Ana Sayfa Blog Sayfa 454

Reformcu AK Parti’yi geri istiyorum

Generallerin “istifa resti” çektikleri o kritik MGK’yı hatırlarsınız.

Eğer o gün Erdoğan’ın yerinde Ak Parti’den herhangi biri olsaydı, çok muhtemeldir ki ürker ve “oturun anlaşalım” derdi. Kendisini besleyen, giydiren, maaşını veren milletin temsilcilerine posta koymaya kalkan o adamlara “çekin gidin!” diyebilecek cesareti gösteremezdi.

Ve o andan itibaren, son on yılın bütün demokratik reformlarının kaybedileceği yeni bir “fetret devri”nin kapısı aralanmış olurdu.

Bugün Silivri boşalmış, bu ülke için veya adalet için canını ortaya koyup oligarşiyle mücadeleye girmiş on binlerce namuslu insan için kötü günler başlamış, Hürriyet coşmuş olurdu.

***

CHP, MHP ve BDP cephesinde değişen bir şey yok. Muhalefet umut vermiyor; oligarşi ile demokrasi, bürokrasi ile siyaset, devlet ile hükümet arasındaki her kritik çatışmada “farklı gerekçelerle” ilkinin yanında saf tutuyor.

Seksen milyonluk koca bir ülkenin kaderinin tek bir partiye, daha doğrusu tek bir kişiye bağlı olması ise büyük bir risk ve bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündüğümüz Özal döneminin ardından gelen kabus yılları, demokratik kazanımların hiç de geri dönüşsüz olmadığını gösteriyor.

Ama seksen milyonluk bir ülkenin kaderinin tek bir kişiye bağlı olmasından daha kötüsü ise, o kişinin yanlış yapma lüksünün olmaması.

“Bu uşak taşı yanlış yere ati, ama Allah onun taşini havada düzelti” demişti yaşlı bir Karadenizli, Ak Parti’nin hatalarının bile ona “ödül” olarak dönmesini anlatmak için.

Ama hiçbir insana açılan kredi sınırsız değil.

Ve galiba artık öyle olmuyor.

***

Hükümet Uludere’nin Kürt bilincinde nasıl bir kırılmaya sebep olduğunu göremiyor.

Kürt Sorununda bunca ezber bozmuş, inkarı ve 90’ların devlet terörünü bitirmiş bir hükümetin böyle bir suçu işleyebileceğinin nasıl düşünülebildiğini soruyor. Oysa Kürtler “hükümet” ile “devlet”i ayıramadıkları için değil, tersine, “ayırdıkları” için kızıyorlar ona. “Devlet” refleksiyle hareket ettiği, gereğini yapmadığı için kızıyorlar.

Uludere en iyimser yaklaşımla “kaza”, kötümser ama muhtemelen daha doğru bir yaklaşımla “tuzak”tı. Ama daha en baştan oraya ilk giden Hükümet olsaydı, oturup ailelerle beraber bir Fatiha okusaydı, silahlı bürokrasiye peşinen sahip çıkmamış olsaydı ve bugün de “hataysa hata, ödedik ya” türünden bir dil kullanmak yerine, gerekirse bin kez özür dileyerek helallik için o ailelerin eşiklerini aşındırsaydı, bu tuzağı, kuranların başına geçirebilecekti.

Ama öyle olmadı.

İlk düğme yanlış iliklendi, şimdi de “terör örgütünün istediğini yapmamak” adına aynı yanlış dille sorunu kronikleştiriyor. Oysa PKK da muhtemelen tam da bunu istiyor.

İnsan hayatı konusunda seçici davranan ve PKK’nın katlettiği masumlar için aynı duyarlılığı sergilemeyen BDP’nin de günahı çok.

Eşini “faili meçhul” denen planlı devlet terörüne kurban vermiş bir kadın olarak Pervin Buldan’ın acısına saygım var; onun “yetim bir çocuğu yetiştirmenin ne demek olduğunu ben bilirim” sözünü de en iyi ben anlıyorum. Ama silahlı mücadelenin koşullarının veya ahlaki meşruluğunun hiçbir biçimde bulunmadığı bir ortamda, masayı devirip cinayet işleyen örgüte de aynı standardı uygulamadığı için, Kayserili polis memuru Ahmet Geben’in yetim büyüyecek dört yaşındaki çocuğunun vebali onun da boynunda.

***

Uludere için ağıt yakan herkesin “halis niyetli” olmadığına ben de katılıyorum.

Canlı bombaya övgüler düzene, vahşetten feminist mesaj çıkarmaya çalışana da “nekrofil”den başka ne denir bilmiyorum.

Tamam, bizimle beraber Uludere diye yatıp kalkanların çoğu, başka bir dönemde olsaydı, çok muhtemeldir ki bu katliamın bahsini bile açmayacaktı. “Hrant katledildi, benim de geçenlerde tırnağım kırıldı” türünden bir utanmazlığını sürekli sergileyen “muhalif” yazarlar da Karker Encü için ağıt yakmıyor olacaktı.

Ama geçelim onları.

Kraldan çok kralcı medyanın oportünizmini de geçelim. Benim muhatabım, bu ülkede adalet, özgürlük ve barış adına umut bağladığım hükümettir. Son zamanlardaki yaklaşımlarını kaygıyla izlediğim hükümet. Ben onun “çıraklık” dönemini geri istiyorum. Derin kötülüğün siper aldığı ve “çoluk çocuk demeden” kan dökmek için fırsat kolladığı bir aşamada, bürokratik oligarşiyi tasfiye edecek kurumsal düzenlemeleri tamamlamak yerine, eski müesses nizamın diliyle konuşmasından kaygı duyuyorum. Bugün biz eleştirirken Mümtaz Soysal övüyor. Bundan büyük “alamet” olabilir mi?

 

Star, 31.05.2012

Devlet Memurları ve Piyasa

0

 

Devlet memurları 12 Eylül 2010 tarihinde halk oylaması ile kabul edilen Anayasa değişikliğindeki madde gereği “Toplu Sözleşme “ hakkı kazandılar. TBMM ilgili kanunun kabul edilmesiyle ilk toplu sözleşme görüşmeleri, yoğun tartışmalar altında yapıldı. Sonuçta anlaşma sağlanamadı ve top hakem heyetine kaldı… İzlediğim kadarıyla kamuoyu, memurların istediği oranda zam yapılması konusunda hemfikir. Memur sendikaları, çeşitli eylemler ile istediklerini almaya çalışıyorlar. Bu satırların yazarı da bir devlet memuru, ama ben genel kanaatin aksine zam ve diğer taleplerin bazılarının haksız talepler olduğunu düşünüyorum. Sendikaların yanlış stratejiler ile hareket ettiklerini ve en önemlisi vergi mükelleflerinin haklarını çiğnediklerini düşünüyorum. Zam taleplerinde adil ve ahlâkî olmayan unsurlar söz konusudur.

Devlet Memurluğu Serbest Piyasa Düzenine Aykırıdır

Ömür boyu iş garantisi ile istihdam edilmek, hantallığı ve verimsizliği getirir. Devlet memurları piyasanın üstünde ücret alarak haksız kazanç elde etmektedirler. Bu kazançlar da piyasada çalışanlar, katma değer üretenler tarafından finanse edilmektedir. Devlet memurları ve devlet kurumları verimsiz, kalitesiz iş görme kültürü ile varlıklarını sürdürmektedir. Hemen hemen hiç kimse “bir devlet dairesinde işim olsun” diye düşünmez. Birçok yurttaş, hiçbir hizmet almadığı (adalet, güvenlik, polis dışında) kurumların memurlarını hayatı boyunca ödediği vergiler ile finanse eder. Bir düşündüğümüzde adımımızı kapısından içeriye atmadığımız kaç tane devlet kurumu olduğunu saymaya kalksak üç beş gün uğraşmak gerekir. Potansiyel olarak bu hizmetlerin varlığı ile hizmet alma ilişkisinin kurulmasının kişi ve şartlara bağlı olması bu tek yanlı finansörlük ilişkisini doğru ve haklı kılmaz.

“İlk Durum” diyebileceğimiz bir zaman hayal edelim. Bir mahalle bir devlet olarak kurulsun. Bu devlette, 1000 kişi yaşıyor olsun. Bu 1000 kişiden 300 tanesi fabrika, ticarethane vb işlerde çalışıyor olsun. Bu devletin bu mahalleden 100 kişiye memur olarak iş verdiğini varsayalım. İlk ayın on beşinde memurlara ilk maaşları ödenecektir. Gerekli finansal kaynak çalışan 300 kişinin ödediği vergilerden oluşacaktır. Devlet kasası boş ise alınacak borcu da yine çalışan 300 kişi ödeyecektir. Memurların aldıkları maaş ile ödeyecekleri verginin kendi maaşlarını tam olarak finanse etmesi mümkün değildir. Bu tablo adaletsiz bir süreci işaret eder. Genel olarak devlet memurlarının finansmanı bu şekilde memur olmayan halkın vergileri ile sağlanır. Bu tek yanlı finansal transfer devam eder, üstelik halk karşısında devlet, memurları şımartır, sorumsuz davranışlara sevk eder. Öyle ki artık devlet memurları halka hizmeti unuturlar. Kırk yılda bir yapılan denetlemeler ise yine devlet memurları tarafından yapılır. Kısacası, kamu kurumlarındaki verimsizlik vb problemler devam eder gider.  Mevcut devlet memurlarının serbest piyasada iş bulma, işte ilerleme becerilerinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Bir şirketin az çalışan, müşteriyi memnun edemeyen bir kişiyi işte tutması mümkün değildir. Ama devlet bu kişiyi ömür boyu iş garantisi ile işte tutar, sağlıktan emekliliğine değin bir sürü güvenlik sağlar ve hepimizin ödediği vergiler ile bunları yapar, şimdi sormak gerekir, adalet bunun neresinde?

