Ana Sayfa Blog Sayfa 442

Liberalizm eleştirilerinde insaf ve nezaket ihtiyacı

0

 Aslında bu satırları kaleme almaya hiç istekli değildim. “Etyen Mahçupyan’a cevaplar ve sorular” (Taraf, 28 Mayıs 2012) başlıklı yazımın sonunda, dile getirdiğim soruların en azından bir kısmına cevap vermemesi hâlinde, Mahçupyan’la liberalizm hakkında bir tartışmaya girmeye niyetli olmadığımı belirtmiştim.

Nitekim, muhatabım beni yanıltmadı, bir anlamda kendi gölgesiyle tartışmayı sürdürmeye çalıştı. Fakat, bunu öyle bir yazıyla yaptı ki, beni tekrar kaleme sarılmaya mecbur bıraktı. Zaman’da 8 Temmuz’da yayımladığı yazının başlığı gayet sevimsizdi: “Liberal misyonerler ve zavallılık üzerine”. Yazıda başka çirkin vasıflamalar da vardı. Mahçupyan diyordu ki, ben ve Zaman’da yayımlanan bir yazısıyla (“Liberallik ve demokratlık”, 6 Haziran) Mahçupyan’ı eleştiren Dr. Devrim Özkan misyonerlik yapmaktaydık. “Zavallı”ydık. Özkan misyoner ve zavallı olmaya ilaveten “pespaye”ydi, “düşünmeyi bilmiyor”du.

Önce bu üslubun kendisine hiç yakışmadığını belirtmek isterim. Mahçupyan çapında birinin nahoş kelimelerle dolu yazılar yazmaya hiç ihtiyacı yok. Böyle yapmakla fikirlerine güç katamaz. Bir eleştirmen argümanlarına bakarak onunla başka bir yazarın (Wallerstein) fikirleri arasında bir paralellik kuruyorsa, yapılması gereken, herhalde, nezaket sınırları içinde, öyle olmadığını açıklamaktır. Bu öfke, bu saldırgan ve aşağılayıcı üslup niye? Kaldı ki, Mahçupyan, Özkan’ın çok önemli eleştirilerine henüz cevap vermiş değil. Hadi diyelim ki Özkan’ın tarzı yanlıştı, ama Özkan’ın Mahçupyan’ın bazı tezlerinin köklerinin modernitede yattığı ve toplum sözleşmesi teorisinin merkeziyetçi siyaseti teşvik edecek olması yüzünden Mahçupyan’ın demokrat zihniyetinin bireysel özgürlüğü ve mahallî seviyede demokrasiyi boğacak bir tahakküm yaratmaya teşne olduğu eleştirilerine Mahçupyan’ın cevabının ne olduğunu öğrenemedik. Öfkeli üslup ve tartışmayı şahsiyetlere çekme çabası bu gerçeği gözden kaçırmaya yetmiyor. (Özkan, Mahçupyan’ın son yazısına hurfikirler.com’da cevap verdi.)

Bir fikri savunmak misyonerlikse Mahçupyan’ın kendisinin de bir misyoner olarak görülmesi kaçınılmaz; zira, neredeyse her yazısı, doğrudan doğruya veya başka fikirler üzerinden, demokrat zihniyeti övme ve yüceltme çabalarıyla dolu. Bu yüzden, biz “liberal misyonerler” olarak adlandırılabiliyorsak, Mahçupyan’ın da “demokrat zihniyet misyoneri” olarak adlandırılması lâzım. Hep yaptığı gibi Mahçupyan kendine meşru gördüğü bir yöntemi başkalarında hata sayıyor. “Zihniyet dünyasını iki kutuplu bir eksen sanıp kendinizi iyi uca oturtmak” onun düşünce tarzının tipik özelliği: Bir tarafta demokrat zihniyet, öbür tarafta geri kalanlar. Mahçupyan liberallerin özgüvenine şaşırmıyor ama ben onun özgüvenine şaşırıyorum. Liberalizm beşeriyetin en zengin, en köklü siyasî-ekonomik düşünce geleneği, liberaller bundan dolayı özgüvenli. Ya Mahçupyan’ın abartılı özgüveni neye/nereye dayanıyor? Hangi filozoflarda, teorilerde, ekollerde temelleniyor? Yoksa düşünce tarihi Mahçupyan ile mi başladı?

Mahçupyan bu yazısında liberalizm hakkında biraz daha dürüst. Haklı olarak diyor ki: “Modern zamanların en etkili ideolojisi muhakkak ki liberalizmdir. Pazar ekonomisinin kriterlerini, eşit oy hakkını ve seçim mekanizmasına dayanan demokrasi deneyimini düşündüğümüzde, benimsemiş olduğumuz birçok ilke ve standardı liberalizme borçlu olduğumuz ortaya çıkıyor. Diğer ideolojiler ya liberalizme karşı pozisyon üretmiş ya da liberalizmi kendi içlerine alarak eritmek durumunda kalmıştır.” Bu tespitler doğru, ama eksik ve kısmen de yanıltıcı. Pazarı ve kriterlerini değil, pazar teorisini liberalizme borçluyuz. Demokrasi sadece liberalizmin ürünü değil; üstelik liberalizm ile demokrasi arasında hem bir çekiş hem bir itiş ilişkisi var. Ama liberalizmden arındırılmış bir demokrasinin bildiğimiz anlamda demokrasi olması da imkânsız. Bu “demokrat zihniyet demokrasisi” için de böyle. Öyleyse Mahçupyan neyin mücadelesini veriyor?

Klasik liberalizm ve ideal tipler

Mahçupyan liberal gelenekler arasında ayrım yapmadan liberalizm eleştirisi yapmayı sürdürüyor. Bir kere daha söyleyeyim, benim bağlı olduğum Hume-Smith-Menger-Hayek geleneği açısından eleştirileri büyük ölçüde anlamsız. Bu gelenek temel beşerî kurumların -dil, para, pazar, ticaret kuralları, temel ahlâk ve hukuk kodları- kendiliğinden, Adam Ferguson’un deyişiyle, “insanın eseri olarak, fakat insan dizaynının ürünü olmadan” ortaya çıktığını kabul eder. Bir siyasî otorite olmasa da bunlar var olacaktır. Bir başka deyişle, siyasî yapı ve programlar bu kurumları değil, bu kurumlar siyaseti, siyasî yapıyı önceler. Hayek’e göre her toplum bu kurumlara dayanan kendiliğinden doğan düzenle, bir organizasyon düzeninin karışımı olan bir düzene sahiptir. Mahçupyan’ın iddia ettiğinin tersine, klasik liberaller toplumsal güçlerin kendiliğinden doğan düzeni bozduğunu değil yarattığını, onu bozacak gücün devlet olduğunu ve bu yüzden devletin sınırlı devlet olarak kurgulanması (anayasal devlet) gerektiğini düşünür. Bu liberal teorinin gerçeğe uymadığı da Mahçupyan’ın kendi hayal dünyasında muhafaza etmekten mutluluk duyduğu bir fantezi. İnsanî hakikatle en iyi uyuşan ve ayakları yere en sağlam basan “ideoloji”nin liberalizm olduğu açık bir gerçek.

Bilim ve düşünce hayatında ideal tipler geliştirip onlardan yararlanmak, en azından Max Weber’den beri, olağan bir yöntemdir. Bunun sebebi, her toplumda hiçbir kafanın birlikte ve bir defada kavrayıp açıklayamayacağı kadar çok faktörün işliyor olmasıdır. Bir düşünce faaliyeti niteliğinde ideolojiler de böyle yapıyor olabilir. Bunun getireceği faydalar (karmaşık realiteyi basitleştirme imkânı gibi) ve zararlar (realitenin küçük bir kısmının bütündeki yerini abartma ihtimali gibi) olabilir. Ancak, böyle oluyor diye bilimsel araştırma ve sistematik düşünce faaliyetlerinde ideal tipler oluşturup onlar üzerinde konuşmaktan vazgeçemeyiz. Ve idealize edilmiş modelleri teoride tahlil pratikte test ederek yola devam ederiz. Bu liberalizm için ne kadar böyleyse, Mahçupyan’ın demokrat zihniyeti için de o kadar böyledir. Mahçupyan yazılarında ne olduğunu yalnızca kendisinin (umarım) tam olarak bildiği bir ideal demokrat zihniyeti anlatmak ve haklılaştırmak için çırpınıp durmuyor mu?

Liberallerin hepsinin sosyalizme benim gibi bakmadığı aşikâr. Kavramı ad olarak kullanmayı hak ettiklerini var sayarsak, Amerikan liberalleri sosyalizme sempati duyar, hatta bazı bakımlardan düpedüz sosyalisttir. Benim bağlı olduğum gelenek ise, sosyalizmi ana rakibi olarak görür. Bunda haksız olmadığını tarihî tecrübe kanıtlamıştır. Ama, klasik liberaller sadece sosyalizme karşı çıkmakla kalmaz; faşizme, nasyonal sosyalizme, nasyonalizme, dinizme (religionism), ırk ve cinsiyet temelinde ayrımcılığa, şiddete ve haksız savaşa, devletin vatandaşları arasında şu veya bu sebeple negatif veya pozitif ayrımcılık yapmasına da karşı çıkar.

İyi ki liberalizm var ve iyi ki Mahçupyan liberalizmin temel kaynaklarını okuyarak ve hayatı önyargısız gözlemleyerek bu yanlışlardan kurtulabilecek kadar yetenekli.

 

Zaman, 27.07.2012

Kürtlerin kazanımı Türklerin kaybı mı?

Kürtlerin kazanımları Türkler için kayıp mıdır? Önce oturup bunun üzerine düşünelim. Irak’ta, Suriye’de ne zaman Kürtler biraz nefes alsa, rahatlasa, haklarına ve özgürlüklerine kavuşsa Türkiye’den birileri bunları ‘tehdit’ olarak görüyor.

