Ana Sayfa Blog Sayfa 447

Sarı Lacivert vicdanlar

Bundan bir yıl önce 8 Temmuz 2011’de Futbolda Temiz Eller Operasyonu başladığında “Takım tutar gibi” başlıklı bir yazı yazmış ve şöyle demiştim:
“Takım tutar gibi deyimi, siyasette ve fikir hayatında sorgusuz sualsiz sevgi, destek ve bağlılık anlamında kullanılır. İnsanlardan bağlandıkları partileri ya da fikirleri ‘takım tutar’ gibi tutmamaları, hep eleştirel bakmayı sürdürebilmeleri istenir; böylesinin doğru olduğu söylenir.

Şimdi galiba ilk defa, takımlarına koşulsuz bir sevgiyle bağlı on milyonlarca taraftara şu son operasyona ‘takım tutar gibi’ bakmamalarını tavsiye edeceğiz. Çünkü pusuda, Türkiye’nin giriştiği ikinci büyük temizlik harekâtını, onların takım sevgisini kalkan yaparak kesmeye çalışan güçler var. (…) İşte bu noktada taraftarların ‘takım tutar gibi’ davranmamaları; isterse kendi takımları da içinde olsun, yeşil sahaların arka planındaki ‘derin futbol’un deşifre olmasını ve temizlenmesini talep etmeleri gerekiyor.”

Önceki gün Aziz Yıldırım’ın tahliyesinde ortaya çıkan tabloya baktığımda bütün bu yazılanların boş olduğunu bir kere anladım.

“Direniş sembolü”

Yıldırım, hapisten taraftarlarının omuzlarında bir kahraman gibi çıktı. Cezaevi kapısından ana caddeye yarım saatte gidebildi ancak. Omuzlarında sadece Sarı Lacivert değil, Kırmızı Beyaz Türk bayrakları da vardı. Demek aynı zamanda milli bir semboldü o artık! Ona “Direniş simgesi” bile dediler. “Cemaat komplosuna karşı laik Türkiye’nin direnişinin sembolü” olsa gerek… İyi manipülasyondu doğrusu; kahramanlarının yüz kızartıcı bir suçtan içeri girdiğini bir türlü kabullenemeyenler can simidi gibi sarıldılar. Oysa artık kapı gibi bir mahkeme kararı vardı ortada. Yıldırım, mahkeme kararıyla suçlu bulunmuş ve hüküm giymişti. Gerçi daha Yargıtay safhası vardı ama mahkemenin hükmü de ortadaydı. Ama Sarı Lacivert vicdanlar, bu kararı da takmadılar.

Televizyon görüntülerini izlerken Susurluk sanıklarının çıkışını hatırladım. Alınlarında kurban kanıyla onlar da kahraman gibi çıkmıştı. Sahi, Yıldırım için kurban kesilmedi mi? Neden kurban kanı yoktu onun alnında? Yoksa çizilen “Dincilerin kurbanı laik Yıldırım” imajını zayıflatmaktan mı korkmuşlardı?

İpoteksiz vicdanlar çoğunlukta olmadıkça

Oysa aldatılanlar en başta kendileriydi. İnandıkları, kayıtsız şartsız bağlandıkları takımları onlarının gözlerinin içine baka baka hile yapmıştı. Onlar statlarda ya da televizyonlarının başında heyecan içinde dokuz doğururken, aslında o maçların sonuçları çoktan belirlenmişti. Kandırılmışlardı, çocuk yerine konmuş, aşağılanmışlardı. Ama onlar buna aldırmadılar. Takımlarına bağlılık uğruna, gözlerini kırpmadan ahlaksızlığa arka çıktılar.

İşin kötüsü, biz bu tutumun Fenerbahçe taraftarlarına has olmadığını biliyoruz. “Kol kırılır yen içinde kalır” mantığı ne sadece orduda ne de Fenerbahçe’de geçerli bir mantık. Her kurum, her kuruluş, her cemaat (ya da cemiyet!) “düşmanları” karşısında zayıf düşmemek için kendi pisliğini görmezden gelme, kedi pisliğini saklar gibi saklama geleneğine sahip. Suçlular bu gelenek sayesinde suçsuzları kendilerine kalkan yapabiliyor. Kötüler bu sayede iyileri meydanlara sürüp üstlerine gelen saldırılardan kurtulabiliyor.

Toplumun büyük çoğunluğu, güçlü bir aidiyetle bağlı olduğu bir yapıyı korumayı, doğrunun yanında yer almaktan daha fazla önemsiyor. Kendi ahlaki değerleriyle tutum alan özgür bir birey gibi davranamıyor. Renk aşkına, parti aşkına, “ortak dava” aşkına temizliğin değil, kirliliğin yanında yer alabiliyor. Ahlaki olanı değil, faydalı olanı seçebiliyor. Hakkaniyet duygusu değil, çıkarlar ön plana çıkabiliyor.
Böyle olduğu için de temiz toplum bir türlü kurulamıyor.

 

Bugün, 04.07.2012

Devrim Özkan – Demokraside Karşı-Ağırlıklar Meselesi

Son elli yıldır, modernlik paradigması içinde kalınarak güncel politik problemlere herhangi bir çözüm bulunamayacağına yönelik kanaat giderek yaygınlaştı. Hatta daha önceleri modernlik paradigmasında üretilmiş düşüncelerin çoğu elden geçirilerek modernlik eleştirisi biçiminde yeniden sunulmakta. Bunun en bariz örneğini Zaman Gazetesi’nde yayınlanana ‘Liberalizmin Ardından 1 ve 2’ başlıklı yazılarında Etyen Mahçupyan sundu. Bu, yazarın politik düşünce tarihine dair ufkunun sadece son elli yılı kapsamasından kaynaklanmakta. Ayrıca bu yaklaşım, güncel eğilimlere kendisini kaptıran ve ortak kanaatlerle doğruluğun aynı şeyler olduğuna inanan düşüncelerden de beslenmekte.

On dokuzuncu yüzyıl düşünürlerinin büyük bölümü için demokrasi ve modernlik kavramları birbirlerinden ayrılmaz bir bütündü. Hatta Tocqueville başta olmak üzere modernleşme süreçlerinin eleştirmenleri modernliği demokratik karakterinden dolayı eleştirdiler. Ayrıca Matthew Arnold gibi on dokuzuncu yüzyılın önde gelen İngiliz düşünürlerinin modern kültüre yönelik eleştirileri, modernliğin demokratik potansiyelinden kaynaklanır. Dolayısıyla günümüzde modernliği demokratik bir perspektiften eleştirmek modernliğin gelişimine birebir tanıklık etmiş tüm on dokuzuncu yüzyıl düşünürlerini görmezden gelmek pahasına gerçekleştirilebilir. Mahçupyan’ın ‘Liberalizmin Ardından’ başlıklı yazılarında yapmış olduğu tam olarak budur.

‘Ahlâk Vaizliği’ne soyunarak, insanları “etik ilkeler” perspektifinde eşgüdüm ve harmoniye davet etmek son derece “estetik”tir. Böylece kendinizi bir yandan kötünün ötesinde konumlandırırken, her şey hakkında yargıda bulunabilme ayrıcalığına da kavuşursunuz. Fakat politik düşünceler niyetlerin ötesinde yer alan neticelerle yargılanır. Güncel eğilimlere kapılarak herkesin inanabileceği şeyleri dile getirmek ayakları havada bir öz güven edinmeyi kolaylaştırır. Ancak düşünür uzun süreleri dikkate alarak yargıda bulunmalıdır.

Mahçupyan’ın ufku on dokuzuncu yüzyıla uzanamıyorken, onu daha da zorlayarak meseleyi on üçüncü yüzyıla taşımak istemem. Ancak vakıf olması gerektiğini düşündüğün teolojik tartışmalar son elli yılki tartışmaların ve tartışmaya çalıştığı meselenin temelini oluşturmakta. Ayrıca, meselenin güncel anayasa tartışmalarıyla da bağlantılı olması ele alınmasını gerektiriyor. Nominalizm ile Aristotelesçilik arasında vuku bulan tartışma günümüze kadar gerçekleşen tüm politik tartışmalara nüfuz etmiştir. Bu teolojik tartışmanın nominalizm tarafında yer alanların, esasında, İbn Rüşd geleneğini eleştirmeleri, tartışmanın belirli ölçüde bizim politik kültürümüzü de etkilediğini göstermektedir.  

Teolojik problemlere girmeden tartışmanın politikaya yansımalarına değinmemiz daha verimli olacaktır. Aristotelesçiler bugünkü AB demokratları gibi devletin politikanın arenasına dönüşmesini amaçladı. Akıl her şeyin üzerinde yerleştirilirken politika insanî varoluşun temel yapı taşı olarak konumlandı. Bunun sonucunda politik yaşamla ilgili her şey aklın ilkeleri temelinde müzakere edilebilir hale geldi. Buradaki akıl bazen “etik ilkelere” bazen de “her yerde geçerli yasalar”a dönüştü. Ancak temel düstur varlığını her zaman muhafaza etti.

Nominalizm ise Tanrı’yla kişi arasında açtığı derin vadiyi devlet ile birey arasında da açmaya çalıştı. Devletin politik yaşamın sahasına dönüştürülerek herkesin etkinlikte bulunduğu bir alan haline getirilmesini tehlikeli gördüler. Bunun için devleti birey, grup ve cemaatlerin etkinlik sahasının dışında konumlandırdılar. Böylece, devletin araçlarını edinerek diğerleri üzerinde etkinlikte bulunmanın olanağı da ortadan kalkmış oluyordu.

Güncel anayasa tartışmaları ne yazık ki devleti politikanın alanı haline getirmeye odaklanmış görünmekte. Bu refah dönemlerinde sürdürülebilir bir sistem olsa da muhtemel kriz durumlarında gerçekleşebilecek vakaları görmezden gelmekte. Olgudan çok olayları merkeze almakta. Mahçupyan gibi naif yaklaşım sahipleriyse, “demokratik zihniyet”i tüm politik alanı içerecek bir biçimde egemen kılarak meseleyi çözebileceklerini düşünüyor. Onlara insanî varoluşun her türlü ‘ahlâk vaizliği’ni defalarca aşacak potansiyeli barındırdığını hatırlatmak gerekir.

