Ana Sayfa Blog Sayfa 443

Hazır mısınız Kürt devletine?

Kürt meselesi ‘sümen altı’na saklanabilecek gibi değil; acil ve önemli. Üstelik artık sadece Türkiye içinde çözülebilecek bir mesele olmaktan da çıkmış durumda.

Kürt coğrafyası fokur fokur kaynıyor. Irak’ta fiilen bir devlet, hukuken özerk bir bölgesel yönetimin kurulmasının ardından şimdi de Suriye’de Esed rejiminin düşmesi durumunda özerk bir Kürt yönetimi kurulacak; bağımsız bir ‘Batı Kürdistan’ ihtimali bile mevcut.

Bu gelişmeler Türkiye’yi de ciddi biçimde etkileyecek. Kürt meselesinin ulusal sınırları ‘aşan’ bir mesele olduğu hep söylenirdi; şimdi, ulusal sınırları ‘zorlayan’ bir mesele haline geldiğini artık anlamış olmalıyız.

Suriye’den devam edelim… Esed rejiminin günleri sayılı. Çatışmalar Şam ve Halep’i de içine aldı, Kuzey’de de kontrol yer yer Kürt gruplara geçiyor.

Esed yanlılarının ‘çıkış stratejisi’nin ülkenin Batı’sına çekilerek bir Nuseyri devleti kurmak olduğu söyleniyor. Buna karşı pek itiraz da yok, özellikle uluslararası çevrelerde. Birkaç nedeni var. Mısır’la birlikle İsrail’le sınırı olan çok önemli bir Arap ülkesidir Suriye. Bölünme, Suriye’nin bölgesel etkisinin iyice azalması anlamına gelir. Bölgesel güç iddiasındaki Mısır ve Suudi Arabistan bundan rahatsız olmazlar. Türkiye de kaostansa Suriye’nin bölünmesine razı olur. İsrail için ise bu talih kuşu anlamına gelir.

Esed sonrası Suriye’de en çok kaygı duyulan gelişme, iç savaş. Savaş’ın tarafları olarak da yıllarca yönetimden dışlanan çoğunluk Sünnileri ile azınlıktaki Nuseyriler ve Hıristiyanlar görülüyor. Alevi ve Hıristiyanların çekileceği Batı’daki bir Nuseyri devleti iç savaş riskini düşüren önleyici bir mekanizma olarak görülebilir. Batı dünyası bu fikre yakın. Bosna’dan da biliyoruz; ‘etnik veya dinsel temizlik’ çatışma önleyici, barış kurucu bir mekanizma olarak desteklenebiliyor. Bosna’da bunu çok kötü uyguladılar, Suriye’de de sıcak bakarlar.

Ancak unutmayalım; Suriye eğer bölünecekse üçe bölünür. Batı’da Nuseyriler, merkezde Sünni Araplar ve Kuzeyde Kürtler. Kürtler, doğrusu Esed rejiminden hiç uzak durmadılar, ama artık kendi ellerini oynayacaklar. Hemen Doğu’larında ilham, akıl ve kaynak alacakları bir yapı var. Son haberler bu sürecin başladığını gösteriyor. Kuzeyde dört şehrin kontrolü Kürtlere geçmiş. Daha doğrusu, çekilme stratejisinin bir unsuru olarak Esed bölgeyi Kürtlere teslim ediyor. Kamışlı da yakındır, verilir.

Bizim devletimize duyurulur; bölgedeki Kürt jeopolitiği yeniden şekilleniyor. ‘Büyük Kürdistan’ artık birçok Kürt için hayal değil. Bakarsınız ‘ilk bağımsız Kürt devleti’ hiç beklenmeyen bir yerden, Suriye’den çıkar.

Hazır mıyız buna? PKK’nın bir Türkiye örgütü olduğu kadar aynı zamanda bir Suriye Kürt yapılanması olduğunu unutmayalım. Ayrıca, bölgedeki gelişmelere Türkiye Kürtlerinin ilgisiz kalması beklenemez. Hâlâ Türkiye’nin Kürt sorununu ‘idare edilebilir’ sanıyor musunuz?

