Ana Sayfa Blog Sayfa 448

Zana kimi, neyi temsil ediyor?

Leyla Zana’nın Başbakan’la buluşmasından sonra yaptığı açıklama beklendiği gibi, dikkatli, kısa ve son derece ölçülü bir açıklamaydı.
Zaten beklenen de buydu. Kimse bu buluşmada Zana’nın hiç bilinmedik taleplerde bulunmasını, Erdoğan’ın da sürpriz vaatlerde bulunmasını beklemiyordu.
Zana-Erdoğan görüşmesinin önemi, Zana gibi hem BDP’li ama hem de BDP’den farklı; hem PPK savunucusu ama hem de PKK’ya ciddi eleştiriler yöneltebilen; hem Kürt halkı hem de PKK liderleri nezdinde saygı duyulan ve sözü dinlenen bir figür olarak ön plana çıkması ve müzakerelerin yeniden başlaması için aktif rol oynamaya karar vermesiydi.
Onun kendine biçtiği bu misyon, AK Parti tarafından da önemsenmiş olmalı ki, söz konusu buluşma gerçekleşti.
Peki Zana kimi ya da neyi temsil ediyor?

Çözüm isteğini temsil ediyor

Zana her şeyden önce samimi çözüm isteğini temsil ediyor.
Bana kalırsa onu birçok BDP yöneticisinden ve PKK yönetiminden ayıran temel fark da bu… Çünkü o, PKK yönetimi gibi, savaşmayı meslek edinmiş, silahlar duvara asıldığında ne yapacağını, nasıl yaşayacağını şaşıracak bir insan değil. Kandil’dekilerin çoğu için silahlı mücadele artık bir araç olmaktan çıkıp bizatihi amaca dönüşmüşken, Zana için şiddet her şeye rağmen sadece bir araç ve bu aracın da artık miadını doldurduğuna inanıyor. Çözüm isteğinde samimi olduğunu AK Parti ile siyasi rekabete girmeksizin, onun yaptığı olumlu işleri takdir ederken hiçbir komplekse kapılmaksızın; hiçbir kariyer hesabı yapmaksınız hedefine sadece ve sadece Kürt sorununun çözülmesini ve barışın sağlanmasını koyarak da ortaya koyuyor. Ve bu konudaki samimiyetine Kürt-Türk bütün kamuoyunu inandırabiliyor.

Vesayeti sorgulayan çizgiyi temsil ediyor

İkinci olarak Zana, Kürt siyaseti üzerindeki PKK-BDP vesayetini “içeriden” sorgulayan çizgiyi temsil ediyor.
Şimdiye kadarki çizgisine baktığımızda onun BDP’den ve PKK’dan kopmadan, “içeriden bir ses” olmaya devam ettiğini, ama bu örgütlere eleştirel tavrını da sürdürdüğünü ve her dönemde bağımsız kişisel tavrını ortaya koyduğunu görüyoruz.
Bu özelliği Zana’yı ister BDP’ye, ister AK Parti’ye oy versin; PKK’ya az ya da çok sempati duysun ya da duymasın; ama Kürt kimliği konusunda duyarlı olan geniş Kürt kesimlerin sağduyusu haline getiriyor. Zira bu çizgisiyle o, hem halkın bu örgütlere karşı duyduğu minnet ve vefa borcunu hem de endişeleri ve eleştirileri temsil etmiş oluyor. Ve bu pozisyon onu milletvekilliğinden öte, güçlü bir kitle desteği olan doğal bir lider yapıyor.

Statüko pazarlığı yapmıyor

Zana’nın Başbakan’a ilettiği taleplere baktığımızda, onun bu pozisyonunu daha açık bir biçimde görebiliyoruz. Talepler konusundaki en dikkati çeken nokta Leyla Hanım’ın müzakere edilebilir bir zeminde kalmaya gösterdiği dikkat. Gerçekçi olmayan talepler öne sürerek iletişimi koparma gibi bir niyeti olmadığını için, “statü” konusuna hiç girmiyor. Demokratik özerklikten ya da federasyondan bahsetmiyor. (Nitekim, Hürriyet’e verdiği söyleşide de özerkleşme yerine yerel yönetim reformuyla yerel yönetimin yetkilerinin artırılması vurgusu yaparak, “mümkün olan”ı hedeflediğini ortaya koymuştu.) Statüye ilişkin talepler yerine anadilde eğitim, sürdürülebilir müzakerenin başlaması, Uludere için özür ve KCK davalarında kitlesel tutuklamalara son verilmesi gibi erişilebilir hedefler koyuyor. Ama öte yandan, listesine Öcalan’a ev hapsi talebini de katarak, PKK’ya ve liderine karşı da kadir bilmezlik etmediğini de gösteriyor. Zira, Kürtler’in büyük çoğunluğunun, bugüne gelinmesinde önemli payı olduğunu düşündükleri (aslında sandıkları) Öcalan’ın hapiste unutulmasını hoş karşılamayacaklarını biliyor.

Zana’yı güçlendirmek

Zana’nın, yazımın başından beri tanımlamaya çalıştığım pozisyonu, onun güçlenmesinin çözüm ihtimalinin güçlenmesine büyük katkı yapacağını da ortaya koyuyor. Zana’yı güçlendirmenin tek yolu ise, reformlara devam etmek… Zira, Kürt meselesinde atılan her yeni adım, “tek yol şiddet” diyenlerin elinden bir silahı daha alırken, şiddet çizgisini “içeriden eleştirenlerin” haklılığını da ispatlıyor ve güçlerini yaygınlaştırıyor.

 

Bugün, 02.07.2012

İzne bağlama ısrarı

Siz bu yazıyı okurken Hükümet’in ÖYM’lerle ilgili değişiklik tasarısı açıklanmış olacak.
Her ne kadar yazıyı yazdığım şu saatlerde Pandora’nın Kutusu’ndan ne çıkacağını tam olarak bilmesem de yapılan gayriresmi açıklamalardan hükümetin bu değişiklikten asıl maksadının “izin sisteminin güçlendirilmesi” olduğunu görmek zor değil.

Yani, değişikliğin merkezinde en yapılmaması gereken şey var.

Aslına bakarsanız, tırpanlanmaya çalışılan bu yetki, benim sadece özel yetkili mahkemelerin değil, bütün mahkemelerin sahip olması gerektiğini düşündüğüm bir yetki. Yargının elinin kolunun bağlanmaması; hiç kimsenin, ama hiç kimsenin yargıya karşı özel koruma altına alınmaması; savcı ve yargıçların görevlerini yaparken hiç kimse için hiç kimseden izin istememesidir ideal olan.

Eğer bütün mahkemelerin böyle bir yetkisi olsaydı, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması bile savunulabilirdi. Ama böyle bir sistemi bugünden yarına bütün mahkemelere genelleyemediğimize göre, hiç değilse ÖYM’lerin bu yetkilerini korumamız gerekirken, anlaşılan o da kaldırılıyor.