Hem o insanlara ‘kardeşlerimiz’ deyip, hem de onların kazanımlarından tehditler çıkarmak tutarlı bir davranış değil. Üstelik, Irak ve Suriye Kürtlerinin akrabaları bizim yurttaşlarımız. Böylesi bir memnuniyetsizlik ve tehdit söyleminin ‘bizim Kürtler’ üzerinde nasıl bir tahribat yarattığını da hesaba katsak iyi olur.

Suriye’de mesele, Kürt meselesine gelip dayandı. Böyle olunca da ‘geleneksel devlet refleksleri’ devreye sokuldu hemen. Kırmızı çizgiler çekildi, müdahale tehditleri savruldu. Bu gelişmelere artık farklı tepkiler göstermek gerek. 1990’lardan itibaren Kuzey Irak’taki Kürt oluşumuna ilişkin o dönem vesayet kurumlarının ve onların sivil uzantılarının söylemlerini bugün AK Parti hükümetinin tepesindeki isimlerin dillendirmesi şaşırtıcı. Öncelikle, bölgesel siyasette ‘Kürtler için iyi olan Türkiye için kötüdür’ formülünü sorgulamalıyız; bu hem ahlaki değil hem de Türkiye Kürtlerini bizden uzaklaştırıyor.

Ayrıca samimi olalım. Suriye’nin ‘toprak bütünlüğü’nü savunuyoruz demenin Türkçesinin tıpkı Irak’ta olduğu gibi, aslında Suriye’den doğacak bir ‘Kürt siyasal varlığına izin vermeyiz’ demek olduğunu herkes biliyor.

Artık Kuzey Irak’ı veya Kuzey Suriye’yi bırakıp kendi sorunumuza odaklansak iyi olur. Irak veya Suriye Kürtleriyle uğraşmak bizim sorunumuzu çözmeyecek. Kürt sorunundan kaçış yok. ‘Benim için Kürt meselesi bitmiştir’ demekle bitmiyor mesele. Daha öncekiler de ‘benim için Kürt yoktur’ demişlerdi. Ne oldu?

Kürt meselesini ulusal bütünlük içinde çözebilmek için radikal bir paradigma değişimi şart. Alışılagelmiş düşünce kalıplarıyla çözüm, hatta kısmi rahatlama bile mümkün değil. Öncelikle şu ‘ulus devlet’ konusu… Bunun ‘tek uluslu-tek dilli’ homojen bir ulusla alakasının olmadığını iyi anlamak durumundayız. Toplum veya ulus inşa eden devletler modeliyle Kürt sorunu çözülemez.

Ayrıca bir de üniter devlet konusu var. Üniter devletle aslında merkezden yönetilen, merkezde de vesayet kurumlarının yönettiği devlet kastedildi. Oysa güçlü yerel yönetimlerin, eyalet sisteminin, bölge yönetimlerinin bulunduğu ülkeler de ‘üniter’dir. Bizdeki üniter devlet takıntısı aşılmadan Kürt sorununda yaratıcı ve tatmin edici adımlar atılamaz. Bir başka konu, ‘reform yöntemi’. Ne yaptığınız kadar nasıl yaptığınız da önemlidir. Reform denilecek bir adım atılacaksa, bunu tepeden aşağıya bir ‘lütuf’ olarak vermekten vazgeçmeli. Sürece ‘ötekiler’i de katmadan reformlar karşılık bulmaz.

Artık mesele her yönüyle bölgesel. ‘Eskiden de farklı değildi’ diyebilirsiniz. Doğrudur; ancak eskiden bu ‘bölgesel sorunu’ bastıracak ‘bölgesel muhataplar’ bulurdunuz. Bölgedeki 4 ülkenin ‘ortak sorunu’ydu Kürt sorunu. Şimdi durum farklı; artık Kürtleri bastırmak üzere ‘ortak hareket eden’ rejimler dağıldı. Saddam gitti, Esed yolcu, Türkiye’de vesayetçi-asimilasyoncu devlet yok, İran çaresiz. Artık Kürtlerin kendileri bölgesel bir zeminde ortak hareket ediyorlar ve birbirlerini tetikliyorlar.

Şunu bilelim; daha özgür, daha müreffeh ve daha güvenli bir ülke yaratamayan yönetimler meşruiyet erozyonlarına uğruyor. Bu, Türkiye için de geçerli. Türkiye Kürtleri, etrafında Kürt kimliğiyle özgürce yaşayabileceği ülke veya ülkeler oluştukça o insanları burada tutmak zorlaşacak.

Unutmayalım; bölgede en büyük Kürt nüfusu Türkiye’de yaşıyor, bizim Kürtlerimiz Kürtler arasında en eğitimli, en zengin, en kentli, siyasal olarak en bilinçli ve de en aktif kitleyi oluşturuyor. Böyle bir etnik grubun haklar ve özgürlükler bakımından bölgedeki diğer Kürtlerden geri kalmasını, aza razı olmasını beklemek abes olur.

Türkiye bir yandan paradigmasını yenilemeli, öte yandan da cazibesini artıracak bir vizyona odaklanmalı. Ayrılıkçı Kürt siyasal hareketinin en zora düştüğü zaman 2002-2005 dönemidir. Neden? Çünkü bu dönem hem demokratikleşme reformlarının zirve yaptığı bir dönemdir, hem de özgürlük, refah ve güvenliği kurumsallaştıracak AB üyeliği vizyonunun ciddiyetle izlendiği bir dönem. Başbakan’ın Putin’e şaka yollu girmeyi teklif ettiği ‘Şanghay 5’ şakacıktan bile güldürmez bu insanları.

 

Zaman, 27.07.2012

Bunu Erdoğan’a söyleyecek kimse yok mu?

Başbakan Erdoğan üniversite harçlarının kaldırılmasını uygun görmüş.
O uygun gördüyse yakında kaldırılacaktır. Böyle söylüyorum çünkü Başbakan’ın bu kararı üzerine hükümet içinde en ufak bir tartışma yapılacağını zannetmiyorum.

Oysa bu karar, ilkokul çocuklarına sabahları süt vermeye, ilkokul kitaplarını bedava dağıtmaya, tablet bilgisayar vermeye benzemiyor. Bu, açıkça yanlış bir karar. Popülist bir politika da değil; tam tersine sosyal adalete aykırı, fakirden alıp zengine veren bir politika… Üniversitelerin finansmanı konusunda bütün dünyada izlenen yolun tam tersi yönde bir yol…

Avrupa’nın üç beş ülkesi dışında Çin’den İngiltere’ye kadar bütün dünya, üniversite eğitimini paralı hale getirirken bizim üç kuruşluk harçları bile kaldırmaya kalkmamızın açıkça yanlış olduğunu bilen birçok insan var AK Parti içinde. Ama tabii bunları hiç kimse Başbakan’a söyleyemeyecek. Mesela 2008 yılında YÖK Başkanı iken, bırakın harçların kaldırılmasını devlet üniversitelerinin paralı hale getirilmesi gerektiğini savunan Yusuf Ziya Özcan da sesini çıkarmayacak.

Yoksulluk edebiyatı eşliğinde bedavacılık

Üniversite harçları muhalif gençlik hareketlerinin en gözde konularından biridir. Her yıl üniversite harç miktarları açıklandığında aynı vaveyla kopar; eğitimin devletin anayasal görevi olduğu hatırlatılır; harç parasını ödeyemediği için okulu bırakacağını söyleyen gençlerden söz edilir.

Gerçekte ise hiç kimse harç ödeyemedi diye okulu bırakmak zorunda kalmaz çünkü ödeyemeyecek durumda olduğunu ispatlayan öğrenciye zaten Kredi ve Yurtlar Kurumu kredisi sağlanır. Ama itiraz yine bitmez; bu defa da bu kredinin geri ödemeli oluşundan yakınılır; işsizlik diz boyuyken, mezun olan genç nasıl olacak da iş bulup bu krediyi geri ödeyecek denir. Ağdalı bir yoksulluk edebiyatı sürer gider.

Oysa gerçekler hiç de öyle değildir. Parasız yükseköğretim, özellikle bizim gibi fakir ülkelerde, “mutlu azınlığa devlet sübvansiyonu” olmaktan başka bir anlam taşımaz. İstatistikler ülkemizde yükseköğrenim yaşına gelmiş 18-24 yaş grubu içinde yer alan gençlerin sadece yüzde 5 kadarının yükseköğrenim görme ayrıcalığına kavuşabildiğini gösterir. Bu şanslı yüzde 5’in hangi sosyo-kültürel gruptan, Türkiye’nin hangi bölgelerinden ve ne tip okullardan geldiği ise hepimizin malumudur.

Nitekim Dünya Bankası’nca yapılan birçok araştırma da “yükseköğretime yapılan devlet katkılarından en çok üst gelir gruplarının yararlandığını ve ülke fakirleştikçe bu faydalanma oranının daha da belirgin hale geldiğini” belirtir.

Ama bu ülkede ne zaman ağzınızı açıp paralı yüksek öğretim diyecek olsanız; paralı yüksek öğretimi bırakın, zaten sembolik olan harçların biraz yükseltilmesini savunsanız hemen saldırıya uğrarsınız: “Vay, sen yoksul çocuklar okumasın mı demek istiyorsun!”

Düşük gelir grubu sadece yüzde 15

Gerçekte bu tam bir demagojidir. DİE tarafından Türkiye genelinde üniversitede çocuk okutan ailelerin gelir durumlarını ölçmek için yapılan araştırmalar, bu ailelerin yaklaşık yüzde 15’inin düşük gelir gurubundan, yüzde 70’inin orta gelir grubundan, geri kalan yüzde 15’inin ise yüksek gelir grubundan geldiğini ortaya koymaktadır. Bir başka deyişle, ailelerin yüzde 85’i bu harçları ödeyebilecek durumdadır. Ama büyük çoğunluğu oluşturan bu kesim, yüzde 15’lik azınlık olan yoksulların arkasına saklanarak kendi bedavacılığını sürdürmeye çalışır.