Politik alanı “etik ilkeler” temelinde kurumsallaştırmaya çalıştığınızda, her şeyin farklı ilgi ve çıkarlar temelinde çeşitli biçimlerde yorumlanabileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalırsınız. Politik hayat insanların ve kuşakların ömürlerini aşan uzun süreleri içerir. Vaizler edindikleri hayranlıklarla egolarını büyütürlerken vaazları giderek silikleşir. Bu nedenle politikaya dair düşünce üretirken olması gerekenle kurumsallaşma potansiyeli arasındaki dengeyi gözetmek gerekir. Kurumsallaşarak uzun süreleri içeremeyecek olan düşünceler sadece kişilere geçici hazlar sağlar. Oysaki refahın, mutluluğun, çeşitliliğin ve özgürlüğün sürdürülebilir bir istikrara kavuşması kurumsallaşabilir düşünceleri gerektirir.

Devlet ile birey arasındaki ilişkinin nasıl bir biçimde tesis edileceği çağımızdaki politik meselelerin merkezinde yer alır. Yazarlar kendilerini politik bir aktör olarak görürler. Gerçekten de yazı politik sonuçları olan bir araçtır. Diğer yandan, kendi durumunu idealleştirmek son derece insanî bir özelliktir. Böylece yazar politik olmayı herkese tavsiye eder. Bunun, herkes tarafından arzulanması gerektiğini düşünür. Ve böylece herkesi kendi çizdiği sınırlarda müzakereye davet eder. Müzakere sahası olarak da devleti seçer. Her şeyi müzakereye açarak üzerinde durabileceği tüm zeminleri ortadan kaldırdığının farkında değildir. Diğer yandan karar alma süreçlerinin müzakereye açık olan “etik ilkeler”in çerçevesine sıkıştırılması siyasetin kısırlaşmasına yol açar. Ayrıca şu soruyu da sormak gerekir: Karşılıklı müzakereyi ve birbirini anlamayı temel aldığınızda, retoriği ve kurgulama yeteneği güçlü olanın farklı ilgi ve çıkarlara sahip olanları yönlendirmeyeceğini nasıl garanti altına alacaksınız? Eğer Mahçupyan paradigmasına bağlı kalmak istiyorsa söyleyebileceği tek şey ‘ahlâkî ilkelere bağlı kalacaklarını ümit ediyorum’ olabilir. Hâlbuki politika insanların birbirlerine nasıl davranacaklarının ve sınırlarının belirlendiği nesnel bir zeminde sürdürülebilir.

Bunun için devlet ile kişiler arasındaki mesafenin açılarak devletin toplumdaki tüm ilgi ve çıkarlar karşısında bağımsızlaştırılması zaruridir. Özgürlük ve refahın sağlanabilmesi için devlet toplumda çeşitli şekillerde kurumsallaşmış karşı-ağırlıklarla dengelenmelidir. Devletin farklı ilgi ve çıkar sahiplerinin müzakereleriyle sürekli yeniden biçimlendirildiği bir politik sistemde önce istikrar, sonra refah, huzur, çeşitlilik ve özgürlük kaybedilir. Politikanın sadece bugünü ilgilendiren bir mesele olmadığı, fakat aynı zamanda geçmiş ve gelecekle bağlantılı olduğu zihinlerde sürekli canlı tutulması gereken bir olgudur. Karşı-ağırlıkların tesis edilmediği bir siyasal sistemin adaletli bir biçimde sürdürülebilmesi mümkün değildir. Bir yandan devleti diyalog ve retoriğin belirleyiciliğine tâbi kılarken, diğer yandan devleti farklı ilgi ve çıkar sahiplerinin müzakeresiyle dengelemekse söz konusu olamaz. Bu nedenle devletin gücünü kimin ele geçireceğine dair bir yarışa sahne olması kaçınılmaz olan sözde “demokratik zihniyet”e karşı refahın ve çeşitliliğin gelecekte sürdürülebilmesini teminat altına alacak karşı-ağırlıkların yeni anayasada yer alması tartışılması gereken başlıca meseledir.

ozkandev@hotmail.com

Halis Çetin – ‘Güvenlik devleti’nden ‘güven devleti’ne yeni anayasa

Bir güvenlik devleti olarak kurulan Türkiye, olağanüstü güvenlik sorunlarının yaşandığı zamanlarda anayasalarını yapmıştır. Doğal olarak da tüm anayasalar ‘güvenlik anayasası’dır. Mevcut anayasa var oldukça Türkiye tek bir ideolojik hegemonya içerisinde siyasal yaşamın düzenlendiği bir güvenlik devleti modelini sürdürecektir.

Prof. Dr. HALİS ÇETİN / Siyaset Bilimci

ütün devletler tek bir basit kural üzerine inşa edilirler: İnsana (halkına) güvenmek veya güvenmemek. İnsana güven üzerine kurulu devletlerin temel kaygısı insanların hakları, özgürlükleri ve mutluluklarını yükseltmek ve onların sosyal sermayesi olan tarihsel, geleneksel, etnik, dinsel ve kültürel değerlerine güvenerek plüralist bir siyasal düzen kurarak siyasal ve toplumsal barışı tesis etmektir. Çünkü devletin güvenliği de ancak halkına güvenmesi ve halkının da kendisine güvenmesi üzerine sürdürülebilir. Bu tip devletler güven siyasetine dayandıkları için ben onlara “güven devleti” diyorum. Kendi insanına, halkına ve halkının sosyal sermayesine güvenmeyip ondan korkan devletler ise korku siyasetini esas aldıkları için onlara da “güvenlik devleti” diyorum. Güvenlik devletleri, insanın doğasının kötülüğü teorisi üzerinden insana ve insana ait kategorik farklılıklara güvenmemeyi tercih ederler ve devlet yapılarını ve siyasetlerini kendi insanlarından korunmak üzerine “onların iyiliği için onlara rağmen” inşa ederler. Bu yüzden güvenlik devletlerinin “kölelik yolu” “mutlak iyi”lik taşlarıyla örülüdür. Toplum da zaten kendisine güvenmeyen devletine asla güvenmez. Halkına güvenmemek üzerine kurulu bu düzen güven yerine “güvenlik” ilkesini esas alır. Devlet de bir güvenlik mekanizmasından başka bir şey değildir. Güvenlik devletinde korku en asli iktidar aracı haline geldiği için başta anayasası olmak üzere ordudan eğitime, idari yönetimden polise, medyadan yargıya kadar her kurum güvenlik sendromu üzerinden bir korku üretim aracına ve merkezine dönüşür. Bu yüzden “güvenlik devleti”, aynı zamanda bir korku siyaseti üretme ve sürdürme aracı olarak kullanılır. Eğer başında bir lider, yol gösteren bir aydın kesim, onu kontrol eden bir bürokratik vesayet ve onun ruhunu, bedenini ve dimağını şekillendiren bir ideolojik hegemonya ve onun kurucu iktidarını meşrulaştıran bir anayasal düzen olmazsa halk kaos içinde başıboş kalır ve yıkıcı, bölücü ve gerici (korkutucu) akımların/düşmanların etkisine girer. Çünkü düşman yoksa korku da yoktur, korku yoksa güvenlik de yoktur, güvenlik yoksa devlet de yoktur.

Güvenlik devleti: Kölelik yolu

Güvenlik devleti açısından dost-düşman ayrımını siyasal bir paradigma olarak ortaya koymak olmazsa olmaz bir sorundur. Bu yüzden Hayek, “Kölelik Yolu” adlı eserinde, devletin iç ve dış düşman varlığını bir tehdit algılaması olarak devamlı siyasetin gündeminde tutmasını ve teyakkuz halinde bir toplumsal yaşam kurmaya çalışmasını köleliğe giden yolun ilk ve en önemli işareti olduğunu söyler. Hayek, bu anlayışın sonucunda toplumun sürekli güvenlik sendromu ile korku ve tehdit algılaması içerisinde tutularak kontrol edildiği ve toplumun askeri bir düzen içerisinde örgütlendirildiği bir düzen inşasına yol açacağını belirtir. Çünkü iç düşman ve dış düşman algılamasına dayanan güvenlik devleti bu gerekçeyi toplumu düzenlemenin aracı olarak kullanır. Bu yüzden güvenlik devletleri düşmansız var olamaz. Hayek’e göre güvenlik algılaması bireysel özgürlük alanını giderek daraltacak ve sonuçta yok edecek en büyük tehdittir. Devlet güvenliği paralelinde “kamunun yararı ve bireyin iyiliği için” anlayışı güçlenecek ve temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması gerçekleşecek ve daha kötüsü güvenliğin teminatı olarak gösterilen ordu (polis ve yargı gibi güvenlik güçleri de) aşırı imtiyazlarla devlet yönetiminde etkinleşecektir. Eğer ordu kendisine ait güvenlik konseptini devlete veya topluma şamil kılarsa da özel bir organizasyon olan askeriye tüm devlete hakim hale gelecek ve halk da sadece kendilerini korusun diye itaat ettikleri devletin sadece koruyucusu olmayacak aynı zamanda köleleri olacaklardır. Benjamin Franklin’in ifadesiyle “güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda eden insanlar ne özgürlüğe ne de güvenliğe layık” olacaklardır. Çünkü insanları güvende tutan tek şey özgürlükleridir.