Maksat özgürlükleri korumak olsaydı

Devam eden davalar boyunca özel yetkili mahkemelerle ilgili çeşitli rahatsızlıkların ortaya çıktığını; ÖYM’lerin yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacının da bu rahatsızlıklar nedeniyle gündeme geldiğini biliyoruz. Ne var ki, bugün konuşulan değişikliklerin (özellikle de izin sisteminin genişletilmesinin) bu rahatsızlıklarla en ufak bir ilgisi yok.

Esasen sıkıntıların büyük kısmının kaynağı ÖYM’ler değil, ÖYM hakim ve savcılarının kullandıkları Terörle Mücadele Yasası!

Eğer bugün KCK davaları başta olmak üzere birçok davada birçok kişi akıllara ziyan bir şekilde “örgüt üyeliği”nden tutuklu yargılanıyorsa (ki en büyük sıkıntı budur) bunun sorumlusu özel yetkili mahkemeler değil, Terörle Mücadele Yasası…

TMY ile fikir cezalandırılıyor

Bu yasadaki olağanüstü geniş terör tanımı en büyük problemlerden biri.
Bir başkası, örgüt üyeliğinin tespitine ilişkin hükümler. Söz konusu yasa, illegal örgüt üyeliği için somut deliller aramaksızın, illegal örgütün telkin, tavsiye ve arzuları istikametinde faaliyette bulunulmasını örgüt üyeliği olarak yorumlayıp cezalandırıyor.

Bir başka nokta, sadece terör örgütünün propagandasının değil, terör örgütünün amacının propagandasının yapılmasının da terör suçu sayılması. Bir başka deyişle bu maddeyle, herhangi bir terör örgütü federasyonu amaçlıyor diye, federasyonu savunan her aydın, gazeteci ya da siyasetçi de terör suçuyla yargılanabiliyor.
Aynı yasayla basın faaliyetinin amacının illegal örgütün amacıyla örtüşmesi halinde gazeteci de terör suçu işlemiş sayılabiliyor.

Bütün bu maddeler, eylemle fikir arasındaki sınırı flulaştıran, birbirine karıştıran, sonuçta fikrin cezalandırılmasına yol açan antidemokratik maddeler.

Eğer hükümetin amacı, kişi hak ve hürriyetlerini korumak, özgürlük-güvenlik ikileminde terazinin özgürlük yanını güçlendirmek ve ortaya çıkan toplumsal rahatsızlığı gidermek olsaydı; ilk yapması gereken şey, Terörle Mücadele Kanunu değişikliğini de 3. Yargı Paketi’ne koymak olurdu.

Ama görüyoruz ki, bu akıllara bile gelmiyor. AK Parti hükümeti varsa yoksa “izin sisteminin güçlendirilmesi” için uğraşıyor. Tabii bu ısrar da çeşitli spekülasyonlara neden oluyor.

En sık sorulan soru da şu: Yoksa hükümet, yargının her istediği kapıyı açmasından, her istediği kişiyi sorgulamasından, devletin neresinde suç işleniyorsa oraya elini kolunu sallaya sallaya girebilmesinden artık rahatsız mı oluyor?

 

Bugün, 30.06.2012

‘Korsan’ taksilere korsanlık

0

Bir meslek grubu ve firma için ekonomik hayatta kolay kazanç elde etmenin en iyi yolu, mevcut ve potansiyel rakipleri ilgili alanda/sektörde çalışmaktan alıkoymaktır. Bunun iki yolu bulunur. Birincisinde menfaat sahipleri bizzat şiddet kullanarak veya şiddet tehdidine başvurarak rakiplerinin çalışmasını engeller.

İkincisinde aracı kişi veya kurumlar kullanılarak aynı şey yapılır. Ekonomik aktörler, her iki yolu da denemeyi isteyebilir. İlk yol düpedüz haydutluktur. Güçlü veya gözü kara olanlar zaman zaman bu yola başvurur. Bunun yıllar önce karşılaştığım bir örneği, Kırıkkale-Ankara arasında yolcu taşımacılığı yapan Kırıkkaleli firmaların, diğer şehirlerden gelen ve şehrin içinden geçip Ankara’ya doğru devam ederken yolda müşteri toplayan otobüslerin şoför ve muavinlerini ve hatta bazen yoldan binen yolcuları darbetmesiydi. Bu metodun sınırları ve açmazları vardır. Her şeyden önce, genel bir uygulama olamaz, sınırlı bir alanda işleme şansına sahiptir. İkincisi karşı sivil-zoru davet edebilir ve bir noktada bitmek zorunda kalır. İkinci metot daha genel, sofistike ve sinsicedir. Dolaylı olduğu için farkına varmak zor olabilir. Daha güçlü gerekçelendirilebilir. Arkasına meydan okunmaları mümkün veya kolay olmayan bir yapıyı, yani mahallî (belediye) veya genel (hükümet) kamu otoritesini koyabilir.

AK Parti hükümeti diğer ana siyasî aktörlere nispetle daha piyasacı olmasına rağmen, menfaat gruplarının kendi menfaatlerini, tüketicilerin ve mevcut veya muhtemel rakiplerinin aleyhine olacak şekilde, devletin sırtından sağlamasına aracılık ettiği durumlar ortaya çıkabiliyor. Parti liderliği ya menfaat gruplarının etkisinde kalıyor ya da yaptığı sekteryen menfaatleri koruyucu düzenlemelerin ne kadar gayri âdil ve zararlı olduğunun farkına varamıyor. Bu yüzden zaman zaman kendi içinde çelişkiye de düşüyor. Sağlık sektörü açısından bakarsak, hükümet bir taraftan haklı olarak iç pazarı yabancı sağlık iş gücüne açmaya çabalarken, diğer taraftan, eczacılık sektörüne girişi, mevcut eczacıların lehine, müstakbel eczacıların ve tüketicilerin aleyhine olacak şekilde sınırlandırıyor. Yani ortada genel bir ilke yok. Kim baskın çıkarsa o istediğini alıyor.