O yoksul kesim avantacıların vitrinidir.

Bu vitrin kullanılarak “sosyal adaletten” bahsedilir.

Ve bu yolla, Türkiye’nin en büyük sosyal adaletsizliği gerçekleştirilir. Çocuğunu iyi liselerde okutabilmiş, milyarlar harcayıp üniversiteye hazırlamış olan imtiyazlı bir azınlık için parasız öğretim yapılır. 70 milyon insanın ödediği vergilerle bir avuç hali vakti yerinde, en azından orta halli ailenin çocuğuna bedava yüksek öğrenim verilir. Çocuğunu üniversiteye sokmak ne kelime, ortaokulu bile okutamayan milyonlarca vergi mükellefinin ödedikleriyle bu çocuklar okutulur.

İşte asıl sosyal adaletsizlik budur. Küçük bir şanslı azınlığın faydalandığı bir hizmeti bütün topluma ödetmektir…

Aslında yapılması gereken, o yüzde 15’lik kesimi bursla desteklemek, diğer kesimlerden ise -öyle sembolik değil-makul bir katkı payı almaktır.

Ama bunu yapabilmek için, öncelikle şu malum “eğitimin vatandaş açısından temel bir hak, devlet açısından ise temel görev olduğu, öyleyse parasız olması gerektiği” şeklindeki klişeyi yıkmanız gerekir.

Yarın bu noktadan devam edeceğim.


Bugün, 27.07.2012

Asker demokrat olmalı mı?

Artık sabah akşam siyasi beyanat veren bir genelkurmay başkanı yok diye, sorun kalmadığını düşünenler var.

Geçenlerde sivil-asker ilişkileriyle ilgili bir toplantıda da bu türden iyimser görüşler dile getirenler oldu.

Katılımcılardan biri, “şu anki komuta kademesinde demokratik bilinç var” dedi. Bir başkası, “demokrasinin herkes için güvenlik ürettiğini, ülkenin iyiliği söz konusu olduğunda, herkes gibi askerin de bunu anlayacağını” ifade etti.

Ben bu tür izlenimlerle hareket etmenin vahim bir yanılgı olacağını düşünüyorum.

**

İkincisinden başlayayım, evet demokrasi herkes için güvenlik üretir, ama herkes onu istemez.

Evet, demokratik sistemlerde ülke de güçlü olur, onun kurumları da daha sağlıklı işleyişe sahip olur, ama zümrevi çıkarlar ve iktidar söz konusu olunca, bütün bunlar rahatlıkla göz ardı edilir.

Genel refah ve güvenlik ile iktidar tutkusu çatıştığı zaman, genellikle ikincisini tercih eder insan. Niyeti bozan, bu ikisini uzlaştırır zihninde. Mantığa büründürme süreçleri girer devreye.

Demokratlık meselesine gelince…

Askerin demokrat olması gerekmiyor. Kendisine hukuki olarak tanımlanan sınırların içinde kalması gerekiyor.

Demokrat olmak da siyasi bir tercihi ifade eder ve bürokrat görevini yaparken kendi siyasi tercihine göre hareket edemez. Hangi siyasi tercih olursa olsun.

Mesele onun ne düşündüğü değil, ne yaptığıdır.

**

Demokratik ülkelerde darbe olmuyorsa, bu askerler demokrat oldukları için değildir.

En demokratik ülkelerde de asker fırsatını bulsa “vatanı kurtarmak” ister. Ama oralarda bu hevesini tatmin edebileceği bir düzen ve ortam bulamadığı için içine atar. Tıpkı töre baskısı nedeniyle canından korkup, yasak aşkını içine hapseden kişi gibi, o da gizlemeye çalıştığı iktidar şehvetini örter ve mezara götürür.

ABD’de bile zaman zaman şansını deneyen, Irak’ta veya Afganistan’da kazandığı başarılardan dolayı, tabiri caizse “yoklama çeken” generaller olmuş, ama derhal kulağından tutulup kapının önüne koyulmuştur.

Önemli olan, sistemi doğru tesis etmektir; hukukun üstünlüğünü sağlamak ve kimsenin ondan bağışık olmasına izin vermemektir.

**

Türkiye’de ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. Ama demokratikleşme ve normalleşmenin sivil-asker ilişkileri ayağı aksıyor.

Bu gecikme, diğer adımları da sekteye uğratıyor. Türkiye ekonomik gelişmişlik endeksinde 16. sıradayken, demokrasi endeksinde 80. sıradaysa, bu gecikmenin de bunda önemli payı var.

Son iki YAŞ toplantısında yaşadıklarımızı hatırlayalım.

Ergenekon ve Balyoz tutuklularının görev sürelerinin hukuka aykırı biçimde uzatılması ısrarını, AYİM’in devreye sokulmasını, tutuklu 3 generalin yasaya aykırı biçimde terfi ettirilmesine çalışılmasını, generallerin istifa tehdidini, sonuçta bazılarının görev sürelerinin uzatılmasını ve TSK Personel Kanunu’nun açıkça çiğnenmesi pahasına yaşanan “uzlaşma”yı…

Bütün bunlar Weberyen anlamda rasyonel-hukuki bürokrasinin hala ne kadar uzağında olduğumuzu göstermişti.

Göstermişti ama, bir demokraside yaşanması hiçbir biçimde söz konusu olamayacak bir krizi yaşadığımız bu iki YAŞ toplantısından bu yana, ordunun reformu ve yeniden yapılandırılması konusunda hala hükümetten bir hareket yok. Milli Savunma Bakanlığı da derin devlet davalarından yargılananları hala açığa almış değil.

Ama sivil toplum süreci izliyor.

Stratejik Düşünce Enstitüsü, Balyoz, İnternet Andıcı ve 28 Şubat davalarının sanığı olan general ve amirallerin durumlarıyla ilgili olarak dün şu önemli tespit ve önerilerde bulundu:

·         Söz konusu davalardan tutuklu olan personelin terfi ettirilmesi hukuken mümkün değildir.

·         Yargılanan ve rütbelerinde bekleme sürelerini dolduran (tutuklu-tutuksuz) personel emekli edilmelidir.

·         Rütbelerinde bekleme süresini doldurmayan tutuklu personel açığa alınmalıdır.

·         Tutuksuz yargılanan personel pasif görevlere getirilmelidir.

·         Görev süresi dolan ve terfi ettirilemeyen general ve amirallerin görev sürelerinin uzatılması yoluna gidilmemelidir.

**

Demokrasilerde sivil veya asker hiçbir bürokratın demokratlığına bel bağlanmaz. Hukukun üstünlüğüne sahip bir sosyo-politik düzende buna gerek duyulmaz.

Aslında bütün mesele, nasıl bir düzende yaşamak istediğimizdir.

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Herhangi bir demokratik hukuk devletinde ordu nasılsa bizde de öyle olması gerek.

Ya evrensel anlam ve muhtevasıyla demokratik rejimlerdekine benzer, hukuku çiğneme lüksü olmayan bir silahlı kuvvetler olacak bu ülkede, ya da halkın seçtiği meşru yöneticilere itaat etmeme lüksüne sahip, kendisini hukukla bağlı görmeyen faili muhtar bir güç.

Demokraside siyasi otoriteye itaat bürokratın tercihi değil ödevidir. Ve aslolan, sistemin ona bunu yaptırmasıdır; o başka türlüsünü arzulasa bile.

Biz bunu istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Başkalarına model olarak önerilen bir ülkenin halkı olarak buna gücümüz var mı, yok mu?

Mesele bundan ibaret.

 

Star, 26.07.2012

‘Sıfır sorun’a ne mi oldu?

Şu aralar bazı dış politika yorumcularının hedefinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var. Onu özellikle Suriye politikasından dolayı suçluyor, bu ülkeyle “sıfır sorun”dan çatışma noktasına nasıl geldiğimizi soruyorlar.

Ancak bence Türkiye’nin Suriye politikası baştan beri doğru.

Neden mi?

Önce “komşularla sıfır sorun”un içeriğini hatırlayalım. Gerek Davutoğlu’nun gerekse Başbakan Erdoğan’ın çeşitli kereler işaret ettiği gibi, bu politikanın özünde Türkiye’nin dış dünyaya yönelik paranoyak bakışını değiştirmek yatıyordu. “Dört tarafı düşmanlarla çevrili ülke” olmaya inanmayı bırakıp, komşulara dost elini uzatmak fikri vardı bu siyasetin altında.

Bu siyaset bugüne dek işe yaradı da. Türkiye düzinelerce ülke ile vizeleri kaldırdı, ticaretini büyüttü. Irak Kürdistanı gibi, 2000’lerin ortasına kadar Türkiye’nin düşman bellediği güçler giderek dostumuz oldu.

Ancak Türkiye’nin dışarıya bakışını değiştirmesi, dışardaki herkesin de olumlu anlamda değişeceğinin garantisi değildi elbette. Siz el uzatırdınız, ama karşı taraf elinizi sıkmazsa günah sizden giderdi. Suriye’de biraz böyle bir durum var. Dahası, bir de “Arap Baharı sonrası Ortadoğu realitesi” var ki, bunu biraz açalım.

Yeni Ortadoğu ve Türkiye

Arap Baharı öncesi Ortadoğurealitesi şuydu: Bölge, ceberrut rejimlerle doluydu. Bu rejimlerin hakları da, yönetimden memnun olmasalar bile, en azından “sükunet ve istikrar” içindeydi. (Hatta bu nedenle “Müslüman kültürler otoriter rejim sever” gibisinden Oryantalist tezler yankılanıp duruyordu Batı’da.)

Böyle bir durumda da Türkiye’nin bölgedeki rejimlerle ilişkilerini geliştirmesinden daha doğal bir şey olamazdı.

