Ana Sayfa Blog Sayfa 446

Biraz dinlenelim

Bu benim iki haftalık iznimden önceki son yazım…
Televizyon programları tatile girdiği için zaten bir haftadır yarı izinli gibiydim. Şimdi yazılara da ara verince, iki hafta mutlak bir tatil yapacağım.

En başta, siyaseti o kadar yakından takip etmeyeceğim. Öyle her gün saatlerce gazete okumak yok. Üç kanaldan birden haber dinlemek yok. Onun yerine, kış boyu mimlediğim romanları okumak gibi bir lüksüm olacak. Yazmak için değil, keyiflenmek için okuyacağım. Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu benim gibi 34 yıldır hayatını yazı yazarak kazananlar bilebilir ancak.

Zihinsel detoksa var mısınız?

Aslında konuyu getirmek istediğim nokta benim tatilim değil, Türkiye’nin topyekûn tatil ihtiyacı…
Her ne kadar yeni yıl resmen 1 Ocak’ta başlar ise de Türkiye’de siyasetin, kültür ve sanatın, toplumsal tartışmaların ve hatta ekonominin yeni yılının eylül ortası olduğunu hepimiz biliriz.

Haziran sonlarında okulların kapanış zilleriyle sona erer eski yıl. Ardından Meclis tatile girer, yargı tatile girer, toplantılar, konferanslar, parti kongreleri tatile girer, TV programları, diziler tatile girer. Eylüldeki yeni canlanışa kadar süren bir rehavet dönemidir bu. Hayatın temposu düşer, stresi azalır… İster evinizde oturun ister bir yerlere gidin, bu tempo düşüklüğünü hisseder ve bundan keyif alırsınız.

Bu dönem aynı zamanda herkes için iyice bir soluklanıp sinirleri dinlendirmek; perspektifi genişletmek; sezonun hızlı rutini içinde sürekli fast foodla beslediğimiz zihinlerimizi, ruhlarımızı şöyle sıkı bir detoksa sokmak; geçtiğimiz yıla Davutoğlu’nun ünlü deyimiyle “âdil bir hafızayla” bakabilmek için de iyi bir fırsattır.

Eğer bunu yapabilirsek, belki de kavgalarımızın büyük çoğunluğunun boşa olduğunu göreceğiz. Örneğin belki de şu yaz arası zihin detoksu, geçtiğimiz yıl üzerinde en çok kavga ettiğimiz “Kürt meselesinde güvenlikçi yaklaşım mı, siyasetle çözüm yaklaşımı mı” ikileminin gerçekte bir ikilem olmadığını; bu ikisinin mutlaka bir arada gitmesi gerektiğini görüvermemizi sağlayabilir. Ya da, KCK denen örgütlenmenin ikili karakterini bir arada ele alıp değerlendirmek gerektiği konusunda bir “ampul” yakabilir kafamızda.

Yine geçtiğimiz yılın en kavgalı alanlarından biri olan darbe davalarını da güncel kavga alanı olmaktan çıkarıp tarihi bir perspektifle bakabilsek, bu davaların içeride kaç tutuklu kaldı-kalacak, kaç kişi tahliye oldu-olacak noktasından polemik konusu yapılmasının anlamsızlığını da görebiliriz belki. Sonuçta kaç kişi tutuklu yargılanırsa yargılansın, kaç kişi hüküm giyerse giysin bu davaların tarihi misyonunu yerine getirdiğini, yani Türkiye demokrasisinin Genelkurmay başkanları dahil, darbecileri yargılayabilen bir ülke kıvamına geldiğinin ortaya çıktığını, bu konuda gönül rahatlığı içinde mahkemelerin işini yapmasına izin vermemiz gerektiğini anlayabiliriz.

Erdoğan da bir soluklansa

Ben böyle bir “soluklanma” dönemine en başta Başbakan Erdoğan’ın ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Keşke Erdoğan da o ölümcül temposuna bir ara verip geçtiğimiz yılla ilgili adil bir bilanço çıkarabilse kafasında… Neden gazetecilere bu kadar çatma ihtiyacı hissettiğini tahlil etmeye çalışsa örneğin… Düşünmeden kurduğu bazı cümleler yüzünden ya da Uludere’de ağzından çıkamayan bir özür kelamı için neler kaybettiğini anlasa… Kürtaj yasağı gibi yanlış ataklarla gereksiz gerginlik yarattığını kabul etse…

Sakin sakin oturup düşünse ve başkanlık sistemini artık daha fazla zorlamanın faydasızlığını anlasa; mevcut yetkilerle cumhurbaşkanı olmanın kendi karakterine uyup uymadığını şöyle bir tartsa ve ona göre de bir karar verse… Böylece siyasette gereksiz belirsizliklere ve gerginliklere sebep olmasa…

Bu temennileri artırabilir, başkalarına da yayabilirim elbette. Ama ne yerim ne de sabrım buna uygun. Bana ayrılan sütun çoktan doldu; ayrıca yıllık iznime çıkmak için de sabırsızlanıyorum.

 

Bugün, 09.07.2012

Egypt and Turkey, military and democracy

The democratic experiment in Egypt continues without a clear destination in sight.

Contrasts and contradictions in the process make it difficult to be optimistic about the end result. On the one hand a democratic election was held for the presidency, but on the other the power of the elected president has severely been curbed by the Supreme Council of the Armed Forces (SCAF). Parliament was formed last year by a popular election and began functioning but the Constitutional Court recently dissolved it. Egyptians now have a democratically elected president who has neither a parliament nor a democratic constitution, but instead only the SCAF overseeing him.

All of this makes the Egyptian military the new “king maker” of the country. It has carved an autonomous political and economic space by positioning itself over all state institutions. In fact the Egyptian military is now what the late Samuel Huntington called “ruling but not governing military/” This was in fact the position of the Turkish military after the 1961 constitution that made the rules of the game, determined the limits of the governing civilians and established itself as the supervising institution all over state institutions. In this the responsibility belonged to the civilians who were elected by the people but the real power remained within the hands of the military. The elected civilians were supposed to build dams, roads, hospitals, but not interfere in the basic determinants of the system including the constitution of the state and the identity of the nation.

This is to say that in the Turkish tutelage democracy the politicians sat in the driver’s seat, but the wheel was commanded by the military. Yet the presence of a semi-democratic system provided the military tutelage with popular legitimacy.

I am afraid Egypt is drifting towards this old “Turkish model” military rule hidden behind the legitimacy of an electoral democracy which is incapable of evolving into a fully functioning liberal democracy. Thus democratic elements recently inserted into the system may remain a mere façade for a military dominated tutelary regime in Egypt.

What I see in Egypt is incredibly familiar to what we have experienced in Turkey for around fifty years. I think the elements of the old regime in Egypt is imitating the “Turkish model” the old version in which democratic actors and institutions existed along with the tutelary ones. But the trick of this system is that tutelary institutions not the representative bodies have the ultimate say.

Elections are held, governments are formed according to the popular elections and parliaments function. But the political actors and institutions are granted to function within a limited area. This was the model for years in Turkey. In such model popular participation in terms of elections will only serve to legitimization of the tutelage.

Egyptian politicians, particularly the Muslim Brotherhood that is eager to cooperate with the military in order to protect the new democratic elements in the system may end up being a simple an organization that legitimizes military tutelage. The longevity of the military tutelage was guaranteed by this way in Turkey since 1961. The Egyptians should decide. Not to cooperate with the military and leave it on its own without providing it with popular legitimacy may indeed mean a shorter and safer way to attain democracy.