UCUZ HİZMET PAHALIYA MAL OLUYOR

Hükümetin bir yanlışı, taksicilik adı verilen otomobillerle şehir içi insan taşımacılığı alanında ortaya çıktı. Bu yanlış temellendirilirken “korsan” kelimesinin iticiliğinden de yararlanıldı. İddiaya göre, binlerce “korsan” taksi varmış, bunlar “izinsiz” yolcu taşıdığı için “taksici esnafı” para kazanamıyormuş. Ayrıca, vergi kaybı da oluyormuş. Bunlara inanan hükümet bir kanunla ”korsan” taksicilere ağır cezalar getirdi. Daha da korkuncu, bu taksilere binenlerin de cezalandırılmasını öngören bir düzenleme yaptı. Çok vahim bir durum doğrusu. Şehir içi insan taşımacılığı bir meslek. Özgür bir ülkede, isteyen herkesin, genel şartlara uyarak piyasaya girebilmesi lazım. Ancak buna imkân yok ve her yerde taksicilik işine girişte kamunun koyduğu kısıtlamalar var. Niye böyle olduğunu eczacılıkla bir karşılaştırma yaparak açıklayalım. Eczacılık, bir diplomaya ve bir dükkâna dayanır ve eczane olarak kullanılabilecek dükkân arzı neredeyse sınırsız olabilir. Şu veya bu sayıda eczane olması kamusal hayat için bir fark yaratmaz. Buna karşılık, yollar sınırlı olduğundan isteyen herkesin taksicilik yapmasına izin verilmez. İster istemez bir sınırlama koymak, yani arzı tahdit etmek gerekir. İşte bunu yaptığınız anda bir rant yaratırsınız. Bilen, ilgilenen herkes bu ranta koşar, taksi plakası (yani çalışma lisansı) elde etmeye çalışır. Bunu başardıktan sonra da hemen taksi sayısının artırılmaması için mücadeleye koyulur. İddia edildiği gibi İstanbul’da 50 bin “korsan” taksi varsa, neden lisanslı taksi sayısı 18 bin civarında tutuluyor? Demek ki piyasa çok daha fazla taksiyi kaldırabiliyor. Sebep bu durumda taksi plakalarının değerinin düşecek olması.

Bu uygulamadan dolayı, sektör fiyat, kalite ve hizmet niteliği bakımından çeşitlenemiyor, bir yelpaze oluşmuyor. Birçok durumda müşteri tatminsizlik duyuyor ve yeni arayışlara yönleniyor. Piyasa doğal olarak ihtiyaca cevap veriyor. “Korsan” taksicilik dedikleri şey böylece doğuyor. Diğer taraftan resmî taksicilikte haksız ve mantıksız bir rant ve sanal bir servet oluşuyor. Taksilerin kasa değeri 10-15 bin lira ederken, plakaları 1 milyon liraya tırmanıyor. Oysa bir taksinin ekonomiye katkısı, kasası 20 bin lira da olsa 120 bin lira da olsa, plakası 10 bin lira da etse 1 milyon lira da etse, aynı. Piyasaya girişin kısıtlanmasından dolayı taksilerin plakaları bu şekilde değerlenebiliyor. Böylece fiyatlar şişiyor da şişiyor ve taksicilik fakir ve zayıfların yapabileceği bir meslek olmaktan çıkıyor. Rantın devam ederek büyüyeceği umuduyla zenginler ve alâkasız kesimler (meselâ sanatçılar) taksi plakaları alıyor. Plakaların toplam (suni) piyasa değeri milyarlara varıyor (Eser Karakaş’ın hesabına göre sadece İstanbul’da 10 milyar dolar) ama bununla hizmet arasında hiçbir ilişki bulunmuyor.

Yapılabilecek şeyler var. Taksi plakalarının şahsa bağlı verilmesi ve çalışma süresiyle sınırlı kalması, devredilememesi bir ilk adım olabilir. Buna paralel olarak piyasaya girişin olabildiğince serbestleştirilmesi gerekir. Tüm girişlerin sarı taksi plakası sahipliğiyle olması gerekmez. Bütün taşıyıcıların aynı tip ve nitelikte olması ve aynı türde hizmet sunması şart mı? Bugün meselâ oto kiralama şirketleri de, özellikle otomobil şoförlük hizmeti ile birlikte kiralandığında, bir tür taksicilik yapmış olmuyor mu? Bazıları hep bu firmaları tercih etmiyor mu? Sektörde rekabet mutlaka kalite ve fiyat iyileşmesi de getirecektir. “Resmî” taksilerin 50 lira aldığı havaalanına gidişi “korsan” taksiler 20 liraya gerçekleştirebiliyorsa, bu tüketicinin lehinedir. Bir hizmeti daha ucuza sunanları cezalandırmak da neyin nesi? Hele tüketicilere (yolculara) ceza konulması, tam bir despotik yaklaşım. Mahallemizdeki bakkalı öğütleyeceğim, o da, başka bakkallardan alışveriş yapan veya gezici seyyar tezgâhlardan karpuz alan mahallelilerin cezalandırılmasını öngören bir kanun çıkarttırılması için bakkallar odasına baskı yapmaya başlasın.

Hükümetlerin görevi sekteryen çıkarları değil genel kamu yararını gözetmektir. Bu yüzden, menfaat gruplarının şantaj ve manipülasyonlarına karşı uyanık ve dayanıklı olmaları gerekir.

 

Zaman, 29.06.2012

ÖYM: Yangından mal mı kaçırıyorsunuz?

Herhangi bir kurumdan söz etmiyoruz.
Sözünü ettiğimiz kurum, askeri vesayetle, darbelerle, darbe teşebbüsleriyle hesaplaşma sürecinin en kritik kurumu… Bu kurumun ortadan kaldırılmasından ya da etkisiz hale getirilmesinden söz ediyoruz.

Haftalardır özel yetkili mahkemelerle ilgili tasarlanan değişiklikler konusunda spekülasyon yapılıyor.

Spekülasyon diyorum, çünkü hükümet kafasında ne olduğunu bir türlü net bir biçimde açıklamıyor. Gün geçmiyor ki basına farklı bir bilgi sızmasın. Bu bilgiler sık sık birbiriyle çelişiyor. Bir bakıyorsunuz, hükümet içinden bir kaynak “Adı değişecek, önemli bir şey yok” diye bir açıklama yapıyor; ertesi gün duyuyorsunuz ki, bu mahkemelerin toptan kaldırılması da masada…

Hepimiz muhtemel değişiklikler konusunda bir şeyler yazıp çiziyoruz ama esas olarak da sabırla hükümetin tasarısını ortaya koymasını bekliyor; eleştirilerimizi o somut metin üzerinde yapmak istiyoruz.

Ama hükümetin böyle bir şey istemediği besbelli. Bu kadar önemli bir konudaki bir yasa tasarısının Meclis kapanmadan bir gün önce ortaya çıkarılmasının başka bir anlamı olabilir mi?

Alan kısıtlaması neye yol açar?

Tasarının ortaya çıkmasıyla yasalaşması arasındaki kısa sürede pek bir şey söyleme fırsatımız olmayacağını göz önüne alarak “testi kırılmadan” birkaç önemli uyarıyı tekrarlamaktan başka çaremiz yok:

Bir: Tutukluluk halinin çok uzun sürmesi ve maksadını aşan bir biçimde çok yaygın kullanılması konusunda yapılacak değişiklikler geniş kesimlerin desteğini alacaktır. Ben kendi payıma bu konuda bir sorun görmüyorum.

İki: Ancak, mahkemelerin yetki alanının “terörle mücadele” olarak kısıtlanması, “silahlı terör örgütü” dışında tüm organize suçların (cuntalar da dahil) özel yetkinin görev alanı dışına çıkartılması, bu mahkemelerden beklenen faydayı çok ciddi olarak baltalayacaktır.

