduğunu kabul eder ve üst yapının alt yapının şekillenmesinde etkili olduğunu ortaya koyar.

6- Sosyalizm,  bireyi görmezden gelir, İslam, bireyi yüceltir. İnsan, dağların kabul etmediği emaneti kabul eden ve ilahi ruhtan üflenen varlıktır. Sosyalizm ise, avcılık ve toplayıcılıkla hayata başlayan, ekonomik şartların her şeyini belirlediği sadece fiziki yönüne vurgu yaptığı bir varlıktan bahseder.

7- İslam, serbest piyasayı savunur, “rızkın onda dokuzu ticarettedir” der. Günahtan korunmuş (İsmet sıfatı) Peygamberimizin gençliğinde yaptığı ticareti, bir Müslüman’ın kötü görmesi,  dini gerçeklerle uyuşmaz. Sosyalizm ise, ticareti kötü görür ve yasaklar.

8-  Sosyalizm, proletarya dışında herkese hayat hakkını sınırlarken İslam, “senin dinin sana, benim dinim bana“ diyerek, başkalarının da hayat hakkını tanır. İslam, başkalarının düşünce, ifade ve inançlarına koruma sağlar.

9- Sosyalist bir devlet, hiçbir şeyle sınırlanamaz, işçi sınıfının yararına olan her şeyi yapabilir. İslam’da devlet, adaletten ayrılamaz ve devletin, devlet olması için adalet şartını yerine getirmesi gereklidir. Yani İslam, sosyalizmin yaptığı gibi bir devlet tanımı yapmaz.

10- Sosyalizm, işçilerle sınırlı bir dünyayı savunurken, İslam, tüm insanlığa seslenir; “ey insanlar, ey iman edenler” şeklinde…

11- Sosyalizm’e göre, bir burjuvanın burjuva olarak ıslahı mümkün değildir, İslam’a göre ise, her insanın doğruyu bulması (hidayet) mümkündür. Üstelik malını mülkünü yok etmeye gerek yoktur.

12- Sosyalizm’de bireyin iradesi olamaz, işçi işçi gibi düşünmek ve davranmak zorundadır. İslam ise, zekat gibi çok önem verdiği bir ibadeti bile, birey sorumluluğuna vermeyi uygun görür (Bakara 271). Zekât, bu ayette bir devlet faaliyeti değildir. Kişilik, bu ayette çok öndedir ve zekâtı gizlice verenler açıkça övülmektedir.

Görüldüğü gibi sosyalizmle, İslam arasında temel çelişkiler sanıldığından çok fazladır.

İslam’ı sosyalizmle bir arada tutmaya çalışmak öyle kolay değildir.

Sosyalizmle İslam’ı bir potada eritmeye çalışmak, hem içeriklerinin farklılıkları açısından hem de, tarihsel süreç açısından mümkün değildir. İçerik kısmına kabaca değindik. Tarihsel süreç için söylenecek tek şey ise; iki yüz yıllık bile geçmişi olmayan bir ideolojiyle 1400 yıllık bir dini nasıl izah edeceksiniz? Yani, Marks öncesi Müslümanlık eksik mi yorumlanıyordu?

Veya, Marks öncesi Müslümanlara, aslında Sosyalisttiler mi diyeceksiniz, yoksa, zaten Marks Müslüman sayılırdı mı diyeceksiniz?

SONUÇ: Merkezin sağında yer alan kesimlerin, sosyalizmden bu kadar etkilenmelerinin İslamî dayanakları asla yoktur. Onlar aslında aynı yolun yolcusudurlar. Bu yol, çıkmaz yol olan devletçiliktir. Devletçilik, dünyanın her tarafında, bireyi değersiz gören ve kurumları kutsayan çıkmaz bir sokaktır.

Devletçi düşünceyi savunanların, sosyalizm gibi devletçiliği kutsayan bir ideolojinin etrafında ya da kanatları altında birleşmelerine biz hiç şaşırmadık [İslam ve Türk motifli referans iddialarına rağmen].

Devletçi düşünenler, bir noktanın etrafında dönüyor gibi görünseler de sonunda bir yerde birleşecekler. ( Ömer Hayyam’ı hatırladım birden)

 

07.05.2012

Bir millet uyanıyor

Geçen hafta Star Medya Grubu’nun “Anadolu Buluşmaları” çerçevesinde Konya’da idik. Mevlana’nın şehrinde hem dostça ağırlandık, hem de ufkumuzu genişlettik. Benimle birlikte beş Star yazarının katıldığı “Yeni Anayasa” panelinde, Konyalıların özlem ve eleştirilerini dinledik. Duyduğum nice akıl dolu yorumdan etkilendim, “İstanbul’a fazla kapanmışım” diye de hayıflandım.