Otherwise the military establishes itself as indispensible in the system. Under a military tutelage it is the politicians who are accountable and responsible to the people. Once they fail in providing services or get stuck into a political crisis the whole blame go to the politicians. They will be regarded corrupt, self-interest seeking, incapable of governing the country. Thus they will lose the trust of the people while the military that places all the rules of the game and makes the system impossible to function properly would emerge an immaculately clean, self-sacrificing and capable. As a result the military will emerge as the occasional savior of the system.

The advantage of Egypt is that there is no such thing like Kemalism that would provide the tutelage system with an ideological justification. Protecting the “Kemalist regime” was effectively used in Turkey to curb the power and mandate of the popularly elected governments.

Yet we know that authoritarian regimes do not have any shortage of excuses. Securitization of politics is shortcut to hijack the power of the elected by the military. In the Egyptian case there are avenues of securitization. Relations with Israel have always been fertile ground Middle Eastern regimes to suppress politics, prioritize security and postpone democracy.

Egyptian people would be happy to see the military setting limits to a Brotherhood dominated parliament and the Brotherhood’s elected president. The SCAF will even be encouraged to act as “deterrent” to the political and social extremities of the Brotherhood.

I am sorry to say but I see the Egyptian revolution is being hijacked by the military and the opportunists.

 

Today’s Zaman, 01.07.2012

Dersim: History forces us into confrontation

Turkey is in the midst of a historical turning point. For the first time, we feel that the thick and heavy cover sheet of the past is being removed. For the first time, our historical assumptions are being questioned.

Now, history is running at a greater speed. From one aspect, it is an exciting feeling. Unexpectedly, a moment in the past that we think is forgotten grasps us. As in a song by Edith Piaf, it urges us to recall, but from another aspect this is not easy. Confrontation becomes painful, but it is also healing us. For the victims of a painful past, for those who are unaware of it and for the political and spiritual inheritors of that crime; for all of us, it has a healing impact. Like in the Armenian and Kurdish questions, like in the Dersim question…

What happened in Dersim?

I was born into a Turkish and Sunni family in a small town on the other side of the Munzur Mountains, Eğin, near Dersim, which is located in Eastern Anatolia. What I knew about Dersim [A violent government response to an alleged rebellion led by Zaza Chief Seyyid Rıza in 1937, which killed thousands of Kurdish Alevis] was limited to the official explanations in the history textbooks, which argued that it was an uprising. But this explanation did not correspond to narratives by our parents. In fact, we all knew that something terrible happened in Dersim. Even though the people of Dersim did not talk about this, we were able to sense the depth of their sorrow. Maybe some were aware that what happened in Dersim was not an uprising; but we found out about this only recently. The Turks became familiar with this after a sudden apology offered in the aftermath of a political polemic.

Dersim was an imposed conflict. Afterwards, memories re-emerged. We realized that what happened was a massacre rather than an uprising. It was a tragedy that could even be considered genocide, given the gravity of the incidents. Turks experienced this confrontation at an unexpected time. Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, the leader of the mildly Islamic Justice and Development Party (AK Party), offered an official apology for what happened in Dersim on behalf of the state. The people of Dersim were already aware of what happened in history, but millions of Turks and Sunnis found an answer to questions over what happened with this apology.

One of the official arguments collapsed in this way. This was a difficult situation for the Kemalists, who were trying to separate Dersim from Mustafa Kemal Atatürk. They would either justify the inhumanity in Dersim or they would revisit their views on the official ideology. Some preferred the first and some others the latter. However, nothing remained the same after the Dersim confrontation and it seems that it will not in the future as well.

Dersim confrontation is indication of normalization

This confrontation in Dersim can be viewed as the outcome of the democratization process in the last decade in Turkey. Turkey is experiencing a great sociological and political transformation.

This is a crucial period in the republic’s history where the most significant steps towards the resolution of the Kurdish issue have been taken. Despite the pains suffered and the Uludere massacre, this is the case. And like it or not, the leading political actor of this process is the Erdoğan-led AK Party. Besides, these accomplishments have been made despite the critical stances of the Republican People’s Party (CHP) and the Nationalist Movement Party (MHP).

Undoubtedly, this success is not attributable to the government alone. Democratization achieved by the support of democrats, liberals and minorities represents a grassroots movement. But as a political scientist who thinks that he has best understood the characteristics of the state in this country, I would like to emphasize that this process is not irreversible. And it seems that the government has been deceived by the positive atmosphere characterized by economic achievements and the retreat of the military from the political sphere.

However, we are in the initial stage of normalization. This process should continue for a better understanding of what happened in the past. But it appears that this will not be that easy.

There will be hurdles before normalization

There are two major obstacles before the normalization process: First, it is possible that the ruling AK Party may abandon its reformative stance and make a pact with the establishment; unfortunately, there are some recent signs in the discourse of the government that this might actually happen. The AK Party failed in the Uludere test. And if it were a setup framed by the circles within the state that do not want to see the Kurdish issue resolved, the government has contributed to the success of this setup due to lack of wisdom and prudence since the beginning. The increasingly authoritarian discourse that it has relied on in recent times can be seen as part of this unconstructive approach. His offensive remarks against the media and his accusations directed against the Peace and Democracy Party (BDP) of treason are examples of this.

The second hurdle before the democratization process in Turkey is the insistence of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) to carry on an armed struggle. By any criteria or standards, there is no justification for an armed struggle in Turkey. Today, regardless of the government’s mistakes, there is no justification for violence. Neither lack of prudence in the Uludere massacre nor the Kurdistan Communities Union’s (KCK) operations can be taken as a justification for a violent response. As a liberal democrat, I support the Kurdish demands for education in their native language and administrative reform. But these are matters of a peaceful political struggle, and killing for them is like using dynamites to pop corn. Of course, Turkey is not a democratic heaven, but there is no systematic state terror like that of the 1990s, extrajudicial killing or unresolved murders. Moreover, the ongoing clashes in connection with the Kurdish issue pose a serious risk for the reemergence of the Kemalist oligarchy and the Ergenekon state. It should be noted that the conflict in connection with the Kurdish issue is the greatest source of militarism in Turkey.

At this point, the BDP has great responsibility and sadly, this party strongly condemns state violence whereas it remains silent vis-à-vis the PKK violence. Even the PKK’s violent acts against civilian politicians are overlooked by the BDP members who rely on strange explanations.

But there are some nice developments that raise hopes. Above all, Turkish society is changing rapidly; more rapidly than the political parties, forcing them to adapt to this process of change. Even the CHP feels obligated to draft a Kurdish report. It is still unable to realize that education in native language is a right; but its decision not to block such attempts could be seen as some sort of progress.

Secondly, the government’s initiatives on Kurdish and Alevi issues were important and they still are. The completion of the Dersim confrontation and the resolution of the problem is strongly linked to the fulfillment of both initiatives given that the Dersim people hold Kurdish and Alevi identities. So far, the government has not taken constructive steps not just because of the statist reflexes but also due to the boundaries of its Sunni orientation. But it is nice to see that these boundaries are changing and the government appears to be the most rapidly changing political actor.