Yeni anayasayı tartıştığımız bu günlerde, yeni anayasada; vergilerin kanunla kabul edilmesi, devlet memurlarının çalışma şartlarının yeniden düzenlenmesi, memur alımı için mecliste 2/3 çoğunluk ile karar alınması gibi hususlar yer almalıdır. Devlet bütçesi tüm halkın ödediği vergiler ile oluşmaktadır. Devletin sürekli büyüyerek oluşturduğu bütçe açıkları, iç borç ya da dış borç ile karşılanabilmektedir, dolayısıyla devlet memurlarının aldığı her lira tüm vatandaşların alın teridir.

Sendikalar Yanlış Yoldadır

Memur sendikaları hem devlet memuru sayılarının arttırılmasını hem de devlet memurlarının daha yüksek oranda gelir elde etmesini istiyorlar. Bu çelişkili bir istektir, mevcut bütçenin % 28’inin memur maaşlarına ayrıldığı durum daha ne kadar artırılabilir? Devlet, başka hiçbir yatırım yapmasın sadece memur maaşlarını ödesin demek ne kadar gerçekçidir. Sendikalar, sözleşmeli çalışma isteğinde bulunmalıdırlar. 3 ya da 5 yıllık sözleşme yapılmalıdır, işini iyi yapmayan personelin sözleşmesi yenilenmemelidir. Adil olan budur, yoksa ömür boyu iş ve gelir garantisi çıkmazı tüm sistemin çökmesine neden olacaktır.

Sendikalar, eşit maaş ve ücret uygulaması sisteminden vazgeçilmesini istemelidirler. Kurumun ve memurun performansına göre ücret verilmelidir. Bu yolla, daha çok personel çabası ortaya çıkar, müşteri memnuniyeti sağlanır. Yine, sosyal güvence primleri brüt olarak memurlara ödenmelidir. Dileyen devlet memuru, emeklilik ve sağlık primini dilediği sosyal güvenlik şirketine kendisi ödemelidir. Böylece kaç yılda emekli olunacağı, ne kadar emekli maaşı alınacağı ve nasıl bir sağlık güvencesine sahip olunacağı gibi konulara memurun kendisi karar verecektir. Çoğunluğu kariyer sahibi olan eğitimli kişilerin hayatlarına devletin karar vermesi biraz tuhaf değil midir?

Devlet memurlarının maaşları dışında daha acil problemleri vardır. Memurların siyasal katılımı, kılık kıyafet özgürlüğü daha önemli problemlerdir. Saçına, sakalına, giyimine kuşamına müdahale edilmiş birey özgür birey değildir. Sendikalar, bu hususla hiç ilgilenmemektedirler bu görüntü ile modern kölelik tüm inkişafı ile devem etmektedir. Bu tablodan hem sendikalar, hem de devlet memurları sorumludurlar. Devlet memurları kanunu değiştirilmeli, başta kılık kıyafet yasakları olmak üzere bireysel özgürlüğü kısıtlayan yasaklar tarihe gömülmelidir.

 

Öğretmenlik “tatil” üzerinden değil “resmi ideoloji” üzerinden sorgulanmalı

MEB Bakanı Sayın Ömer Dinçer’in “öğretmenler 3 ay tatil yapıyor” Sayın Bülent Arınç’ın “öğretmenler bu dönem şahsiyet kazanacaklar” ve ardından Sayın Başbakanın yine öğretmenler haftada 15 saat çalışıyor” sözlerinin ardından öğretmenler kendilerine haksızlık yapıldığını düşünerek tepki gösteriyorlar. Hükümet yetkililerin öğretmenlere dönük sarf ettikleri bu türden sözler tartışılabilir. Ancak hükümet, öğretmenlere dönük bir sorgulama başlatacaksa eğer bu “tatiller” üzerinden olmamalıdır. Asıl sorgulanması gereken öğretmenlerin neden üretken, özgür ve yenilikçi olmamalarıdır. Cumhuriyetçi ulus devletin öğretmen mesleğini neden bu kadar kutsallaştırdığı ve onlara yüklediği görevler üzerinden bir tartışma başlatabilirler örneğin. Bugünlerde hükümetin memurlara önerdiği zam oranlarını ve öğretmenlere dönük sarf edilen sözleri içerleyen bazı öğretmenler söz özgürlük değerine geldiğinde “özgürlükten nefret ettiklerini, okullarda tektip kılık kıyafet uygulamasının devam etmesini, andımız adlı yemin metninin kesinlikle kaldırılmaması gerektiğini, rahat hazır ol komutlarının çocukları disipline ettiğini vs ifade ediyorlar. Kısacası kural, yönetmelik ve yasa neyse biz bunları bilir ve uygularız” diyorlar. Söz konusu öğretmenlik mesleği ise asıl tartışılması gereken mesele burasıdır.

Bilindiği gibi ulus devletler eğitime ve öğretmene özel bir ilgi göstermişlerdir. Çünkü Cumhuriyetçi ulus devletler tek bir renkten, inançtan, dilden ve ırktan müteşekkil bir toplumun yaratılması için evvela resmi ideolojinin kurguladığı ve onlara statükonun bekçiliği gibi kutsal bir vazifeyi yüklediği öğretmenlere ihtiyaç duymuştur. Başka bir deyişle resmi ideolojinin okul ve öğretmenler aracılığıyla toplumun tüm kesimlerine eksiksiz verilebilmesi için özellikle okula ve öğretmenliğe ayrı bir kutsallık atfedilmiştir. Bu bakımdan örneğin Türkiye’de “eğitim ordusunun” ülke için askerî ordudan daha önemli olduğu, yarınlarımızın çağdaş, ilerici, öğretmenlere emanet edildiği/edileceği, bilimin, aklın ve aydınlığın öncüsü öğretmenler olduğu gibi ifadeler yıllardır dillendirilir. Kısacası öğretmenler devrimlerin bekçiliğini yaptıkları ve resmi ideolojiyi kusursuz bir biçimde topluma transfer ettikleri ölçüde kutsal ve değerli görülmüştür.

Öğretmene verilen ilk görev

Tevhidi Tedrisat yasasının kabulünden sonraki yıllarda (1925)İsmet İnönü “Muallimler Birliği’nde”  öğretmenlere neyi öğretecekleri ve nasıl bir tutum takınacaklarını şu ifadelerle anlatmıştır. “Milli terbiye istiyoruz; bu ne demektir. Bunu zıddile daha vazıh anlarız. Milli terbiyenin zıddı nedir derlerse söyleyebiliriz, bu belki dini terbiye yahut beynelmilel terbiyedir. Sizin vereceğiniz terbiye dini değil milli, beynelmilel değil millidir. Sistem bu. Dini terbiyenin milli terbiyeye taarruz teşkil etmediğini, zaman, her iki terbiyenin kendi yollarında en temiz bir tecelli göstereceğini isbat edicektir. Beynelmilel terbiyeye gelince esas itibariyle dini terbiye dahi bir nevi beynelmilel terbiye demektir. Bizim terbiyemiz kendimizin olacak ve kendimiz için olacaktır” diyerek bir bakıma öğretmenlerin yolunu çizmiştir.

Okullarda kuvvetli laik, cumhuriyetçi, devrimlerin yılmaz bekçisi, iyi birer vatandaş olmak adına gereken uygun davranışların, tutumların ve değerlerin kazandırılması için Maarif Vekâleti’de; Herkes ne olduğunu, nasıl bir millet olduğunu, devlet için yapacağı işleri bilmelidir bu bilgi mekteplerde öğretilir.  Okul bireyleri toplu yaşama, faydalı birer yurttaş haline dönüştüren bir ana kucağıdır. Şeklinde okulu kutsallaştıran ifadeleri ders kitaplarına ve amaçlarına yerleştirmiştir. Öğretmenlerden de bu değerleri kendilerine emanet edilen nesillere aktarması beklenmiştir. Bu yüzden Türkiye’de öğretmenler yasa ve yönetmeliklerle çocukları milli eğitimin öngördüğü değerler doğrultusunda terbiye ederler. Özgürlük değerine yabancı kalmaları, militarizme olan bağlılıkları birazda bundan kaynaklanmaktadır. Örneğin -basına da yansıyan- bir öğretmenin sırf başörtü taktığından ötürü mevcut laiklik anlayışının gereği “gerici” ilan ettiği öğrencisini dövmesi gibi vahim örnekleri rastlayabiliyoruz.. Keza okula farklı renkte kıyafet giyerek gelen ilkokul öğrencilerini rencide eden, saç trası olmayan öğrencilerin saçlarını ceza olarak arkadaşlarının önünde makasla kesen, törenlerde hazırola geçmeyen öğrencilerini döven, çocukların rahat hazır ol komutlarıyla asker gibi yürümelerinden rahatsızlık duymayan, onların tek bir kıyafete mahkûm edilmelerini eğitim adına sakıncalı bulmayan, milliyetçiliğin içselleştirilmesi gereken en temel değerlerden birisi olduğuna iman eden eğitimcilerin de sayısı az değildir. Eğitimcilerin bu şekilde tavır ortaya koymalarını ve zihinlerinin bu denli kapalı olmasına neden olan eskiden kalma bir yığın yasa ve yönetmeliklerin de varlığını göz önünde bulundurmak gerekir.