Konya’da beni en çok sevindiren şey ise, muhafazakar kimliğin adeta timsali olan (öyle ki AK Parti’ye yüzde 70 oy çıkaran) kentin, aynı zamanda müthiş bir “sivil toplum uyanışı”na sahne olmasıydı.

Bu uyanışı, şehrin kanaat önderleri ile yaptığımız toplantıda gözlemledim. Gördüm ki son yirmi-otuz yılda Konya’da açılan onlarca hayır kuruluşu, çapı Türkiye’yi de aşan bir coğrafyaya harıl harıl “hizmet” götürüyor.

Örneğin Dost Eli Derneği, fakirlere yardımdan öğrencilere desteğe, hatta su kuyuları açmaya dek bir dizi faaliyet yürütüyor.

Ribat Eğitim Vakfı ve Ribat Aşevi, “veren el ile alan el arasında köprü” kuruyor.

Hayra Hizmet Vakfı yoksul öğrencileri okuturken, Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı aile kuracak ihtiyaç sahiplerinin elinden tutuyor.

Gölge eden devlet

Giderek büyüyen ve elleri Afrika’ya kadar uzanan bu kuruluşların hikayesini, Ribat Vakfı yöneticisi Sami Sorgun’la konuştum. “Sivil topluma rahmetli Özal cesaret kazandırdı” dedi Sami bey. Ardından ekledi:

“Daha evvel devlet sivil toplumu tehdit olarak görüyordu. Özal’ın açtığı yol, AK Parti döneminde daha da genişledi. Niyetimiz, Türkiye’nin tarihsel misyonuna katkı sağlamak. Biliyoruz ki bizim medeniyetimiz, vakıf medeniyetidir.”

Gerçekten de İslam ve Osmanlı medeniyetinde büyük rol oynayan vakıflar, Cumhuriyet tarafından zapt-u rapt altına alınmış, “Cumhuriyet ideolojisi” tarafından da tehdit sayılmıştı. 28 Şubat rejimi, 17 Ağustos depreminde yaraları sarmaya çalışan hayır derneklerini “irticai kuruluş” diye fişlemişti!

Bu tehdit algısı yakın zamana kadar devam etmiş, mesela Ak Parti’nin vakıfları serbestleştiren 2006 tarihli yasa tasarısı Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilmişti. (Bu vetonun ideolojisi de şu an Ergenekon sanığı olan Sinan Aygün’ün Sezer’e sunduğu rapordaydı. Aygün, mesela, “vakıfların uluslararası ilişkilerinde her türlü sınırlama kaldırılıyor” diye itiraz ediyordu.)

Bu paranoyanın nedeni, Cumhuriyet ideolojisinin, “eğer bu topluma hayırseverlik lazımsa, onu da biz getiririz; hem de Atatürk ilke ve inkılaplarına göre getiririz” diye özetlenebilecek mantığıdır. Kızılay gibi resmi kuruluşlar dışında hiç bir hayır kurumuna uzun süre sıcak bakılmaması bundandır.

Oysa sivil toplum, dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de hayır işini devletten daha iyi yapıyor. Konyalı hayırseverler, devletten sadece “koordinasyon” istiyor, bu anlamda TİKA’yı çok takdir ediyorlar. Bir de meclisten “vergi muafiyeti” konusunda yeni düzenlemeler bekliyorlar.

‘Muhafazakar sermaye’nin erdemi

Son olarak bir de “sivil toplumun finansmanı” meselesine geleyim…

Konya’daki hayır kuruluşları, bağışlarla yaşıyor. Bu bağışların önemli kısmı ise, çoğu MÜSİAD üyesi olan muhafazakar iş adamlarından geliyor.

Bir başka deyişle, Konya’nın mütedeyyin iş adamları, girişimle ürettikleri zenginliğin önemli bir kısmını toplum yararı (ve elbette Allah rızası) için paylaşıyorlar.

Bu ise, “muhafazakar sermaye” denince “jipe binen başörtülü” karikatüründen başka bir şey görmeyen sığ ezberi bozuyor.

Bu ezberin ötesine geçemeyen ve yüzden de yüzyıldır bastırılan Türkiye dindarlarının ilk defa “merkez”e gelişine karşı bilumum “eski rejim” taraftarıyla Taksim’de yoldaşlık yapan “Müslüman solcular”a duyurulur.