Thirdly, for the first time, democrats from different circles in the civilian sphere have come together to discuss such notions as justice and peace. I take this very seriously. Let me give you three examples of youth slogans: the slogan used by the young people from Kritize.Net: “There is no snake that did not touch us.” This was a slogan in response to the statement “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” (May the snake that doesn’t touch me thrive). In an attempt to destroy mental barriers, the Young Civilians traveled to Armenia where they displayed a placard, reading, “Arda, throw the ball to Sarkis,” in a soccer game. And the 3H Movement addresses the stereotypes of the official establishment on internal and external enemies by a slogan, “There is no enemy within.” This is a fairly recent and promising development.

The example I am going to cite in respect to the Kurdish and Alevi question is the activities of the Association of Confrontation which I am proud of being a supporter. The association led by a writer from Dersim, Cafer Solgun, held a civilian Alevi workshop. In this workshop, we analyzed the Alevi workshops held by the government; currently we are working on a report on what was missing in these endeavors.

Fourth, the discursive advantage is now held by the democrats. This means that the ideas that look strange in respect to the Alevi and Kurdish issues now will be the dominant views in the future.

How to heal the wounds of Dersim?

The steps to be taken towards democratization and further freedom in terms of agreeing on a solution to the Dersim issue may include the following:

 The Kurdish and Alevi initiatives should be kept alive. The efforts towards confronting the issues should be further supported.

 Further democratic steps including constitutional citizenship should be taken immediately. The state should be redesigned as an impartial apparatus vis-à-vis different faiths.

 The Religious Affairs Department should be abolished; and religious affairs should be left to civil society. The people should be able to choose their own religious clerics and fund their temples and places of worship, as well as religious education.

 The legislations known as the bills of revolution era should be abolished; and religious places should be legalized to this end, the Alevi cemevi should be given legal status; to this end, there is no need to wait for the abolishment of this legislation.

 The state should not define the place of worship and recognize every such place as place of worship without reference to mosque, church or synagogue.

Mandatory religious courses should be abolished; the ban on religious education should also be lifted and the relevant clauses of the Convention on Children’s Rights should be implemented.

For Dersim, we all have to work together without waiting for these steps. To this end, the significant and specific steps towards the resolution of the Dersim issue may include the following:

The relevant information and documents on the Dersim Massacre should be made available to the researchers without any restrictions.

The relevant mechanisms of remedy after the apology should be identified and brought to life.

Training on Zazaki-Kirmanckî and Kurmanji should be placed on the agenda.

The criticisms on the possible damage in connection with the construction of dams in Dersim on the nature and religious considerations should be taken into account and before taking the relevant steps, the view of the Dersim people should be asked.

The name of Dersim should be reinstituted and proper measures should be taken to ensure that this city is not associated with a bloody operation.

Likewise, the names of the politicians and military servicemen involved in the massacre should be removed from the schools, streets and parks (like Alpdoğan Elementary School). The public schools should be cleansed of racist and chauvinistic remarks and statements.

The original names of places in Dersim should be reinstituted or a referendum should be held in the region to redefine these names.

The parliamentary commission of inquiry on Dersim should be taken seriously; however, the criticisms suggesting that this commission is trying to cover up the incident by compensation payments should be considered.

We were unable to prevent the massacres in Dersim in the 1930s. We failed to extend protection to the children murdered back then. But we cannot change the past. Yet we still can save the present and the future. This is not a problem for the Dersim people alone. This is a problem for all of us; it is a problem of healing and in this respect it holds a moral rather than political dimension.

*This is the full text of the author’s speech at the “Dersim 1935-38 Conference” held at the European Parliament under the auspices of the Dersim Anti-Genocide Association, the Association of Rebuilding Dersim, the Association of Kurmeşians and the Democratic Alevis Federation, which was hosted by the Leftist Group and the Greens on June 7, 2012.

 

Today’s Zaman, 09.07.2012   

Taksim’e ya da Çamlıca’ya cami

Taksim’e cami tartışmasının bundan önceki son açılışında projeye karşı çıkanlardan biri de bendim.
Konu elbette ki “ihtiyaç var mı, yok mu” konusu değildi. Zaten, Taksim’e cami diye tutturanlar da ihtiyaç meselesini tali bir argüman olarak kullanıyor; hedeflerini açık açık “Pera’nın fethi” olarak ortaya koyuyorlardı. Yükselmekte olan dindar-muhafazakâr siyasi akım, “gavur” semti olarak gördüğü Pera’yı da fethetmek ve oraya Müslüman damgasını vurmak istiyordu.

Ehh, talep bu kadar siyasi-ideolojik bir biçimde ortaya konunca, karşısında alınacak tutumun da öyle olması kaçınılmazdı. Taleplerini böylesine “fütuhatçı” bir biçimde ortaya koyanlar, fütuhatçı zihniyetten nefret edenlerin muhalefetini de göze almak zorundaydılar! Ömrünü “farklılıkların barış ve empati içinde bir arada yaşaması” için dil dökmekle geçirmiş biri olarak kimi Müslümanlar’ın Hıristiyan bölgesi olarak gördükleri bir bölgeyi fethedip bayrak diker gibi cami dikmelerine sempati duyacak değildim herhalde…

Ama şimdi o günler geride kaldı. Zaman, muhafazakârları da olgunlaştırdı. Uzun süre ezilmenin ve kale alınmamanın verdiği öfkeleri biraz olsun dindi. Bugünün muhafazakârları artık Taksim’e ya da Çamlıca’ya cami yapılması taleplerini o günkü gibi saldırgan bir tarzda, “fetih ruhu”yla dile getirmiyorlar.
Dolayısıyla bugünkü tartışma daha çok bir şehircilik, estetik ya da silüet tartışması olarak sürebiliyor.

Osmanlı da Bizans İstanbul’unun silüetini değiştirmedi mi?

Doğrusu bu statik silüet düşkünlüğünü ben oldum bittim anlamadım. Şehirler yaşayan varlıklardır, her an kendi kendilerini yeniden oluştururlar. Yenilenme süreçleri boyunca yeni bir silüet de yaratabilirler. Yaşayan her kuşak kendi beğenisini, kendi ihtiyaçlarını ve kendi estetiğini yansıtır şehre. Kendinden önceki kuşakların yaptıklarından neyi koruyup neyi korumayacağına kendi kültürel değerlerine göre karar verir. Bir başka deyişle yaşanan değişimin yıkıcı ve bozucu bir tarzda gerçekleşip gerçekleşmemesi, o şehrin sahiplerinin yaşam kültürüne bağlı bir meseledir. Ama bir silüet meselesi değildir!

Demek ki tartışacağımız konu, ille de eski silüetin korunması değil, oluşacak yeni silüetin güzel olup olmayacağı, şehre yeni bir estetik değer katıp katmayacağı, yapılacak caminin mimari olarak olgun ve incelmiş bir zevkin ürünü olup olmayacağı gibi meseleler olmalıdır.

Erdoğan’ın zevkine göre olmaz

Tabii, doğal olarak “Kimin zevki” diyeceksiniz.

Kamu alanına yapılan binaların kimin zevkine göre yapılacağı; neyin güzel neyin çirkin olduğuna kimin karar vereceği meselesinin “şehir ve demokrasi” konusunun en çetrefil noktalarından biri olduğunu kabul ediyorum.
Ama yine de itiraf etmeliyim ki, Çamlıca Camisi’nin mimar adayının açıklamalarını okuyunca ciddi olarak endişelendim.