Her iki taraf özeleştiri yapmalıdır

Bugün “farklılıklarla birlikte barış ve huzur içinde yaşamamız lazım” gibi söylemlerin sivil toplum nezdinde sıklaştığı bir ortamda bir taraftan da buna engel olan örneğin “andımız” gibi metinleri, tek tip üniformacılık gibi dayatmaları, nöbetçilik sistemini vs. eğitimin olmazsa olmazı gören ve bu tür uygulamaların kaldırılacak olmasını da cumhuriyetin imhasıymış gibi değerlendiren birçok eğitimcinin özeleştiri yapmadığı da bir gerçektir. Tatil söz konusu olduğunda ortak tavır alan öğretmenlerin özgürlük söz konusu olduğunda bu denli ayrışmaları manidardır. Tamda bu noktada MEB Bakanı dâhil hükümet kanadı da tartışmaya yanlış yerden başlamışlardır. Öğretmenlik mesleğinin tek eleştirilecek yanı mesai ve tatil değildir. Bilakis öğretmenlerin ufkunu daraltan birçok yasa ve yönetmeliğin varlığıdır. Hükümet bu anlamda kendi özeleştirisini de yapmalıdır. Eğer eğitim kurumları daha esnek ve özgürlükçü bir yapıya kavuşturulursa öğretmenlerin buna uyum sağlamaları zor olmayacaktır. Öğretmenleri yasakçı yapan onları üretken kılmayan ve yenilikçi fikirlerin oluşmasına engel olan en önemli husus tek-tipçi eğitim sisteminin özgürlükleri daraltan zihniyetidir. Bu az çalışmaktan ve bol tatil yapıp, para harcamaktan daha vahim bir durum değil midir?

Okulların en az elli yıl öncesinin yasa ve yönetmelikleriyle farklı kimliklerin, inançların, mezheplerin, dillerin, ırkların dışlandığı, yok sayıldığı, darbelerinde etkisiyle resmi ideolojinin ve dar bir milliyetçilik anlayışının içselleştirildiği birer ideolojik aygıtlara dönüştürüldüğü bir ülkede öğretmenlere biçilen rol mutlaka gözden geçirilmelidir. Öğretmenlik mesleği birçok kesimin sandığı gibi kutsal bir meslek değildir. Neticede eğitim bir bilim dalıdır ve öğretmende diğer bilim dallarında olduğu gibi mesleğini yapan bir insandır. Ulus devletler tarafından fazlaca şişirilmiş ve ayrıca dokunulmaz kılındığı için öğretmene dönük sarf edilen her türlü eleştiri ciddi tepkilere neden olmaktadır.

Sonuç olarak; az çalıştıklarına katılmamakla birlikte yeterli bir tatile hak ettiklerini de düşünenlerdenim. Ancak büyük bir kesimi yenilikçi, özgür ve demokrat bir zihniyete sahip değil. Ve eğitimin temel sorunlarına dönük ciddi çalışmalar yürütmüyorlar. Ve asıl sorun da burasıdır. Öğretmenlere bol maaş ve uzun tatil verildiğinde de bu sorunların ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Kendilerini hala bir önceki çağa ait düşüncelere hapsetmiş, kuralcı, eleştirel düşünceden uzak, militarist uygulamaları içselleştirmiş, resmi ideolojiyi kutsal bir öğreti olarak kabul etmiş bir öğretmen kitlesinin de ülkeyi ileriye taşıyacağını zannetmiyorum. Bakanlık öğretmen söz konusu olduğunda dikkatleri bu noktaya çekmelidir. Ve onların özgürleşmesine mani olan tüm engelleri ortadan kaldırmalıdır.

Devlet Memurları ve Piyasa

0

 

Devlet memurları 12 Eylül 2010 tarihinde halk oylaması ile kabul edilen Anayasa değişikliğindeki madde gereği “Toplu Sözleşme “ hakkı kazandılar. TBMM ilgili kanunun kabul edilmesiyle ilk toplu sözleşme görüşmeleri, yoğun tartışmalar altında yapıldı. Sonuçta anlaşma sağlanamadı ve top hakem heyetine kaldı… İzlediğim kadarıyla kamuoyu, memurların istediği oranda zam yapılması konusunda hemfikir. Memur sendikaları, çeşitli eylemler ile istediklerini almaya çalışıyorlar. Bu satırların yazarı da bir devlet memuru, ama ben genel kanaatin aksine zam ve diğer taleplerin bazılarının haksız talepler olduğunu düşünüyorum. Sendikaların yanlış stratejiler ile hareket ettiklerini ve en önemlisi vergi mükelleflerinin haklarını çiğnediklerini düşünüyorum. Zam taleplerinde adil ve ahlâkî olmayan unsurlar söz konusudur.

Devlet Memurluğu Serbest Piyasa Düzenine Aykırıdır

Ömür boyu iş garantisi ile istihdam edilmek, hantallığı ve verimsizliği getirir. Devlet memurları piyasanın üstünde ücret alarak haksız kazanç elde etmektedirler. Bu kazançlar da piyasada çalışanlar, katma değer üretenler tarafından finanse edilmektedir. Devlet memurları ve devlet kurumları verimsiz, kalitesiz iş görme kültürü ile varlıklarını sürdürmektedir. Hemen hemen hiç kimse “bir devlet dairesinde işim olsun” diye düşünmez. Birçok yurttaş, hiçbir hizmet almadığı (adalet, güvenlik, polis dışında) kurumların memurlarını hayatı boyunca ödediği vergiler ile finanse eder. Bir düşündüğümüzde adımımızı kapısından içeriye atmadığımız kaç tane devlet kurumu olduğunu saymaya kalksak üç beş gün uğraşmak gerekir. Potansiyel olarak bu hizmetlerin varlığı ile hizmet alma ilişkisinin kurulmasının kişi ve şartlara bağlı olması bu tek yanlı finansörlük ilişkisini doğru ve haklı kılmaz.

“İlk Durum” diyebileceğimiz bir zaman hayal edelim. Bir mahalle bir devlet olarak kurulsun. Bu devlette, 1000 kişi yaşıyor olsun. Bu 1000 kişiden 300 tanesi fabrika, ticarethane vb işlerde çalışıyor olsun. Bu devletin bu mahalleden 100 kişiye memur olarak iş verdiğini varsayalım. İlk ayın on beşinde memurlara ilk maaşları ödenecektir. Gerekli finansal kaynak çalışan 300 kişinin ödediği vergilerden oluşacaktır. Devlet kasası boş ise alınacak borcu da yine çalışan 300 kişi ödeyecektir. Memurların aldıkları maaş ile ödeyecekleri verginin kendi maaşlarını tam olarak finanse etmesi mümkün değildir. Bu tablo adaletsiz bir süreci işaret eder. Genel olarak devlet memurlarının finansmanı bu şekilde memur olmayan halkın vergileri ile sağlanır. Bu tek yanlı finansal transfer devam eder, üstelik halk karşısında devlet, memurları şımartır, sorumsuz davranışlara sevk eder. Öyle ki artık devlet memurları halka hizmeti unuturlar. Kırk yılda bir yapılan denetlemeler ise yine devlet memurları tarafından yapılır. Kısacası, kamu kurumlarındaki verimsizlik vb problemler devam eder gider.  Mevcut devlet memurlarının serbest piyasada iş bulma, işte ilerleme becerilerinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Bir şirketin az çalışan, müşteriyi memnun edemeyen bir kişiyi işte tutması mümkün değildir. Ama devlet bu kişiyi ömür boyu iş garantisi ile işte tutar, sağlıktan emekliliğine değin bir sürü güvenlik sağlar ve hepimizin ödediği vergiler ile bunları yapar, şimdi sormak gerekir, adalet bunun neresinde?

Yeni anayasayı tartıştığımız bu günlerde, yeni anayasada; vergilerin kanunla kabul edilmesi, devlet memurlarının çalışma şartlarının yeniden düzenlenmesi, memur alımı için mecliste 2/3 çoğunluk ile karar alınması gibi hususlar yer almalıdır. Devlet bütçesi tüm halkın ödediği vergiler ile oluşmaktadır. Devletin sürekli büyüyerek oluşturduğu bütçe açıkları, iç borç ya da dış borç ile karşılanabilmektedir, dolayısıyla devlet memurlarının aldığı her lira tüm vatandaşların alın teridir.