Ancak Tunus’la başlayıp Mısır’la devam eden Arap Baharı, “otoriter rejimlere karşı demokrasi talebiyle sokağa dökülen halklar” diye yeni bir realite üretti. Bu zincirleme reaksiyon, ne Batı’da ne Doğu’da kimse tarafından beklenmiyordu. Dolayısıyla herkes yeni pozisyonlar almak zorunda kaldı.

Mesela Fransa, Tunus’taki Bin Ali rejimini kurtarmaya çalıştı evvela. Baktı olmuyor, “kazanan tarafa” oynadı ve bunu netleştirmek için de Libya’da ön aldı. Ama tüm bunlar, ne Fransa’nın ne de yakın zamana kadar Mübarek gibi “laik” diktatörlere arka çıkmış olan ABD’nin ikiyüzlülüğünü gizleyemedi.

Bir diğer ikiyüzlü ülke ise İran oldu. Zaten sevmediği Tunus ve Mısır rejimlerinin yıkılmasına alkış tutan Tahran, aynı dalga stratejik ve mezhepsel müttefiki Suriye’ye ulaşınca 180 derece döndü. Eli kanlı bir diktanın eli kanlı dostu oluverdi.

Türkiye ise Arap Baharı’nı ilk baştan beri ilkeli bir biçimde destekledi. “Bahar”ın iç savaşa dönüştüğü Libya ve Suriye’de Kaddafi ve Esad rejimlerini diplomasi yoluyla iknaya gayret etti önce. Ama bu rejimlerin iktidar uğruna katliama devam etmesi üzerine, her iki ülkede de muhalefete arka çıktı.

Yeni Suriye ve Kürtler

Adım gibi eminim ki, Türkiye’nin söz konusu politikası, ahlaken doğrudur. Öyle ki, bugün Türkiye hükümeti, Taraf’tan Yıldıray Oğur’un ifadesiyle “dünyada Suriye ile ilgili en samimi ve doğru yerde duran birkaç ülkeden biri”dir. Bu doğruluk, “kazanan tarafta olmak” kaygısından üstündür benim gözümde. Ancak o kaygının sahipleri de endişe etmesinler: Esad rejimi yakında devrilecek, demokratik bir “Yeni Suriye” kurulacak ve o da Türkiye’nin iyi bir dostu olacaktır.

Bu müstakbel Suriye içindeki Kürt varlığından rahatsız olanlar içinse şunu söyleyeyim: Evet, PKK’nın buradaki varlığı ve son günlerin taşkınlıkları bir haklı bir endişe sebebidir. Ancak Suriye’de oluşacak muhtemel bir Kürt bölgesi, aynen Irak Kürdistanı gibi, Türkiye’nin dostluğuna ihtiyaç duyacaktır ve bu da zamanla inşa edilebilir. Tüm bu karmaşık dönüşümle baş etmek içinse, Davutoğlu’nun vizyonuna, enerjisine ve idealizmine hala ihtiyacımız var…


Star, 25.07.2012

Yerel yönetim reformu: Tam zamanı

Önceki gün Akşam Gazetesi’nin manşetten verdiği habere göre, AK Parti bir yerel yönetim reformu paketini tartışmaya sunmak üzereymiş.

Rapor; yerel yönetimler konusunda uzman olan Denizli Milletvekili Nihat Zeybekçi, Bursa Milletvekili Mustafa Kemal Şerbetçioğlu, Van Milletvekili Mustafa Bilici, Karabük Milletvekili Osman Kahveci, Trabzon Milletvekili Aydın Bıyıklıoğlu’nun imzalarını taşımaktaymış.

Haberden öğrendiğimize göre, raporun en dikkat çekici noktası, valilerin yetkilerinin azaltılması; il genel meclisi ve ilçe belediyelerinin kaldırılması ve her ilin sadece tek bir belediye başkanı ve tek bir yerel meclisle temsil edilmesi…

Bu meclisin yetkilerinin neler olacağı, daha önce merkezi yönetimde bulunan hangi yetkilerin oluşacak yerel meclise devredileceği henüz tam olarak belli değil ve eminim ki rapor gündeme geldiğinde asıl tartışma da bu noktada dönecek. Tabii bu tartışmada kimilerinin, somut durum ve somut ihtiyaçlar ışığında, hangi yetkilerin devredilip nelerin devredilememesi gerektiğini tartışmak yerine “Eyalet sistemi geliyor, üniter devlet güme gidiyor, Türkiye bölünüyor” gibi klişelerle saldırıya geçeceğini ve konuyu ideolojik bir çekişme haline getirmeye çalışacağını tahmin etmek zor değil. Bütün bunları yaşayacağız. Ama şu anda önemli olan, uzun bir bekleyişten sonra AK Parti’nin nihayet yerel yönetimde reform meselesini gündeme getirmiş olması…

Neden tam zamanı?

Aslında, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi Türkiye açısından vakti çoktan gelmiş, hatta geçmiş bir reform. Bu büyüklükte bir ülkeye bir zamanlar biçilmiş olan idari yapının artık çok dar geldiğini yıllardır söyleyip duruyoruz. Ayrıca, böyle bir reformun Kürtler’le gönüllü bir birlik içinde bir arada yaşayabilmek için önemli bir araç olabileceğini söylemekten de dilimizde tüy bitti.

Dolayısıyla yerel yönetim reformunun on yıllardır “zamanıydı” ama hiç bu kadar “zamanı” değildi…
Çünkü bu günler, yine “Dört parçanın birleşip bağımsız bir Kürdistan oluşturması” senaryolarının yeniden alevlendiği günler…

Irak’ta işgal sonrası oluşan Özerk Kürt Bölgesi’nin ardından şimdi Esed’in sarsılmasıyla birlikte Suriyeli Kürtler’in de yaşadıkları şehirleri ele geçirmesi ve Batı Kürdistan’ın özgürlüğünden söz etmeye başlamasıyla, “Büyük Kürdistan”ın Türkiye parçasının da koparılması senaryolarının gündeme geleceği bir dönemdeyiz.
İşte böyle bir dönemde AK Parti’nin Kürtler’in kendi şehirlerinin yönetiminde daha fazla söz sahibi olmalarını sağlayacak bir reformu gündeme getirmesi, zaten ayrı devlet projelerine hiçbir zaman sıcak bakmayan geniş Kürt kitlelerini son derece olumlu etkileyecektir.

“Daha azı” mı, “daha çoğu” mu?

Taraf’tan Kurtuluş Tayiz, cuma günkü yazısında Irak ve Suriye Kürtleri kendi devletlerini kurmaya bu kadar yaklaşmışken, “Türkiyeli Kürtler’in bundan daha azını istemesi mümkün mü” diye soruyordu.

Bense bu sorunun Kürtler’in büyük çoğunluğunun ruh halini hiç mi hiç yansıtmadığını düşünüyorum.
Şu anda bir iç savaşa girmek üzere olan bir ülkede ayrı devlet kurmak uğruna, bir yandan Esed’in oyunlarıyla baş etmek, bir yandan dış güçlerin kumpaslarına gelmemek, bir yandan Hür Suriye Ordusu’yla savaşarak; binbir türlü dinsel ve etnik grupla çatışarak ayakta kalmaya çalışmak, yıllar ve yıllarca kan gölü içinde yaşamak “daha çoğu”na sahip olmak mıdır?

Hangi aklı başında Kürt istikrarlı ve güvenli bir ülkenin eşit yurttaşı olarak yaşamayı böyle dipsiz bir kuyuya düşmekten “daha az” olarak görebilir?

Gözünü iktidar hırsı bürümüş bir avuç PKK’lı şef, belki…
Ama milyonlarca Kürt’ün Suriye’deki Kürtler’e imrenerek bakacağını zannetmek için gerçekten de bu halkı hiç tanımamak gerek.

Ben, Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel kavgaların her kızışmasında, Türkiyeli Kürtler’in onların yerinde olmadıkları için şükrettiklerini düşünüyorum.

Yeter ki devlet, Kürt yurttaşlarını her bakımdan eşit yurttaş yapabilsin ve yeter ki ülkenin her bölgesiyle beraber Kürt bölgesine de geniş bir yerinden yönetim yetkisi verebilsin.

Eğer AK Parti yerel yönetimin güçlendirilmesi yolunda ciddi bir atağa kalkarsa, bu atak Kürt sorununun demokrasi içinde çözümü bağlamında TRT Şeş’in kurulmasından bu yana yaptığı en önemli reform olacak.
Dileyelim de dağ fare doğurmasın ve hazırlandığı söylenen bu çalışma bir zamanlar Ömer Dinçer’in hazırladığı reform taslağının akıbetine uğramasın.

Bugün, 25.07 2012

Osman Can – Yeni Anayasada kilit kavram Ademi merkeziyetçilik

Yeni Anayasa yazım sürecinde ilerledikçe, çok hayati tartışmalara kapı aralanacağı anlaşılıyor. Basın özgürlüğü konusundaki tartışma bitmeden, AK Parti’de yerel yönetimlerle ilgili bir rapor hazırlandığı bilgisi gündemimize düştü. Basına yansıdığı kadarıyla, Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartına (AKYYÖŞ) getirilen çekincelerin kaldırılması, merkeze ait kimi yetkilerin yerele devredilmesi gibi öneriler söz konusu.

Raporu hazırlayanların, “Partimizi bağlamaz” şeklindeki mahcubiyetleriyle, raporun yeterliliği-yetersizliği tartışmasını bir kenara koyarak, paradigma değişiminin merkezinde yer alan ademi merkeziyetçilik konusuna değinmek istiyorum.

Yeni Anayasa Platformu’nun yürüttüğü anayasa halk toplantılarında ortaya çıkan sonuçlar, toplumun tamamında çok güçlü bir adem-i merkeziyetçilik eğiliminin bulunduğunu gösteriyor.