Mimari güzelliği ve görkemi büyüklükte ve yükseklikte gören bir anlayışı yeteri kadar olgun bulmadığım için… Daha projeye başlarken kendisine “dünyanın en uzun minaresini dikmek, en geniş kubbesini yapmak” gibi Guinness’çi bir hedef koyduğu için…

O yüzden de böyle önemli bir yapının ne Erdoğan’ın ne de onun seçtiği bir mimarın zevkine ve anlayışına bırakılmaması gerekir diyorum. Bu çapta bir proje mutlaka uluslararası bir yarışmayla belirlenmelidir.

 

Bugün, 07.07.2012

Tüketmeyen toplum olur mu?

“Tüketim toplumu” akademik ve fikrî tartışmalarda en çok kullanılan kavramlardan biridir. Orijinal kaynakları sol kolektivist düşüncede olmasına rağmen bu kavramla ifade edilen yaklaşımın çeşitli unsurları sağ düşüncede olanlar tarafından da geniş ölçüde paylaşılır. Bu kavramda içkin temel yaklaşıma göre çağdaş toplumlar tüketim toplumlarıdır.

Bu toplumlarda sadece ihtiyaçları karşılamak için değil, başka sebeplerle de tüketim yapılır. Ne kadar çok tüketilirse o kadar iyi olduğu düşünülür. Tüketme miktarı kişinin sosyal statüsünü de belirler. Zaten tüketim toplumları kapitalizmin ürünüdür. Kapitalizm, “gerçek” ihtiyaçlarla “sahte” ihtiyaçları iç içe geçirir; tüketimi teşvik eden bir kültür oluşturarak, sunî ihtiyaçlar yaratır. Böylece bireyler aslında ihtiyaçları olmayan şeyleri de tüketmeye yönlendirilir.

Günümüzde insanların eski zamanların insanlarına nispetle çok daha fazla tükettiği bir gerçek. Gerek istatistikî veriler gerekse eski dönemlerin hayat tarzını tasvir eden edebî eserler bunu açıkça gösterir. Tüketim seviyesindeki yükselmenin iki boyutu vardır. İlki, insanların her zaman tüketmiş olduğu ve gelecekte de tüketmek zorunda olacağı mallarla ilgilidir. Bunlara genel olarak fizikî ihtiyaçlarla ilgili mallar denebilir. Gıda, elbise ve barınma bu kategoride yer alır. İkincisi, insanın varlığını sürdürmesinden çok hayatını kolaylaştıracak ve renklendirecek mallarla ilgilidir. Ulaşım vasıtaları, iletişim ve dayanıklı ev aletleri, eğlence araçları bunlar arasında sayılabilir. Bu iki kategoriye, insanların iş hayatında kullanmak zorunda olduğu araçlar da –bilgisayar, makineler vs.- eklenebilir.

İnsanların her iki kategorideki mallardan tükettikleri miktarın artması, iktisadî gelişme ve zenginleşmenin sonucudur. Ülkeler iktisaden kalkınmasaydı, insanların tüketim seviyesi ve tükettiği mal çeşidi yerinde sayardı, hatta geriye giderdi. O zaman hayat kötü, pis, yoksul ve zevksiz olurdu. Şükürler olsun ki, böyle değil ve bu berbat durumun doğmasını engelleyen, zenginlik dinamiklerinin işlemesi. Oysa, tüketim toplumu edebiyatı ne zenginliği getiren dinamiklerin ne olduğunun, ne zenginleşmenin insanlar için ne anlama geldiğinin ve ne de insanların niçin ve nasıl tükettiğinin ve tüketmek istediğinin farkında.

Tüketim olabilmesi için üretim de olması lazım. Dolayısıyla, bir ülkede bol tüketim varsa, ya o yerdeki insanlar bunu karşılamaya yeterli üretim yapmaktadır, ya da başka toplumların o toplumun tüketimine tahsis edilebilecek üretim fazlası vardır. Bu tür fazlalıklar genelde uluslararası ticaret yoluyla ülkeden ülkeye aktarılır. O zaman, global ölçekte bakıldığında, dünyada üretilenle tüketilen arasında bir denge bulunur. Yani dünya ürettiği kadar tüketir.

Tüketim insanî hayatın doğasının bir sonucudur. İnsanlar maddî ihtiyacı bulunmayan –melek benzeri- varlıklar olsalardı, tüketim yapmaları gerekmezdi. Varlığının ve hayatının tabiatı insanı tüketmeye zorlar. Dolayısıyla, her insan, her toplum tüketir. Tüketme aşkının kapitalizmin bir ürünü, açgözlü şirketlerin insanlara kurduğu bir tuzak olduğu fikri saçmadır. Kapitalist olmayan –meselâ sosyalist- ülkeler de tüketmekten kaçamaz, kaçamadı. Tam da tersine, bu tür toplumlar daha yüksek tüketim seviyelerine ulaşmış ülkelere hep gıptayla baktı. İnsanların göç hareketleri, çok az istisna haricinde, daima, istikrarsız ve az tüketilen yerlerden istikrarlı ve çok tüketilen yerlere doğru oldu. İnsanların tüketmesi bir şikâyet konusu olacaksa, doğru adres kapitalizm değil, insanın ve insan hayatının doğasını belirleyen güçtür.

AŞIRI TÜKETİM VE KAMU OTORİTESİ

Açık toplumlarda genel olarak nelerin tüketileceğine, özel olarak kimlerin ne tüketmesi gerektiğine karar veren ve bu kararı uygulayan bir güç olamaz. Ne tüketeceklerine bireyler kendileri, şahsî ilgi, bilgi, malî güç çerçeveleri içinde, karar verir. Bu tür milyonlarca-trilyonlarca kararla ekonomik hayatın dinamikleri oluşur. İktisadî hayat bir akış hâlinde işler, asla ve hiçbir zaman statik olamaz. Hiçbir güç, önceden, onun malî sonuçlarını ve detaylarını tam olarak bilemez. Ferdî kararların toplamıyla bireylerin zenginlik ve statüleri devamlı değişir. Bireylerin kararlarında makro değişkenler de etkili olabilir, fakat bu, kararların bir tek faktörün etkisi altında verildiği anlamına gelmez. Her birey, kendi kararını yalnızca kendisinin tam olarak bilebileceği bir faktörler kümesi ışığında belirler. Fazla mı az mı, doğru mu yanlış mı tüketim yaptıklarının ayrımına kişiler kendileri varır. Hiç kimsenin onlar adına akıl yürütmeye hakkı yoktur, gücü de yetmez. Bu yüzden, reşit ve hayatının sorumluluğunu üstlenmiş bir bireye “çok tüketiyorsun” , “şunu tüket bunu tüketme” komutu vermek, bireye saygısızlık yapmak anlamına gelir. Aşırı tüketimden şikâyetçi olanlar ne kadar akıllıysa, bu eleştirilerin hedefi olanlar da en az o kadar akıllıdır.