Sendikalar Yanlış Yoldadır

Memur sendikaları hem devlet memuru sayılarının arttırılmasını hem de devlet memurlarının daha yüksek oranda gelir elde etmesini istiyorlar. Bu çelişkili bir istektir, mevcut bütçenin % 28’inin memur maaşlarına ayrıldığı durum daha ne kadar artırılabilir? Devlet, başka hiçbir yatırım yapmasın sadece memur maaşlarını ödesin demek ne kadar gerçekçidir. Sendikalar, sözleşmeli çalışma isteğinde bulunmalıdırlar. 3 ya da 5 yıllık sözleşme yapılmalıdır, işini iyi yapmayan personelin sözleşmesi yenilenmemelidir. Adil olan budur, yoksa ömür boyu iş ve gelir garantisi çıkmazı tüm sistemin çökmesine neden olacaktır.

Sendikalar, eşit maaş ve ücret uygulaması sisteminden vazgeçilmesini istemelidirler. Kurumun ve memurun performansına göre ücret verilmelidir. Bu yolla, daha çok personel çabası ortaya çıkar, müşteri memnuniyeti sağlanır. Yine, sosyal güvence primleri brüt olarak memurlara ödenmelidir. Dileyen devlet memuru, emeklilik ve sağlık primini dilediği sosyal güvenlik şirketine kendisi ödemelidir. Böylece kaç yılda emekli olunacağı, ne kadar emekli maaşı alınacağı ve nasıl bir sağlık güvencesine sahip olunacağı gibi konulara memurun kendisi karar verecektir. Çoğunluğu kariyer sahibi olan eğitimli kişilerin hayatlarına devletin karar vermesi biraz tuhaf değil midir?

Devlet memurlarının maaşları dışında daha acil problemleri vardır. Memurların siyasal katılımı, kılık kıyafet özgürlüğü daha önemli problemlerdir. Saçına, sakalına, giyimine kuşamına müdahale edilmiş birey özgür birey değildir. Sendikalar, bu hususla hiç ilgilenmemektedirler bu görüntü ile modern kölelik tüm inkişafı ile devem etmektedir. Bu tablodan hem sendikalar, hem de devlet memurları sorumludurlar. Devlet memurları kanunu değiştirilmeli, başta kılık kıyafet yasakları olmak üzere bireysel özgürlüğü kısıtlayan yasaklar tarihe gömülmelidir.

 

Kürtaj meselesi

Bir anda gündemimize giren kadın-doğum tartışmasının “gündem değiştirme”ye matuf olup olmadığını bilmiyorum. Türkiye’ye yönelik bir “sezaryen komplosu” olduğunu ise hiç sanmıyorum. Ama yine de Başbakan Erdoğan’ın kürtaj konusundaki çıkışını önemsedim. Çünkü hem ahlak hem de özgürlükler açısından önem taşıyan bir mesele bu.

Kürtaj tartışmasının âlâsı uzun yıllardır ABD’de yürüyor. Kürtajdan yana olanlara kabaca “pro-choice” (tercih yanlısı) deniyor. Buradaki “tercih”ten kasıt, kadının kendi vücudu üzerinde karar verme özgürlüğü. Elbetteki her kadının bir çocuğa sahip olup olmamaya karar verme hakkı var ve “pro-choice” kanat bunu vurguluyor.

Ancak kadının “tercih hakkı” var ise, doğmamış bebeğin de “hayat hakkı” var. Bu yüzden de kürtaj karşıtları kendilerini “pro-life” (hayat yanlısı) diye tanımlıyorlar.

Tabii buradaki kritik soru, anne rahmindeki ceninin hangi noktada “hayat hakkı”na sahip bir canlı olarak kabul edildiği. Bu konudaki yaygın Hıristiyan (hem Katolik hem de Protestan) görüş, hayatın spermin yumurta ile birleşmesiyle birlikte başladığı. Buna göre de sadece bir günlük bir ceninin dahi kürtajı “cinayet” olmuş oluyor. O yüzden de Amerika’daki “pro-life” çizgide Hıristiyan damar çok güçlü.

Buna mukabil, İslamiyet ve Yahudilik’te Hıristiyanlığa nispeten daha esnek bir tutum var. İslam alimleri arasında da farklı görüşler olsa da, ana görüş, cenine ancak ilk üç aydan sonra “ruh üflendiği” ve kürtajın ancak bu noktadan sonra “cinayet” sayılacağı yönünde.

Peki bu konuda Türkiye’de başlayan tartışma üzerine ne demek lazım?

Önce şunu söyleyeyim ki, CHP’li vekil Aylin Nazlıaka’nın Erdoğan’ı kınaması, haksız ve anlamsız.

Eğer mesele kadınların cinsel hayatı olsa idi, Nazlıaka’nın sözleri (biraz kaba da olsa) haklı olabilirdi. Ama burada mesele “doğmamış bebeğin hayat hakkı”.

Bu, elbette, kadının cinsel hayatının da bir parçası. Ama ne yapalım, insan cinselliğinin doğası böyle…

Bir başka deyişle, kimi “çağdaş” zihinler cinselliği sadece bir haz aracı olarak görse bile, insan biyolojisi (bir başka deyişle “fıtratı”) cinselliği aynı zamanda yeni bir hayatın oluşumunun anahtarı kılmış.

Aynı şekilde, kürtaj yanlılarının kürtaj karşıtlarına karşı “kesin sesinizi, sizi gidi dinciler” diye çıkışması da otoriterlikten başka bir şey değil.

Çünkü hayatın hangi noktada başladığı “felsefi” bir soru olduğuna göre, cevabı herkesin sahip olduğu dünya görüşü içinden vermesinden daha doğal bir şey olamaz. Dini görüşlerin seküler görüşlerden daha az meşru sayıldığı düzene ise “demokrasi” denemez; “seküler dikta” denir.

Dolayısıyla da, kürtajın cinayet olduğunu düşünenlerin bunu yasaklatmak için mücadele yürütmeleri, en doğal demokratik haklarıdır.

Madalyonun öteki yüzü

Ancak kürtaj karşıtlarının da yüzleşmesi gereken sorular var.

Bunlardan biri, tecavüz sonucu başlayan hamilelikler… Tecavüze uğrayan bir kadının, “bu bebeği istemiyorum” deme hakkı yok mu? (90’larda Sırpların sistematik tecavüzüne uğrayan Boşnak kadınları bu soruyla yüzleşmiş, bazı İslam alimleri üçüncü aydan sonra bile kürtaj yaptırmalarına cevaz vermişti.)

Bir diğer mesele, özürlü doğacağı anlaşılan ceninler… Modern teknoloji, sağlıklı bir bebek doğup doğmayacağını hamileliğin hemen başlarında tespit ediyor. Feci bir zihinsel veya bedensel özür belirlendiğinde, ne karar verilmeli?

Tüm bu ikilemler yüzünden ben kategorik olarak kürtaj yanlısı veya karşıtı değilimdir. Her iki tarafın da haklı olduğu noktalar vardır bence. Ve eğer bu konuda ciddi bir tartışma yapacaksak, tüm bu noktaları görmek gerekir.

 

Star, 30.05.2012

Parti kongreleri neden yapılır?

Partiler elbette tek tip değildir, öyle olmaları felaket olurdu.
O yüzden de başlıktaki “Parti kongreleri neden yapılır” sorusunu “Demokratik partiler neden kongre yaparlar” diye değiştirmek daha doğru olur.

AK Parti’nin İstanbul TT Arena’da gerçekleştirdiği il kongresi, organizasyonu yapanları sevinçten ağlatmış olabilir ama itiraf etmeliyim ki, bana kara kara yukarıdaki soruyu düşündürttü.

Evet, organizasyon başarılıydı… Evet, bir il kongresinde 50-60 bin kişi toplamak her partinin harcı değildir ve bu tablo parti tabanının coşkusunu gösterir… Evet, bu coşku boşuna değildi. Partililerin coşkusu, AK Parti’nin üçüncü döneminde bile hâlâ sürdürdüğü başarısından, kitle temelini güçlendirmeye devam edişinden kaynaklanıyordu…

Bütün bunlar doğru olsa da, soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Parti kongrelerinin gerçek amacı ne olmalıdır?

Gövde gösterisi olarak kongre

Parti kongrelerini, parti tiplerine göre kabaca ikiye ayırabiliriz: Gövde gösterisi olarak düzenlenen parti kongreleri; parti çizgisinin tartışıldığı, eleştirilerin ve önerilerin toplandığı bir platform olarak parti kongreleri…
Birinci tür kongreler genellikle iç tartışmadan hazetmeyen, tek lider-tek fikir temelinde oluşmuş otoriter karakteri ağır basan partilerin kongreleridir. Bu kongreler dışa dönüktür. Tek amaç dosta düşmana ne kadar güçlü bir parti olunduğunu göstermektir. İkinci tür kongreler ise parti çizgisinin katılımcı bir biçimde oluşturulduğu demokratik karakteri ağır basan partilerin kongreleridir… Bu tip partiler için kongre içe dönük bir faaliyettir, stadyumlarda değil, kapalı salonlarda yapılır.

AK Parti’nin tartışacak meselesi yok mu?