Bölgede Kürt nüfusun olduğu ülkelerde radikal değişiklikler oluyor. Irak’ta ülke fiilen bölündü. Hukuken bölünmesi de çok uzak bir ihtimal değil. Suriye’de değişim rüzgarı Suriye Kürtlerine özerklikten fazlasını verebilir; Nuseyri devleti kurulursa Suriye Kürt devleti de gündeme gelir…

Kürt nüfusun yoğun olduğu üçüncü ülke Türkiye. Biz ne yapacağız?

Büyük bir kriz Türkiye Kürtlerini de koparır. Yıllardır, ‘bir askeri darbe Türkiye’yi böler’ diye boşuna uyarmadık. 2004’te, 2005’te 2007’de bir darbe olsaydı Türkiye bölünmüştü. Bundan sonra da darbe veya farklı türden büyük krizler çıkarsa Kürtleri tutmak imkansız olur.

Dolayısıyla hükümet, ‘böyle gelmiş böyle gider’ deme lüksüne sahip değil. Kürt sorununu bu hükümet çıkarmadı elbette. Aksine, asimilasyon ve inkar politikalarına son vererek farklı bir duruş sergiledi, açılım girişimlerinde bulundu. Ancak son zamanlarda bir yandan eski güvenlikçi politikalara dönmek, öte yandan da PKK ile görüşmek gibi çelişkili sinyallar gönderiyor.

Ama gelinen nokta, bölgesel gelişmeler ve yeni jeopolitik durum daha fazlasının yapılmasını gerektiriyor. Sorunu AK Parti icat etmedi elbette, ama çözecek olan o. 2023 vizyonundan bahseden bir yönetim Kürt meselesini gündelik politikalarla çözemez, hele Kürt coğrafyası hızla Kürt devletlerine dönüşürken…

 

Zaman, 24.07.2012

Religion, Democracy, and the New Turkey

Krista Tippett, host: As dictatorships end in the Arab world, people there are looking for inspiration, and they’re looking to Turkey — a democracy with a population that is 98 percent Muslim. Turkey grows more fascinating and important by the day. It has a growing economy, it straddles Europe and Asia, and it has Greece, Iran, and Syria on its borders. The shapers of the “New Turkey,” as it’s sometimes called, are drawing on ideals they find in Turkey’s past as the center of the Ottoman Empire.

That lasted 600 years, into the 20th century, and had large Christian and Jewish as well as Muslim populations. But when it collapsed after World War I, Mustafa Kemal, known as Atatürk, created the Turkish nation-state along staunchly secular lines. I recently visited Istanbul and met with Mustafa Akyol, a Turkish political commentator, who also calls himself a freelance Muslim. He offers a deeper understanding of this “New Turkey” and its intersection of democracy and religious devotion.

Mustafa Akyol: We have come to a basic live-and-let-live consensus, although culture wars are going on with some issues. But I think it’s in Turkey many people accept, the majority accept that, if people want to wear a headscarf, let them wear it. If they want to wear a miniskirt, let them wear it, and that’s what Turkey’s about.

Ms. Tippett: And that is what you see here. You see everything all together.

Mr. Akyol: You see that, for sure. And actually, by that example, Turkey is now meaningful for the Arabs. There are many Arab tourists coming to Turkey and they see huge mosques with a lot of attendance and they see huge bars with a lot of attendance. And that’s what Turkey is, and maybe they want to be like this country now.

Ms. Tippett: I’m Krista Tippett, and this On Being from APM, American Public Media.

Mustafa Akyol writes for several English- and Turkish-language journals and also publishes in the West. He was born in 1972. This was a period of instability, which ended in a military coup — the third since the beginnings of Turkish democracy in the mid-20th century. Mustafa Akyol’s personal story is a kind of prism on some of the change Turkey has undergone in recent decades. His grandfather was a devout Muslim. And while he was growing up, his journalist father supported the secular vision of Atatürk. Mustafa Akyol himself is a sometimes supporter, sometime critic, of the current devoutly Muslim prime minister, Tayyip Erdogan.

I spoke with Mustafa Akyol in his light-filled apartment in the Fulya neighborhood of Istanbul, surrounded by minimalist furniture, a pinging iPad, and a poster of Rocky Balboa.