Aşırı tüketimden şikâyetçi olmak, aşırı tüketimin sınırlanması için devletin toplumsal hayata pek çok alanda geniş müdahalelerini talep etmek sonucuna ulaşabilir. Öyle ya, insanlar kendi hâline bırakılsa, herkes değilse bile bazıları aşırı tüketim yapmak ister. Böylece başkalarına kötü örnek olur. Bunu önlemek için tüketimi kontrol altına almak ve insanlara kamusal buyruklar vermek gerekir. Bu da yetmez. Üretimi de kontrol altına almak da icap eder. Aşırı tüketim kategorisine girecek malların üretimine izin verilmemesi mecburiyeti doğar. İthalata da sınırlama getirilir. Olmayan şeyler tüketilemeyeceği için aşırı tüketim problemi bu şekilde neredeyse kendiliğinden ortadan kalkar. “Böyle bir toplumun durumu iyiye mi yoksa kötüye mi gitmiş olur?” sorusunun cevabı tarihte yatıyor. İnsanların tüketimini kamu otoritesinin karar ve buyruklarıyla sınırlama yoluna giden ülkeler ağır açlık ve eşitsizliklere doldu taştı. Yoksulluğa düştü veya zaten içinde debelenmekte olduğu yoksulluktan çıkamadı. Üstüne üstlük özgürlükleri de büyük ölçüde rafa kaldırdı. Zira, aşikârdır ki, bir toplumun üretim ve tüketimini (ekonomik hayatını) kontrol eden güç, o toplumdaki insanların hayatının her anını ve alanını kontrol altına alacak güce kavuşur ve amacına ulaşmak için bunu yapmak mecburiyetinde kalır.

Tumturaklı laflarla “tüketim toplumu” kavramı üzerinden başkalarının hayatlarına ve tercihlerine müdahale çağrıları yapanlara daha ahlâklı ve muhtemelen daha işe yarar bir yol önerebilirim. Beyler, hanımlar, başkalarına karışmayın, kendinize bakın. Kendi tüketiminizi sınırlandırarak diğer insanlara örnek olun. Bakarsınız sizin tarzınızı daha iyi bulanlar ve taklit edenler çıkar. Var mısınız?

 

Zaman, 06.07.2012

AB’ye girecektik, savaşa mı giriyoruz?

Ne darbe teşebbüsleri ne ekonomik kriz; AK Parti hükümetinin karşılaştığı belki de en ciddi sorun Suriye meselesi. En ciddi diyorum, çünkü işin ucunda bir komşu ülkeyle savaşa tutuşmak var. ‘AB’ye gireceğiz’ diye başlayıp ‘savaşa girmek’ kimsenin altından kalkabileceği bir vebal değil. Velev ki bu AK Parti olsun…

Sorumluluk büyük. Hükümet serinkanlı bir görüntü veriyor ama Suriye krizi büyüyebilir. Kolay değil, bir Türk savaş uçağı düşürüldü ve iki pilot şehit oldu. (Şehitlerimize rahmet, ailelerine sabır diliyorum).

Herkes biliyor ki bu çok ciddi bir olay. İki ülkenin sınırında havada savaş uçaklarının ‘it dalaşı’nda yaşanan bir kaza değil, Türk uçakları hedef alınarak Suriye tarafından vuruldu. Bunu ‘sindirmek’ zor. Hem Başbakan hem toplum için. Başbakan için zor, çünkü Türk uçağının Suriye tarafından vurulmasını Beşşar Esed’in doğrudan kendisine yönelik bir mesajı olarak algıladığını sanıyorum.

Başbakan’ın, Esed hakkında tam bir hayal kırıklığı yaşadığı kuşkusuz. Sözünü dinleyerek tedrici bir geçiş modeline razı olacağını bekliyordu. Olmadı. Olmadıkça da sertleşti ifadeler. Adeta ‘kişisel’ bir boyut kazandı. Bu coğrafyada ülkeler arası yakınlaşmaların ve çatışmaların ‘kişisel’ boyutunu asla unutmamak gerek. ‘Ulusal çıkar’, jeopolitik konum’ vs. denilse de kişisel kızgınlıklar ve dostluklar bu bölgedeki birçok gelişmenin ana dinamiğidir. Suriye ile son yıllarda yaşadığımız inişli çıkışlı ilişki tam da örnek…

Dolayısıyla, eğer Türk uçağının vurulması Türkiye’de ve bölgede Başbakan Erdoğan’ın ‘karizmasını çizmeye’ yönelik Esed’in planlı bir eylemi olarak değerlendirilirse mesele ‘kişiselleşir’. Böyle bir duygusallık da olmadık anlık tepkilere veya irrasyonel politikalara neden olabilir.

Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesini toplumun da sindirebilmesi, kabul etmesi zor. Zor çünkü, son dönemde toplum Türkiye’nin ‘büyük devlet’ olduğuna inandı. Bölgede ve dünyada sözü sadece dinlenir değil, sözünden çıkılmaz bir devleti olduğunu düşünmeye başladı Türkiye’nin. AB’yi küçümseyen, Ortadoğu’ya nizam veren, Balkanlar’a hükmeden, hatta Afrika’yı ayağa kaldıran ‘büyük devlet’i var sandı.

Şimdi ise her an yıkılması beklenen Esed rejimi tarafından savaş uçağı düşürülen, her gün dağıldığı söylenen Suriye ordusu tarafından iki pilotu şehit edilen bir ülkeleri var. Algı ve gerçek arasındaki uçurum ‘travma’lar yaratır insanlar ve ülkeler için. Hem yönetim hem de toplum olarak bizim ‘düşürülen uçak’ travmasından çıkmamız kolay olmayacak.

Çıkışı bir ‘karşı’ saldırıda arayanlar yanlış yaparlar; çıkış dilimizi, kendimize ilişkin algımızı, bütün kazanımlarımızı riske atacak aşırı özgüvenimizi revize etmekten geçiyor. Devlet ve güç merkezli düşündüğümüz sürece başımız beladan kurtulmaz. Aslolan toplumdur ve toplumun gücü, ki o da barışla, özgürlükle, refahla ve demokrasiyle inşa edilir.

Türkiye’nin önceliği, ‘iç inşa’ sürecini tamamlamak olmalı. Savaşın ilk zayiatı demokrasi olacaktır. Etrafımıza ‘nizam vermek’ yerine iç inşa sürecine odaklanmalıyız. Amerika komşumuz Irak’a girdi, ancak on yılda çıkabildi. Bizim o kadar vaktimiz var mı ve dışarıda harcayacak enerjimiz? Daha önce de yazdım; toplumu, ekonomisi ve diplomasisiyle yükseliş halindeki Türkiye’yi bölgesel bir çatışmanın içine sokarak harcamak yazık olur.

2003’te Irak’taki savaşa nasıl ve neden müdahil olmadıysak Suriye ile de sıcak bir çatışmaya girmemeliyiz.

Suriye arka bahçemiz değil. Başka ülkeleri arka bahçesi olarak gören ‘süper devletler’ bile tükendi. Vietnam Amerika’nın arka bahçesiydi; Asya’ya nizam, Çin’e ve Sovyetler’e gözdağı verecekti. Ne oldu? On yıl saplanıp kaldığı Vietnam’da en ağır mağlubiyetini tattı. Afganistan’ı arka bahçesi olarak gördü Sovyetler Birliği. Girdi 1979’da, başına gelmeyen kalmadı. Koca Sovyet ordusu madara oldu Afganistan dağlarında. 1989’da çıktığında Sovyet ordusu da, rejimi de, ekonomi de bitmişti.

Bu örnekleri alakasız bulanlar Sarıkamış’ı hatırlasın. Memleketin barışa ihtiyacı var; demokrasiyi ve refahı başka türlü inşa edemeyiz.

Zaman, 06.07.2012

Siyasetin finansmanı

Türkiye’de siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmayanlar dahil, neredeyse herkesin hemfikir olduğu bir konu vardır:
Siyasetin yozlaşmasında en büyük suçlu Siyasi Partiler Yasası’dır! “İyi” bir Siyasi Partiler Yasası’yla partiler zapturapt altına alınmadan ülkede demokrasi kurulamaz. Böyle derler… Kahvehane sohbetlerinden parti kongrelerine ve hatta bilimsel kongrelere kadar her platformda son derece yaygın bir biçimde savunulan bir fikirdir bu.