AK Parti’nin kongresinin yapılış tarzından, parti liderliğinin herhangi bir iç tartışma yapmak niyetinde olmadığını, böyle bir ihtiyaç duymadığını anlıyoruz.

Oysa bu doğru değil. Mesela, bizim dışarıdan görebildiğimiz kadarıyla, şu anda AK Parti içinde gerek terör sorununa gerekse Kürt sorununa yaklaşım konusunda biri Beşir Atalay’ın, diğeri de İdris Naim Şahin’in temsil ettiği iki farklı yaklaşım söz konusu. Hatta AK Parti içinde “şahin” ve “güvercin” kanatların varlığından bile söz edebiliriz. Erdoğan’ın defalarca kullandığı “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” formülasyonunun pek de açıklayıcı olmadığı; parti içinde herkes aynı sloganı kullanıyor olsa bile herkesin bu cümleyi farklı farklı yorumlayışından belli.

Eğer bugün Türkiye’nin en önemli sorunu terörü bitirmek ve Kürt sorununu çözmek ise ve bu konuda iktidar partisi içinde farklı eğilimler mevcutsa, bu görüş ayrılıkları parti kongresinde ortaya konmayacak da nerede konup tartışılacak?

Ya da Başkanlık Sistemi konusu… Devletin yapısını kökten değiştiren, son derece önemli bu değişiklik konusunda da partinin yekvücut olmadığını, bu sisteme çeşitli açılardan sıcak bakmayanlar olduğunu biliyoruz. Erdoğan’ın “tartışalım” dediği bu konunun her yerden önce partisinin içinde tartışılmasını sağlaması gerekmiyor mu?

Fikir ayrılıkları zaaf değildir

Eğer siz bu fikir ayrılıklarını zaaf olarak görür ve parti kongrelerinin tek misyonunu “dosta düşmana karşı birlik ve beraberlik görüntüsü vermek” olarak algılarsanız, kongrelerde dışa vurulmayan bu görüş ayrılıkları, parti içi gizli hizip faaliyetlerinin konusu haline gelir. Bu görüş ayrılıklarını kongrede gündeme getirip tartışırsanız partinizi daha sağlıklı bir parti haline getirirsiniz.

Ne yazık ki AK Parti’nin İstanbul İl Kongresi, tam bir gövde gösterisi kongresiydi. Partinin çizgisinin inşasını partililerin üstüne vazife olmayan, küçük bir lider grup tarafından tayin edilecek bir mesele olarak gören; kişi kültünün bariz bir biçimde kendini gösterdiği bu kongre belki taraftarları coşturabilir ama partinin hayrına olup olmadığı hayli tartışmalıdır.

Bugün, 30.05.2012

Necip Fazıl, 12 Eylül ve Türk sağı

Necip Fazıl, Türk şiirinin ve düşünce hayatının büyük ismi. Aynı zamanda bir eylem adamı; Türkiye’nin en karanlık dönemlerinde sesini yükseltebilen, düşüncelerini haykırabilen haysiyetli bir aydın.

Bu nedenle de ömrünün önemli bir kısmını hapishanelerde geçirdi, dergileri defalarca kapatıldı, kitapları toplatıldı, 27 Mayıs’ta yargılandı…

Bu isyan adamının 12 Eylül üzerine yazdıkları ise çok farklı. Profesör İsmail Kara, Derin Tarih dergisinin mayıs sayısındaki yazısında Necip Fazıl’ın ’12 Eylül darbesini methiyeler düzerek karşılaması’na hafifçe değiniyor.

Üstad’ın Rapor 13’ü 12 Eylül darbesi ve darbeciler hakkında unutulası övgüler içeriyor. Bütün yazdıklarını ‘her kelime, cümle, mısra’ siyasi vesayeti ilan eden üstadın 12 Eylül üzerine yazdıklarını hem ölüm yıldönümü hem de 12 Eylül yargılamaları vesilesiyle hatırlamanın ve belki de Türk sağının tarihi üzerine bir tartışma başlatmanın zamanıdır.

Üstad’ı dinleyelim:

“Hareketin mahiyeti… Malum klasik darbelerden biri değildir… Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil, belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye’nin çöküşü gerçekleşebilirdi… 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 Hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır… 27 Mayıs 1960 hareketi ‘millete rağmen’ diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak ‘millet için’ formülüyle ifade edilebilir.”

“Hükümetten ziyade onu mefluç kılan partilere ve fesad ocağına döndürdükleri Meclis’e yönelik bir davranış… Hedefi de bölücülük, komünizm ve din nikabı altında dolayısiyle gayet tabii olarak ‘devlet ve cumhuriyeti koruma ve kollama’ atılışı… Bir iç darbe değil, iç şahlanıştır. İsyan değil, ıslah…”

“Vatanı kurtarmak için, bu son hareketin son çare olduğunu 6-7 aydır müdafaa eden’ Üstad’a göre ‘ordu mecbur’dur. Orduya davetiye çıkarmayan siyasilere de sitem eder; ‘Ben olsaydım orduya ‘gel bu işi sen yap!’, hatta ‘beni de yakala!’ teklifinde bulunmayı en akıllı tedbir sayardım.”

“Darbenin Başbakanı Bülent Ulusu, ‘bahriyelilere mahsus bir nezaket, yumuşaklık ve uysallık içinde’dir…. Başbakanın iki konuşması üzerinde dikkat ettiğim nokta onun ‘başarımızı Allah’tan niyaz ederim’ sözleri oldu. Bu sesi özlüyorduk.”

“Hakkın tayini, türlü oyunlara getirilen yığınlara değil, hakka bağlı bir otorite merkezine ait olması gerekir. Biz dünya görüşümüz icabı, hak ve hakikat saltanatından gayri bir sistem tanımayanlardanız.”

“Diyarbakır’da ‘şeriatin kestiği parmak acımaz’ diyen Devlet Başkanı şeriati hak ve hakikat manası dışında kullanmış olmayacağına ve ayrıca ‘anarşiyi kökünden temizlemedikçe gitmeyeceğiz’ dediğine göre gerçek Müslüman’a düşen vazife ona şöyle cevap vermektir: Dediklerinizi yapın da, başımızdan hiçbir an eksik olmayın!..”

Necip Fazıl’ın bu övgüleri ve tespitleri 12 Eylül’den hemen sonra çekindiği veya korktuğu için yaptığı hiç sanmıyorum. Darbecilerden bir beklentisinin olmayacağı da kesin… Peki neden? Necip Fazıl, 12 Eylül darbesine ve darbecilere inanmış olmalı. Üstad bu yazdıklarından dolayı daha sonra pişmanlık duymuş mudur? Bilmiyorum. Bütün bu desteğe rağmen 12 Eylül rejiminin, 80 yaşını bulan şairi tutuklamaya kalkıştığı da söylenir.

Son zamanlarda devleti, Kemalizm’i, solu vs. kendi tarihleriyle yüzleşmeye çağırıyoruz. Peki ya Türk sağı? Onun yüzleşmeye ihtiyacı yok mu? Bu yazıyla yapmaya çalıştığım, ‘sağ’ı kendi tarihleriyle yüzleşmeye davet etmekten ibaret. Biliyorum bu yazıdan sonra nelerle karşılaşacağımı; hele Necip Fazıl’a ‘yeni Türkiye’nin neredeyse ‘resmî şairi’ (haydi ideologu demeyeyim) muamelesi yapılırken.

Aslında Necip Fazıl’ın 12 Eylül hakkında yazdıkları sadece küçük bir detay. Türk sağının otorite, devlet ve askerle olan imtihanını resmeden bir detay… Daha genelde sağın Soğuk Savaş yıllarında devletle ve uluslararası anti-komünist hareketle ilişkisi, 1970’li yıllarda da şiddetle ilişkisi hem karanlık, hem sorunlu. Bence sağın tarihi de yeniden yazılmalı…

 

Zaman, 29.05.2012

Etyen Mahçupyan’a cevaplar ve sorular

0

Bir klasik liberal olarak liberalizme yönelik, ciddi düşünce mahsulü eleştirilerden memnuniyet duyarım. Bu tür eleştiriler bana yol gösterebilir; liberalizm anlayışımın veya bağlı olduğum liberal düşünce geleneğinin yanlışlarını ve yanılgılarını kavramamı sağlayabilir. Zaten liberal düşünce geleneği hiçbir zaman eleştiriden mahrum kalmadı. Onu sosyalistler, nasyonalistler, muhafazakârlar, komüniteryenler, anarşistler, feministler, çevreciler vb. hep eleştirdi, eleştiriyor. Ne var ki, her eleştirinin anlamlı ve yararlı olduğunu söylemek zor. Tenkit adına söylenen bazı şeyler düpedüz küfür ve slogan tekrarlamadan ibaret. Bazılarıysa liberal fikir öncülerinin şekillendirdiği büyük bir teori yerine kendi çizdikleri bir karikatürü didiklemekle meşgul. Şunu söylersem bir abartma yapmış olmam: Liberallerin en çok istifade ettiği tenkitler gelenek dışından değil, gelenek içinden gelenler. Sözgelimi, bir Amerikan liberali ile bir klasik liberal, veya bir klasik liberal-liberteryen ile bir anarkokapitalist arasındaki tartışmalardan, sosyalistlerin veya komüniteryenlerin eleştirisinden öğrenebileceğinizden çok daha fazlasını öğrenebilirsiniz. Etyen Mahçupyan, 16-17 Mayıs 2012’de yayımladığı iki yazıyla (“Liberalizmin ardından 1-2”) benim üzerimden bir liberalizm eleştirisi yapmaya çalıştı. Mahçupyan’ın eleştirilerinin onun entelektüel kapasitesinin elverdiği ve gerektirdiği ölçüde anlamlı, ufuk açıcı, zorlayıcı eleştiriler olmadığını söylemek zorunda olduğum için çok üzgünüm. Bunun en önemli iki sebebi, “demokrat zihniyet” dediği düşüncenin ahlâki, felsefî boyutlarının ve temel ilkelerinin ne olduğunun belirsizliği ve buna bağlı olarak Mahçupyan’ın nerede durduğunun ve neyi savunduğunun yeterince net olmaması. Bu yüzden, belki de, Mahçupyan için, “demokrat zihniyet” dediği ve bir ideoloji olduğuna inandığı kavrayışı etraflı bir şekilde temellendirme ve açıklama zamanı geldi geçiyor.