Vesayetçiliğin olmazsa olmazı

Toplumun merkeziyetçiliğe karşı çıkmasının nedenleri daha derinlerde. “Merkez”in toplumdaki karşılığı yalnızca, torpil, iş kotarma, ihale, hizmetin geç gelmesi vs gibi, işleyişin hantallığından kaynaklanan sorunlar değil. Buna totalitarizm, homojenleştirme, kültürel, dilsel, dinsel ve sair farklılıkların merkezden programlanmış eğitim, adalet ve güvenlik aparatlarıyla yok edilmesini de eklemek gerekir.

Bu nedenle merkeziyetçiliğin, siyasi ve idari teşkilatlanma sorununun yanında, kültürel ve ideolojik boyutu da vardır. Merkeziyetçiliğin merkezdeki egemeni halkın onayına ihtiyaç duymaksızın daimi muktedir yaptığını düşünürsek, merkeziyetçilikte ısrarın temelinde bir yerlerde ekonomik faktörün bulunduğu da anlaşılır.

Geleneksel olarak merkezi eğilimleri güçlü olmakla birlikte, Osmanlı devleti yerel ile merkez arasındaki merkeziyetçilik tercihini daha çok siyasi yapılanmadaki tasarruflarla sınırlı tutmuştu. Ancak İttihatçılık’ın ülkenin kaderine hakim olmasıyla durum değişti.

Merkeziyetçilik, siyasetin yanında, idari, kültürel, dinsel ve ekonomik alanlara da sirayet etti, onları kuşattı. Bu alanlardaki tüm bireysel, cemaat ve kültürel özerklikleri ortadan kaldırdı.

Yani bu coğrafyada merkeziyetçilik yalnızca siyasal işleyiş veya idari yapılanmayla ilgili bir husus değil. Aksine ülkenin kaderine egemen olan siyasal elitlerin totaliter politikalarını hayata geçirme, toplumu homojenleştirme ve kendi tasavvurlarına uygun hale getirmenin hem aracı hem de ekonomik kaynağıdır. Kısacası toplum mühendisliğinin ve vesayetçiliğin olmazsa olmazı merkeziyetçi bir yapıdır.

Hal böyle olunca, aynı geleneğin uzantılarının Cumhuriyeti de merkeziyetçi bir yapı olarak inşa etmeleri şaşırtıcı olmamalı. Birinci meclisi bir darbe ile dağıttıktan sonra kurdukları tek parti meclisince ademi merkeziyetçi 1921 Anayasasını ilga etmeleri ve sonrasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kapatmalarının ardında da bu gerçek var. Bir gerçek de şu ki, 1909’dan sonra yüz yılı aşkın süredir bu topraklarda daima merkeziyetçiler hakim oldu. Toplum mühendisliği projeleri hayata geçirildi. Katliamlar, asimilasyonlar, inançlara ve farklılıklara baskılar hep bu dönemin eseri oldu. Bilimcilik, seçkincilik, sosyal darwinizm ve Türkçülük bu dönemin alamet-i farikası oldu.

Fransa ‘utancından’ kurtuldu

Başta Kürt sorunu olmak üzere pek çok sorunun temelinde devletin merkeziyetçi yapısının bulunduğu inkar edilemez. Türkiye benzeri katı merkeziyetçi ülkeler, Kuzey Kore’de başlayan sivilleşme kıpırtılarına bakılırsa, pek kalmayacak gibi. Siyasi ve idari yapılanmada örnek aldığımız Fransa da merkeziyetçiliği 2002 yılında “Cumhuriyetin Niteliklerini” değiştirerek terk etti. Yani bu utancı uzun süre taşımak pek mümkün değil. Tüm dünyada totaliter rejimler çökerken, totalitarizme imkan sunan bu sistemi korumanın hiçbir anlamı yok, aksine zararı var.

Şimdi ilk defa bu gelenek çöküyor ve paradigma değişikliği imkan dahiline giriyor. Elbette ki adem-i merkeziyetçilik bu yeni paradigmanın en ayırt edici özelliği (olmak zorunda).

AK Parti’nin hazırladığı rapor bu nedenle tarihsel ve politik olarak doğru bir zemine oturuyor. Daha önce de bunun mücadelesini vermişti.

Ancak AKYYÖŞ’ye uyum sağlayan Kamu Yönetimi Reformu’nun 2004 yılında eski Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilmiş, daha “light” reform çabaları ise Sezer ve CHP’nin işbirliğiyle Anayasa Mahkemesi tarafından engellenmişti. Öyle ki, mevcut sistemde esaslı bir değişiklik sağlamasa da yerel yönetimleri biraz daha etkinleştirmeye çalışan küçük rötuşlar dahi “devletin birliği parçalanır” kaygısıyla engellenmişti.

Süslü kelimelerin gölgelediği

Ademi merkeziyetçilik Türkiye’de gerçekleştirilecek en tarihi ve hayati reform olmaya aday. Temel hak ve özgürlükler merkeziyetçi bir yapıda anlam ifade etmez. Konjonktürel olarak tanınır, ardından rafa kaldırılır. Yani merkez hem tanıyan, hem de mahrum edendir. O güce daima sahiptir. Bu yüzden Türkiye’de esas reform Anayasada yazılı özgürlük maddelerinin daha sofistike ve süslü bir şekilde kaleme alınması değil, devlet aygıtının dönüştürülmesi ve yurttaşların bu aygıta hakim olmasının sağlanmasıdır. Ademi merkeziyetçilik bunun imkanıdır ve mutlaka desteklenmelidir.

Ama bu sistemin Türkiye’de inşası, mevcut yerel yönetimlerle de olacak şey değil. Mevcut yerel yönetimler de yüz yıllık karanlığın tasavvurlarını yansıtan ve onların arşivlerini temel alan hegemonik yapılardır.

Türkiye’de ademi merkeziyetçilik merkezin, yerelin ve hizmet yerinden yönetim birimlerinin bir bütün olarak yapılandırılması ve yeni bir paradigma üzerine inşa edilmesiyle birlikte düşünülmek zorunda.

Zira yerel yönetimlerin güçlendirilmesi katılımcılığın sağlanması ve toplumsal iradenin bir bütün olarak yerelden başlayarak merkeze egemen olmasının yoludur.

Muhtemelen biraz da bu nedenle başta merkez bürokrasisi olmak üzere, toplum mühendisliği sevdalıları, Türk ve Kürt milliyetçileri ile merkezden ekonomik rant dağıtımına göre pozisyon almış sermaye grupları bu reforma pek sempatiyle bakmayacaklardır.

Star, 25.07.2012

John B. Taylor* – The Road to Recovery

0

As Hayek taught, freedom and the rule of law drive prosperity.

Burdened by slow growth and high unemployment—especially long-term unemployment—the American economy faces an uncertain future. We have endured a painful financial crisis and recession, the recovery from which has been nearly nonexistent. Federal debt is exploding and threatening our children and grandchildren. In my view, the reason for this predicament is clear: we have deviated from the principles of economic freedom upon which America was founded.

Few thinkers of the past century understood the importance of economic freedom better than the Austrian economist Friedrich Hayek did. As we confront our current situation, Hayek’s work has much to tell us, especially about policy rules, the rule of law, and the importance of predictability—topics that he discussed in his classic The Road to Serfdom (1944) and in greater detail in The Constitution of Liberty (1960). But his work in these areas goes beyond economics into fundamental issues of freedom and the role of government. That’s why reading Hayek is more important than ever.

As Hayek would insist, we need to be careful about what we mean by economic freedom. The basic idea is that people are free to decide what to produce, what to buy, where to work, and how to help others. The American vision, as I explain in my book First Principles, held that people would make these choices within a policy framework that was predictable and based on the rule of law, with strong incentives emanating from a reliance on markets and a limited role for government. Historically, America adhered to these principles more than most countries did, a major reason why the nation prospered and so many people came to these shores.

But we haven’t always followed the principles consistently. Leading up to the Great Depression, the Federal Reserve cut money growth sharply, deviating from a predictable policy framework. The federal government then worsened the Depression by raising tax rates and tariffs and by passing the National Industrial Recovery Act, which overrode market principles and went well beyond sensible limits on government. From the mid-1960s through the 1970s, federal policy again deviated from the principles of economic freedom: the era saw unpredictable short-term stimulus packages, discretionary “go-stop” monetary policies, and wage and price controls—the antithesis of an incentive-based market system. The results: double-digit unemployment, a severe slowdown in economic growth, and the Great Inflation. Well before that time, Hayek had rightly lamented such short-term approaches: “I cannot help regarding the increasing concentration on short-run effects . . . not only as a serious and dangerous intellectual error, but as a betrayal of the main duty of the economist and a grave menace to our civilization.”

In the 1980s and 1990s, America moved back toward its first principles, a restoration that lasted until recently. Temporary stimulus programs were out; permanent tax reform was in. Steady-as-you-go monetary policy replaced go-stop monetary policy. We removed the last vestiges of price controls and reduced inappropriate regulations. The major federal welfare program devolved to the states. The results this time: declining unemployment, lower inflation, and eventually a revival of economic growth.

Now we have tragically gone off the path again. Leading up to the latest downturn, the Federal Reserve held interest rates too low for too long, deviating from the rules-based monetary policy that had worked so well in the 1980s and 1990s. Government regulators failed to enforce existing rules on banks and other financial institutions, including Fannie Mae and Freddie Mac. The resulting crisis prompted the Wall Street bailouts, which soon extended beyond their original mission. The auto-company bailouts resulted in arbitrary infringements on creditors’ rights and interventions into business operations. Then came the return of the failed stimulus packages of the 1970s, the Fed’s quantitative easing, and the regulatory uncertainty associated with the 2010 health-care legislation and the Dodd-Frank financial-reform law—which gives government the discretionary authority to take over any failing financial firm and rescue its creditors.