Ms. Tippett: I do want to start with the fact that what we now call the Middle East was, you know, once part of the Ottoman Empire, and here we are, this place that was the center of it.

Mr. Akyol: The more I think about that.

Ms. Tippett:
Yeah. Well, I mean, that that still matters. And maybe it matters in a new way now.

Mr. Akyol: For sure. What we call the Middle East today was the Ottoman Empire until the 20th century. And as a Turk, I’m not saying this only with a sense of pride or nationalist ethos, I’m saying this also as a historical basis for reform, democracy, and change in this region. One thing that is little noticed about the Ottoman Empire, in this part of the world or in the West, is that the Ottoman Empire had a very long and interesting and phenomenal period of modernization.

I mean, when the Empire collapsed, it was not this medieval monarchy where the sultans rule. It had become a constitutional monarchy with a parliament, an elected parliament. It had Jewish and Christian members in the parliament. Laws were introduced, which gave more rights for women. Jews and Christians of the Empire had become equal citizens, which is still not the case in some countries in the Middle East. And the Ottoman elite, the statesmen of the Empire and the intellectuals, had discussed these issues.

For example, the synthesis between Islam and democracy, which is now being debated again in the first, you know, decade of the 21st century, it was discussed by Ottoman scholars. And it was Ottoman intellectual Namik Kemal who said, Well, democracy actually corresponds to the Islamic idea of consultation and the Western principle of freedom, liberty, these actually come from the roots of our village and the idea of individual rights.

Ms. Tippett:
Yeah, you must have talked a lot about how there’s a great emphasis placed on individual responsibility, which is compatible with the democratic ideal.

Mr. Akyol: Definitely. Definitely. I think if you don’t have a strong base of political liberalism, your democracy will be also troubled. Because right now in the Middle East there’s democratization; but I also see the difference between a liberal democracy and an illiberal democracy where, you know, individual liberties are not secured. And even Turkey is still struggling with those nuances. And I’m sure those problems are there in Tunisia and Egypt, especially right now these days.

But the Ottoman effort of modernization in the late 19th century, called the Tanzimat, the reorganization period, in which the Islamic caliphate, the most authoritative Islamic institution on earth, really tried to incorporate some of the systems and ideas that we call Western. And these are liberal Western ideas. Because from the West we also had some bad ideas coming to this part of the world, like fascism or the idea of a single-party state, which still dominates Syria, for example. So not everything that came from the West is great. But I think liberal democracy is the better side of the Western modernity, in my point of view, and the Ottomans tried to incorporate that in the late 19th and early 20th century, and I think the struggle there is very valuable because it shows that democracy has some local roots in this part of the world.

Ms. Tippett: So that’s an important piece of this history that you draw on now.

Mr. Akyol: Well, sort of. But I also focus on Ottoman reformers of the 19th century and show how they addressed tough questions like apostasy, you know. Because apostasy, which is like changing your religion from another religion, which should be, of course, free, is banned in classical Islamic law. But if you go back to the origins of it, you see that it was banned out of a political consideration: It was seen as changing your side in battle.

But ultimately, the Ottomans realized this and they, you know, set apostasy free. So it became possible in the late Ottoman Empire to become a Christian if you’re a Muslim. Or there were even open atheists in the Ottoman Empire who were advancing philosophies of some atheist European thinkers, and Ottoman Islamic scholars did not behead them or did not stone them; they wrote books criticizing their philosophy and advancing the Islamic philosophy.

So I think that sort of open debate and discussion is what we really need in the Middle East. The people who think that it is never unheard of in this part of the world are wrong. There are liberal trends in the Middle East and there are, of course, very authoritarian and tyrannical trends too, and they have struggled throughout the centuries.

Ms. Tippett: So modern Turkey, what we even think of as modern Turkey, was born after World War I. And that was referred to as the secular revolution of Mustafa Kemal Atatürk. You would have grown up in that world. You had been born into that world. I am curious about this because Atatürk clearly, I mean just having been here a couple of days, is still such an important figure.

Mr. Akyol: Oh, cult of personality, totally.

Ms. Tippett: Yeah. So, how did you think of Atatürk and the Turkish identity, which at that point was secular, growing up here?