Modern güvenlik anayasaları, Leviathan olarak yaratılan devleti “tek egemen tayin edip bu egemenin ortak güvenlikle ilgili işlerde yapacağı veya yaptıracağı şeylerin amili olmasını” ve vatandaşların da kendi varlıklarını o egemenin varlığına, kendi iradelerini o egemenin iradesine, kendi akıllarını o egemenin aklına ve kendi ahlaklarını o egemenin ahlakına tabi kılmasını emreden metinlerdir. “Böylece herkesin bir ve aynı korku/güvenlik örgütlenmesinde birleşmesini” sağladı. Böylece bireysel olarak terk edilen korkuların toplamından daha üstün ve daha güçlü egemen bir mutlak korku/güvenlik devleti ortaya çıktı. Her türlü güvenlik yaptırımının özgürlükten kaynaklı kaosun doğurduğu korkudan daha iyi olduğu öğretildi. Güvenlik devleti korkuyu kendi varlığında sıradanlaştırdı. Korku sıradanlaştıkça da devlet ve yaptırımları doğallaştı. Korku ve devletin buluştuğu ortak nokta da ortak doğalarından gelen bir bağ idi: tehdit et ve yönet. Çünkü korkunun ve güvenlik devletinin amacı ortaktı: toplumsal birlik ve dirliği sağlamak. Bu yüzden devlet en büyük meşruiyet kaynağı ve aracı olarak anayasalar aracılığıyla kolektif korkulara hukuki statü kazandırdı. Kolektif korku ne kadar güçlü olduysa devlete bağlılık da o kadar güçlü oldu ve korku unsuru ilan edilen öteki/yabancı/düşman olan unsurlara karşı tepki ve cezalandırma biçimi de o denli şiddetli ve meşru oldu. Devlet sadece bunu meşrulaştıran söylemler değil aynı zamanda bu korkuyu topluma yayan bir “ahlak ve inanç polisi” olarak toplumsal hayatı ve hayat tarzını belirleyen ve koruyan bir güvenlik bütünlüğü/teşkilatı haline dönüştü. Korku birliğin, devlet de dirliğin teminatı oldu.

Modern ulus devlet olarak Türkiye, hem ulus devletin hem de kurucu ideolojik hegemonyanın yöntemi olarak korku siyaseti üzerinden “güvenlik devleti” inşa etti. Doğal olarak da cumhuriyete ait tüm kuram ve kurumlar korku siyasetinin bir aracı olarak kullanıldı. Anayasaların asli fonksiyonu da bu korku siyasetinin ve güvenlik devletinin alanını çitlerle/kırmızı çizgilerle çevirmek oldu. Böylece sadece ülke değil toplum ve bireyler de korku çitleriyle/kırmızı çizgilerle çevrilmiş oldu. Bu etrafı çitlerle çevrilmiş kütleyi bir “güvenlik” sistemi içinde düzenleyen de son tahlilde güvenlik güçleri olmaktadır. Bu yüzden bir güvenlik sendromu yaratma işlevi gören korku aynı zamanda da toplumu şekillendirme ve dönüştürme misyonunu da üstlenmiştir. Bu durum tüm bir siyasal sistemin güvenlik paranoyasına dönüşmesi ve paralelinde de toplumsal bir paranoya yaratılması anlamındadır. Artık hiç kimse güvende değildir ve herkes haddini aşma ya da bozgunculukla suçlanma ihtimaliyle karşı karşıyadır. Paranoya da zaten bu ihtimalin kendisidir. Bir modern güvenlik devleti olarak kurulan Türkiye de sürekli iç ve dış düşman tehditleriyle bu paranoya ruhunu ve siyasetini başta anayasaları olmak üzere tüm kurumlarına sindirmiştir. Güven devletlerinde anayasaların amacı halkı devlete karşı korumak iken güvenlik devletlerindeki anayasalar devleti halkından korumaya odaklanmışlardır. Bu yüzden Türkiye anayasaları da hukuk güvenliğinin değil güvenlik hukukunun anayasaları olmuşlardır.

Modern güvenlik devleti olarak inşa edilen Türkiye, korku siyaseti sürekliliğinin ilk şartı olarak “öteki” korkular veya düşmanlar/asiler/hainler/bölücüler/gericiler yarattı. Devlet tehdidine ve korkusuna neden olmamak için toplumsal hijyen yapılarak birbirine düşman siyasi öfke ve korku toplulukları yaratıldı. Korku ile kuşatılmış ahlak dünyasında tek kimlikli insan ve tek biçimli toplum öngörüldü. Bu güçle egemen olan siyasal iktidar temsilcileri toplumun birlik ve beraberliğinin, toplumsal dayanışmanın temsilcisi olarak yüceltildi. Bu korkular dünyasına uygun siyasi ve ahlaki kimlik ve kişilik oluşturulması için siyasi kutsallıklar ve ritüeller yaratıldı. Ortak korkulara karşı toplumsal birlik ve beraberlik miti, dağılma, bölünme ve yok olma korkusu yaratarak güven ve güvenlik kaynağı olarak sunulan devlete ve devletin güvenlik güçlerine sığınma ihtiyacına süreklilik sağlandı. Korku ile inşa edilmiş Türkiye güvenlik devleti korku aracığıyla her şeyi değiştirdi, her şeyi kendine benzetti, her şeyi kendine tutsak etti. Toplum da birbirine güven duymayan korku adacıklarına bölündü. Özellikle bir askeri darbenin sonucu olan mevcut anayasamız kendi zamanının ruhu ve korku siyasetinin ürünü olarak inşa edildi. Bu güvenlik anayasasının tüm özellikleri siyasal sistemin ruhuna ve yarattığı bürokratik vesayet kültürüne sirayet etti. Bu yüzden mevcut anayasa aslında genişletilmiş bir “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” işlevi gördü. Bu belge, zamanında toplumu kaos ve anarşiden kurtarıp “güvenlik” tesis etmenin bedeli olarak toplumdan istenen bazı fedakarlıklar üzerine yazıldı: vatandaşların varlıklarını devletlerine, hayatlarını ölümlerine, özgürlüklerini güvenliklerine, akıllarını korkularına, ahlaklarını çıkarlarına, bireyselliklerini kolektivitelerine, haklarını görevlerine kurban etmeleri gerektiği.

Yeni anayasa yeni devlet

Bir güvenlik devleti olarak Türkiye tecrübesi, güvenlik devletinin doğurduğu sosyal sermayeye yabancılaşma ve uyumsuzluk/bütünleşememe krizleri ile birey-toplum-devlet arasındaki karşılıklı ilişkilerin “güven” ilkesine dayanması gerekliliğini yok ederek yerine devlet kaynaklı korku ilişkileri ve güvensiz toplumsal ve siyasal yapılar ortaya çıkarttı. Türkiye’de güvenlik devletinin bu “kendiliğinden sosyalleşme ve bütünleşme” sürecine yaptığı askeri müdahaleler ve sonrasında yapılan anayasalar bu toplumsal uzlaşma ve dayanışıma atmosferini yok ettiği gibi sivil toplum tarafından tesis edilen kendiliğinden toplulukları, organizasyonları ve güven teamüllerini ve birikimlerini de zayıflattı. Askeri darbelerin gölgesi altında yapılan anayasalar, toplumsal dinamiklerin farklılıkları uzlaşı ile çözebildiği bu tarihsel, kültürel, ahlaki uzlaşma geleneğini/sosyal sermayeyi bozarak tüm güven ilişkilerini devlet müdahaleleri ile devletin tekelinde, devlet merkezli ve devlet kaynaklı bir hale dönüştürdü. Anayasaların ruhuna sinmiş olan devletin bizzat bir toplumsal ahlaklaştırma ve bütünleştirme kurumu olarak işlev görmesi sonucunda bireyler kültürel ve ahlaki bağlılıklar yerine her an çözülebilecek resmi ilişkilere/resmi ahlaka/resmi ideolojiye göre “sermaye” edinmeye çalıştılar. Türk anayasa yapım süreçlerinde topluma ve toplumsal değerlere/sosyal sermaye olan devlet kaynaklı güvensizlik (iç düşman anlayışı), halkın demokratik tercihlerine, halkın siyasal katılımına, sosyal hareketliliğine, kültürel farklılığına, dinsel tercihlerine, ekonomik beklentilerine yönelik müdahalelere de kaynaklık etti. Devletin toplumuna yönelik “iç düşman” tasavvuru altında güvenlik ve korku siyaseti uygulaması da bir nevi sosyal sermayeye yönelik “savaş” sürecini temsil etti. Doğal olarak da anayasaların ruhuna hakim olan dil sosyal sermayeye güvenin dili değil savaş söylemi ve korku siyasetinin ürettiği güvenlik dili olmuştur.

Bir güvenlik devleti olarak kurulan Türkiye, olağanüstü güvenlik sorunlarının yaşandığı zamanlarda anayasalarını yapmıştır. Doğal olarak da tüm anayasalar “güvenlik anayasası”dır. Hele hele bir askeri otorite tarafından inşa edilen mevcut anayasa buna en güzel örnektir. Mevcut anayasa, özü ve ruhu itibariyle hala belirli bir ideolojik düşünce ekseninde örgütlenen, toplumu bir bütün olarak kontrol edip düzenleyen ve baskı ve ideolojik araçlarla siyasal iktidarını resmi ideolojisinin çıkarına bireylerin zararına inşa eden siyasal sistem üzerinde yaşamaya devam etmektedir. Bu yüzden Türkiye, mevcut anayasa var oldukça; demokrasiyi sadece seçim olgusuna indirgeyerek evrensel demokratik değerler olan siyasal iktidarın denetimi, keyfiliğin önlenmesi, siyasal katılımın özgür sivil toplumsal kurumlar aracılığıyla örgütlenmesi, farklı ideolojik, etnik, dini, mezhebi vb. farklı yaklaşımların kendini ifade özgürlüğü, insanların özgürce siyasal iktidarı eleştirmesi ilkelerinin göz ardı edildiği ve tek bir ideolojik hegemonya içerisinde siyasal yaşamın düzenlendiği bir güvenlik devleti modelini sürdürecektir. Bu güvenlik anayasasının ruhuna sinen şey, toplumsal birlik ve beraberliği tehdit eden iç ve dış düşmanları tahdit edip kontrol altına almak, hatta gerekirse yok etmektir. Mevcut anayasa tüm değişiklik iddialarına rağmen bu amaçları meşrulaştıran araç olarak kullanılmaya devam etmektedir. Mevcut anayasanın amacı; modern ulus devletin doğasında var olan otoriter devlet sistemini, ulusal kimlik inşasında kullanılan milliyetçilik ideolojisini, milli birlik ve beraberlik amacına hasredilmiş siyasal ve toplumsal bütünleşmenin kamusal felsefi miti olan cumhuriyeti ve onun siyasal ve toplumsal kuşatma araçları olarak kullanılan ideolojik ve bürokratik vesayet düzenini korumak ve kollamaktır. Bu anayasanın koruma ve kollama görevinin temel gerekçesi yukarıdaki güvenlik devleti ilkelerini tehdit eden korku unsurlarıdır. Anayasanın ruhuna sinen bu korku unsurları ise; işgal ve bölünme tehdidi olarak kaos korkusu, sosyal sermaye ve gericilik tehdidi olarak irtica korkusu, karşı devrim ve muhalefet tehdidi olarak siyaset korkusu, demokrasi ve plüralizm tehdidi olarak da özgürlük korkusudur. Bu bağlamda Türkiye için, Leviathan’ı koruma ve kollama misyonu için bir elinde tuttuğu asa anayasayı, diğer elinde tuttuğu kılıç ise orduyu sembolize etmektedir. Diğer güvenlik anayasalarımız gibi mevcut anayasanın da amacı aynıdır: güvenlik uğruna güveni yok etmek; görevler için özgürlükleri kısıtlamak; müphemlikler içinde muhkemlikleri eritmek; korku siyaseti için güven teamüllerini yıkmak; siyaset korkusu içinde güven siyasetini boğmak; toplum mühendisliği için toplumsal gelişmeyi planlamak.