One sign of the increase in policy uncertainty is that over the past 12 years, the number of provisions of the tax code expiring annually has increased tenfold. Another is that the number of federal workers engaged in regulatory activities (excluding those in the Transportation Security Administration) has grown by 25 percent from 2007 to 2012. Most emblematic of the deviation from our basic principles is the self-inflicted fiscal cliff that we face at the end of this year, when virtually the entire tax code will change. And the Fed has effectively replaced the money market with itself, setting a zero-percent interest-rate policy through 2014.

Government policy has largely caused these problems. It follows that we can restore prosperity by changing the policy and implementing a plan based on our core economic principles. We should reduce federal spending, as a share of GDP, to what it was in 2007, which would let us balance the budget and stop the debt explosion with revenue-neutral, pro-growth tax reform. We should unwind our monetary excesses and normalize monetary policy, using a rules-based system of the kind that worked well in the 1980s and 1990s. We should halt the rapid expansion of the entitlement state, keeping entitlement spending growth close to GDP growth and doing it in a way that gives decision-making responsibility to people and states, rather than to the federal government. And we should replace most of Dodd-Frank with bankruptcy reform and simpler regulations, with the goal of ending government bailouts.

In implementing this new economic strategy, policymakers should be guided by Hayek, especially by his emphasis on the rule of law and the predictability of policy. As he wrote in The Road to Serfdom, “Nothing distinguishes more clearly conditions in a free country from those in a country under arbitrary government than the observance in the former of the great principles known as the Rule of Law. Stripped of all technicalities, this means that government in all its actions is bound by rules fixed and announced beforehand—rules which make it possible to foresee with fair certainty how the authority will use its coercive powers in given circumstances and to plan one’s individual affairs on the basis of this knowledge.”

Rules-based policies produce more stable economies and stronger economic growth. When people make decisions, they look to the future. Prices that convey information and provide incentives reflect the future. So good decisions as well as the prices that guide them depend on the predictability of future policy—and thus on clear policy rules.

But Hayek emphasized that rules for government policy do something more. The rule of law protects freedom, as the title of Hayek’s The Constitution of Liberty suggests. Hayek traced this idea through the ages—first to Aristotle, then to Cicero, about whom Hayek wrote: “No other author shows more clearly . . . that freedom is dependent upon certain attributes of the law, its generality and certainty, and the restrictions it places on the discretion of authority.” Hayek also cited John Locke, who wrote that the purpose of the law was “not to abolish or restrain, but to preserve and enlarge freedom. . . . Where there is no law, there is no freedom.” Finally, Hayek pointed to James Madison and other American statesmen who put these ideas into practice in a new nation. These thinkers distrusted government officials as protectors of freedom; the rule of law, they believed, was more reliable.

So rules have a dual purpose: encouraging economic growth and protecting freedom. The best way to understand the two advantages of rules is to examine what happens in their absence, as in the case of wage and price controls. Such controls are arbitrary: they require decisions by people at the top about virtually every price and wage; they distort economic signals and incentives; they create shortages and surpluses. These effects occur whether the price controls are imposed on the whole economy or on a particular sector, such as health care.

Many wonder how a system of rules can work in practice, with politicians and government officials continually pressured to “do something” about economic problems. Rules mean that you do nothing, say the skeptics, and that’s impossible in today’s charged political climate and hour-to-hour, even minute-to-minute, news cycle. My colleague George Shultz calls the problem “the urge to intervene.”

Hayek had an answer to that challenge. In The Road to Serfdom, he pointed out the need to clear up a “confusion about the nature of this system” of formal rules: “the belief that its characteristic attitude is inaction of the state.” Offering one example of a rules-based system, he noted that “the state controlling weights and measures (or preventing fraud or deception in any other way) is certainly acting.” By contrast, a system in which the rule of law was flouted wasn’t necessarily characterized by action: “The state permitting the use of violence, for example, by strike pickets, is inactive.” Similarly, simple rules for monetary policy don’t mean that the central bank, in response to events, takes no action at all with interest rates or the money supply. The bank might provide loans in the case of a bank run, for instance. But these actions can be taken in a predictable manner. For that matter, deviation from the rules sometimes results in inaction. A decision by government regulators not to act when financial institutions take on unreasonable risks, for example, constitutes both inaction and a violation of the rule of law.

Some argue that crises like the present one force policymakers to deviate from rules and the rule of law. But a crisis may be the worst time to do so. In a crisis, what is vital is increased strategic clarity, not increased unpredictability. That fact became clear following the first bailout of the recent crisis, the Bear Stearns intervention: few knew what to expect the next time a financial institution wanted help, since no strategy had been articulated. The crisis worsened. The sooner people can make decisions with knowledge of the rules, the sooner recovery will come about.

To get America back on track, we must choose leaders who believe in the principles of economic freedom and will implement them. But here, Hayek issued a warning. In a chapter in The Road to Serfdom called “Why the Worst Get on Top,” he suggested that people with the ambition to become leaders, either by election or by appointment, are often interventionists, since their tendency is to do whatever it takes to succeed. Further, those who benefit directly from discretionary government interventions naturally support such officials. Industries and firms that benefit from bailouts will favor officials comfortable with bailouts, for example, and even academic research on economic policy will become biased toward interventionism. Perhaps the answer to Hayek’s warning is to elect or appoint people regarded as overly committed to the principles of economic freedom. Then, after experiencing the heavy pressure pushing them toward intervention, they may emerge with a sensible balance. In the 1980s, Ronald Reagan took this tack, appointing many Ph.D.s from the University of Chicago’s free-market school of economics to positions of leadership.

John Maynard Keynes took a different view. In a famous letter to Hayek about The Road to Serfdom, Keynes expressed his preference for more interventionist appointees—but he wanted only those whom he viewed as beneficent interventionists. “What we want is not no planning, or even less planning, indeed I should say we almost certainly want more,” Keynes wrote. “But the planning should take place in a community in which as many people as possible, both leaders and followers, wholly share your own moral position.” Milton Friedman later cited this letter to illustrate Keynesianism’s defining characteristic: its focus on discretionary interventions taken by people in powerful government positions.

Even those who support the principles of economic freedom can sometimes get off track. One might argue that such deviations were needed in the fall of 2008; perhaps the actions taken then prevented a more serious panic. But that’s no reason to embrace the discretionary policies that led to the mess in the first place. Such an argument is like saying that the person who set fire to a house should be exonerated because he then put out the fire and saved a few rooms.

Is today’s departure from economic freedom any less serious than the assault on freedom that Hayek wrote about in The Road to Serfdom? Am I exaggerating when I say that the future of American prosperity—or even global prosperity—is at stake?

While central planning may not be the right term for it, consider the 2010 health-care law, which gave the federal government the power to mandate the terms of everyone’s health-insurance package and which created an Independent Payment Advisory Board to determine the price, quantity, and quality of the medical services—from number of MRIs to the necessary accuracy of CT scans—that a medical professional provides. Is that so different from the way centrally planned economies determine the price, quantity, and quality of livestock, wheat, or steel that can be produced? Or consider monetary policy. A few years ago, I coined the term “mondustrial policy” to describe the Fed’s practice of quantitative easing, which combined industrial policy (discretionary assistance to certain firms and industries) with monetary policy (printing money to finance that assistance). Since then, the Fed has purchased $1.25 trillion of mortgage-backed securities. In fiscal year 2011, it purchased 77 percent of the newly issued federal debt, long after panic conditions had subsided.

Hayek argued that inflationary monetary policy undermines economic freedom, in part because it hits the elderly and the poor particularly hard, rationalizing more discretionary interventions. Though the inflation problem is less severe now than in the 1970s—at least so far—the impact of the Fed’s multiyear, zero-percent interest-rate policy resembles that of the Great Inflation era: it significantly cuts real incomes for those who have saved over a lifetime for retirement.

By moving away from the basic principles of economic freedom, government policy has caused our recent economic malaise. It should be no consolation that some of our friends in Europe are facing worse economic struggles, often because they moved even further away from those principles. The good news is that a change in government policy will alleviate the problems and help restore economic prosperity. Understanding Hayek’s work, written during similar circumstances, will help us greatly as we undertake that difficult task.

*John B. Taylor is the Mary and Robert Raymond Professor of Economics at Stanford University and the George P. Shultz Senior Fellow in Economics at the Hoover Institution. His article is adapted from the 2012 Friedrich Hayek Lecture, which he delivered on winning the Manhattan Institute’s Hayek Prize.

City Journal, vol. 22, no.3, http://www.city-journal.org/2012/22_3_friedrich-hayek.html

Kürt meselesini derinleştirmek

Radikal’de bir fotoğraf: Sinirden tel tel gerilmiş bir yüz ifadesi ve elinde otomatik silahı ile bir polis, kitlenin üzerine yürümeye ve bir kişiyi gözaltına almaya çalışıyor. Emine Ayna, polisin önüne atılmış, olası bir gözaltını durdurmaya uğraşıyor. Milletvekili ile polisin arasında, her an patlamaya hazır bir silah duruyor. ( Radikal , 15.07.2012)

Bir başka fotoğraf: Pervin Buldan’ın kana bulanmış mosmor bacağını görüyoruz. Bacağına isabet eden gaz bombası Buldan’ın ayağında kırıkların oluşmasına sebep olmuş. Daha önce bir benzeri Batman ’da Ayla Akat’ın başına gelenler, Buldan’ı Diyarbakır ’da yakaladı. ( Radikal , 16.07.2012)

Ve bir video: Selahattin Demirtaş , yanında diğer milletvekilleri İstasyon Meydanı’na girmeye çalışıyor. Polis, etten bir duvar örmüş, grubu meydana sokmuyor. Gaz bombaları atılıyor, bir polis Ertuğrul Kürkçü ’yü itekliyor, ortam karışıyor. Grup tazyikli suyla püskürtülmeye çalışılıyor. “İleri demokrasi” masallarının anlatıldığı bir ülkede, bir partinin genel başkanı şehrin ortasında, sırılsıklam bir şekilde gaz bombasına ve polisin aşağılamalarına maruz bırakılıyor. (http://bianet.org/bianet/toplum/139714-diyarbakirda-direnis-mitingine-gazli-coplu-mudahale)

Tüm bu karelerde öne çıkan öğe, çeşitli şekilleriyle, silah. Ve bu kareler, Kürt meselesinde hükümetin mevcut pozisyonunu çok iyi yansıtıyor. İdari ve adli bürokrasiyi de arkasına alan hükümet, Kürt meselesinde silahın gücünü esas alan bir yolu takip ediyor. Siyasi talepleri bu gücü kullanarak yasaklıyor, siyasi faaliyetleri de peşinen “suçlu” ilan ediyor ve bir bütün olarak siyaseti rayından çıkarıyor.