Mr. Akyol:
Great question. First of all, I should say I think secularism is a bit overrated. Because secularism in the sense of cleansing religion from the public square, especially in the French way, is not a guarantee for either democracy or liberalism. I mean, we have had many secular tyrants in this part of the world. Even if you actually compare, for example, the late Ottoman Empire to republican Turkey, you can find that Christians of the late Ottoman Empire were more free than the Christians of republican Turkey, which was a secular republic. Because with secularism came also nationalism, which was a much less tolerant force than the classical Islamic ideas of, you know, different faiths and the People of the Book, as Islamic tradition calls Christians and Jews. For example, I mean, I believe, in principle, in a secular state. I think it’s a good idea to have a state which is not defined by religion. But if that state is defined by some other philosophy than religion, such as Marxism-Leninism, as we saw throughout the Cold War, or fascism, then that’s, that can be an even worse example. So …

Ms. Tippett: Was there religion in your family? Your grandfather, I read, was …

Mr. Akyol: My grandparents were very pious Muslims. And I think from them I got my first crash course into Islam, as I would call it. I learned the basics of my religion from my grandfather. And actually, there’s even a story that, one day in my grandfather’s library, I found the book which had very inspiring quotes from the Qur’an about creation and human beings and life. But also a quote, not from the Qur’an but from an old Islamic book, which said, “If your children do not start to pray at the age of 10, then beat them up.” I read that at the age of nine. And actually that was probably the beginning of my struggle with the authoritarian elements within Islamic law and tradition. And how can we reform them and how can we face them as believers of Islam.

My parents were, like, reasonably religious too in a common Turkish sense. But I think one thing I learned from my parents, especially my father, is a stance against tyranny. Because my father, like almost every politician and intellectual in the 1980s, were imprisoned by the military junta in 1980 — for nothing. The military junta arrested some 600,000 people, and many people were tortured, and I at the age of eight saw my father behind the barbed-wired corridor in this military barracks, which looked like a Soviet gulag.

Ms. Tippett: I’m Krista Tippett, and this is On Being. Today, we’re in Istanbul, seeking a sense of the emerging Turkish model of religion and democracy. I’m with journalist Mustafa Akyol. Tayyip Erdogan, an openly devout Muslim, was elected prime minister of Turkey in 2002. Many Western commentators and many Turks reacted to his election with alarm and continue to fear encroaching Islamism. But for now, modern Turkey seems to exist in a functional, even creative, tension — between the secular culture championed by Atatürk, who is still revered, and a new religious openness ushered in by Erdogan, the first leader in Turkish history to win three straight elections. Turkey was once a place where devout Muslim women were known to wear wigs over their headscarves because Atatürk and his successors banned all religious expression in public. Today, controversially for some, the prime minister’s wife wears a headscarf.

Ms. Tippett:
You’ve made the point that secularism as it was embodied in the Turkish government was — you said was secularist. And it was modeled on the French idea of freedom from religion, and not the American idea of separation of church and state, a secular state in which religions are free.

Mr. Akyol: Totally. I think that one of the biggest tragedies of the Muslim world in the 20th century in the Islamic Middle East is that it never experienced a liberal republic like it is the United States. The so-called modern secular republics in this part of the world were always one-party states, like the Kemalist system in Turkey, or the Nassers and the Mubaraks of Egypt or the Ben Ali of Tunisia. And so the alternative quickly became the Islamic radicals which resisted these secular authoritarian regimes. So the Middle East was haunted between these secular authoritarians versus Islamic authoritarians. And the middle ground, a political system of pluralism and call it liberal democracy, was hardly experienced.

Now I’m happy to see that with the Arab Spring, it’s for the first time that we see, not the sudden emergence of a liberal democracy, for sure, but the first twilights of a would-be liberal era in the Muslim world. In Turkey, if you’re lucky for one thing, we’re not lucky because we had a secular one-party state, Arabs had that too. We are lucky because we had our first free and fair elections in 1950. And since then, Turkey is a functioning democracy with a lot of flaws, with military coups, but still liberal laws and freedom of speech. But we had more chance to experiment with a multiparty democratic system. Egyptians are trying it just for six months right now.