Sonuç olarak, Hayek’in ifadesiyle; “önemli olan gelişmeyi planlamak değil gelişmeyi kolaylaştıran şartları yaratmaktır. Tek gelişme yolu da bireyin kendi özgürlüğünü sadece kendisinin planlamasıdır. Diğer tüm planlayıcı politikalar bireyin köleliğini geliştirir”. Bu yüzden yapılması gereken sadece yeni bir anayasa değil onun garanti altına aldığı “kendiliğinden düzene ve sosyal sermayeye” dayalı ve bağlı yeni bir devlettir: Güven Devleti.

 

Star, 03.07.2012

Ceren Kenar – Suriye, Türk jetini neden vurdu

Suriye’nin Türk jetini vurması akabinde yaşanan süreç, kadim bir bölgesel geleneğimiz olan komplo teoriciliği oynamaya pek müsait bir ortam yaratmasa da, farklı spekülasyonlar yine revaçta olmaya devam ediyor. Suriye meşum olayın sorumluluğunu beklendiğinden hızlı üstlendi ve açık açık Türk jetini vurduğunu kabul etti. Suriye’ye göre bu olay saldırı amaçlı olmaktan ziyade, kendi hava sahasında belirleyemediği -ve dolayısıyla menşeini bilmediği- bir yabancı cismin savunma amaçlı vurulmasıydı.

Türkiye Dışişleri ise bambaşka ve -elbette daha gerçekçibir resim çiziyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türk jetinin uluslararası hava sahasında vurulduğunun altını çizdi. Bununla beraber Suriye’nin, “Hedefin kim olduğunu bilmiyorduk” açıklamasının da inandırıcı olmadığı, aksine Suriyeli yetkililerin konuşma kayıtlarında jetin Türk jeti olduğunun bilindiğinin ortaya çıktığını vurguladı. Uçağın silahsız olduğunu vurgulayan Davutoğlu, Suriyeli yetkililerin jeti vururken tüm bu bilgilerden habersiz olamayacaklarını söyledi.

Türk jetinin Suriye hava sahasını ihlal etmiş olma durumunda bile, Suriye’nin Türk jetini vurmasının bir uluslararası hukuk ihlali olduğu konusunda hemen herkes hemfikir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin sitesinde 2012 yılının ilk yarısında Türk hava sahasının 114 kere ihlal edildiği belirtiliyor. “İhlalciler” arasında Yunanistan, İtalya, İsrail, Fransa, İspanya, Belçika, İngiltere, Kanada gibi ülkeler var. Her hava sahası ihlalinde jet vurulması gibi bir teamül gelişse, anlaşılan o ki hiçbir ülke jet kaldırmaya cesaret edemeyecekti!

Dolayısıyla şu an ortaya çıkan durum, Suriye’nin kasti ve hasmane bir şekilde Türkiye jetini hedef aldığı ve vurduğudur.

Peki, Suriye uluslararası kamuoyunda bu kadar izole olduğu bir dönemde nasıl olur da, savaş nedeni olarak bile kullanılabilecek böylesi bir saldırganlık içine girebilir? Bu Suriye’nin resmî, titizlikle hazırlanmış, planlı bir politikası mıdır? Yoksa emir-komuta zincirinden bağımsız, mahalli komutanın işgüzarlığı mıdır? Veya bazı Türk analistlerin iddia ettiği gibi Beşşar Esed’den bağımsız gelişen Suriye derin devletinin Esed’e karşı bir oyunu mudur?

Buradan sonrası spekülasyonun alanına giriyor. Ancak olay akabinde yapılan açıklamalardan belli nüveler yakalamak mümkün.

Öncelikle konuyla ilgili açıklama yapan Suriye Dışişleri Sözcüsü Cihad Makdisi’nin sözleri Suriye’nin pek de nedamet içinde olmadığını gösteriyor. Makdisi olayın bir saldırı niteliği taşımadığını hatta kaza olduğunu, Türkiye’yi düşman olarak görmediklerini vurguladı, ancak Türkiye’nin Suriye politikasına dair eleştirilerini de eklemeyi ihmal etmedi. Açıklamasında özür niteliği taşıyan bir ifade de yer almadı.

Benzer şekilde, henüz Türkiye “uçağımız düşürüldü diyemeyiz” temkinliğinde açıklamalar yaparken, Suriye rejiminin sadık destekçisi olan Hizbullah’ın yayın organlarında (örneğin Al Manar’da) şevkle “Suriye Türkiye’nin jetini düşürdü” haberinin geçmesi manidardır.

Dolayısıyla Suriye yetkilileri olayın sorumluluğunu üstlenmiş görünüyor. Ki böylesi riskli bir kararın mahalli bir komutanın inisiyatifi ile alınamayacağı da hesaba katılırsa, bu olay bireysel bir hata veya cüretkârlığın ötesinde bir anlam taşıyor.

Bu olayın arkasında Esed’den bağımsız “derin Suriye” yapılanması olduğu iddiası ne yanlışlanabilir ne de doğrulanabilir bir argüman şu an itibari ile. Zira bırakın olası saray içi çekişmeleri, Suriye sokaklarında bile ne olduğuna dair kimsenin net bir bilgisi yok. Bu perspektife göre Esed’den hâlihazırda vazgeçmiş bir Baas içi yapılanma, Esed’in sonunu getirebilecek lakin kendi iktidarını payidar kılacak bir geçiş süreci yaratmayı hedefliyor. Bu son hamle ile Türkiye’nin Suriye’ye karşı askerî bir hamle yapması ve dolayısıyla Esed’in sonunun gelmesi amaçlanıyor iddia sahiplerine göre.

Açıkçası, Suriye siyasetini biraz takip eden herkes Beşşar Esed’in iktidara geldiği günden beri, “Suriye’yi aslında Beşşar mı yönetiyor” sorusunun sıklıkla sorulduğunu bilir. Beşşar’ın iktidara geldiği ilk günler karizmasının, gücünün ve devlet adamı niteliklerinin Suriye halkı tarafından bile sorgulandığı doğrudur. Ancak Beşşar iktidarı sürecinde birçok hayati krizin üstünden “başarıyla” gelmiş, askerî ve istihbarat kadrolarında tasfiyelere imzasını atmış ve bir şekilde babasının mirasına yakışır şekilde dikta rejimini kişiselleştirmeye muvaffak olmuştur.

Ki böylesi bir saray içi darbeyi, müdahale opsiyonundan daha az maliyetli bulduğu için sabırsızlıkla bekleyen bir uluslararası kamuoyu varken, saray içi Esed düşmanlarının böylesi dolaylı yollara, komplolara başvurmuş olma ihtimali çok kuvvetli görünmemektedir.

Bütün bu akıl yürütmelerden sonra çıkan sonuç: Bu hamle Esed rejiminin cüretkâr ve pervasız bir güç gösterisidir. Bu gösteri hem uluslararası kamuoyunu hem de Suriye iç siyasetine yönelik bir “show”dur. Türkiye’ye verilen net bir ültimatomdur, bununla beraber Suriye muhalefetine verilen bir gözdağıdır. Son bir hafta içinde Türkiye’nin Suriyeli muhalifleri silahlandırdığı haberlerinin uluslararası basında daha görünür hale gelmesi ve Ürdün’e sığınan Suriyeli komutanın ardından oluşan bir ruh halinin biçimlendirdiği planlı bir eylemdir. Bu hamlenin rasyonel olup olmadığını zaman gösterecektir. Ancak gazeteci İlhan Tanır’ın dikkat çektiği üzere bu tür dikta rejimlerinin “çılgınlık anları” tarihte vakidir. Kaddafi’nin kendi sonunu hazırlayan “Libyalı muhalifleri fareler gibi öldüreceğim” açıklaması buna örnek olarak verilebilir. Lakin, Türkiye böylesi “çılgınlık anları” ile politika belirleyen bir ülke değildir ve olmamalıdır. Suriye rejimi ile farkı da uluslararası hukuka saygılı, kendi kamuoyunun dinamiklerine hassas bir ülke olmasıdır. Dolayısıyla şu an izlenen soğukkanlı siyaset yerindedir, akılcı olandır.

 

Taraf, 25.06.2012

Orhan Miroğlu – Kemalizm, Baasçılık ve bir üzüntü..

Suriye devriminin Türkiye’ye etkisi hem iç hem dış politika bakımından giderek daha önemli hale geliyor.

Dünyanın gözü Türkiye’nin üstünde. Bizim gözümüz büyük partilerin liderlerinde, onların grup konuşmalarında ve medya açıklamalarında.

CHP lideri Kılıçdaroğlu, geçen hafta partisinin grubunda Suriye meselesini anlatmaya çalışırken partililere 1974 Kıbrıs çıkarmasının meşhur parolasıyla seslendi:

Ayşe tatile çıksın!

Anlamı şu:

“Biz iktidarda olsak tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi, Ayşe tatile çıksın der işi bitirirdik.”

Özcesi, Suriye’yi işgal ederdik!

Ulusalcıların Kürt sorununda uzlaşma arayışları nedeniyle, Kılıçdaroğlu’na kazan kaldırdığı bir dönemde, Sayın Kılıçdaroğlu Suriye gerilimini fırsata çevirmeye ve kendisiyle ulusalcılar arasındaki buzları eritmeye çalışıyor anlaşılan.