Ben de yıllardır Siyasi Partiler Yasası diye bir yasaya gerek olmadığını yazar dururum. Siyasi partilerin iç işleyişlerini ayrıntılı bir yasayla sıkı kurallara bağlamanın, partilerin siyaset yapma hakkına tecavüz anlamı taşıdığını; bütün partilere tek tip bir elbise giydirmeye çalışmanın (bu elbise demokrasi elbisesi bile olsa) antidemokratik bir davranış olduğunu; parti içi demokrasiyi kurmanın yasanın değil o partinin üyelerinin işi olduğunu; kanun zoruyla siyasi partilerin içine demokrasi enjekte etmenin mümkün olmadığını söyler dururum.

Ne var ki, partilerin içişlerine karışmama ilkesinin tek bir istisnasını da ısrarla vurgularım bu yazılarda: Partilerin finansmanı konusunu… Siyasetin finansmanının saydam olup kamu adına denetlenebilmesinin siyaset pazarında serbest rekabetin olmazsa olmazı olduğunu savunurum.

Yeni Ticaret Kanunu

Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun siyasetin finansmanı konusunda getirdiği değişiklik bu açıdan önemli bir mesele.

Bildiğiniz gibi, 1 Temmuz’da yürürlüğe giren yeni Ticaret Kanunu’na göre, şirketler diledikleri parti ve adaylara diledikleri kadar para yardımı yapabilecekler.

Yeni düzenlemeye yapılabilecek itirazlar elbette belli: Bu serbesti sayesinde iş dünyasının siyaseti rehin alabileceği, yoksul halkın çıkarlarını savunan partiler bağışçı bulamazken iş dünyasının çıkarlarını savunan partilerin seçim kampanyalarında büyük kaynaklara kavuşacağı; ayrıca siyasi partilerin büyük finansörlere “gebe kalıp” seçildikten sonrası için çeşitli taahhütlerde bulanacağı ve benzeri…

Bütün bu itirazlarda önemli bir haklılık payı olduğunu kabul etmemek imkânsız. Zaten, vaktiyle getirilen Hazine yardımları uygulamasının amacı da siyaseti iş dünyasının etkilerine kapamaktı.

Bağışlar şeffaf olursa

Ne var ki, Hazine yardımları uygulaması da kendi içinde adaletsizlikler üretti. Daha da önemlisi, eski yasa iş dünyasının partilerin seçim kampanyalarını finanse etmelerini engellemedi, sadece kayıt dışı hale getirdi ki bu en kötü durumdu.

Şimdi, yeni yasayla şirketlerin siyasi partilere bağış yapması serbest bırakılırken, aynı zamanda bütün bu bağışların şeffaf olması, kamu tarafından denetlenebilirliği sağlanabilirse, hiç değilse vatandaş da oy verdiği partinin hangi şirketler tarafından finanse edildiğini bilme imkânına kavuşur.

Belki bu yolla desteklediği partinin sınıfsal karakteri konusunda da gözü açılır. Kim bilir belki de o bağışçı listesini okuyunca siyasal tercihlerinde değişiklik bile yapabilir.

Ayrıca unutmayın ki, işadamları her zaman “her devrin adamı” olmayı tercih ederler. Bağışların açık olması, onları en hoşlanmadıkları durumla, yani bir partiye angaje olma durumuyla karşı karşıya getirdiğinde, “bağımsız-tarafsız” imajlarını bozmamak için gözden çıkardıkları miktarı, iktidar alternatifi partiler arasında paylaştırmayı tercih etmeleri mümkündür. Bütün bunların üstüne, kayıt dışı olmayan bir bağış için partileri esir almak, diyet istemek de daha zordur.

Özetle ben bu yeni düzenlemeyi, zaten olanın hiç değilse kayıt içine alınması ve şeffaflaşması açısından faydalı buluyorum.

 

Bugün, 06.07.2012

Bir yılan deliğinden iki kere ısırılmak

Medeniyet, insanlığın yapıp ettiklerinin (günahlarının ve sevaplarının) tarihidir, denilebilir. Medeniyet, birikimli bir süreçtir. Dünyanın farklı coğrafyaları bu sürece katkıda bulunmuştur. Buna biz de dâhiliz.

***

Yine bir sel felaketi yaşandı. Ölen çok sayıda insan var.

Oysa üzerinde yaşadığımız coğrafya yaklaşık on bin yıllık bir geçmişe sahip. Yani bu topraklarda ilk kurulan medeniyet, bizler tarafından kurulmamış. Bizler, bir hâsılanın üzerinde oturuyoruz.

Peki, bu hâsılanın farkında mıyız? Hiç sanmıyorum.

***

Bundan tam üç yıl önce, yine bu ayda, bir yazımda (Zaman, 30.07.2009) şunları söylemişim:

…Artvin, Ordu ve Sinop’ta meydana gelen sel felaketlerinde hayatını kaybedenlerin sayısı 8’e ulaştı, Bartın ve ilçelerinde ise 100 ev ile 30 işyeri su baskınlarına maruz kaldı. …Bugün de Giresun’un bir sel felaketiyle boğuştuğunu öğreniyoruz.

Sorulması gereken soru şu: Bırakalım bilimsel gelişmeleri, sadece yaşadığı coğrafyadaki eski medeniyetlerin kalıntılarına baksa bir insan, bundan daha iyi bir medeniyet kuramaz mıydı? Bir başka ifadeyle, “tecrübe”, bir bilgi kaynağı değil midir?

Geçmişte, bu coğrafyada, hangi medeniyet, derenin içine yol, ev, ibadethane, vb. şeyler yapmış da bunda başarılı olabilmiş? Biri, buna bir örnek gösterebilir mi? Aksine örnekler bulmak için örneğin Ege’nin vadi boylarına doğru bir tur almak, Van’ın geçmişine bakmak, İstanbul’un tarihi mekânlarının nerelerde olduğunu incelemek, hiçbir şey yapılamıyorsa, kendi yaşadığı yerdeki tarihi dokuda nelere dikkat edildiğine odaklanmak, oldukça öğretici olabilirdi. Olmadı.

***

Aradan üç sene geçmiş. Ben kâhin değilim. Çok zeki olduğum ise söylenemez. Orta zekâlı biri de bilir ki, derenin içine yapılan yapılar, ya bugün ya yarın yıkılır. 

Üç sene sonra Karadeniz tekrar sel felaketleriyle boğuşuyor. Bir yıl önce de –yukarıda işaret etmiş olduğumuz- Van’da bir deprem oldu, çok sayıda insan hayatını kaybetti. Van hayalet bir kente döndü. İstanbul’un neredeyse her yağmurda, karda insanlar için bir kâbusa dönüşüyor. Bu, bilinen bir şey.

***

Yukarıda bahsettiğim yazımı şu şekilde bitirmişim:

Uzun lafın kısası: Medeniyet, hatalarımızla sevaplarımızın toplamı. Ülkemiz, medeniyetin hâsılası sayılabilecek bir coğrafyada kurulmuş. Bu bir avantaj. Tecrübe bir öğrenme yöntemi. Bunun için okumak “şart” da değil. Zira yapılan yapılar, okuyanların elinden çıkıyor, her aşamasında onların denetiminden geçiyor.