Ms. Tippett: Yeah, it’s in its infancy.

Mr. Akyol: It’s a new thing for them.

Ms. Tippett: It seems to me that you became more religious, or are you more religious than your parents, or more sympathetic towards Islam as a …

Mr. Akyol: I am more theologically inspired than my parents. But my social life can be sometimes even more liberal than my parents. They never dated, like, people. I mean, they married at the age of 22. I’ve lived in a more global world, traveled more, and have more international friends, and so on.

Ms. Tippett: How did that happen to you? How did you start to become, I like that, “theologically inspired”?

Mr. Akyol: Well, because I think my parents lived at a time when your identity was very well defined by your family and your upbringing and your culture and your surroundings. Whereas I lived at a time when who we are, what is the right thing in life, what are the purposes of life, became more, became questions that need, you know, more re-thinking. And in my final years in high school, I met with religious people, like a religious movement in Nurs tradition in Turkey. The people who read the books of Said Nursi, an Islamic scholar who died in 1960. And I was inspired by their teaching. And since then I became very, you know, personally religious.

But over time, I also decided that I’m not following any particular school of thought or any particular community. That’s why I ultimately define myself as a freelance Muslim. But I think my convictions, my faith, my loyalty to the foundations of my faith remains, and I hope it will remain forever.

Ms. Tippett: I sometimes make this analogy, which is very imperfect, but I think it’s still useful to talk about. I mean, you’ve been in the United States a lot. Again, all things being relative and circumstances are very different, but the U.S. also had a secular period in the latter half of the 20th century where elites became very secular and the academy became secular, and there was an illusion of government being secular and workplaces being secular. But the truth is that people remained religious. And, you know, you’ve seen that bubble up again to the surface — in some ways that are difficult and in some ways that I think are just, you know, it’s just become more apparent. And I wonder, I mean, do you think that’s true in Turkey as well? It was a secularist regime and culture officially, but people were still Muslim and now, I mean, you might be a good example of what it looks like when that’s just open again for people to discover.

Mr. Akyol: There are certainly similarities between American and Turkish societies in this sense, when you look at the number of people who believe in God, who pray every day, it’s actually very similar, Turkish and American societies. Peter Berger, the great U.S. sociologist, once said, “The U.S. is a country of Indians ruled by elitist Swedes” — Indians being the religious people, and Swedes are the secular. I, in return, said, “Turkey is a country of Indians ruled by a group of North Koreans.” Right. Well, I wish we had Swedes, I mean, at least they were liberal. But North Koreans, they have their own cult of personality and they’re very authoritarian and so on. So that was the Turkish scene until very recently.

So, a bit like the, you know, rise of the Christian right, the Moral Majority under Reagan, and the Heartland of American, you know, and defying the elites, the Blue America, or, you know, San Francisco or New York. That sort of feeling is a bit similar to the rise of the Islamic, you know, muscle, or the Islamic energy in Turkey.

It would have been very bad if this Islamic revival was like in Iran, you know, the dictator being overthrown by another dictator who established now his own dictatorship, you know. The Shah had banned the headscarves; Khomeini came and said, Now everybody will the wear the headscarves because this is his rule. Thank God, in Turkey it didn’t happen that way. Thanks to our democratic experience, the Islamic camp gradually incorporated into the system and, although they remain too conservative from the secular point of view.

I mean, Erdogan has just launched a new culture war on abortion, for example. But these are the things that we see in countries like the United States. I mean, nobody says we should stone women in Turkey; the question is whether abortion should be free or not, which is, well, you can have your positions on this, but it’s not an unheard of debate in a free, open society.

Ms. Tippett: No, it’s not.

Mr. Akyol:
And I also find the U.S. a very important example, as a Muslim from this part of the world, because one thing in the Middle East which blocks an evolution to modernity is the idea that if you become modern, you will be a godless, totally secular society. I mean, I have a very conservative Muslim friend, he went to Amsterdam for a few days, and he said, he came back and he said, “We don’t want to be like those people.” I mean, “I respected those people, but the fact that they’re very secular comes to the believers in this part of the world as something they don’t want to, you know, aspire for.”