“İşgal” edilmiş kent

Geçen Cumartesi günü Diyarbakır ’da yaşananlar bunun kanıtı gibiydi. Fiili bir “sıkıyönetim hali” vardı Diyarbakır ’da. Kentin bütün noktaları polis tarafından tutulmuştu. İnsanların biraraya gelmelerine ve parklarda birlikte oturmalarına izin verilmiyordu. İstasyon Meydanı’na giden tüm yollar kapatılmıştı. Devlet, miting yapmak isteyenlerin üzerine copla, tazyikli suyla ve gaz bombalarıyla saldırdı. Milletvekilleri ve belediye başkanları da bu saldırganlıktan nasiplerini aldılar elbette: Pervin Buldan’ın ayağı kırıldı, Ayla Akat gözünden yaralandı, Osman Baydemir fenalaşarak hastaneye kaldırıldı, diğer milletvekilleri polislerin sözlü ve fiili saldırılarına uğradı.

Şehrin havası ağırdı. Medya, Başbakan’ın eften püften kongre konuşmalarına saatler ayırıyor ve iktidarın görmekten hoşlanmayacağını düşündüğü olaylara gözünü kapatıyor, bunları halka gerektiği gibi aktarmıyor. Bu nedenle ülkenin diğer bölgelerinde yaşayanlar, bu ağır havayı hissetmemiş olabilirler. Ama kişisel olarak ben Diyarbakır ’da adeta “işgal edilmiş bir kent” havasını hissettim ve bu havayı solumak yüreğimin daralmasına neden oldu.

KCK mi BDP mi?

Peki, tüm bunların sebebi ne? Demokratik açılım günlerinden 1990’ları anımsatan görüntülere nasıl gelindi? Birçok sebep sıralanabilir bunun için ama “ KCK Operasyonları” adı altında yürütülen operasyonların demokratik ortamı zehirlemede çok önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

“ KCK Operasyonları”, gerçeği örten bir örtü işlevi görüyor. Aslında devlet bir “ BDP Operasyonu” yürütüyor. Bu, bir siyasi operasyon ve amacı BDP ’yi sindirmek. Bu amaçla BDP ’ye iki şekilde yönelme söz konusu: Bir taraftan doğrudan BDP ’li olanlar içeri alınıyor. BDP ’nin merkez ve yerel teşkilatında çalışanların, milletvekilleri, belediye başkanları, il ve belediye meclis üyeleri vb. çeşitli gerekçeler üretilerek hapishanelere gönderiliyor. Diğer taraftan ise BDP ’ye yakın duranlar ve bu partiye destek verenler tutuklanıyor. Böylelikle hem BDP’lilere, hem de bir şekilde BDP ’nin yanında yöresinde duranlara açık bir tehdit mesajı gönderiliyor: “Bu partiye yanaşmayın, yoksa kendinizi kodeste bulursunuz.”

Bunu, “postmodern bir parti kapatma süreci” olarak yorumluyorum. Parti hukuken açık tutuluyor, böylelikle demokrasi görünürde kurtarılıyor ama kolunu kanadını kırarakBDP ’nin çalışması fiilen imkânsız kılınıyor. Buna rağmen BDPyine de bir etkinlik yapmaya çalışırsa, bu takdirde yasaklamaya başvuruluyor.
Bilhassa Diyarbakır ’da BDP ’nin bir etkinlik düzenlemesine hiç tahammül yok. Demirtaş, son bir yıldır miting için yaptıkları 5 başvurunun tamamının reddedildiğini belirtiyor. BDP ’nin Diyarbakır ’daki miting taleplerinin reddedilip geri gönderilmesinin ardında iki amaç var: İlki, Diyarbakır sembolik ve fiili değeri çok yüksek bir siyasi merkez; devlet, burada BDP ’nin etkinliklerine katılımı asgari seviyede tutmaya büyük bir önem veriyor. Valilik mitingleri yasakladığını ve yasağa uymayanların en ağır şekilde cezalandırılacağını yüksek sesle dillendirerek katılımın mümkün mertebe az olmasını sağlamaya çalışıyor. Burada gaye, hem BDP kitlesinin etkinliğini ve görünürlüğünü sınırlamak hem de devletin/ AKP’nin BDP ’ye karşı propaganda (“Halk, BDP ’ye yüz vermiyor”) yapabileceği vasatı yaratmak.

BDP ’yi kriminalize etmek

İkincisi, BDP ’nin kriminalize edilmesi. Devlet, yasağı devamlı hale getirdiğinde BDP ’nin buna reaksiyon göstereceğini biliyor ve bunu bekliyor. Yasağa rağmen düzenlenen etkinliklere katılanlara sert müdahale ediliyor, kitle buna tepki verince bir arbede meydana geliyor. İnsanlar dövülüyor, gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Temsilcileri ise aşağılayıcı bir muameleye tabi tutuluyor. Olaylardan sonra valilik/hükümet, sütten çıkmış ak kaşık pozuna bürünüyor ve iktidar yanlısı medyanın da katkısıyla yaşananlardan tamamıyla BDP ’yi sorumlu tutuyor. Kamuoyunda BDP ’nin her daim ortalığı karıştırdığı algısı yaratılıyor, ortaya çıkan kaosun hesabı BDP ’ye kesiliyor.

Böylelikle BDP bir “siyasi parti” olmaktan çıkarılıyor ve kriminal bir vakaya dönüştürülüyor. BDP ’nin bu şekilde bir “suç örgütü” olarak sunulmasının da iki işlevi bulunuyor: Biri, bu partiye karşı yapılan mevcut ve muhtemel antidemokratik uygulamaları normalleştirmesi, kabul edilebilir hale getirmesi. Diğeri ise, her yönüyle suça bulaşan bu yapıdan kimseye bir hayır gelmeyeceği belirtilerek, halka bu partiden uzak durmasının tavsiye edilmesi. Hükümet, BDP ’nin ancak kötülük/suç üreteceğini ve herhangi bir hizmete imza atamayacağını sürekli bir biçimde pompalayarak, BDP ’li seçmenlerin tercihlerini değiştirmeyi ve bu partiye yönelik siyasi desteği azaltmayı düşünüyor.

Bundan -olumlu manada- bir sonuç çıkabileceğini zannetmiyorum. Hükümet, siyasi alanı zehirleyen ve bizi özgürlükten uzaklaştıran mevcut güzergâhını takip ettiği oranda, Kürt meselesinin daha da derinleşmesi sürpriz olmayacaktır.


Radikal 2, 22.07.2012

Tamer Çetin – Korsan devlet korsan taksi

 

Eser Karakaş ve Atilla Yayla, İktisat literatüründe devletin rolüne ilişkin yol gösterici örneklerden biri olan, İktisada Giriş ve Mikro İktisat gibi iktisadın temel ders kitaplarına konu olabilmeyi başarmış ticari taksi piyasalarını, İstanbul özelinde ele aldılar.

Bu tartışma, dünyanın her yerinde, iktisat teorik bağlamları açısından iktisat disiplini içinde bilimsel araştırmalara ve politika yapıcılara ima ettiği çıktıları açısından güncel politik tartışmaya konu olmaktadır. Taksi piyasalarında piyasaya girişi engelleyici devlet müdahalesinin 3 temel rasyoneli bulunmaktadır. İlki, piyasadaki taksi sayısına piyasa süreçlerinin yön verdiği durumlarda aşırı sayıda ticari taksinin oluşacağını ve böylece, hiç ticari taksi kullanamayanlar üzerinde gürültü, trafik tıkanıklığı ve egzozlardan çıkan kirlilik gibi ilave (sosyal) maliyetlerin ortaya çıkacağını, bu nedenle piyasaya girişin kısıtlanması gerektiğini ima etmektedir. İkinci gerekçe olarak, taksimetre ücretlerinin kontrol edilmediği durumlarda taksici ile müşteri arasında fiyat, yol tanımı ve hizmetin niteliği konusundaki bilginin eş nitelikte dağılmamasından (asimetrik enformasyondan) dolayı tüketicilerin istismar edileceği ve rekabetin yıkıcı etkilere neden olacağı ve bundan dolayı bu piyasaların regüle edilmesi gerektiği iddia edilmektedir. Son olarak, taksi hizmeti, özellikle fiyatın marjinal maliyete yakın olduğu durumlarda, diğer toplu taşıma sistemlerinin ikamesi olabileceği savından hareketle, bir kamusal mal/hizmet olarak düşünüldüğü için de regüle edilmektedir. Bu nedenlerle piyasada bırakınız yapsınlar, etkinlik sağlayamaz, piyasa başarısız olur ve devlet müdahalesine gerek duyulur. Ancak beklenenle gerçekleşen arasındaki fark, bu piyasayı sorunlu kılmaktadır.