Unutmayalım ki, terör örgütleri uyuşturucu ya da kaçakçılık gibi organize suç örgütleriyle iç içedir; finansmanını bu tür faaliyetlerden sağlar. Görev alanındaki bu daraltma, savcıların suç örgütünü tepeden bir bütün olarak görmelerini ve hızlı bir biçimde soruşturmalarını engelleyecek, terör örgütüyle mücadelede büyük zaaf yaratacaktır.

İzin varsa, özel yetki yok demektir

Ve üç: Düşünülen değişikliklerin en vahimi ise, soruşturma izninin genişletilmesidir. Bu değişiklik tek başına özel yetkili mahkemeleri çökertmeye yeter. Çünkü özel yetkili mahkemelerin derin devlet yapısını çözmelerini sağlayan en önemli farklılığı, o zamana kadar yargıya yasak olan alanlara girebilmesi, bütün kilitli kapıları açabilmesi ve soruşturma görevini o yasak alanlarda da gerçekleştirebilmesiydi.

Eğer siz bu temel farkı ortadan kaldırırsanız, fiilen özel yetkili mahkemeyi ortadan kaldırmış olursunuz. Eğer siz, genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları, emniyet ve diğer üst düzey bürokratlarla ilgili olarak MİT benzeri bir düzenlemeye gider, bu kişiler hakkında soruşturma ve kovuşturma açılmasını, gözaltına alınmaları ve sorgulanmalarını izne bağlamaya kalkarsanız, alınan bütün mesafeyi yok etmiş, başlangıç noktasına dönmüş olursunuz.

Türkiye kamuoyu bu soruşturma izninin ne olduğunu çok iyi biliyor. Özel izin verme durumunda olanların ıslak imzalı darbe planlarını kâğıt parçası diye yutturmaya kalktığını, LAV silahlarını boru diye lanse ettiğini, “kendi adamını” yargının eline vermemek için nasıl “aslanlar gibi” direndiği daha unutmadı.

Darbeciler Cumhuriyet tarihinde ilk defa yargı önüne çıkabildiyse, biz bu sevinci yaşayabildiysek, özel yetkili mahkemeler soruşturma iznine gerek olmadan çalışabildiği için çıktı. Şimdi, izin sistemini tekrar geri getirmek, orduyu, emniyeti ve bürokrasiyi yeniden yargının ulaşamayacağı bir yere taşımak demektir.

Peki ne uğruna yapılabilir böyle bir geri dönüş?

Genelkurmay Başkanı Özel’in hükümet üyeleriyle yaptığı çeşitli görüşmelerde MİT’e tanınan izin kalkanının askerlere de tanınması için ısrarcı olduğunu duyuyoruz.

Eğer izin sisteminin genişletilmesi “ihtiyacı” MİT krizinde takınılan tutumun diyet ödemesiyse, ülke bu hatanın bedelini çok ağır ödüyor demektir.

 

Bugün, 29.06.2012

28 Şubat’ta üniversitede ne oldu?

Gürüz’ün tutuklanması bana, genç bir akademisyen adayı olduğum günleri, 28 Şubat üniversitesinde yaşadıklarımızı hatırlattı. O günlerde yaşanan acıları sözle ifade edebilmek mümkün değil.

Boş sanarak kapısını açtığım bir sınıfta yalnız başına ağlayan başörtülü bir genç kızı görmenin ve ona yardımcı olamamanın çaresizliğini anlatmak da öyle.

Ama en azından başlıklar halinde anlatmayı deneyeceğim.

***

Ne oldu 28 Şubat’ta?

Öncelikle ülkedeki genel siyasi atmosfer ağırlaştı. Bu hava önce kampusa ulaştı.

Özal döneminde atanan birçok demokrat rektör görevden alındı. Demirel ve Sezer’in atadıklarının neredeyse tamamı ise emir-komuta zinciri içinde acımasız ve hukuksuz bir tasfiyeye girişti.

Bu döneme damgasını vuran söz, “irticayla mücadele için bilime ara verilmesi” idi. Yaşanan da bu oldu.

Batı Çalışma Grubu’nun görevlendirdiği kişilerce öğretim elemanları ve öğrenciler fişlendi.

Başörtülü öğrencilere üniversite kapıları kapandı.

Çok sayıda öğretim üyesi üniversiteden atıldı.

Yurt dışındaki çok sayıda mastır ve doktora öğrencisi, öğrenimleri yarıda bıraktırılarak, YÖK tarafından geri çağrıldı.

Araştırma görevlileri, mastır ve doktora yapmakta oldukları üniversitelerden alınıp, “taşra”dan gelen öğrencilere doktora vermemekle tanınan üniversitelere gönderildi.

Kürt Sorunu, Kıbrıs veya Ermeni Sorunu veya din özgürlüğü gibi konularda resmi ideolojiye aykırı fikirleri, çalışmaları nedeniyle pek çok akademisyen ceza aldı veya işinden atıldı.

Bazen kütüphaneye aldırılan kitaplar bile ceza soruşturmasının konusu yapıldı (İsminin çağrışımı yüzünden “irticai kitap” sanılan “Sofi’nin Dünyası”nı aldıran öğretim üyesinin başına geldiği gibi.)

Üniversiteden atılmakla hayatı zorlaştırılanlar, yargıya gittiklerinde, kendilerine yaklaşımın üniversitelerindekinden daha insaflı olmadığını gördüler.

İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin üniversiteye girişlerini veya prestijli bölümleri kazanmalarını engelleme amaçlı katsayı uygulaması da bu tasfiye politikasının bir parçasıydı.

Yurt dışında, özellikle de İslam ülkelerinde doktorasını tamamlayıp dönmüş olan ve bir üniversitede ders veren hocalar, bir anda, kazanılmış hakları çiğnenerek denkliklerinin iptal edildiğini, uygulamanın geriye yürütüldüğünü ve lise mezunu-asker kaçağı durumuna düştüklerini dehşetle öğrendiler.

***

Şimdi adaletin ve hukukun gereğini yapmanın zamanı. 28 Şubat’ta mağdur edilenlerin hak kaybını tazmin ve telafinin zamanı.

***

Siz Ali Bayramoğlu’nu yıpratamazsınız!

Akit ve ona yakın bir site, Ali Bayramoğlu’nu hedef almış ve onun “kripto Ermeni” olduğunu yazmış.

Bunun onu kötülemek için yeterli olmadığını düşündüğünden olacak, DPI ile ilişkisini de şüphe uyandırıcı biçimde eklemiş “haber”ine.

Yapılan elbette habercilik falan değil.

Söz konusu “haber”in Hürriyet ve Oda Tv tarzı bir karakter suikastı olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor.

Ali Bayramoğlu düzgün bir insandır. Ahlaklı, vicdanlı, namuslu ve dürüsttür. Ermeni meselesinde durduğu yer de tam durulması gereken yerdir.

Ve aslında bizim şahitliğimize de ihtiyacı yoktur.