Whereas I think in the United States, here is the example of a very devout, pious society in many ways, a very conservative, like, believing society, but it’s very modern and very open. And it embraces freedom. And, of course, it has its own debates and struggles on the meaning of all those things. So I’ve always believed that the United States can be a better source of inspiration of modernity for this part of the world.

Ms. Tippett:
You know, so much of the, what people would talk about when they talked about Turkey in the last 10 years, was, you know, was, will they join the EU? Will they not join the EU? And here we are at this moment, being in the EU is no longer necessarily an enviable thing. The world around Turkey, I mean, Turkey is in this incredible place on the map. Everything is shifting, right? Who knows what will happen, certainly in the near term, in Egypt or Tunisia, but it’s on the move. And Turkey is right in the middle of all of this transformation and I do think, you know, Europe is in transformation too. So, what an interesting time to be Turkish and to be thinking about the things you think about.

Mr. Akyol: It is. Actually, I’m more proud of Turkey than I have ever been. I’m not proud of everything in Turkey these days. We have still a lot of problems when it comes to freedom of speech. We still have not solved the problems of the minorities, let alone the majority. So we, our democracy, is still very flawed. I’m not one of those people who says, We’ve have had a miracle and everything became perfect in this country, no.

Ms. Tippett: But there has been a real evolution.

Mr. Akyol:
There have been important reforms. And the fact that these reforms were partly spearheaded by people of an Islamic commitment is, I think, a good example. It’s a good message. And we are now at a critical juncture, whether Erdogan will — he just today, for example, announced that there will be Kurdish classes in Turkish schools, which is a great reform. But two days ago, he was doing something which is totally unacceptable from the liberal point of view. So he has these two sides. I don’t know which side will win ultimately. So we have our issues.

Ms. Tippett:
It’s too bad. You know, American politicians are completely consistent in all things. Sorry. (laughter)

Mr. Akyol:
We’ll see. We will see where Turkey heads. But I think in the 21st century, Turkey has woken up. I think Turkey is right now becoming more at peace with its history, identity, the Ottoman background. This doesn’t mean we’ll establish an empire, as some people think, or this doesn’t mean that Turkey is turning its face from the West to the East totally. But Turkey is just opening up, and trying to establish the links that it once had with everybody in this part of the world. And it’s, the Muslim identity in Turkey which had been suppressed is now more proud, more visible, more maybe dominant. But if we can manage to frame this change within democracy and by protecting the rights of the secular citizens and the non-Muslims, this will be a great accomplishment. Because we cannot live in a world where there’s a big divide between East and West. We cannot live in a world where you have a choose between the free world or — you need countries that will be gray and black at the same time.

Ms. Tippett:
Different models.

Mr. Akyol: Yeah. And so you need democracies with their own cultural tone to it. If Turkey will be an example of Islamic democracy, it will not happen when it’s run by a bunch of generals who suppress the pious. Turkey will become an example of Islamic democracy when its really pious people embrace democratic values and help advance them. And I think we have made some progress on that.

Ms. Tippett: Erdogan, I wrote down here, you know, sounds like an American politician: “When I’m at home I’m a Muslim, when I’m in the office I work for democracy.”

Mr. Akyol: Yeah. The thing is, Erdogan wants to be this leader who democratized Turkey and who makes Turkey a world power, who has boosted the Turkish economy, and he’s accomplished some of these already. But how well he understands democracy is a good question. And I think his temptation to power sometimes overshadows his commitment to democracy. But it shifts and moves. One day, you wake up and you hear a very liberal Erdogan; two days later, you wake up and see a very angry Erdogan who doesn’t sound like a democratic leader at all. So we will see what happens in the …

Ms. Tippett: I also think you’re making is that the evolution and the maturation of Turkish democracy is the bigger question than Erdogan.

Mr. Akyol: It is. It is also a question of how can we decentralize power, bring a system of checks and balances. And how do we get rid of this political culture which always sees everything in a zero-sum game? I mean, in Turkey there’s a saying, “If you give your hand, you will lose your arm.” Well, my argument is that, “If you don’t give you’re hand, you can never have a handshake.” So if you don’t make concessions on some issues, you will never come to a consensus and agreement. So we still don’t have a basic social contract — with regards to Kurds, with regard to the divisions between the secularists and the Islamists. I think on the secularism issue, we have come to a basic live-and-let-live consensus, although cultural wars are going on with some issues. But I think in Turkey many people accept, the majority accepts, that if people want to wear a headscarf, let them wear it; if they want to wear a miniskirt, let them wear it. And that’s what’s Turkey’s about.