Bu anlamda İstanbul ticari taksi piyasası, eşsiz bir laboratuvar olma özelliği sergilemektedir. Diğer dünya örneklerinde olduğu gibi İstanbul’da da piyasaya giriş 1991’den bu yana devlet eliyle kısıtlanmaktadır. İstanbul’da 1991’de piyasaya giriş 18000 taksi ile sabitlendiğinde 1000 kişi başına düşen taksi sayısı 2,5 idi. Nüfusun 13 milyon olduğu bugün bu oran 1,4’tür. Bu oranlar Ankara için 2,1, Antalya için 7,6’dır. 1991 için taksicilik hizmeti ifa etmek üzere piyasaya girmenin maliyeti, bir taksi aracı satın almak ve üyelik aidatı yatırmak olduğu düşünüldüğünde, bugünkü fiyatlarla 50 bin liralık bir maliyet, piyasaya girmek için yeterliydi. Ancak bugün piyasada bir plaka, 1 milyon liraya yakın bir fiyattan satılmaktadır. Bu durumun ima ettiği sonuç şudur. Arz sabit kaldığı halde, talep artmış ve bu nedenle regülasyon, ikincil bir piyasanın oluşumunu getirmiştir. Taksi piyasasının içinde bir de plaka piyasası oluşmuştur. Bu alan hiçbir şekilde düzenlenmediği için de elinde plaka bulunduranlar, devlet eliyle tekel imtiyazı elde eden çıkar grupları haline gelmişlerdir. Şimdi piyasa, dışsallık, asimetrik enformasyon ve kamusal mallar gibi hastalıkların iyileştirilmesi için regüle edilmek yerine, sadece ve sadece bu imtiyazlı çıkar gruplarının lehine olacak şekilde regülasyona tabi tutulmaktadır. Zira açık bir biçimde 50 bin korsan taksinin varlığı, 18 bin yasal taksinin piyasadaki talebi karşılamadığını göstermekle birlikte, regülasyonun kendisinin, piyasada başka olumsuz dışsallıklara neden olduğunu da göstermektedir. Açıkça piyasaya girişin engellenmesi, kaçınılan daha fazla dışsallık sorununun temel kaynağı olmuştur.

PLAKA FİYATLARI NİÇİN YÜKSELİYOR?

Bununla birlikte piyasa, devlet eliyle tekelci bir piyasa haline geliyor. Dolayısıyla İstanbul ticari taksi piyasası bir devlet başarısızlığıdır, piyasa başarısızlığı değil. Uludağ Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kadir Yasin Eryiğit ile yaptığımız bir çalışmaya göre piyasada devlet eliyle neden olunan yüzde 1’lik bir arz kısıtlaması, plaka fiyatlarında, yüzde 0,71 oranında bir artışa neden olmaktadır. Daha anlaşılır ifadesiyle, korsan taksiler de düşünüldüğünde piyasadaki taksi sayısı olması gereken 68 bin taksiye göre devlet tarafından yaklaşık yüzde 75 kısıtlandığı için plaka fiyatlarında yaklaşık yüzde 55’lik bir suni artışa (tekel rantına) neden olunmaktadır. Bu oran enflasyondan arındırılmış reel artıştır. Yani, ilk duruma göre yüksek artışın geri kalan kısmı enflasyondan kaynaklanmaktadır. Daha ciddi sorun şu ki, bu piyasa domates piyasasından farklıdır. Taksi piyasasında rekabetin işlediği durumlarda taksi plakasının fiyatı oluşmaz. Taksi plakası piyasasının ve dolayısıyla plaka fiyatının oluşmasına neden olan unsur, devletin piyasaya müdahale etmesidir. Dolayısıyla aslında bugün İstanbul’da plaka fiyatının 1 milyon liraya kadar yükselmesinin tek sorumlusu, devlet regülasyonudur.

Plaka piyasasının ve suni tekelci rantların oluşması, piyasadaki tek sorun değil, sadece sorunun başladığı yerdir. Zira bir kez devlet iktisadi regülasyon yoluyla rekabetçi süreçlere bırakılabilir bir piyasayı regüle etmeye başladığında, diğer regülasyonlar, bu başlangıç durumunu muhafaza etmek üzere tesis edilmek için çıkarılmaya başlar. Başlangıçta piyasadaki mülkiyet hakkını piyasa değil, devlet belirlediği ve imtiyazlı özel çıkar grupları tesis ettiği için, geri kalan düzenleyici süreç de bu çıkar gruplarının, devlet içindeki karar alıcı politikacıları manipüle ederek, onları tesir altında bıraktığı bir fasit daireye dönüşüyor. Sonuç, bir rant arama toplumudur. Şimdi piyasa, arz tarafında regülatör olarak devletin ve talep tarafında çıkar grupları olarak tekel gücüne sahip, imtiyazlı plaka sahiplerinin bulunduğu bir yapıya dönüşmüştür. İktisadi bir hizmetin satıldığı piyasa, siyasi bir malın üretildiği politik bir piyasaya dönüşmüştür. Tam ifadesiyle piyasa süreçlerinin yerine manipüle edilen siyasi süreçler geçmiştir. Bu nedenle piyasada ücret kontrolleri de bu çıkar gruplarının faydasına olacak şekilde belirlenmektedir. Yine bizim yaptığımız hesaplamalara göre taksimetre ücretleri, ekonominin genişleme dönemlerinde enflasyon oranlarının üzerinde belirlenirken, gerileme dönemlerinde enflasyon oranının altında belirlenmektedir. Bunun ima ettiği sonuç ise, genel bir trend olarak İstanbul ticari taksi piyasasında taksimetre ücretlerindeki artış, piyasaya giriş regülasyonundan etkilenmekte ve plaka fiyatlarındaki yüzde 1’lik artış, taksimetre ücretlerinde enflasyon arındırılmış reel değer olarak yüzde 0,32’lik bir artışa neden olmaktadır. Plaka fiyatlarındaki artış, enflasyonist bir baskıya neden oluyor. Taksimetre ücretlerinin ekonominin genişleme dönemlerinde enflasyonun üzerinde, gerileme dönemlerinde altında belirleniyor olması, ayrıca manidar görünüyor.

SORUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN…

İstanbul için daha ciddi sorun, burada başlıyor. Zira buraya kadarki uygulama ve sonuçlar örneğin New York’ta da benzer. İstanbul’un farkı, piyasada, hizmet kalitesine ilişkin sosyal düzenlemelerin yokluğudur. Diğer dünya metropollerinde trafik tıkanıklığı sorunu, devleti, piyasaya girişi kontrol etmeye zorluyor, ama aynı zamanda, sürücünün adli sicil kaydı, çalıştığı güzergâh bilgisi, güvenliği, hatta dil bilgisi, aracın yaşı, rutin bakımları, emniyeti vb. gibi hizmet kalitesine ilişkin düzenlemeleri yapmaya da zorluyor. Pek çok dünya başkentinde 5 yaş üzerinde araç piyasaya çıkmıyor. Sürücü ve yolcuyu güvenlik altına alan araç içi güvenlik düzenlemeleri getiriliyor. Sürücülerin 5 yılda bir adli sicil taramaları yapılıyor. Belli suçları işleyenlere lisans verilmiyor. New York gibi kentlerde sadece taksi piyasasındaki sorunlara bakan ihtisaslaşmış mahkemeler bulunuyor. İstanbul’da bu regülasyonların hiçbirini görmek mümkün değil. Nedeni açık. Piyasadaki çıkar ve baskı grupları, kendilerine ilave maliyet anlamına gelen bu tür regülasyonların çıkarılmasını istemiyor ve bunların çıkarılmaması için baskı gücünü yeteri oranda kullanıyorlar. Türkiye’de taksiciler gibi esnaf odalarının toplantılarına siyasi partilerden genel başkan ve hükümetlerden başbakan düzeyinde katılım oluyor. Hatta bazen bu toplantılardan sonra yasal düzenleme bile çıkarılıyor! Ama bu düzenlemeler son korsan taksi düzenlemesinde de olduğu gibi genellikle piyasadaki tüketiciler değil de çıkar grupları lehine oluyor.

Sorunların çözümüne dair yapılacak pek çok şey var. Bir kısmını Atilla Yayla yazdı. 3 önemli politika önerisi ekleyebilirim. İlk olarak piyasaya giriş ya tamamen de-regüle edilmeli veya müzayedeler yoluyla 1000 kişi başına düşen taksi sayısı baz alınarak optimal düzeye kadar taksi girişine tedrici olarak izin verilmelidir. Müzayede yönteminde oran, yıllar geçtikçe nüfustaki değişime göre revize edilmelidir. Eğer plaka üzerinden rant oluşması engellenmek isteniyorsa, piyasada plakanın el değiştirmesine izin verilmemelidir. Ancak bu çok önemli değil. Özellikle geçişin ilk dönemlerinde uygulanması bile gerekebilir. Tamamen de-regülasyon yönteminde, elinde plaka bulunduranların zararı, müzayede ile elde edilen gelir yoluyla tazmin edilmelidir. Böylelikle gelecek itirazlar bertaraf edilebilir ki bu hakkaniyete de uygun olur. İkinci olarak, şirketleşmeye önem verilmelidir. Dünya üzerinde farklı ticari taksi hizmeti uygulamaları mevcut. Bunlardan bazılarına ağırlık verilmesi, taksi sayısı fazla olsa bile tıkanıklığa neden olmayacaktır. Son ve piyasada ilk elden yapılması gereken uygulama olarak sosyal regülasyonlara hızlıca ve keskin bir şekilde geçilmelidir. Ancak bunlar kolay değil. Hükümet, bir değiş tokuşa karar vermek zorundadır. Bu karar, piyasaya girişi serbest bırakmakla ortaya çıkacak olan trafik tıkanıklığı gibi negatif dışsallıklar neticesinde oluşacak sosyal maliyet ile kişi başına düşen taksi sayısındaki artışın ve ortadan kalkması muhtemel plaka rantının tüketici refahı üzerindeki faydası arasındaki fayda maliyet hesabına göre yapılmalıdır. De-regülasyonun faydası, sosyal maliyet artışından fazla ise piyasaya giriş kaldırılmalı, değilse, giriş tahdidi devam etmelidir. Cevap, belirgin görünüyor.

Zaman, 24.07.2012