Bana göre post-modernizm, nihilizim, cemaatçilik, otoriteryenizm karışımı bir pozisyondan dünyaya bakan Mahçupyan, liberalizmin (sosyalizm gibi) modernliğin ürünü olduğunu söylüyor. Sonra, gayet indirgemeci bir yaklaşımla, modernlik çöktüğüne göre liberalizm de çökmüş veya çökmektedir sonucuna ulaşıyor. Mahçupyan’a göre liberalizmin kendiliğinden bir yanı yok; o bir kurgudan ibarettir, kendiliğindenlik olsa olsa piyasaya atfedilebilir, ama liberal piyasa yalnızca piyasa türlerinden biridir. Liberalizm ile demokrasi arasında bir ilişki bulunmaz ve liberal demokrasi “doğru” bir demokrasi türü teşkil etmez. Bir modernite hastalığı olan liberalizm zaten (yine sosyalizm gibi) gerçekliğe muhtaç değildir; yani gerçeklikten kopuktur. “Gerçeklik ise kendi mecrasında akıyor ve onu kavrayacak yeni ideolojiler tomurcuklanıyor”.

Önce şunu söylemeliyim; Mahçupyan’ın benim pozisyonum üzerinden bir genel liberalizm eleştirisi yapması yanlış. Geniş anlamda liberal gelenekte üç ana çizgi var: Otantik-klasik liberalizm, Amerikan-Rawlsyen liberalizm ve anarko-kapitalizm. Bu üç teori arasında hatırı sayılır farklılıklar mevcut. Ben klasik liberal çizgiye yakınım. Bu çizgi içinde de, Locke-Nozick türü bir rasyonalizmden ziyade Hume-Hayek geleneğine bağlı bir anti-kurucu rasyonalizmi veya evrimci rasyonalizmi mantıklı ve takibe değer buluyorum. Bu yüzden, Mahçupyan’ın, ciddiye alınmak istiyorsa, kaba genellemeler yapmak yerinde ayrıntılara vakıf olmaya ve onlar üzerinden eleştiri geliştirmeye çalışması lâzım. Gerçekten, Mahçupyan hangi liberalizmi eleştirmek istiyor? İkincisi, izlediğim klasik liberal çizgi adına konuşacak olursam, önemli klasik liberal filozoflar fikirlerini modernitenin ürünü olarak görmezler. Mahçupyan’ı yanıltan şeylerden biri, iki olgunun zaman bakımından birarada olmasının aralarında mecburen bir nedensellik ilişkisi bulunmasını gerektirmeyeceği metodolojik kavrayışını ihmal etmesi. Mesela, önemli klasik liberal tarihçilerden Steven Davies hem modernlik öncesi-modernlik zaman bölümlemesinin anlamsız olduğunu hem de modernlikle liberalizm arasında bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığını söyler.

Liberalizmin bir kurgu olduğu iddiaları, yine Hume-Smith-Menger- Hayek çizgisi açısından, anlamsız. Genel gelenek için de, piyasayı liberallikten dışlarsak, biraz doğruluk kazanır. Pozitif haklar ve refah devleti tamamen tasarım ürünüdür. Ama, o zaman, eleştiriniz klasik liberalizme değil Amerikan liberalizmine yönelmiş olur. Lâkin, bu tür eleştirileri, farklı bir lisanla, klasik liberaller ve anarkokapitalistler de yapıyor, hem de daha derin şekilde. Mahçupyan’ın sosyalizmin kurgu olması gerçeğinden liberalizmi de yararlandırması, ideolojiler arasındaki önemli farklılıkları görmezden geldiğini de gösteriyor. Sonuna “izm” eki alan bu iki yaklaşım aynı nitelikte ideolojiler değil. Hatta, bazı liberaller, liberalizme ideoloji vasfının yakıştırılmasını dahi reddeder. Sosyalizm hayatı ideolojiye göre kurgulamayı hedefler; otantik liberalizm ise siyasî sistemi, hayatın kendiliğindenliğini ve bunun sonuçlarını korumak için kurgulamayı, yani siyasi gücü parçalamayı, sınırlamayı ve kurallara bağlamayı gaye edinir. Benim mensubu olmaktan gurur duyduğum liberal ekol, gönüllülüğe dayanan bireysel ve toplumsal beşerî hayatın demokratik usullerle bile olsa kollektif ve zora dayanan (yani siyasî) kararların işgaline uğramasından endişe duyar, bunun engellenmesini ister. İşte bu yüzden klasik liberaller demokrasiyi ve demokratik süreçleri kendi başına bir amaç değil araç olarak görür, piyasanın ekonomik gücü desantralize etmesine benzer bir şekilde siyasi gücü desantralize edeceği umuduyla onu destekler. Mahçupyan’ın “demokrat zihniyet”inin özgürlük ve gönüllülüğü tüm hayatı kuşatmak yerine yalnızca siyasette öne çıkarması benim gibi bir iflah olmaz klasik liberal için arabanın atların önüne koşulmasına benzer. Bu yüzden liberal olmayan demokrasi, muhtemel totaliterizme geçirilecek kılıf olacaktır. Spekülasyonu bir yana bırakıp tarihe bakanlar bunu ispatlayan çok sayıda delil görebilir. 20. Yüzyılın sosyalist totaliter modelleri niçin liberalizm kavramını şiddetle reddedip demokrasi kavramına sahip çıkmış ve onu kullanmışlardır acaba?

Muarızımın piyasayı liberallikten keyfince ayırması da yanlış. Liberal düşüncenin en önemli ayağı piyasadır, piyasayı ondan ayırır veya ağırlığını azaltırsanız liberal sahillerden kollektivizme, obez devlete ve negatif hak ve özgürlüklerin işlevsizleştirilmesine doğru yol alırsınız. Bunun en iyi örneği, elbette, Amerikan liberalizmidir. Sosyal liberalizm de denen bu yaklaşım, adım adım, gönüllü işbirliğine dayanan beşeri faaliyet alanlarını daraltmış, devleti yaymış ve sivil toplum aleyhine güçlendirmiştir. Klasik liberal ister demokratik ister demokrasi dışı yollarla olsun devletin irileşmesinden korkar. Piyasayı işgal eden devlet, kaçınılmaz olarak toplumsal hayatın başka alanlarına da taarruz eder. Bir kelime hilesi yapıp “devlet” in yerine “toplum” u yerleştirmek bu acı gerçeği değiştirmez. Toplum yeknesak bir amaç, değer, menfaat çizelgesi etrafında hareket eden bir monolitik beşeri entite değildir; o bünyesinde muazzam bir çeşitliliği barındırır. Mahçupyan sorduğu için cevaplayayım: Bireysel ekonomik kararların meşruluğu, üretim araçlarının piyasanın adalet ve hukuk kurallarına uygun olarak edinilmiş ve serbest iradeyle tasarruf ediliyor olmasıdır. Ayrıca, bireysel ekonomik bir yatırımcı, yatırım yaparken sonsuz hareket alanına sahip değildir; onun ekonomik teşebbüsünün kaderi tüketicilerin tercihine bağlıdır. Bu gerçek yatırımcıyı tüketicinin hizmetine koşma mecburiyetinde bırakır. Piyasa aktörlerinin efendisi tüketicidir; ekonomi tarihi sadece servetine servet katan isabetli yatırımcıların değil, aynı zamanda, isabetsiz yatırımcılarla her şeyini kaybeden sermaye sahiplerinin hikayeleriyle de doludur.