Ms. Tippett: And that is what you see here. You see everything altogether.

Mr. Akyol: You see that, for sure. And actually, by that example, Turkey is now meaningful for the Arabs. There are many Arab tourists coming to Turkey, and they see huge mosques with a lot of attendance, and they see huge bars with a lot of attendance. And that’s what Turkey is, and maybe they want to be like this country now.

Ms. Tippett: I spoke with Mustafa Akyol in his apartment in Istanbul.

Watch a video of our entire, unedited conversation. That’s at onbeing.org. Mustafa Akyol, of course, is just one voice, one approach to the complex reality of this nation and region. We’ll be presenting other different conversations I had in Istanbul, including a Sufi teacher, a woman who is one of the most prominent spiritual leaders in today’s Turkey.

And my producers and I were in Istanbul at the invitation of the patriarch of 300 million Eastern Orthodox Christians worldwide, His All Holiness Bartholomew. More in the coming months on air and online at onbeing.org.

Coming up, Islamic Calvinists. Mustafa Akyol explains how the Prophet Muhammad is inspiring a generation of Turkish entrepreneurs. I’m Krista Tippett. This program comes to you from APM, American Public Media.

I’m Krista Tippett, and this is On Being. Today, I’m in Istanbul with the journalist and political commentator Mustafa Akyol. We’re exploring his perspective. It’s one introduction to the unfolding model of religion and democracy in this country that’s at the center of a region in transformation. Istanbul was once Constantinople, the center of the Ottoman Empire, which flourished when Greek and Roman civilizations failed. Voices of the “New Turkey” like Mustafa Akyol are increasingly drawing on this history as they form a vision of an economically robust, liberal constitutional democracy. And the region is taking note. In one recent poll, 63 percent of Egyptians cited Turkey’s prime minister, Tayyip Erdogan, as the world leader they most admired. The king of Saudi Arabia received 5 percent of that vote, and so did President Barack Obama.

Ms. Tippett: I attended a year ago, 2011, the U.S.-Islamic World Forum, which Brookings and — Were you there this year?

Mr. Akyol: I was there two weeks ago.

Ms. Tippett: This was right after, I mean, this was March 2011, April 2011. Everything was fresh, the Arab Spring. And it was very striking to watch one after the other, you know, Egyptians, Tunisians, stand up and talk about Turkey as the model they were looking at. And I felt like the Turkish participants, even themselves, were just beginning to take this in. How does this new, almost responsibility that’s been handed to Turkey, how are you taking it in, and how might it play into what’s happening?

Mr. Akyol: I think among Turkey’s conservatives there is a belief in what I call “Turkey’s Manifest Destiny.” In the sense that they believe that Turkey has a historic mission on earth, Turks as a people. The idea that Turks were the standard bearers of Islamic civilization for centuries. And this is not just about leading, though, it’s also making the Islamic civilization meet democracy as well. Because democracy is ultimately, I mean, I argue that democratic ideals have some Islamic counterparts. But ultimately, democracy is a creation of the modern West. So the Ottomans also incorporated, began to incorporate, democracy; and Turkey, if there’s anything that is special about Turkey, we had a longer experience with that.

So now, if Turkey can become a country which firmly roots itself in the Islamic civilization with better ties with the Arabs — and you see that, you know, Turkish think tanks are opening bureaus in Cairo right now, that’s great. But also they keep on being a part of the Western alliance, being part of the international system, build dialogue between the tough actors in the Middle East, such as Iran, and the United States, for example.

Ms. Tippett: Well, and also being literally a bridge to Europe as well.

Mr. Akyol: Yeah, exactly. So, if Turkey can walk this, you know, mutual, like, path, it will be a more and more inspiring figure. But this is also — I mean, whether we’ll be able to do this or not, we’ll see. I mean, Turkey still lacks a lot of intellectual background. I mean, very few people in Turkey speak Arabic, because we’ve been cut off from the Arab world. I mean, we don’t speak Arabic, Arabs don’t speak Turkish. These are very different languages.