Son üç yıldır, şehircilik ve çevre üzerine çalışan bir akademisyen olarak, ülkemi geziyorum. Kitaplardan öğrendiklerimi bizzat görme imkânına kavuşuyorum. Bu ülkeye, bu ülkenin şehircilik ve çevre konusundaki tarihî birikimine hayran kalıyorum. Ama yıl geçmiyor ki, ay geçmiyor ki, hafta geçmiyor ki, büyük-küçük yeni felaketlerle karşılaşıyoruz. Kahroluyorum.

***

Bu felaketlerin yaşanmaması için ne yapılabilir? Aspirin gibi bir çözüm yok, belki. Ama benim önerim şu: Mühendislik-Mimarlık Fakültelerinde okuyan öğrenciler, mutlaka, ülkenin her tarafındaki tarihî birikimi görebilecekleri ve üzerinde müzakere yapabilecekleri bir dersi almak zorunda bırakılmalı.

Buna rağmen yine de bugünlerde yaşadığımız türden kötü yapılaşma örnekleri olmaz mı? Olur, elbette. Ama inancım o ki, bu türden bir geziyle eğitim-öğretimini tamamlayanlar, eskisi kadar rahat olamayacaklar. Zira bizden daha kötü şartlarda insanların nasıl yapılar yaptıklarını görecekler ve yaptıklarımızdan dolayı utanacaklar.

 

Rota Haber, 05.07.2012

Uzun bir hikaye bu ve henüz bitmedi

Ertuğrul Özkök, bu ülkede her vatandaşa nasip olmayan bir hukuki hassasiyetle, şikeden mahkum olmasına rağmen, Yargıtay safhası tamamlanmadı diye serbest bırakılan Aziz Yıldırım’la konuşmuş.

“Özellikle Fethullah Gülen’e çok öfkeli”ymiş Fenerbahçe Başkanı. Ama “Başbakan Erdoğan’ı ayrı bir yere koyuyor”muş…

Yine inceden inceye veriyor fiti.

Bugünlerde bazıları Hükümet ile Gülen Cemaati’ni kavga ettirmeye çalışıyor, bazıları da liberallerle muhafazakarların “ittifakını” bozmaya.

Bunu Hürriyet gibi asli işlevinin bir gereği olarak yapan da var, sosyal değişimin doğasını ve demokratikleşme sürecindeki beraberliğin niteliğini kavrayamamanın ürünü olan bir hayal kırıklığıyla yapan da.

Geçenlerde bir toplantıda liberallerden şikayet eden İslamcı bir yazar, sayıca az olmalarından hareketle, “binde bir oy alanlar kendilerini bu millete taşıtmasınlar” dedi. Kavramın geniş anlamıyla “liberal” sayılabilecek bazı yazarlar da, “kürtaj” veya “operaya mescit” gibi konulardaki tutumuna bakarak, “hükümetin içindeki otoriter öz”ün ortaya çıktığını söylüyorlar. Kendi içlerindeki “Kemalist öz”ün farkında bile olmadan…

Kendince ittifak tesis edip bozanlar da var.

**

Bu ülkede normalleşme çok uzun bir hikaye ve henüz bitmiş de değil.

Türkiye 1950’de çok partili hayata geçtiğinde (daha doğrusu döndüğünde), otomatik olarak demokrasiye de geçmiş olmadı. Biz 60 yıldır ayrıcalıklı bir zümrenin egemen olduğu Kemalist oligarşiden liberal demokrasiye geçmeye çalışıyoruz.

Ama ilk kez bu bir türlü bitmek bilmeyen “geçiş süreci”nin sonlarında olabiliriz.

Çünkü ilk kez “çevre”den gelen bir hükümet, halkın değil egemen zümrenin bekçisi gibi davranan askerlere karşı sağlam durdu, muhtırayı savuşturdu ve alaşağı edilmemeyi başardı.

Menderes ve Özal’ın yapamadığını, onların açtığı yoldan ilerleyen Erdoğan başaracak gibi görünüyor. Çünkü ilk kez onunla, adı konmamış bir “tarihi uzlaşma” gerçekleşti ve bu ülkenin etnik, dini, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak horlanan kesimleri bu geniş şemsiyenin altında veya yanında Kemalist oligarşiye karşı birlikte mücadele verdiler, veriyorlar.

Bugün bürokratik oligarşi geriletilebildiyse, bu güçlerin tarihi uzlaşması ve birlikte hareket edebilmesiyle mümkün oldu.

Bu süreçte rol alan hiçbir sosyal grubun, hiçbir kesimin oynadığı rol ikame edilemezdi.

Darbe girişimlerinden “kapatma davası”na, “27 Nisan”dan “istifa resti”ne, çok kritik kırılma anları yaşandı. Kapatma davasında olduğu gibi, bazılarında felaket kıl payı atlatıldı ve bu süreçte sivil koalisyonun içindeki her unsur bir kapıyı tuttu.

Bazısı kitlesel gücüyle destek verdi bu sürece, bazısı entelektüel alandaki mücadelede eski hegemonyayı tarumar etti, bazısı dünyanın doğru görüntü almasını sağladı, bazısı lojistik destek verdi. Ve sivil alandan resmi alana, pek çok fedakar insan, kendi vatandaşını infaz eden bir yapıya karşı, canını riske ettiğini çok iyi bilerek, büyük fedakarlıklarla derin devlet yapısının teşhir edilmesi için çalıştı.

Ne muhafazakar İslami duyarlılıkları olan kitlelerin desteği inkar edilebilir, ne Kürtlerin, ne liberallerin ve ne sosyalistlerin ve ne de azınlıkların.

O kritik süreçlerde kantarın topuzunu son anda sivil koalisyondan yana bozan o son birim ağırlığın kimden, hangi gruptan geldiğini hiçbir zaman bilemeyiz ve buna ihtiyacımız da yok.

**

Oligarşiyi aşmaktan daha değerli bir dönüşüm yaşanıyor bu süreçte.

Bugüne kadar birbirinden izole edilmiş kesimler arasındaki görünmez bariyerler kalkıyor ve gün ışığında birbirimizin yüzünü görüyoruz.

Darbelere ve muhtıralara karşı yürürken, aynı zamanda bir siyasi ahlakı da inşa ediyoruz. Farklılıklarımızla birlikte doğrularda birleşmeyi ve birbirimizle siyasi mücadeleyi sürdürürken aynı zamanda dayanışmayı ve birbirimizin hukukuna riayet etmeyi öngören bir ahlak bu.

Orta yaş ve üzerinde çok güçlü olmayan, ama özellikle Soğuk Savaş döneminin travmasını yaşamamış yeni kuşakların daha kolay içselleştirebildikleri bir ahlak.

**

Ama asıl “mutlu son” için ihtiyacımız olan bu zemin henüz yeterince gelişmiş sayılmaz.

Dahası, üç-beş darbeci hapiste diye, hukuka saygılı görünen bir genelkurmay başkanı var diye, derin canavar şimdilik hareket edemez halde ve cinayetler durdu diye, yüzlerce yıllık bu devasa organizasyon çöktü sanılmamalı.

Kuşaklar boyu başımıza musallat olan bela küçümsenmemeli. Egemen zümrenin tarihsel ayrıcalıklarından kolayca vazgeçmesi beklenmemeli.

Devletin bu ayrıcalıkları koruyacak biçimde kurulduğu bir ülkede, öyle iki reform yaptınız diye sorun bitmez. Bu ülkede “derin devlet” dediğimiz yapı, devletin içine hasbelkader girmiş yabancı bir unsur falan değildir; o devletin kendisidir.