Mahçupyan benim “demokrat zihniyet”le değil sosyalizmle tartışmamdan hoşnutsuz. Ama liberallerin sosyalizm eleştirisi Mahçupyan’a tuhaf gelmemeli. Bir gün “demokrat zihniyet” de sosyalizm kadar dallanıp budaklanırsa, emin olsun, eleştirilerimi (gerekirse övgülerimi) esirgemem. Benim nazarımda klasik liberal çizgi ana bireyci yaklaşımdır ve rakipleri kollektivizmde saf tutar. Kollektivist teorilerin en gelişmişi ise sosyalizmdir. Bazı liberaller faşizmi dahi sosyalizmin bir türü olarak görmeye meyillidir. Nitekim, nasyonal sosyalizmin ender görülmeyen bir fikrî, siyasî çizgi olması bu bakışı destekler. Liberalizm sosyalizmi gerilettikçe, sosyal demokrasi, muhafazakârlık, milliyetçilik, feminizm gibi akımların sosyalizmden etkilenme imkânları da daralır. İşte bu yüzden, sosyalizme karşı fikrî mücadele, genel olarak kollektivizme karşı mücadele anlamına gelir. Sosyalizm eleştirisini “soğuk savaş” dönemi kalıntısı görmek ise kurnaz bir hiledir. Sosyalistlerin sosyalizm adına adeta her şeyi ve herkesi çarmıha germesine itiraz edilmezken sosyalizm eleştirisinin kınanması, iyi niyete de centilmenliğe de sığmaz.

Mahçupyan, tabiri caizse, “hücum futbolu” oynamayı seviyor, böylece tartışmayı rakibinin alanına yıkıyor. Bu ne âdil, ne de kendisi için düşünce müşevviği sağlayıcı. İznine sığınarak ben de kendisine birkaç soru sorayım. “Demokrat zihniyet demokrasisi”nin liberal demokrasiden fikrî ve felsefi farklılıkları ve de kurumsal ayrılıkları nelerdir? Liberal demokrasi “yanlış” demokrasiyse, bu yanlışlıktan kurtulmak için, onun temel unsurları olan kuvvetler ayrılığı, anayasal klasik haklar rejimi, hukukun hâkimiyeti ve sivil özgürlüklerden de vazgeçecek miyiz? “Demokrat zihniyet”in zaman ve mekân aşan temel ilke ve değerleri var mıdır, yok mudur? Varsa bunlar nelerdir ve nasıl haklı ve meşru olacaktır? Yoksa, veya bütün değerler konjonktürelse, değersizliğin bir nihilizme varması ve toplumsal hayatı tahrip etmesi nasıl engellenecektir? İnsan toplumlarının değerleri yalnızca ve mutlaka zaman ve mekan çatışmasına dayanan demokratik müzakerelerle mi belirebilir ve belirlenebilir? Eğer öyleyse, sözgelimi, çocukların ve müzakereye katılmak istemeyenlerin bu süreçteki ve toplumdaki yeri ne olacaktır. Liberal piyasa (kapitalizm) iyi değilse iyi olan piyasa hangisidir? Bu iyi piyasa özel mülkiyet, serbest mübadele gibi kurumları kabul edecek midir? Temel ekonomik kararları kim, nasıl alacaktır? Bu kararların meşruiyeti nereden kaynaklanacaktır?

Mahçupyan bu sorulara (en azından bir kısmına), kıvrak kafa ve kalemiyle, kıvrak olmayan, yani spekülasyonu aşan, tutarlı, anlamlı, anlaşılır cevaplar verirse, tartışmamızın bir anlamı var; aksi hâlde, korkarım onu kendi liberalizm algı ve eleştirisiyle ve doğmakta olduğuna inandığı “demokrat zihniyet” ideolojisiyle baş başa bırakmak benim için en iyisi olacak.

Taraf, 28.05.2012

Anayasaya aykırı yasak: Başörtüsü yasağı

Yakın zamanlara kadar üniversitelerde başörtüsü fiilen yasak idi. Şimdilerde, birkaç istisna dışında üniversitelerde okuyan başörtülü öğrenciler için, herhangi bir hukuki değişiklik olmadığı halde, 2547 Sayılı YÖK Kanununa Ek 17. madde hükmü ile uyumlu olarak fiili bir serbestlik söz konusudur. Bir başka zamanda ortaya çıkabilecek konjonktürel değişiklik halinde üniversitelerde Ek 17. madde hükmü ile çelişecek şekilde başörtüsü yasağının tekrardan başlamasına mani bir durum yoktur. Çünkü bundan önceki başörtüsü yasağı, Ek 17. madde hükmüne rağmen fiili bir uygulama şeklinde tatbik edilmiştir. Bu sebeple üniversitede başörtüsü yasağının kaldırılması konusunda hukuki bağlamda tam bir rahatlama mevcut değildir. Diğer yandan ilköğretim ve orta öğretim kurumlarında okuyan öğrenciler ile kamu görevinde çalışanların tamamında başörtüsü yasağı mevcuttur. Esas itibariyle özel faaliyet niteliği daha belirgin olan Avukatlar için de başörtüsü yasağı vardır.

Başörtülü öğrencilerden bana sıklıkla ve ısrarla ‘Hocam, ben Fakülteyi bitirdiğim zaman ne yapacağım, başörtülü olarak kamu kurumlarında çalışamayacaksam bu fakülteleri bitirmemin ne anlamı var’ şeklinde yakarmalar gelmektedir. Ben de içim burkularak ‘umarım yakında düzelir’ şeklinde yuvarlak ve kendimin de pek tatmin olmadığı cevaplarla bu yakarmalara karşılık vermeye çalışıyorum.

ZORLAMA YASAKLAMA GİRİŞİMLERİ

Medyada Başörtüsü yasağına ilişkin gözüme çarpan son iki haber şunlardır. Birincisi, Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu, SP Genel Başkanı Mustafa Kamalak’ın eşi Zübeyde Kamalak’ın başörtülü olarak bir başka avukata cübbe giydirmesine mani olmuştur; Feyzioğlu’na göre, Başörtülü birisi kanunlara göre avukatlık cübbesi giydiremez(!) İkincisi, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü’nün, okulun giriş kapısında önce başörtülü öğrencilerin fotoğrafını çekmesi, daha sonra da bunları içeriye almıyor olması.

Ben burada başörtüsü yasağına ilişkin hukuki düzenlemelerin yapılış usulünün Anayasaya uygunluğunu tahlil edeceğim.

Üniversite öğrencilerinin kılık kıyafetlerine ilişkin konu 2547 Sayılı YÖK Kanununa Ek 17. maddede düzenlenmiştir. Buna göre, ‘yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla yüksek öğretim kurumlarında kıyafet serbesttir’. Yürürlükteki kanunlarda, kız öğrencilerin üniversitelerde başörtüsü ile okumalarını yasaklayan hiçbir hüküm mevcut değildir. Bu yasağın kaynağını AYM ve Danıştay kararları oluşturmaktadır. Kısaca yasama organının Anayasal olarak sahip olduğu kanun yolu ile yasaklama faaliyeti AYM ve Danıştay tarafından gerçekleştirilmiş olmaktadır. AYM, bu konuda karar verirken, kaynağını anayasadan almayan bu yetkiyi kullanarak üniversite öğrencileri için başörtüsü yasağı getirmektedir. Anayasa hukukunda şu temel ilkeler mevcuttur: (1) Demokratik bir hukuk devletinde hürriyet kural sınırlama istisnadır. (2) (AYM de dâhil olmak üzere) anayasal organların yetkisiz olmaları asıl, yetkili olmaları istisnadır. Sadece kendilerine Anayasa ve kanunlar tarafından verilen yetkileri kullanabilirler. Anayasa ve kanunlarla kendilerine verilen yetki alanı, yorum yolu ile genişletilerek, Anayasa ve kanunlarla kendilerine verilmeyen yetkiler kullanılamaz. Nitekim bu ilke Anayasada şu şekilde yer almıştır: ‘Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz (md. 6)’. (3) İstisnai nitelikte olan yetkiye ilişkin normların dar yorumlanması gerekir.

ÖZGÜRLÜKÇÜ YORUM ESAS OLMALI

AYM’nin başörtüsü kararında, istisnai nitelikte olan yetkilerini yorum yolu ile din ve vicdan, kılık kıyafet, eğitim öğretim hak ve hürriyetleri aleyhine genişleterek başörtülü kızları yüksek öğretim hakkından mahrum bırakması, hem burada sayılan temel Anayasa Hukuku ilkeleri ile bağdaşır değildir, hem de vermiş olduğu bu karar ‘yasama fonksiyonu gasp edilmesi’ niteliğine bürünmektedir.

Diğer yandan kamu görevlilerinin başlarını örtmelerini yasaklayan kuralların kaynağı kanuni düzenlemeler değil, idari işlemlerdir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun Ek 19. maddesinde şu hüküm mevcuttur: ‘Devlet memurları, kanun, tüzük ve yönetmeliklerin öngördüğü kılık ve kıyafet kurallarına uymak zorundadır’. Bu Kanunun 125. maddesinde de uyarma cezasını gerektiren haller düzenlenmiştir. Buna göre ‘kılık ve kıyafet hükümlerine aykırı davranmak’ uyarma cezasını gerektiren bir davranıştır.

Anayasanın 13. maddesine göre, kamu görevlileri için başörtüsü yasağı olabilmesi için, ‘önce başörtüsü yasağının bir kanunla düzenlenmesi, daha sonra da bu kanuni hükümlerin uygulanmasını gösteren tüzük ve yönetmeliklerin çıkarılması’ gerekir. Gerek 657 Sayılı Kanunda, gerekse diğer bir başka kanunda, kamu görevlilerine yönelik başörtüsü yasağını öngören hiçbir düzenleme mevcut değildir. Bu konu 16.07.1982 Tarih ve 8/5105 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelikle düzenlenmiştir. Dolayısıyla bayan devlet memurları için öngörülen başörtüsü yasağının hukuki kaynağını kanun değil, 8/5105 Sayılı Yönetmelik oluşturmaktadır.