Ama ben yine de Alper Görmüş’ün sözleriyle bitireyim:

“Akit şunu iyi bilmeli: Ali Bayramoğlu yalnız değildir… Biz, onu boğmak için yaratmak istediğiniz karanlığın hangi amaçlarla oluşturulduğunu gayet iyi biliyoruz ve siz bu yöndeki her karanlık girişiminizde bizi karşınızda bulacaksınız.”


Star, 28.06.2012

Ali Bayramoğlu

Ali Bayramoğlu’yla uzun yıllara dayanan bir dostluğumuz var.
Yeni Yüzyıl’da yıllarca köşe komşuluğu yaptık. O gazetede 28 Şubat’a karşı sırt sırta vererek mücadele ettik.

Türkiye’nin AK Parti ile birlikte yaşadığı büyük transformasyonu birlikte izledik; birlikte anlamaya ve anlatmaya çalıştık. “Türkiye’nin bir şeriat devletine doğru gitmekte olduğu” paranoyasıyla krizler geçirenleri birlikte teskin etmeye çalıştık; bu korkuyu provoke ederek darbe tezgâhlamaya çalışanlarla kıyasıya mücadele ettik.

Yine onunla birlikte, iktidara geldiği ilk günden bu güne kadar AK Parti’yi hem destekledik hem eleştirdik. Bir aralar ikimiz de “Fetullahçı olmakla”, cemaatten nemalanmakla suçlandık.

Kısacası Ali Bayramoğlu benim iyi günde, kötü günde birlikte yürüdüğüm yol arkadaşımdır. Kendim kadar güvendiğim bir dostumdur.

Duydum ki, şimdi birtakım kendini bilmezler, gazeteciliği içinde yüzdükleri lağım çukurundan ona buna çirkef sıçratmak sananlar onun “Ermeni ajanı” olduğunu, (bu arada kendisinin de Ermeni olduğunu) söylüyormuş.

Hani, tam “Hepimiz Ermeni ajanıyız” diye dalga geçilecek bir durum, ama bunun şakaya gelir tarafı yok tabii. Çünkü biz geçmişte, ipe sapa gelmez deyip cevap vermeye bile lüzum görmediğimiz birtakım iftiralar yüzünden arkadaşlarımızı kaybettik.

Bu abuk subuk iftiraların daha küçükken başı ezilmediği için, nasıl çığa dönüştüğünü, kontrolsüz bir şekilde büyüyüp içimizden bazılarını altına aldığına tanık olduk.

Bunun Ali Bayramoğlu’nun da başına gelmesine izin vermeyeceğiz. Onu hedefe koyan çevrelere karşı hep birlikte savaş ilan edeceğiz; karanlık yüzleri deşifre olup cezalarını buluncaya kadar da bırakmayacağız peşlerini.

Özgür olmanın bedeli

Ali Bayramoğlu bugün, fikir adamı diye ortada gezinenlerin büyük çoğunluğunun ağır bir düşünsel vesayet altında olduğu bir ülkede, gerçek anlamda fikri hür, vicdanı hür bir aydın olmanın bedelini ödüyor.

Biz hepimiz, daha en baştan bunun bedelinin ağır olduğunu biliyorduk.

Hiçbir bagajı, hiçbir angajmanı olmayan hür bir birey, öyle olmayan herkes için büyük bir tehdittir. Ne zaman kimi zorda bırakacağı, ağır bir vicdan hesaplaşmasına zorlayacağı belli olmaz.

İnsanlar kendileri çeşitli mülahazalarla kendi kendilerine otosansür uygularken; entelektüel kişiliklerini basit ve günübirlik hesaplara kurban ederken; başka birilerinin böyle davranmayıp sadece ve sadece kendi doğrularına bağlı kalmasına katlanamaz.

Çünkü bu tutum, onları kendileriyle hesaplaşmak zorunda bırakır; vicdan konforlarını bozar, huzursuz eder. O ağır soruyla, “O yapıyor da ben neden yapamıyorum” sorusuyla karşı karşıya bırakır. Bu sorunun cevabı çoğu kez bir insanın kendi kendine bile itiraf edemeyeceği kadar tatsızdır.

O yüzden de, bir türlü kategorize edip kendi dar zihin haritalarında bir yere yerleştiremedikleri; ele avuca gelmeyen, ne zaman ne yapacağını kestiremedikleri herkesten çekinir ve için için nefret ederler.

Her şeyi bilerek yaptık

Biz bunu göze alarak yola çıktık. 28 Şubat’taki tutumumuzla kendi “kabilelerimizden” kovulmayı, aforoz edilmeyi göze aldık. Hiçbir zaman da eğer gerekirse bunu yeniden göze almamız gerekeceğini; bir süredir demokrasi için birlikte yürüdüğümüz yol arkadaşlarımız tarafından da karalanmak, dışlanmak ve hatta düşman ilan edilmek ihtimali olduğunu unutmadık.

Yani hayal dünyasında yaşamıyorduk, gaflet içinde değildik. Her şeyi bilerek yaptık.

Çünkü yapabileceğimiz başka bir şey yoktu.

Seçtiğimiz yol, seçebileceğimiz tek yoldu.

Bugün de öyle…

 

Bugün, 27.06.2012

PKK şiddetten vazgeçer mi?

0

Kürt meselesi gibi -içinde şiddet de barındıran- etno-politik sorunlar, ancak müzakere yoluyla çözülür. Fakat müzakere aşamasına geçilmesi, tarafların “şiddeti bir çıkış yolu olarak görmekten vazgeçmiş olmalarına” bağlıdır. Taraflarda şiddet yoluyla birbirlerini maddi ve manevi anlamda ortadan kaldıracaklarına dair bir düşünce var olduğu müddetçe, gerçek anlamda müzakerelere başlanmaz. Ancak şiddetten bir sonuç alınamayacağı görülmüşse müzakereler başlayabilir.

Sağlam siyasi irade

Müzakerelere başlanması mühimdir fakat hemen sonuç vermez. Zira bu aşama doğrusal bir hatta ilerlemez. Çatışmaları sona erdirme ve barışa varabilme sürecinde keskin dönemeçlerden geçilir, kâh ileri bir adım atılır kâh geri dönülür, inişler ve çıkışlar yaşanır.

Tüm bu gelgitlere karşın sürecin ilerleyebilmesi için tarafların siyasi olarak sağlam bir irade ortaya koymaları gerekir. Tarafların kararlılıkları ve sürecin sonunda oluşacak maliyeti göğüslemeye hazır olmaları hayati önem taşır. Zira her zaman müzakerelerin başlamasından ve barışın bir ihtimal olarak belirmesinden rahatsızlık duyanlar olabilir ve bunlar süreci baltalayan eylemler yapabilirler. Böylesi sabotajların yaratacağı olumsuzlukları ancak “barışın maliyetini yüklenmeye hazır taraflar” absorbe edebilirler; aksi takdirde süreci ilerletmek imkânsızlaşır.