CHP’nin Kürt politikasında yeni bir pozisyon arayışının ulusalcıları kızdırdığı ve hatta kamuoyu yoklamaları yaptırarak şu anda partinin yüzde 11’lere gerilediğini “tespit” edip bu sonucu Kılıçdaroğlu’nun önüne koydukları söyleniyor.

O yüzden Kılıçdaroğlu’nun işi gerçekten çok zor, çünkü değişim sürecinden ve demokratik ilerlemeden yana bir siyasetin mevcut CHP gerçeği bakımından ciddi bir bedeli var, ve böyle bir yeni siyasetin, ulusalcılardan onay ve oy alması çok zor görünüyor..

Suriye’deki gelişmelere nasıl bakmak gerekir?

Miadını doldurmuş bir parti ve ülkesini bir iç savaşın eşiğine getirmiş bir lider var ortada.

Halkına zulüm ederken dünyanın sessiz kalmasına alışmış, şimdi ise müttefiklerinin dahi onu taşıyamayacağı kadar eli halkının kanına bulaşmış bir diktatör..

O ve onun partisi ülke yönetiminden çekilmeden, Suriye halkı asla rahat etmeyecek ve
Suriye’de hiçbir şey değişmeyecektir..

Komşularla sıfır sorunu sık sık gündeme getirip, Türkiye’nin komşularıyla yaşadığı sorunları en üst düzeye tırmandırdığını iddia edenler, bence süreci doğru analiz edemiyorlar.

Bu hükümete ve Başbakan Erdoğan’a haksızlık yapıyorlar.

Kemalizm ve onun Arap versiyonu olan Baasçılık bugün tarihsel ve siyasi manada tasfiye oluyorsa, bu tasfiyede hem Erdoğan’ın hem hükümetin yaptığı tercihlerin büyük bir rolü ve önemi var.

Türkiye kendi Kemalizmini tasfiye eder, militarist modernleşme, güçlü bir demokrasi dalgasıyla tarihe karışırken, aynı Türkiye, Ortadoğu’daki Kemalizm’e yani Baasçılığa dost kalmaya nasıl devam edebilirdi?

Dost kalmak bir yana böyle bir dönemde tarafsız dahi kalabilir misiniz?

Medyanın belli kesimlerinin ve ulusalcıların hâlâ bu nostaljik dostluğun peşinde koşuyor olmasının sebeplerini anlamak o kadar zor değil. Neo-İttihatçılıktan ve Kemalizm’den beslenen ulusalcıların içerde ve dışarıda izledikleri politikayı bu bakımdan tutarlı buluyorum.

Ama sevgili Ahmet Altan gibi dostların son zamanlarda yazdığı yazılara anlam veremiyorum.

Sabah ilk işim Taraf’ı baştan sona okumaktır. İlk okuduğum yazı her zaman Ahmet Altan’ın yazısı olurdu. Olurdu diyorum çünkü epey zamandır Ahmet Altan’ın yazılarına sadece göz atıyorum. Çünkü kendisini tekrarlayan yazılar bunlar ve okunduktan sonra akılda işe yarar bir şey kalmıyor.

Bu hükümet ve Başbakan elbette eleştirilebilir. Nitekim bu fazlasıyla yapılıyor ve yapılmalıdır da.

Ama bazı tutumların ve yazıların bu eleştiri sınırını bir hayli aştığını, hükümete ve Başbakan’a yönelik siyasi bir tavra, hatta tavrın da ötesinde, bir paranoyaya, bir sendroma dönüştüğünü düşünüyorum.

Bu yüzden söylemek ve yazmak zorunda hissediyorum kendimi.

Ahmet Altan’ın son zamanlarda yazdığı yazılar iyi niyetli eleştiri yazıları olarak görülebilecek cinsten yazılar değil. Bu yazılar, üzülerek söylüyorum, Ancak Aydınlık ve Cumhuriyet gazetesinde okuyabileceğimiz ve ancak o gazetelerin okurlarının hoşlanabileceği nitelikte yazılar.

Erdoğan’ı Esat’a benzetmek, hükümeti devirme çağrıları yapmak, “barış olacak ama dikkat edin, bu başbakan barış olsa bile yarınlarda bize ve barışa ihanet edebilir, ona güvenilmez”  manasına gelen tuhaf yazılar yazmak; Stratejik Derinlik gibi çok az kimseye nasip olabilecek bir kitaba imza atmış ve benim gözümde yeni Türk dış politikasını 21. yüzyılın ufukta beliren yepyeni parametrelerini hesaba katarak,  akademik kariyeri ve bilgisiyle yeniden şekillendirmiş olan Davutoğlu’nu Osmanlılığı diriltmeye çalışan bir sadrazam olarak görmek ve göstermek insafla bağdaşmaz.

Sonra AK Parti’yi İttihat-Terakki’ye, Başbakan’ı Enver Paşa’ya benzetmek memleketin tarihçilerine ve tarihine, biraz ayıp kaçıyor doğrusu.

Neo-İttihatçılar silahlı kanat liderleri ve mütefekkirleriyle beraber şimdi Silivri’deler.

Onları orada tutan irade AK Parti’nin ve Başbakan Erdoğan’ın siyasi iradesinden başka bir şey değildir.

Ve eğer bu irade olmasaydı, bu irade, ülkenin en devrimci dinamiği olan İslami kesimle buluşmasaydı, bu buluşmaya güven duymasaydık, sahip olduğumuz bu düşüncelerle, hiçbirimiz bu ülkede kalmayı sürdüremezdik.

Neo-İttihatçılar yenilgiye uğramasa ve kafalarına koydukları planları hayata geçirebilselerdi, sanırım sevgili Ahmet Altan’da romanlarını çok uzak diyarlarda yazmak zorunda kalırdı.

Bu iradeden memnun olmayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz, demokrasilerde bu çok normal.

Ahmet Altan da bu çerçevede AK Parti’nin ülkeyi felakete götürdüğüne inanabilir nitekim böyle yazıp duruyor bu inancının gereği olarak iktidarı devirmek için “muhalefet cephesine” çağrılar da yapabilir.

Ama bunu yapan bir Ahmet Altan, dünün Ahmet Altan’ı olarak kalamaz.

Kalmaması ona güven duymaya devam eden bizim gibi dostlarını da üzer.

Bu satırlar sadece ve sadece bu üzüntünün dostça dile gelmesi olarak okunmalıdır.

 

Taraf, 02.07.2012

Türkiye’nin kapasitesi test ediliyor

Suriye’nin Akdeniz’de bir Türk savaş uçağını düşürmesi sonrasında Türkiye’nin geliştireceği karşı stratejiler ve alacağı tedbirler Türkiye’de ve tüm dünyada ciddi bir tartışma ve heyecan yaratmış gözüküyor.

Hükümet adına yapılan açıklamalar Türkiye’nin son derece ihtiyatlı ve dikkatli bir siyasi dil kullandığını ve olaya fevri bir reaksiyon gösterilmeyeceğini ortaya koyuyor. Buna karşın, Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’nun TRT’deki konuşmasında dile getirdiği, Türk uçağının açık kimliğiyle uçuş yaptığı, uçağın Suriye tarafından kazayla değil, hiç uyarılmadan bilerek vurulduğunu ve olayın uluslararası sularda meydana geldiğine ilişkin açıklamaları Akdeniz’de savaş rüzgârları mı esecek kaygılarını artırmıştır. Davutoğlu’nun, konunun BM Güvenlik Konseyi’ne ve NATO’ya taşınacağına yönelik açıklamaları ise olayın yalnızca Suriye ve Türkiye arasındaki bir olay olarak değil, Rusya ve İran’ı da içeren daha geniş kapsamlı bölgesel ve küresel bir sorun olarak görüldüğüne de işaret etmektedir.

Burada üzerinde durulması ve analiz edilmesi gereken başlıca noktalardan biri, savaş uçağının düşürülmesinin münferit bir olay olmadığı; aksine Türkiye’nin bölgeye yönelik izlediği politikalardan rahatsızlık duyan bazı güçlerin son yıllarda Türkiye’nin iradesini sarsmak ve güç kapasitesini test etmek için giriştiği eylemler dizisinin bir parçası olduğudur. Bilindiği üzere Türkiye, AK Parti iktidarı döneminde son on yılda ülkenin hem iç politikasını hem de dış politikasını yeniden tanımlamıştır. Artık Türkiye, NATO gibi Batı’nın güvenlik örgütlerine üyeliğini devam ettirse de, dış politikasını tek eksenli olmaktan çıkarmış, çok boyutlu ve çok eksenli hale getirmiştir. ABD gücünün zayıflamasının da etkisiyle Türkiye hem ekonomik hem de siyasi gerekçelerle Ortadoğu’ya geri dönmüş; bölgedeki gelişmeleri etkileyen bir aktöre dönüşmüştür. Arap Baharı sürecinin yarattığı imkânlar ve fırsatlar da Türkiye’nin elini güçlendirmiştir. Ayrıca Türkiye, tarihin önüne serdiği bu fırsatı kullanacağını ve Ortadoğu’daki değişimi yöneteceğini bizzat Davutoğlu’nun ağzından tüm dünyaya deklare etmiş bulunuyor.

Ancak uluslararası politika alanında çalışanların iyi bildiği bir gerçek de şudur: Bölgesel ve küresel düzlemde güç değişimleri kendiliğinden ol(a)maz. Liderliğe oynayan ülkelerin güçleri, siyasi iradeleri ve askerî güç kapasiteleri sürekli olarak ve sıklıkla test edilir. Bu anlamda Türkiye’nin özellikle Suriye’deki değişim sürecinde halktan yana ve rejim aleyhine aldığı pozisyon, Suriye üzerinden bölgedeki dengeleri etkileyen Rusya ve İran gibi ülkeler ile eskiden beri bölgedeki dinamikleri etkileyen İsrail gibi güçleri rahatsız ettiği de aşikârdır. Bu bağlamda Suriye, İran, Rusya, İsrail ve Kıbrıs Rum yönetimi arasında Türkiye’nin bölgedeki artan ağırlığı karşısında zımni bir ittifak da oluşmuş durumdadır.