 

Star, 07.05.2012

Gürsel Tekin’in hesabı ne?

CHP’nin içişlerini fazla bilmem.
Esasında hiçbir partinin içini fazla bilmem. Bizim gazeteci arkadaşlar arasında politika izlemeyi, partilerin içini avucunun içi gibi bilmek; klik mücadelelerini sıkı takibe almak; kimin, kimin adamı olduğunu ezbere saymak olarak anlayan çok insan vardır. Ben onlardan değilim. Bu ilgisizliğim yüzünden fazla bir şey kaybettiğimi de düşünmüyorum.

O yüzden şimdi benden Gürsel Tekin olayını parti içi güç dengeleri ve kariyer mücadeleleri açısından tahlil etmemi beklemeyin.

Ama başka bir şey söyleyebilirim:

Öyle zamanlar olur ki, özünde parti içi iktidar savaşı olarak başlayan bir mücadele, ideolojik ve siyasi mücadeleye dönüşebilir.

Parti içi bir başkaldırı, kendisine haklı zemin yaratmak için ideolojik ve siyasi bir muhteva kazanabilir. Ve kariyer için yola çıkan lider bu süreç içinde “yenilikçi” bir hareketin öncüsüne dönüşebilir.

Bir başka deyişle, siyasi koşullar bazen siyasi aktörlere kendilerini de aşan roller oynatabilir. Bu durumu “takiye” ya da “oportünizm” olarak değerlendirmek siyasetin doğasını anlamamaktır.

Zira siyasette liderlikle ihtiyaçlar arasındaki ilişkide belirleyici olan çoğunlukla lider değil, siyasi-toplumsal ihtiyaçlardır.

Bir başka deyişle, lider yeni bir siyasi dalga yaratmaz; siyasi ve toplumsal kabarış yeni bir lider yaratır. Lider o siyasi dalganın üzerine binip sörf yapmayı becerendir.

İki analiz çelişmiyor

Şu anda Gürsel Tekin olayının analizinde iki farklı görüşün ortaya çıktığı görülüyor: Bir kısım yorumcu Tekin’in tek derdinin koltuk kapma olduğu kanaatinde.

Bir başka grup ise bu çıkışı parti içi iki çizgi mücadelesi olarak görüyor. Tekin’in parti içindeki Kemalist kanada karşı daha demokratik bir duruşu ifade ettiğini; CHP’nin 28 Şubat ve 27 Nisan’daki tutumlarından rahatsız olan, darbecilerle arasına kesin çizgi çizmiş; kendi geçmişiyle hesaplaşma cesaretine sahip; geniş muhafazakâr kitlelere kapılarını kapamamış, tam tersine onları da kazanmayı hedefleyen bir CHP’yi savunduğunu söylüyorlar.

Bana kalırsa, bu iki analiz arasında bir çelişki yok. Zira, akıllı bir siyasetçi, “koltuk kapma” hedefinin, siyasette ortaya çıkan bir boşluğu doldurma hedefiyle birleşmedikçe hayal olarak kalacağını bilir.

Dolayısıyla Gürsel Tekin bireysel kariyer hesaplarıyla ortaya çıkmış da olsa, bu çıkışını kalıcı bir başarı haline getirmek için, bugün ihtiyaç duyulan “gerçek bir sosyal demokrat parti”nin liderliğine soyunabilir ve bu süreç içinde kendi de bu rolü içselleştirebilir.

Hepimiz görüyoruz ki, şu anda CHP kendi içinde iki ayrı partiyi barındırıyor ve bu yapı partiyi ideolojik ve siyasi olarak kilitlemiş vaziyette. Parti kıpırdayamıyor.

Zaten o yüzden de Kılıçdaroğlu inanılmaz siyasi istikrarsızlık içinde kıvranıp duruyor. Tam iyi bir şey söyledi diye sevinecek oluyorsunuz, ertesi gün o açılımı misliyle geri alan bir başka açıklama geliyor.

Öte yandan CHP tabanında, bu partinin Anayasa başta olmak üzere demokratik reformlara karşı barikat oluşturma pozisyonunu içine sindiremeyecek geniş bir kesim olduğunu biliyoruz.

İşte bu tabanın da zorlamasıyla, ulusalcı kanatla sosyal demokrat kanat arasında bir ayrışma yaşanabilirse, sosyal demokrat kanat özgür kalıp oynaması gereken tarihi rolü oynayabilirse, bu Türkiye için çok sevindirici bir gelişme olur.

 

Bugün, 07.05.2012