Kürt meselesinde geçen yıl müzakereler yapılıyordu. Kamuoyunun haberi yoktu ama “Oslo Süreci” olarak adlandırılan süreçte her konu ayrıntılı olarak ele alınıyordu. Öcalan, İmralı ’dan barışın yakın olduğunu belirtiyordu. Ancak 14 Temmuz’da Silvan’da PKK ’nin saldırısı ile birlikte bu ümitvar hava dağıldı; varlığını sonradan öğrendiğimiz müzakere masası yıkıldı ve silahların sesi her şeyi bastırdı.

PKK

Devletin müzakerenin başlaması ve devam etmesi için asgari gereklilikleri ifade eden “şiddeti bir çıkış yolu olarak görmekten vazgeçme” ve “sürecin maliyetini yüklenmeye hazır olma” noktalarında, bugüne kadar devletin tavrı ayrıntılarıyla irdelendi. Bilhassa Silvan’dan sonra devletin hemen güvenlikçi stratejiye geçmesi, tekrar silahlara bel bağlaması eleştirildi. Devletin bu iki hususu tamamen içselleştirmediği, bu nedenle sürecin çok kırılgan bir seyir izlediği birçok kez ifade edildi. Ya PKK ? PKK , gerçekten şiddetten ve silahtan vazgeçmeye ve maliyeti göğüslemeye hazır mı?

Genel söylem itibarıyla PKK , silahlı mücadelenin miadını doldurduğunu ifade ediyor. Gerçi bunun kendileri haricinde birilerince dillendirilmesinden hoşlanmıyorlar (Mesela Baydemir bu minvalde konuştuğunda PKK çok sert tepki göstermişti Baydemir’e) ama hem Öcalan hem de diğer PKK yetkilileri defaten artık silahtan medet umulmayacağını söylediler/söylüyorlar. Son olarak Avni Özgürel ’e konuşanMurat Karayılan da “Hep birlikte siyasi çözüm için çalışmalıyız” diyor. Karayılan’a göre PKK , 12 Eylül faşizmi karşısında silahlı mücadeleye başvurmuştu, ancak 1990’lı yıllara geldiğinde Kürt meselesi artık uluslararası bir boyut kazanmış ve silah işlevini tamamlamıştı. “Bundan sonra iş artık diyalog ve siyasi çözüme kalmıştır.” Karayılan örgütün 1993’te bu noktaya geldiğini belirtiyor: “Biz Kürt sorununu nihayetinde barışçıl diyalog yöntemleriyle çözülmesi gereken bir sorun olarak görüyoruz. 1993’ten bu yana diyalog ve barışçıl yöntemlerle çözüm için çeşitli çabalar sergiledik.”

Fakat bunun gerçeğin tamamını yansıttığı söylenemez. Bir bütün olarak PKK ’nin “silahın devri bitti” düşüncesine geldiği söylenemez. Evet, PKK 1993’ten itibaren devlet ile birkaç defa görüşme masasına oturdu ama müzakereler devam ettiği esnada bile PKK ’de kafalarının arkasında halen “şiddeti kullanarak gidilebilecek bir mesafe olduğuna” dair fikre sahip olan son derece etkin bir grup/gruplar vardı/var. Bir başka ifadeyle, ortada tek bir PKK yok, birden fazla PKK var artık. Ve silahtan başka herhangi bir yola inanmayan PKK ’li gruplar, siyasetin önplana çıkma ihtimali belirdiğinde süreci sabote ediyorlar ve daha sonrasında çatışmaların daha şiddetlenmesine zemin yaratıyorlar.

Müzakerelerin bitmesi ve çatışmaların şiddetlenmesi, silahtan medet uman grupların elini ve pozisyonu güçlendiriyor, onların sesinin daha fazla çıkmasını sağlıyor. Bu gruplar, taleplerinin azamisini devlete kabul ettirmek için silaha başvurmaktan başka bir çare olmadığını savunuyorlar. Bu savaş odaklı dile dair üç örnek vereceğim.

İki hafta önce HPG adına açıklama yapan Nureddin Sofi, bahar aylarıyla birlikte hareket alanlarının genişlediğini belirtmiş ve “Devrimci halk savaşı hamlesiyle sonuç alınabilecek bir durum doğdu” demişti. Sofi, ayrıca “Bölgede KCK hukukunu işleteceklerini ve suçlu gördüklerine karşı eylem yapacaklarını” eklemişti.

Geçen hafta Cemil Bayık, Başbakan Yrd. Beşir Atalay’ın “Barzani, PKK ’nin silah bırakmasına yönelik çalışmalar yapıyor” demesi üzerine yaptığı açıklamada, bunları “oyalama ve teslim alma politikası” olarak nitelendirmiş ve “Direnişten başka çözüm yok” diyerek kapıları kapatmıştı.

Son olarak da yine HPG adına konuşan Fehman Hüseyin, AKP ’nin Kürtlere karşı bir yok etme politikası güttüğünü, bu durumda “hiç kimsenin ateşkes veya silah bırakmaktan söz edemeyeceğini” belirtti. Hüseyin’in yaptığı açıklamada öne çıkan üç husus vardı: İlki, “direnişin yükseleceğini ve Türkiye ’nin her yerinde eylemliliklerini yükseltecekleri” beyanıdır. İkincisi, “saldırılar arttıkça direnişin de yeni bir nitelik kazanarak çeşitleneceğini” söylemesi ve bu bağlamda “Ölümsüzler Taburunun inisiyatif kullanması kaçınılmazdır” demesidir. Ve üçüncüsü KCKhukukunun etkin olarak uygulanacağını belirtmesidir. Hüseyin, “Sömürgeci devlete askeri ve siyasi koruculuk yapanlara, özel savaşa ortak olanlara dile getirdiğimiz hukuk çerçevesinde yaklaşacağız” diyerek bundan sonra da muhalif olarak gördüklerini kaçıracaklarını ilan ediyor.

http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=64343)

Mevcut halde, sorunları silahla halletmek isteyenlerin PKK içinde ipleri ellerinde tuttukları görülüyor. Bu grupların silaha sarılmalarında iki nedenin belirleyici olduğunu düşünüyorum: Biri, devlete güvenmemeleri. İkincisi, silahın kendilerine sağladığı iktidarı korumak ve hegemonik pozisyonlarını devam ettirmek istiyorlar.

Ne var ki silahı sorun çözücü bir araç olarak görmek, sorunu çözmüyor, aksine Kürt meselesini gittikçe derinleştiriyor. PKKşiddet politikasına yaslanarak devleti kendi taleplerini kabul eder noktaya çekmeye çalıştıkça, devlet de PKK ’ye çok daha sert bir şekilde mukabele ediyor. Sonuçta olan gencecik insanlara oluyor.