Bu çerçevede Doğu Akdeniz’de İsrail ile Rum kesimi arasında Türkiye aleyhine artan yakınlaşma, yalnızca deniz altındaki doğalgaz ve petrol kaynakları üzerindeki masum bir ticari işbirliğini çoktan aşmış; ortak tatbikatlara uzanan bir güvenlik ittifakı boyutuna taşınmıştır. Öte yandan Şam yönetimi de giderayak yeniden PKK ile işbirliğine giderek, PKK içindeki Suriye kökenli militanları Türkiye aleyhine kışkırtmaktadır. Son Dağlıca olayındaki saldırı ile daha önceki Çukurca gibi ağır zayiat verilen saldırılarda Suriye’nin etkisi olduğu söylenmektedir. İran’ın da Esed’i korumaya yönelik refleksle hareket ettiği ve Suriye rejiminin elini güçlendirmek için strateji, taktik, silah vb. yardımlarda bulunduğu bilinmektedir. Son uçak düşürme olayında ise Rusya’nın Şam’a verdiği uzun menzilli SAM füzelerinin kullanılmış olduğu medyaya yansımıştır. Nitekim Türk savaş uçağının Suriye tarafından düşürüldüğüne ilişkin haberler de öncelikle Rus haber ajansları vasıtasıyla dünya kamuoyuna geçilmiş ve olaya ilişkin bazı dezenformatif bilgiler de verilmiştir.

Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki artan gücünün bölgedeki diğer aktörlerin çıkarları ile nasıl senkronize edileceği, Türk hükümetinin kritik olaylarda göstereceği reflekslerle ölçülmeye çalışılmaktadır, denilebilir. Bu perspektiften bakıldığında 2003’te Kuzey Irak’ta Türk askerine yönelik çuval geçirme hadisesi; 2010’daki Mavi Marmara olayında 9 Türk yardım gönüllüsünün İsrail askerlerince öldürülmesi ve ülke içinde kritik zamanlarda kritik hedeflere yönelik PKK eylemleri (İskenderun deniz üssüne saldırı, Tokat-Reşadiye saldırısı, Çukurca saldırısı ve son Dağlıca baskını ile hatta Uludere gibi vakalar) arasında ciddi bir ilişki olduğu söylenebilir. Hepsinin ortak yönü, Türkiye’yi bölgede bağımsız bir güç olma iradesinden vazgeçirmeye çalışmak ve hükümetin söylemlerinin ülkenin askerî-teknolojik kapasiteyle ne kadar desteklenebileceğini ölçmeye çalışmak olduğu iddia edilebilir.

Türkiye her defasında uzun dönemli iddialarından vazgeçmeden tüm bu olayları ve saldırıları olgunlukla ve devlet ciddiyeti ile karşılamış; çoğu zaman Başbakan’ın ağzından kamuoyunu eğitmek için bir fırsat olarak da kullanılmıştır. Her tartışma Türkiye’deki sıradan insanın kafasında büyük güç olmanın zahmetsiz ve maliyetsiz olmayacağı anlayışını yavaş yavaş yerleştirmeye başlamış; kamuoyu gelişmeleri sabır ve tevekkülle karşılamıştır. Zira Türkiye’de yaşayan ve bir parça tarih okuyan herkesin derin bilincinde şu vardır: Yeni Türkiye’nin amacı bölgede Batılıları kovup kendi çıkar düzenini kurmak değildir. Bu bağlamda, Suriye ile yaşanan gerilimleri savaşa dönüştürmeden uluslararası hukuk ve diplomasinin araçlarını kullanarak idare etmek ve atılacak adımlar konusunda geniş bir toplumsal konsensüs sağlanması son derece önemlidir. Yoksa zaten gerilimli olan bölgedeki her bir münferit olay, fevri bir hareketle (1914 yılının olayları gibi) uzun süren bölgesel çatışmalara dönüşebilir. Bu da en çok yükselen Türkiye’yi ve zihnimizdeki yeni Ortadoğu’nun gerçekleşmesine engel olacaktır. Ancak hem caydırıcılık gücünü korumak hem de bölge halklarının zihnindeki güçlü Türkiye imajını korumak için, Türkiye uçak olayı karşısında sessiz kalmamalı, uluslararası hukukun elverdiği tüm imkânlar sonuna kadar kullanılmalıdır.

 

Zaman, 26.06.2012

Darbeleri Araştırma Komisyonu ne kadar verimli olabilir?

Malum 11 Nisan 2012 tarih ve 1013 sayılı TBMM kararı ile TBMM bünyesinde, önceki yıllarda yapılan darbe ve muhtıralarla alakalı bir araştırma komisyonu teşkil olundu.

Bu komisyonun amacı, ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz kılan diğer bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutları ile araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesidir. Esas itibarıyla iyi niyetli bir çalışma olması hasebiyle böyle bir komisyonun kurulması, sembolik anlamda çok manidardır; en azından darbelere karşı bir siyasi duruşu sembolize etmektedir. Fakat bu komisyonun netice itibarıyla çok fazla derinlere ulaşabileceği; kamuoyunda halihazırda bilinenlerin ötesinde bilgileri ortaya çıkarabileceği konusunda ciddi manada şüphe ve tereddütler mevcuttur. Şöyle ki; TBMM bünyesinde teşkil olunan araştırma komisyonu, faaliyetlerini, TBMM İçtüzüğü’ndeki hükümlere ve burada gösterilen usuli kurallara göre yürütür. Anayasa’nın 98. maddesine göre, Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir. İçtüzüğün 105. maddesine göre, araştırma komisyonu, gerekli gördüğünde uygun bulacağı uzmanların bilgilerine başvurabilir. Nitekim bu hükümle uyumlu olarak, söz konusu komisyonun, geçmişte bir şekilde darbelerle muhatap olan bazı kişilerin görüşünü alma kararı aldığı kamuoyuna yansımıştır. Nitekim komisyon, başta eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere bazı şahsiyetlerin görüşlerine müracaat etmiştir. Muhtemelen araştırmaya konu olan darbe ve muhtıralarla alakalı daha başka kişi ya da kurumlardan da görüş istenecektir. Tam da bu konuya ilişkin yapılan açıklamalardan birisi de, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde oluşturulan 1960 Darbesi ve 1971 Muhtırası Alt Komisyonu’nun, “Kontrgerillanın Anayasası” olarak da bilinen “Sahra Talimatnamesi”ni Genelkurmay Başkanlığı’ndan isteme kararı aldığı yönündedir.

Peki, bu yöndeki iyi niyetli teşebbüs ne ölçüde başarılı olacaktır? Bu sorunun cevabı son derece önemlidir. Çünkü Türkiye’de başlatılan çok sayıda iyi niyetli çabalar, bazı hukuki eksiklik ve yetkisizlikler sebebiyle akim kalabilmektedir. Nitekim önceki yıllarda kurulan ve orijinal metninin nerede olduğu bile hâlâ meçhul olan “Susurluk Araştırma Komisyonu” da benzer şekilde akim kalmış; yeterli derinlikte bir araştırma yapılamamıştır. Bunun sebebi, TBMM bünyesinde teşkil olunan Susurluk Araştırma Komisyonu’nun teknik donanım itibarıyla yetersizliği değil, TBMM İçtüzüğü’nün 105/son fıkra hükmüdür. Bu hükme göre “Devlet sırları ile ticarî sırlar, Meclis araştırması kapsamının dışında kalır”. Bu hükme göre, ne “devlet sırları” ve “ticari sırlar” hakkında araştırma yapmak üzere araştırma komisyonu tesis edilebilir, ne de bu araştırma komisyonuna, “devlet sırları” ya da “ticari sır” kapsamına girdiği düşünülen konularda bilgi verilir. Bu hükümde yer alan, “ticari sırlar”a ilişkin araştırma komisyonu teşkil olunmasının yasaklanması makul görülebilir. Çünkü bu konu, kişilerin ticari hayatları ile alakalı özel mahrem alanlarına girer. TBMM’nin, araştırma komisyonu marifetiyle bu alana müdahale ettiği zaman, hukuken olması gereken boyutuyla yetki alanının dışına çıkmış olacağı kabul edilebilir.

Fakat devlet sırlarının TBMM araştırma komisyonundan gizlenmesini makul olarak değerlendirebilmek zordur. Bu hüküm sebebiyle, TBMM tarafından çağrılan kişiler ya da bilgi istenen kurumlar, önce kendilerinin “devlet sırrı” olarak değerlendirdikleri bilgileri bir kenara ayıklayacaklar, bunlar hakkında “devlet sırları hakkında araştırma komisyonuna bilgi verilmez” diyerek onların üzerini örtecekler; bu konularda hiçbir bilgi vermeyeceklerdir. Verecekleri bilgiler de zaten büyük ölçüde kamuoyunun malumu olan bilgiler olacaktır. Bunun yakın geçmişte yaşanan bazı somut örnekleri de mevcuttur. Nitekim TBMM İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanı Sayın Mehmet Elkatmış, faili meçhul cinayetlerle alakalı komisyon çalışmaları yapılırken karşılaştığı en büyük sorunu şu şekilde ifade etmektedir: “Devlet sırrı kavramı nedir, bunun içeriğine kim karar verir ve ne zaman açıklanacaktır bu sır? Bunun tanımı yapılmadan, bu soruşturmanın ilerlemesi zor. Çünkü 1990’larda faili meçhullerle ilgili bütün araştırmalarımızda ‘devlet sırrı’ önümüze bir duvar gibi çıktı ve onu aşamadık”.

DEVLET SIRLARI ARAŞTIRMA KOMİSYONLARINI KİTLİYOR

Öyle zannediyorum ki, benzer durum Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu için de söz konusu olabilecektir. Bilgisine başvurulan kişiler, önce iç dünyalarında devlet sırrı kapsamına dâhil ettikleri bilgileri ayıklayacaklar; bu konulara ilişkin soruları, ya “bu konuda hiçbir bilgim yoktur” diyerek savuşturacaklar veya bu soruları duymazdan gelecekler ya da açıkça “bunlar devlet sırrı kapsamında yer almaktadır” diyerek hiçbir açıklama yapmayacaklardır. Bu deruni ayıklamadan sonra verecekleri bilgiler de istenilen düzeyde aydınlatıcı olmayacaktır. Muhtemelen kurumlardan istenecek bilgilerde de benzer bir durum ortaya çıkacaktır. Elbette iyi işler, önce iyi niyetle başlatılan teşebbüsler neticesinde başarılır; ama, çok daha iyi neticelerin hâsıl olabilmesi için, müsait yetki, şart ve imkânların da mevcut olması gerekir. Aksi takdirde, kamuoyunun haklı beklentileri akim kalabilir. Bütün bu yetersizliklerden Türk demokrasisi yara alır.