DÜZENLEME AMA NASIL?

Burada kanunla düzenlenmesi gerekli bir alanda yürütme organı yetkilendirilmekte, o da bu alanı bir yönetmelik ile düzenlemiş olmaktadır. Avukatlara yönelik başörtüsü yasağının kaynağını ise, Türkiye Barolar Birliği’nin Meslek Kuralları Yönetmeliği’nin 20. maddesi teşkil etmektedir. Bu maddede, ‘avukatların başları açık olarak mahkemede görev yapacakları’ belirtilmektedir.

İlk ve orta öğretim kurumlarında okuyan öğrencilere ilişkin yasağın kaynağı da kanun değil, idari işlemlerdir. Buralarda okuyan öğrencilere yönelik başörtüsü yasağı, 22.07.1981 Tarih ve 8/3349 Sayılı MEB ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevlilerle Öğrencilerin Kılık Kıyafetlerine İlişkin Yönetmelikte düzenlenmiştir. Bu Yönetmelikle kız öğrencilerin ilk ve ortaöğretim kurumlarına başları örtülü olarak girmeleri yasaklanmaktadır. MEB Ortaöğretim Kurumları Ödül ve Disiplin Yönetmeliğinde de bu okullarda okuyan öğrencilere ilişkin disiplin hükümleri düzenlenmiştir. Bu yönetmelikte disiplin cezasını gerektiren filler arasında kılık kıyafet kurallarına uymama davranışı da yer almaktadır.

Kamu görevine girme, avukatlık yapma, eğitim, kılık kıyafet, din ve vicdan hak ve hürriyetlerinin sınırlandırılması anlamına gelen başörtüsü yasağının ilk elden tüzük ya da yönetmelik şeklindeki idari işlemler yoluyla belirlenmesini; bu konuda yürütmenin yetkili kılınmasını, başörtülü kızların üniversitelerde okumalarının AYM ve Danıştay kararlarıyla yasaklanmasını Anayasanın 13. maddesi ile bağdaşır kabul etmek imkânsızdır. Anayasanın 13. maddesine göre ‘Temel hak ve hürriyetler, ancak ‘kanunla’ sınırlanabilir’. Buna göre temel hak ve hürriyetleri sınırlama yetkisi, ilk elden idari işlemler yolu ile yürütme organına değil, sadece kanun yolu ile TBMM’ne aittir. Aksine bir uygulama Anayasaya açıkça aykırılık teşkil eder.

Dolayısıyla Anayasanın bu açık hükmü karşısında, sözü edilen kesimlere yönelik olarak uygulanan başörtüsü yasağının Anayasaya uygunluğunu savunabilmek katiyen mümkün değildir. Cumhurbaşkanının kanun çıkarması ile idari organların ya da yüksek yargı organlarının başörtüsünü yasaklaması arasında hiçbir fark yoktur. Burada sözü edilen başörtüsü yasağı, idari organlar ya da yüksek yargı kurumları tarafından yasama yetkisinin gaspı şeklinde ortaya çıktığı için, bu yasağa korsan nitelemesini yapmak pekala mümkündür.

1960’lı yıllarda ABD’de, 1990’lı yıllarda Güney Afrika’da zencilere yönelik ayrımcı uygulamaların kaldırılması insan hakları ve hukuki eşitlik bağlamında ne anlama geliyorsa, ülkemizdeki başörtüsü yasağının kaldırılması da aynı anlama gelmektedir. Umarım başörtüsü yasağı unutulanlar arasında yer almaz da, yeni Anayasa çalışmaları kapsamında bu soruna ilişkin daha esaslı ve kalıcı çözümler bulunur.

Yeni Şafak, 27.02.2012

Devleti savunan adam

Aylar önce, “AK Parti için bile devleti savunmak zor iş.” demiştim; yanılmışım.

 

Bu işte hiç de zorlanmayanlar var; özellikle de ‘devlet hayatın ta kendisidir’ düsturunu ilan edip hayata geçiren İçişleri Bakanı… Tek parti döneminde aynı koltuğa oturan CHP’li Recep Peker’i aratmayan İdris Naim Şahin bizi zaman tünelinde, yok hayır, korku tünelinde bir yolculuğa çıkartıyor; devletin bir balyoz gibi vatandaşın kafasına indiği günleri hatırlıyoruz sayesinde. AK Parti’nin son on yıllık icraatlarıyla unutmaya başladığımız bir devlet ve otorite anlayışını tek başına adeta hortlatıyor.

Önceki günkü konuşmasını öncelikle adalet, özgürlük, hukuk devleti ve insan odaklı siyaset gibi kavramları ciddiye alan AK Partililer dikkatle incelemeli. “Biz bu muyuz?” sorusunu kendilerine soracaklarından eminim.

İçişleri Bakanı buyuruyor; “Hayatını kaybeden insanlarımız kaçakçılık yaparken hayatlarını kaybettiler.” Nedir bu ‘hayat’ denilen ‘şey’? Kaçakçılık yaparken, yani sınırdan izinsiz geçerken kaybedilen bir şey mi? Soğuk Savaş yıllarında ‘Berlin Duvarı’ndan Batı’ya geçmek isteyen herkes vurulurdu; Stasi’nin ‘öldürün’ emri vardı. Bizde yoktur herhalde böyle bir şey!

Dahası, insanlar Uludere’de ‘kaçakçılık yaptıkları için’ ölmediler; TSK’ya ait uçaklar askerî bir hedefe saldırır gibi üzerlerine bomba yağdırdıkları için hayatlarını kaybettiler. Yoksa, ‘kaçakçıların üzerine askerî uçak gönderme’ gibi bir devlet politikası var da bizim mi haberimiz yok?

Devam ediyor; “Hayatlarını kaybetmemiş olsalar ve onlar sağ ele geçirilmiş olsalardı, kaçakçılık suçundan yargılanıyor olacaklardı. Ama şimdi daha ağır bir sonuçla karşılaşınca o tabii ki yargılanamaz hale gelince onlar hayatlarını kaybettiği için kaçakçılık tarafı gölgede kalıyor.” Öldürülen bu insanları bir de yargılayamadığı için hayıflanıyor devletimiz, iyi mi?

“34 insanımız ki çoğu yaşı küçük insanlar, gençlerimiz, bunlar, bu olayın sadece figüranlarıdır. Esas filmin büyüğüne bakmak lazım. Filmin senaristi var, filmin başoyuncuları var ve bu filmin başka benzeri versiyonları var. Orada biz figüranlara takılıp kalıyoruz.” Ne diyebiliriz ki bu sözlere? Önce, öldürülen 34 vatandaşa ‘figüran’ diyor, aşağılıyor onları, kişiliklerini değersizleştiriyor. Sonra, ‘figüranlara takılıp kalıyoruz’ diye karşı atağa geçiyor Bakan. Suçsuz yere öldürülen 34 insan, çocuklar, gençler… Bunlara mı takılacağız canım, geçelim!

Geçelim, çünkü mesele başka; “O insanlara kaçak malı veren PKK terör örgütüdür. Kaçakçılığın rantını elde eden KCK terör örgütüdür.” diyor Bakan Şahin. Bu ifadeden çıkan mantıksal sonuç şu: “Bölgede kaçakçılık yapan insanları savaş uçaklarımızla vururuz, çünkü kaçakçılığın rantını KCK’ya yedirmeyiz.”

O zaman şu sonuca varabilir miyiz? “Uludere’de 34 insan yanlışlıkla vurulmadılar; kaçakçı oldukları için, kaçakçılıkla da KCK’ya rant sağladıkları için bile bile vuruldular.” Uludere olayında böyle bir mantığın (en azından şimdi, olaydan sonra savunma amaçlı) işlediğini gösteren bakanın konuşmasının can alıcı yeri; “Filmin bütününe bakıldığında özür dilenecek bir yanı yoktur”. Tabii, neden özür dilensin ki? Ortada ne bir yanlış, ne da hata var! ‘Samimiyetle işlerini yapan’ kişileri kutlamak gerek böyle bir durumda. Zaten bu yapılmadı mı?

Ayrıca bakanın bu film merakı nereden çıktı, bilen var mı? Bütün konuşmada bir filmdir, senaryodur, başroldür, figürandır gidiyor… Yahu ortada film falan yok; gerçek hayatta öldürülen 34 vatandaş var. Hani ‘insan odaklı siyaset’ deniyordu ya, işten bu sözle murad edilen ‘insan’lardan ’34 tanesi’…

Daha söylenecek çok söz var, ama anlayana bu da yeter. Türkiye son on yılda hiç bu seviyeyi görmemişti. Vatandaşa, onun hayatına bu kadar yukardan bakan, onu bu kadar metalaştıran bir yaklaşım… Onca yapılanın ardından ne AK Parti, ne de Türkiye hak ediyor bunu. AK Parti devletinin Kemalist devletten bir farkı olmayacak mıydı?

Zaman, 25.05.2012