(Uluslararası Kriz Grubu’nun Türkiye ve Kıbrıs Direktörü Hugh Pope’a göre, son 12 ayda -161’i güvenlik gücü, 76’sı sivil ve 270’i PKK ’li olmak üzere- toplam 500’den fazla insan yaşamını yitirdi. (http://www.firatnews.biz/index.php?rupel=nuce&nuceID=64411) )

Radikal 2, 24.06.2012

“Ana damar” çatlamadı

0

Ütopya, bir değişim talebi olduğu için gerçekliğe meydan okumaktır. Karşımızdakilere ütopyamızla “Dünya işte böyle olmalıdır” demiş oluruz. Ütopya, ihtimal dâhilinde olanların sınırlarını kabul etmez. Zira bu ihtimaller tam da ütopyanın değiştirmek istediği gerçekliğin bir parçasıdır.

Geçen hafta Üniversitemizde bir rektörlük seçimi yapıldı. Ortada bir ütopya yoktu. Zira Üniversitemize rektör olmak için kapımızı çalan arkadaşların, bir aday olarak, üniversite sistemini değiştirme imkânları bulunmuyordu. O zaman, “ütopya”sı olmayan seçimler yapmamız kaçınılmazdı.

Peki, ya “ihtimal dâhilinde olanlar” çerçevesinde bir “değişim” umudu da mı yoktu? Vardı. O da “idare cihazı”na yenik düştü. (Sahi, ikinci dönemini bitiren bir rektör, bütün bir üniversiteyi tek bir adayın emrine nasıl ve niçin seferber eder? Ederse buna adil bir seçim denir mi? Denmez.) KTÜ’de “ana damar” çatlamadı. Benim söyleyeceğim şey yine aynı: Herkes lâyık olduğu şekilde yönetilir.  

Sırası gelmişken belirteyim: Seçimler çok demokratik (!) bir ortamda gerçekleşti. Bir vesileyle daha önce de vurgulamıştım:Artık her şey farklı olacak.Batılı olacağız. Çağdaş olacağız. Modern olacağız. Mutlu olacağız.

Ben bir önceki yazımda üniversite seçimlerini bir “müsamere” olarak değerlendirmiştim. Az bile demişim. Daha ağır bir ifadeyi kullanmayı ise edebimle bağdaştıramıyorum.

***

Oryantalistlerin bir Doğu analizi vardır. Bu çerçevede öne çıkan isimlerden biri de Max Weber’dir. O, Doğu toplumlarını ayırt eden şeylerden birinin de “Sultanism” olduğunu ifade eder. Bunu Türkçeye “Ben yaptım, oldu”, yani keyfi idare şeklinde çevirmek mümkün. 

Weber, yanılıyor muydu? Kanaatimce, hayır. Kabul etmek gerekir ki, bu topraklarda da, diğer Doğu toplumlarında da bir sürü keyfi idare düşkünü yönetici var.

Bu örneklerden biri de Mübarek’ti. Mübarek, hakikaten mübarek (!) bir adamdı. Yıllarca seçimle (!) halkını yönetti. Böyle seçimlere can kurban! Şimdi, beyin ölümü gerçekleşmiş.

***

Mübarek tarzı seçimlerbana bir şey hatırlattı. Salih bin Şerif’in yazdığı “Endülüs’e Ağıt” başlıklı bir şiir var. Çok az kişinin ilgisini çektiğini düşünüyorum. Şiirin bir kısmı şöyle:

Her yükselen bir gün düşer, iniş başlar zirvelerden,
Ömrün mutlu günlerine niçin aldanır ki insan,

Her şey değişir gök gibi, bir gün masmavi, bir gün bulutlu
Sen de öylesin işte, bugün güldürmüşse, yarın ağlatır zaman

Kime uzatmış ki şefkat elini bu dünya
Kime ebedilik vermiş, kime yaramış sonsuzca

Zaman değiştirmez ölçüsü ve hükmünü,
Hedefi bulmayan kılıçla mızrak geri döner, yaralar sahibini.

Zaman bu. Ne kılıç kını dayanır ona, ne de sağlam kaleler,
Çürütür hepsini, paramparça eder zaman kılıcı.

Düşün, nerededir şimdi, var mı onlardan bir iz
Nerde muhteşem taçlı Yemen hükümdarları

Şeddad’ın İrem bağı, İrem cenneti nerede?
Nerede bugün İran’ın Sasani hükümdarı

Karun’un bitmez tükenmez serveti nerde bugün
Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan’ın dünya servetleri

Çaresiz onlar da boyun büküp girdiler emrine tarihin
Çekilip gittiler teker teker bir masal, efsane gibi

O saltanatlar sanki rüyada yaşanmış gibi
Gerçek değil de bir hayal, bir gölge gibi sanki

Bir vuruşta yere serdi Dara’yı zaman, yere geçirdi Kisra’yı
Ne sarayları kaldı, ne zafer takları,

Yaprak gibi kurudu Sa’b’ın saltanatı
Düşün ki bir beka bulmadı âlemde Süleyman bile

Şiir bu şekilde uzayıp gidiyor. (Bu şiir aslında, İslâm’ın onurunun Endülüs’te nasıl ayaklar altına alındığını anlatıyor.)

Mübarek ölüm öncesi evrede, öyle anlaşılıyor. “Düşün ki bir beka bulmayacak âlemde Mübarek bile”.

 

Rota Haber, 21.06.2012

Savaşa elbette hayır, ama…

0

Suriye’nin bir Türk jetini vurup düşürmesi, elbette büyük olay.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dünkü açıklamaları, uçağımızın uluslararası sularda vurulduğunu ve öncesinde Suriye tarafından uyarılmadığını gösteriyor. Bu ise, Suriye kanadındaki açık bir düşmanlığın ifadesi.

Nitekim Suriye resmi görüşünün Türk basınındaki en istikrarlı temsilcisi sayabileceğimiz Akşam gazetesi yazarı Hüsnü Mahalli de, “Uçak hikayesi” başlıklı dünkü yazısını, olayı bir hata olarak tasvir etmek yerine, Şam rejiminin Türkiye düşmanlığının sebeplerini sıralayıp haklı göstermeye odaklamış.

Peki bu olağanüstü olay karşısında Türkiye’nin ne yapması lazım?

Yapılması gereken, elbette Suriye’ye savaş ilan etmek değil. Çünkü, daha önce de bu sütunda yazdığım gibi, Şam rejiminin tüm vahşetine rağmen, bu ülkeye karşı savaşa girmek Türkiye için çok riskli olur. Yaşanacak can kayıpları ve yıkım bir yana, Türkiye’nin tüm Ortadoğu’da olumlu karşılanan “yumuşak gücüne” gölge düşürür.

Ancak bu, uçak olayının sineye çekilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Nitekim hükümetin tavrı da o yönde değil.

Peki sineye çekilmeyip ne yapılacak?

Bence doğrusu meseleyi uluslararası plana taşımaktır ki, hükümetin NATO’yu olağanüstü toplantıya çağırması, bu yönde atılmış doğru bir adımdır.