Bu hükmün demokratik devlet ilkesi ile de bağdaşırlığı yoktur. Çünkü demokrasilerde geçerli olan temel ilkelerden birisi de “seçilmişlerin üstünlüğü” ilkesidir. Yani sistem içerisinde en temel unsur seçilmişlerdir. Bu ilke ile uyumlu olarak “kendisini devlet olarak gören” atanmış kişi ya da kurumların seçilmişlerden saklayabileceği devlet sırları olamaz. Aksi takdirde, seçilmişler devletin mukadderatına hükmedemeyeceği gibi, sanki devletin, seçilmiş kişilerden teşkil olunan kurumlara karşı koruma altına alınması gibi anti-demokratik bir uygulama ortaya çıkar. Bunun demokrasi teorisi ile bağdaşırlığı yoktur. İşin ilginç tarafı, parlamentonun devlet sırları konusunda araştırma yapma yetkisini sınırlandıran bu hükmün, bizzat parlamento tarafından yapılmış olmasıdır. Bu vesileyle, TBMM İçtüzüğü’nün 105/son fıkra hükmü, Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “demokratik hukuk devleti” ilkesi ile esaslı bir şekilde çelişme arz etmektedir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, daha önceki örnek uygulamalarda da sıklıkla karşılaşıldığı üzere, İçtüzüğün 105/son fıkra hükmü yürürlükte kaldığı sürece, Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun çalışmalarından arzu edilen düzeyde bilgilere ulaşılması konusunda haklı tereddütler varlığını sürdürmeye devam edecektir. Yapılması gereken şey, önce 105/son fıkra hükmünün derhal yürürlükten kaldırılmasıdır. Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun faaliyetlerini bu hüküm yürürlükten kaldırıldıktan sonra yürütmesi gerekir. Aksi halde “sadece bu işi yapmış gibi hareket etmek” şeklinde nakıs bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu da iyi niyetli beklentiler içerisinde olan “kamuoyunu” tatmin etmeyecektir. Bunun demokratik zeminde kabul edilirliği yoktur. Sahici bir iş yapılmak isteniyorsa, bu önerinin öncelikle dikkate alınması gerekir.

 

Zaman, 30.06.2012

‘Sen ağla’ paşam

Son iki haftadır gündemden koptum. Ne haber izledim, ne gazete okudum. Suriye ile savaşın eşiğine geldiğimizi, geceyarısı görüş soran gazetecilerden öğrendim, hem de neredeyse Suriye sınırındayken…

Bazen kendi dünyanıza odaklanmışken sırt çevirebiliyorsunuz başka dünyalara. Hele siyasetin, iktidarın, çekişmenin, kavganın dünyasına kör oluyorsunuz. Böylesi bir körlük de içinizi aydınlatıyor aslında, ruhunuzu ışıldatıyor.

Kalıcı olmuyor bu durum maalesef, dönüyorsunuz herkesin dünyasına. Anlaşılması gereken, yazılması icab eden o kadar çok şey olup bitiyor ki bu dünyada… Bir ucundan tutup dalıyorsunuz, daldıkça kaçıyorsunuz belki çözemediğiniz kendi dünyanızdan…

Dönüp son iki haftada olup bitenlere baktığımda en çok ilgimi çeken ‘ağlama’ tartışması oldu. Belki, son günlerdeki kendi haleti ruhiyemden dolayı, bekli de ağlayan kişinin kimliğinden…

Genelkurmay Başkanı Necdet Özel 8 şehidin cenazesinde ağlamış. Ağlayan birisini gördüğünüzde siz ne yaparsınız? ‘Zırlama kardeşim’ der misiniz? Benim bildiğim ‘insanlar’ teselli eder; sarılır, kucaklar, hatta katılırlar ağlayana. Birlikte ağlamak gibisi var mıdır? Sarılıp ağladığınız insanla aranızda ne bir dert, ne bir mesele ne de bir mesafe kalır.

General Özel ağlamış; bütün ‘asker sertliği’ne rağmen ‘insanlığı’ galebe çalmış demektir bu. Ağlayan bir insan, insanlığına en yakın anındadır çünkü…

Gazetesi ve köşesiyle ‘militarizmin sosyal mühendisliği’ne soyunmuş bir kişi tepki göstermiş General Özel’in cenazede ağlamasına; ‘sen ağlarsan Türkiye zırlar’ demiş. Genelkurmay Başkanı metin olmalı, dik durmalı, moral bozmamalıymış… Yüreği titremeyen, vicdanı sızlamayan, ve hatta ‘kodu mu oturtan’ Genelkurmay Başkanları istiyorlar bunlar. Askerin kükreyeni, tehdit edeni, parmak sallayanı makbul demek ki bunlar için… Sorumluluğu altında toprağa düşen gencecik askerlerin başında en temel insani refleksi gösteren bir general ‘moral bozucu’ görülüyor gözlerine.

Şehitlerin çocukları, eşleri, anaları, babaları, bacıları oluk oluk gözyaşı dökerken generaller taş gibi durmalı, öyle mi? Tabii onlar devleti temsil ederler. Devletin de bir ciddiyeti olmalı; ağlayamaz, ‘zaaf’ gösteremez! Çocuklar öksüz, kadınlar dul, analar perişan, şehitler toprak olur, ama general ağlayamaz! Şehitlerden gözyaşını bile esirgemek, devleti insanın, üstelik kendini feda eden insanın üzerine koymak ancak ‘densizlik’ olarak nitelenebilir.

Gözyaşı tartışmasına en anlamlı katkı Fethullah Gülen Hoca’dan gelmiş. Gözyaşından bir medeniyet kurma iddiası taşıyan bir kişinin böyle bir durumda sessiz kalması beklenmezdi doğrusu. Hocaefendi demiş ki; “Mesela Genelkurmay Başkanı da ağlar mıymış? Evet, bir asker mukavemetli olmalı, en ciğersiz hadiseler karşısında dahi dayanmalı, acz ve zaaf ifade eden tavırlara girmemeli. Ama vatan evladı öldüğü zaman orda da ağlamasını bilmeli. Zaten irade olmaz, kalbi varsa ağlayacaktır. Birader, bir insan kalbinin gereği olan, kalbinin gereğini solukluyorken niye onu ta’n u teşni’e tabi tutuyorsun, neden yadırgıyorsun onu. Vatan evladı ölmüş, o vatan evladının sahibi, velisi, mütevellisi, vasisi olan bir insan orada insan olmanın bir gereği olarak kalbinin soluklarını gözyaşları şeklinde dışarıya döküyorsa, o bir kere insan olmanın gereğidir. O mevzuda hâlâ kaskatı olarak davranıyorsa, insanın o kendi insanlığını bir kere daha gözden geçirmesi lazım. Daha da inceleyerek diyeceğim ki a be birader sen annen baban öldüğünde ağlamadın mı? Peygamber (S.A.V), “Ağlamayan, yaşarmayan, gözden ötürü sana sığınırım diyor.”

‘Kalbin soluklarını gözyaşları şeklinde dışarıya dökmek insan olmanın gereği’… Daha ne diyelim? Gözyaşıyla arınırız; mesele, bu arınmayı sürekli kılmakta.

NOT: Önceki hafta babamı kaybettim. Vedalaşarak, helalleşerek ayrıldı eşinden, çocuklarından, dostlarından. En büyük tesellim başında olmam, son günlerini yanı başında geçirmem. Allah rahmetini esirgemesin ondan… Bu vesileyle bizi yalnız bırakmayan, acımızı paylaşan, dua eden tüm dostlara, özellikle de İslahiyeli ve Fevzipaşalı hemşehrilerime, babamın arkadaşlarına ve sevenlerine müteşekkirim. Allah hepsinden razı olsun…

 

Zaman, 03.07.2012

Kalkınma süreçlerine engelli katkısı

0

2012 raporunda engellilikten kaynaklı sorunların çözümünün bir insan hakları olduğunun yanı sıra “kalkınma” öncelikli olduğunun da altı çizilmiştir. Böylece kalkınma politikalarının oluşturulması/uygulanması çerçevesinde engelli bireylerin sürece katılması önemsenmiştir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Bankası’nın (WB) 2011 yılında açıkladığı ve Şubat 2012’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından Türkiye’de tanıtımı yapılan  “Dünya Engellilik Raporu”nda engellilik ile ilgili ortaya çarpıcı ve önemli sonuçlar çıkmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün daha önceki araştırmalarında dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u engelli iken, 2011 Dünya Engellilik Raporu’na göre yüzde 15 olduğu varsayılmaktadır. 15 yaş ve üstü kişiler arasında engellilik ile yaşamak durumunda olan kişi sayısını Dünya Sağlık Araştırması (World Health Survey) 785 milyon (yüzde 15.6) olarak belirtirken, Küresel Hastalık Yükü (Global Burden of Disease) çalışması bu sayıyı yaklaşık 975 milyon (yüzde 19.2) olarak tahmin etmektedir. Yapılan araştırmalarda göstermiştir ki dünyada engelli insan sayısı artmaktadır.

Raporun giriş bölümünde, Profesör Stephen W. Hawking’s “Rapor, engelli insanların karşı karşıya kaldığı farklı davranışsal, fiziksel ve ekonomik engellere dikkat çekmektedir”  vurgusunu yaparak, engellilerin sorunlarının çözümünde önemli bir işlev göreceğini savunmaktadır.

Engelliler yük değil

Dünya Engellilik Raporu’nun önemi, yine Hawking’se göre, “Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme (Convention on the Rights of Persons with Disabilities)” çerçevesinde ilk dünya engellilik rapor olmasıdır.

Rapor’a göre, engelli bireyler, eğitim alanının dışında kalmakta, genel nüfusa göre daha düşük sağlıklı seviyede yaşamakta, işsiz kalma riskini daha yüksek yaşamakta ve daha az gelir elde etmekte bu gibi nedenlerden dolayı da daha fazla yoksulluk seviyesinde yaşamaktadır. Dünya Sağlık Araştırması sonuçlarına göre, engellilik düşük gelirli ülkelerde yüksek gelirli ülkelere göre daha yaygındır.