Dolayısıyla kimse bu süreci geriye dönüşsüz sanmamalı.

Siyasi bir zaferden çok daha değerli olan tanıma ve anlama sürecine zarar verici tutumlardan uzak durmalı.

Bu süreçte yanında duranla ilişkisini ne abartmalı, ne de ondan kendisi gibi olmasını beklemeli.

Maharet, bunu medeni bir siyasi mücadeleye çevirebilmek. Yoksa liberaller, sosyalistler ve İslamcılar birbirleriyle ideal toplumun niteliği konusunda hiçbir zaman anlaşamayacak ve buna gerek de yok.

Hükümet ile Gülen Cemaati arasındaki ilişki de bu bağlamda değerlendirilmeli. Aslında yargı ve istihbarat üzerinden yaşanan bu tartışmaların bugün yapılıyor olması, geçiş sürecini tehdit etmediği ölçüde “hayırlı” bile olabilir.

Çünkü aslolan bugünkü ittihatçı-Kemalist sistemi sadece anti-demokratik siyasi boyutuyla değil, bütün o gayri insani niteliği, yapısı, işleyişi ve zihniyetiyle tasfiye etmektir ve alternatifinin de muhayyel bir gelecekte değil, bugünden şekillenmesi gerek.

Liberaller Ak Parti’den pür liberal demokrat bir siyasi aktör çıkarmaya çalışmamalı. Ak Parti ve çevresindeki İslamcılar da eski rejimin hegemonyasının kırılmasında liberallerin rolünü küçümsememeli.

Hiçbir kesim, daha “içeriden” bir dil kullanarak, bu tanıma, anlama ve birlikte öğrenme sürecini sona erdirmeye yönelik abartılı tepkiler verdirmeye çalışanların dolduruşuna gelmemeli; onların sekterliğine pirim vermemeli.

**

Saçma sapan romantik beklentilere ve kaprislere gerek yok.

Kimse kimseden minnet veya diyet de beklememeli. Çünkü hiçbir kesim diğerine borçlu değil.

Bugün geldiğimiz nokta hepimizin ortak kazanımı, belki hepimiz hepimize borçluyuz ve aslında her kesim kendi iyiliği için en doğrusunu yaptı, yapıyor.

Ama daha çok işimiz var.

Uzun bir yol bu ve henüz sonuna gelmeden olgunlaşmak zorundayız.

Belki de şöyle söylemeli, olgunlaşmadıkça sonuna da gelemeyebiliriz.

 

Star, 05.07.2012

Değer dayatma merakımız

İki genç kadının iki ayrı sözü, son günlerde “ortalığı karıştırdı.” Yani öfkeli yorum ve tepkilere hedef oldu.

Bunlardan ilki, mütesettir yazar Esra Elönü’nün Haber Türk ekranlarında sarf ettiği “kendimi hiçbir zaman Türk olarak tanımlamadım, kimliğim sorulduğu zaman asla ‘Türk’üm’ demem” ifadesiydi. Basında aktarıldığına göre, bu sözler üzerine kanala ve Twitter’a protesto mesajları yağdı.

Diğer tepki uyandıran söz ise, popüler şarkıcı Şevval Sam’ın “Başörtüsü benim için bir tekstil parçasıdır” cümlesiydi. Buna kızanlar, Sam’a, kendi ifadesiyle, “sosyal linç” uyguladılar. Hatta bazı konserlerinin iptalini sağladılar.

Yani hem başörtülü Esra Elönü hem de başörtüsünü “tekstil parçası” sayan Şevval Sam, “sen nasıl böyle konuşursun” diyenlerin hışmına uğradı. Türkiye’deki resmi ideolojiyle ya da toplumsaldeğerlerle çelişik bir şeyler söyleyen hemen herkesin uğradığı gibi…

Türklük ve tesettür

Bu konuda yorum yapmadan önce şunu söyleyeyim: Ne Esra Elönü ne de Şevval Sam gibi düşünüyorum.

Yani, Esra Elönü’den farklı olarak, ben kendimi Türk hissediyor ve Türk olarak tanımlıyorum.

Şevval Sam’dan farklı olarak da, başörtüsünü bir “tekstil parçası” değil, saygın bir dini kıyafet ve sembol olarak görüyorum. (Dinen hiç gerekli saymadığım “peçe”yi bile öyle görüyor, çünkü onu dinen gerekli görerek takan dindarların dindarlık duygusunu paylaşıyor ve saygıdeğer buluyorum.)

Ancak hem Esra Elönü’nün hem de Şevval Sam’ın ifade özgürlüklerinin yanında, onlara yönelik öfkeli tepkilerin de karşısındayım.

Çünkü, ben Türküm, ama kimse kendini öyle hissetmek ve tanımlamak zorunda değildir. Bu düşünce ve hissiyatını ifade etti diye kınanması da haksız ve anlamsızdır.

Aynı şekilde, seküler (din-dışı) bir dünya görüşü içinden konuştuğu anlaşılan Şevval Sam’ın da başörtüsüne kutsallık atfetmemesi, son derece normaldir. Ortodoks Yahudilerce kutsal sayılan “dua kayışı”nın bizler için bir “deri parçası”ndan farklı bir şey olmayacağı gibi…

Ha, diyebilirsiniz ki, Şevval Sam “toplumsal hassasiyetleri” gözetse, daha saygılı bir tonda konuşsaydı, daha hoş, daha nazik dururdu.

Evet dururdu… Ama bu ekstra nezaketi göstermedi diye insanlara “sosyal linç” uygulayamazsınız.

Herkese “toplumsal hassasiyetleri gözetme” baskısı yaptığınız bir toplumda da, ne özgürlük yeşertebilirsiniz ne de demokrasi.

Milli hasletimiz

Aslında meselenin özünde toplumumuzun “değer dayatma merakı” yatıyor. Bu öylesine “milli” bir alışkanlık ki, kesim ayırdetmiyor. Kemalistinden milliyetçisine, solcusundan muhafazakarına kadar farklı tonlarda da olsa her kesimde temayüz ediyor.

Burada görülmesi gereken en kritik nokta ise, değer dayatanların aslında o değere hizmet etmedikleri… Tam tersine zarar verdikleri…

Çünkü değeri kendisine dayattığınız insanlar, ona aşık filan olmuyor. Aksine, ya ona karşı daha sert muhalefete geçiyor ya da mecburen sussalar da içten içe diş biliyorlar.

On yıllarca “ne mutlu Türküm diyene” diye zorla bağırtılan, sonra da Diyarbakır Cezaevi’nde işkence altında marş söyletilenlerin, “ulan size de, Türklüğünüze de” diyerek dağa çıkması örneğinde olduğu gibi.

Benzer bir şekilde, eğer kamu gücünü giderek daha fazla elde eden muhafazakarlar, kendi değerlerini dayatma yoluna gider ya da en azından böyle bir algıya sebep olurlarsa, o değerlere hizmet etmez, sadece zarar verirler.

Eğer inandıkları değerlere gerçekten hizmet etmek istiyorlarsa, yapmaları gereken, o değerlerden yola çıkarak evrensel erdemler üretmek ve bu yolla diğer insanların saygısını ve gıptasını kazanmaktır.

O insanları yıldırmaya ve sindirmeye çalışmak değil.

 

Star, 04.07.2012