Zaten, benim Suriye konusunda baştan beri savunduğum çizgi, “Suriye ile savaşa girmek” değil, “Şam rejimine karşı uluslararası baskıya öncülük etmek”tir. Bu baskının daha önce Libya’da olduğu gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla rejime yönelik bir “havadan müdahale”ye dönüşmesini de baştan beridir savunuyorum. Ancak hem Rusya’nın Şam rejimine arka çıkması hem de Suriye’deki çatışmanın karmaşık niteliği, Libya tipi bir müdahaleyi şimdiye dek imkansız kıldı.

Edilgen zihniyet

Peki ama ya tüm bunlar Suriye’nin “anti-emperyalist” rejimine yönelik beynelmilel bir komplonun parçalarıysa? Ya Türkiye, Batılı güçlerin “dümen suyuna” girmiş durumda “savaşa sürükleniyor” ise?

Türkiye’de Suriye krizini baştan beridir böyle okuyanlar var. Bunların başını “ulusalcılar” olarak bilinen cenahın çekiyor olması da şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan, söz konusu ulusalcı zihniyetin, bazı İslamcı kalemleri de etkisi altına almış olması. Bunlar, “Batı karşıtlığı”nı dünya görüşlerinin temel ilkesi haline getirdikleri için (daha doğrusu Batı neye “ak” derse ona “kara” demeyi “ilke” belledikleri için) Şam rejiminin Amerika ve İsrail karşıtı söyleminden etkileniyorlar. Dolayısıyla da bu rejim binlerce çocuk ve bebek bile boğazlasa bile tepki göstermiyor, bu vahşetlerden ziyade bunları dile getirenlerden “işkilleniyor”lar.

Bu “kafa” ile 90’lı yılların Boşnak kasabı Miloseviç’i de desteklemek gerekirdi. Çünkü söz konusu Sırp haydutu da koyu anti-Amerikandı ve bugün Esad’ın yaptığı gibi Rus gücüne dayanarak yapıyordu katliamlarını. (Nitekim tam da bu sebeple Türk ulusalcılarından destek bulmuştu o zamanlar.)

Suriye yorumlarında öne çıkan bir diğer yaygın “Türk sorunu” ise, krizi sürekli olarak Türkiye’nin başına örülmeye çalışılan bir çorap olarak algılamak. Konuyu sürekli olarak “nereye sürükleniyoruz?” gibi edilgen sorularla tartışmak, bunun bir göstergesi.

Oysa uluslararası arena, düvel-i muazzamanın yönettiği bir satranç tahtası değil artık. Türkiye de önemsiz bir piyon ve etkisiz bir eleman değil. Bunu milletçe anlamamız ve paranoya krizleri ile özgüven patlamaları arasında gidip gelmek yerine daha sakin ve analitik düşünmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

 

Star, 25.06.2012

Aptal yerine konmak

Uluslararası krizlerde hep böyle olur.
Olayın bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardır. İşin kötüsü görünen taraf, görünmeyen kısmın onda biri bile değildir.

Olayın bütününü bilenler, görünen tabloyu mümkün olduğunca basitleştirerek ve masumlaştırarak sunarlar.

O yüzden de, arka plan bilgisinden koparılmış bu tablo çoğu kez büyük boşluklar ve mantıksal açıklar içeren, hatta “absürt”e varan bir tablodur.

Ama olsun, kamuoyu yine de uluslararası krizleri sever. Bu krizleri bir milli maç heyecanı içinde izler. Böyle zamanlar, rehavete girmiş milli duyguların şahlanışa geçmesine imkân tanır.

Milli duyguların şahlanışı, iç çelişkileri geçici olarak unutturur; birbirini yemekten bîtap düşmüş siyasete “bütünlük” görüntüsü kazandırır. Bu da kamuoyunun hoşuna gider.

Buyrun inanın

Lazkiye’de Suriye tarafından düşürülen jetimizle ilgili olarak bize gösterilen tabloyla yetinecek olursak, olayı anlamak mümkün değil.

Bizim uçak, her ne sebeptendir bilinmez, sınırın en kritik bölgesinde gündüz gözüne alçak uçuş yapıyor. Hani bazen keskin virajları alırken ister istemez karşı şeride geçersin ya, onun gibilerden Suriye hava sahasına giriyor.

Öbür taraf ise daha “Hop, hop burası bizim, sen ne arıyorsun burada” bile demeden; yanına ikaz uçağı yollayıp kanat filan sallatmadan basıyor ateşi. Sonra da “Hay Allah, yanlışlık yaptım” diyor.

Bunun üzerine Başbakan Erdoğan her zamankinden daha ketum bir yüz ifadesi ile toplantı üstüne toplantı yapıyor ve ondan işitmeye hiç alışık olmadığımız kadar duygusuz bir ses tonuyla kuru demeçler veriyor.

BM’den “itidal” çağrıları gelirken kimi Avrupa ülkeleri “savaş sebebidir, girin girin” diye tempo tutuyor.

İşte bu kadar absürt bir tablo ile karşı karşıyayız ve bizim bu tablo üzerinde yorum yapmamız bekleniyor.

Uçak orada ne yapıyordu

Kusura bakmayın ama ben kendimi aptal yerine koydurtmak niyetinde değilim. Önce gerçekte ne olup bittiğini anlamak isterim.

Hür Suriye Ordusu’nun kampları Antakya’da, yani uçağın düştüğü yere çok yakın bir bölgedeyse…
Amerikan New York Times gazetesi, olaydan iki gün önce CIA ajanlarının Antakya’da bulunduklarını ve buradaki Hür Suriye Ordusu kampları üzerinden Suriye’deki silahlı gruplara her türlü ağır silah gönderdiklerini yazmışsa…

Ve Hür Suriye Ordusu savaşçılarının Türk sınırından sızıp çatışmalara katıldıkları Batı medyasında uzun süredir yazılıp çiziliyorsa…

Her hangi bir yorum yapmadan önce, o uçağın orada ne yaptığını bilmek isterim.

Ama besbelli ki, biz bu bilgileri öğrenemeyeceğiz. Tıpkı 2003’te Özel Kuvvetler’e bağlı 11 subayın Süleymaniye’de ne yaptıklarını, niçin orada olduklarını hiçbir zaman öğrenemeden, “Vay Amerika bizim askerlerimizin başına nasıl çuval geçirir” diye hop oturup hop kalkmakla yetindiğimiz gibi…

Hatırlayın, daha sonraki yıllarda yayınlanan Wikileaks belgelerinde, olayın Celal Talabani’nin, Amerikalı işgal güçlerinin Kerkük Valisi olarak atadığı bir Kürt’e Türkler tarafından suikast düzenleneceğini ihbar etmesi üzerine meydana geldiğinin yazılması bile, yetkililerin kendilerini bu konuda bir açıklama yapmak zorunda hissetmelerini sağlamamıştı.

Bu olay neden farklı olsun ki…

 

Bugün, 25.06.2012