Raporun “Önsöz” bölümünde, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktör Dr. Margaret Chan ve Dünya Bankası Grubu Başkan’ı Robert B. Zoellick’in, “Dünya çapında, engelli olmayan insanlara kıyasla engelli insanlar daha kötü sağlık durumuna, daha düşük eğitim başarısı ve iktisadi katılıma ve daha yüksek yoksulluk oranlarına sahiptir” değerlendirmesinde bulunmaları, engellilerin yaşadıkları olumsuzlukları kabul etmeleri ve bunu resmi bir belge içerisinde ifade etmeleri, yeni engellilik politikaları açısından önemlidir.

Rapor, eğitim, sağlık, ekonomik, erişim gibi, birçok konuya dikkat çekmekte, engellilerin uğramış oldukları ayrımcılığa vurgu yaparak çözüm önerilerin de bulunmaktadır. ‘Daha az ekonomik katılım’, ‘Daha kötü sağlık’, ‘Daha düşük eğitim’, ‘Daha yüksek yoksulluk’ gibi, “Daha” kelimesini kullanarak engellilerin yaşadıkları sorunların altını güçlü bir ifade ile çizmektedir.

“Engellilik karmaşıktır ve engellilik ile bağlantılı dezavantajların üstesinden gelen müdahaleler çoklu ve sistemiktir – bağlamına göre değişiklik gösterir”, diyerek. Engellilere yönelik alınacak ve uygulanacak politikalarda engellilik çeşitliğinin göz önün de bulundurulması gerekliliğini önemsemektedir.

Raporun,  engelliğe getirmiş olduğu yeni yaklaşımdan biri de, engellilikten kaynaklı sorunların çözümünün bir insan hakları olduğunun yanı sıra “kalkınma”  öncelikli olduğunun da altını çizmesidir. Böylece kalkınma politikalarının oluşturulması/uygulanması çerçevesinde engelli bireylerin de göz önünde bulundurulması ve sürece katılması önemsenmektedir. Engelliler kalkınma önünde bir engel değil, kalkınmanın bir aktörü olarak görülmesi engellilere yönelik, “asalak”, ‘beleşçi’, ‘işe yaramaz’ gibi, “toplumsal engelli” bakışını da değiştirecektir. Bundan sonraki süreçte “engelli ve kalkınma” terimlerini çok sık duyacağız gibi görünmektedir.

Dünya Engellilik Raporu, engelli insanların ve bütün toplumun faydalanması adına; engelleri ortadan kaldıracak koşullar yaratmak, rehabilitasyon ve destek hizmetlerini geliştirmek, yeterli sosyal koruma sağlamak, kapsayıcı politikalar ve programlar oluşturmak, var olan ve yeni standartlar ile yasaları yürürlüğe sokmak için bütün ilgili paydaşlara -hükümetlere, sivil toplum örgütlerine ve engelli insanların örgütlerine- atılacak adımlar da herkese çok büyük görevler düştüğünün altını çizmekte. Ve engelli insanların;  hem uygulamada hem de karar alma sürecinde bu çabaların merkezin de olması gerektiğine güçlü bir vurgu yapmaktadır.

Kalplerin ve zihinlerin dönüşümü

Bütün bu olumlu gelişmelere ve söyleme rağmen, engelliler açısından her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söylemek/varsaymak mümkün gözükmemektedir. Engelliler bakımından her şeyin iyiye doğru evrilmesi için; karar alma ve uygulama merkezlerinin başında bulunanların, tüm bu söylenen ve yapılması istenenleri içselleştirmeleri gerekmektedir. Maalesef, ülkemizde engellilere yönelik uygulanan politikalar genellikle “hak” temelli değil “insaf” temelli şekillenmektedir.

Her zaman için; iyi yasaların, iyi bir şekilde uygulandığını söyleyemeyiz. Örnek olarak, 2005 yılında çıkarılan, 5378 Sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun’un, Geçici Madde 2- “Kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmî yapılar, mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her türlü yapılar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlülerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir”. Ve Geçici Madde 3’de,  belirttiği toplu taşıma hizmetlerinin engellilerin erişimine uygun hale getirilmesini hüküm altına almasına rağmen bu konuda ciddi ve hissedilebilir adımların ve denetimlerin yapıldığını söylemek zordur.   T. C. Anayasa’nın 10 maddesine engelliler ile ilgili pozitif ayrımcılık getirilmesi kısmi olsa da olumlu bir adım olarak görmek gerekir. Engellilerin ‘kapalı toplum’dan ‘açık toplum’a doğru yolculuğunda, İktidara, STK lara, Kamu Kurum ve Kuruluşlar ile Özel teşebbüse büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Engellilere yönelik  ‘kalıp yargıların’ ortadan kaldırılması ve engelsiz, demokratik  açık toplum yaşam alanları için,  yasaların yanı sıra kalplerin ve zihinlerin de dönüştürülmesine gerek vardır. Hz Mevlâna, “Dünle gitti düne ait ne varsa cancağızım / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”diyerek, ‘paradigma’ değişimini ne de güzel anlatmaktadır.

02.07.2012, Star

Kemalizm sonrası Ortadoğu

İranlı mütefekkir Seyyid Hüseyin Nasır, Türkiye’deki muhafazakar kamuoyu tarafından bilinen ve sayılan bir isim. Ancak onun oğlu olan Veli Nasır’ın da biraz dikkat celbetmesinde fayda var. Çünkü oğul Nasır, iki yıl önce ABD’de yayınlanan ve “İslami Sermayenin Yükselişi” adıyla Ufuk Yayınları tarafından geçenlerde Türkçe’ye çevrilen kitabında Türkiye’ye dair epey önemli şeyler diyor.

Amerika’da başarılı bir akademik kariyere sahip olan Veli Nasır’ın kitabının özgün ismi “The Rise of Islamic Capitalism.” Yani, “İslami Kapitalizmin Yükselişi.” Ama bunu duyunca sol jargonun “açgözlülük, sömürü, talan” gibi klişeleri gelmesin hemen aklınıza. Nasır’ın “kapitalizm”den kastı, “piyasa ekonomisi”nden başka bir şey değil. Kitapta anlattığı ise, Dubai ve Türkiye örneklerinden yola çıkarak, İslami değerlere uygun bir piyasa kültürünün Ortadoğu’yu nasıl etkileyeceği.

Kitabın ilginç yanlarından biri, geçtiğimiz yüzyılda Ortadoğu’da işlerin neden kötü gittiğine dair getirdiği analiz. Nasır bu analize girerken önce Batı’daki yaygın bir ezberi ele alıyor. Bu ezbere göre Ortadoğu’nun Müslüman ülkeleri bir türlü modernleşip kalkınamıyorlar ve bunun sebebi de “katı ve dogmatik inanca” yani İslam’a olan bağlılıklarından başka bir şey değil.

İslam “terakkiye mani “ oluyor, yani…

Bu ezberin doğal sonucu ise, İslam ülkelerinde ne kadar gelişme olduysa, bunun İslam’a rağmen ve onu baskılayan rejimler eliyle olduğunun varsayılması. Türkiye’nin başarı öyküsü, örneğin, sırf Atatürk’e ve onun katı laikliğine bağlanıyor. Araplar ise, bir türlü kendi Atatürklerini çıkaramamış, kendi Kemalizmlerini üretememiş “şanssız” halklar sayılıyor.

‘İslami kapitalizmin yükselişi’

 

Ancak Veli Nasır, sadece Batı’da değil bizde de çok yaygın olan bu ezbere temelden karşı çıkıyor.

Çünkü ona göre sorunun özünde, Kemalizm’in İslam’ı yeterince saf dışı edememiş olması yatmıyor: Tam tersine, sorun, Kemalizm’in ta kendisi!..

Bunun iki sebebi var. Birincisi, Kemalizm’in, devlet tarafından dayatılan otoriter bir proje olduğu için giderek hantallaşması. Bu, onu iktisadi başarısızlığa mahkum ediyor.

İkinci sebep, Kemalizm’in, dine karşı hasmane veya en azından mesafeli olduğu için, geniş muhafazakar kitleler tarafından peşinen reddedilmesi. Bu da İslam ile modernite arasında zorunlu olmayan  bir gerilim üretiyor. (“Köktendincilik”, Nasır’a göre, Kemalizm’e karşı bir tepki ve onun tersten taklidi.)

Kitabın en enteresan tarafı, Kemalizm’i Türkiye’ye has bir sistem olarak değil, aksine ufak modifikasyonlarla tüm Ortadoğu’da denenmiş bir model olarak sunması. Nasır, bunun tarihsel dayanaklarını da ortaya koyuyor: Atatürk devrimlerinin, İran’da Şah Rıza Pehlevi’yi, Mısır’da Nasır’ı, Pakistan’da Eyüp Han’ı nasıl etkilediğini anlatıyor. Baas partilerinin Kemalizm’den nasıl ilham aldığını gösteriyor.

“Arapların Atatürk’ü yok” değil, yani… Aksine Ortadoğu, Atatürk taklitlerinden (yani modernist ve militarist tek parti liderlerinden) geçilmiyor.

Araplar’ın asıl Menderes’i, Özal’ı ve Erdoğan’ı yok. Yani, demokrasiyle iş başına gelen, muhafazakar değerleri kucaklayan ve piyasa ekonomisini ilerleten liderler…

Nasır’ın tezini şu dönemde daha da anlamlı hale getiren unsur ise, sözünü ettiği Kemalist paradigmanın tarihe karışmakta oluşu.

Ortadoğu’daki laik tek parti diktalarının tek tek yıkan Arap Baharı süreci, işte tam da buna karşılık geliyor. Tunus’ta veya Mısır’da yıkılan, Suriye’de ise ayakta kalabilmek için iyice canavarlaşan siyasi modeller, o ülkelerin Kemalizm adaptasyonları.

Suriye’deki olaylara biraz bu gözden bakmakta fayda var. O zaman büyük resmi daha iyi görebilir ve kimlerin hangi pozisyonları niçin aldığını daha iyi anlayabiliriz.

 

Star, 02.07.2012