Ms. Tippett: Right. Right.

Mr. Akyol: The Ottoman language was written by the Arabic scripts and it had a lot of Arabic words, but it was Turkish grammar. Modern Turkey changed the alphabet. It even purged Arabic and Persian words in Turkey to cleanse the language.

Ms. Tippett: I didn’t know that.

Mr. Akyol: We had this thing called the Language Revolution, which is I think catastrophic. The Turkish vocabulary shrank and the Turkish Language Institution, a construct of the new regime, created new dictionaries by artificial words.

Ms. Tippett:
This was the Atatürk regime.

Mr. Akyol: Yeah, that was the Atatürk regime. So the idea was to de-Arabize and de-Persianize Turkish culture. Now that looked like progress from some point of view, but I think it was also impoverishment in terms of literature and even thinking, because, I mean, we lost many nuances. And of course, the whole society became illiterate overnight when you changed the whole alphabet. And today a Turk on the street cannot read what his grandfather wrote. So there are, like, some cultural still barriers between Turkey and the Arab world. But the thing is, the new Turkish elite is willing to overcome these challenges.

Ms. Tippett: Right. I mean, in a sense it’s an interesting, if you look at it in a great big, with a great big view, it’s also a moment for Turkey to reconnect with some of its own best legacy, right?

Mr. Akyol: Sure. Definitely. Definitely. And in Turkey actually there are a few narratives. So if you’re a Kemalist, your golden age is the Age of Atatürk and you think everything was perfect there and all your mission is to keep it living. And if you are a conservative, your golden age is the Ottoman Empire and you connect yourself with the Empire all the time. This doesn’t mean that you have to run an empire again, you have to occupy countries and establish an empire again. But you look to the world from the eyes of an Ottoman.

So what happens in Bosnia becomes very important for you because Bosnia is our Euro-Muslim Ottoman brothers. I mean, there are more Bosnian prime ministers in Ottoman history than, you know, the ones who were ethnically Turkish, or Arabs in Palestine, or Baghdad. When Baghdad, we speak of Baghdad, it’s the Ottoman, it was the Ottoman governor until, you know, the early 20th century. So that way of looking to the world is more actually open-minded in some sense, because also the secularist vision was very nationalist and isolationist.

Ms. Tippett: Yes. Yes. I mean, there are some, I was looking at some polls, I mean, first of all, Erdogan received this rapturish welcome in Egypt in 2011. I was looking at some polls that were done in Egypt by an American think tank. Egyptians were saying, you know, if there could one super power, 41 percent wanted it to be Turkey; Saudi Arabia got 25 percent; the U.S. got 5 percent. Very admiring of Erdogan as a leader. And much more admiring of Turkey than, for example, Saudi Arabia, in terms of the model of the role Islam should play in society and in politics. But I wonder, you know, I was kind of interested, you’ve written about the Islamic Calvinists in 1980s Turkey, where you were part of the renewal of this place. I mean, I just want to ask you: What, if Turkey is presenting a model for emerging democracies with Islamic populations, what are some of the components of that?

Mr. Akyol: First of all, probably I should say, I think there are three models right now in the Middle East. One is Iran, and that’s the model of the people who want to fight and establish theocracies and resist Israel in the sense of, you know, destroying Israel. The other one is the Saudi Arabian model, which is politically moderate, like, willing to have a two-state solution and so on, but religious-wise very authoritarian, like you have religious police. So, I mean, Saudi Arabia is the model of the Salafis, for example. And then there’s Turkey. Now, as a new model, I mean, Turkey was irrelevant 10 years ago because it was a secularist country which didn’t even look to the Middle East which was run by a general, a cadre of generals, who banned the headscarf. Who would Turkey as an example?

But the new Turkey is an example. It’s an example for those people who want to be loyal to their tradition, their religious values, and so on, but also who want to be a part of the modern world. So Turkey is the model right now, for example, the Ennahda Party in Tunisia, which says, Well, we are Islamic people, we come from Islamic backgrounds, but we will not establish an Islamic regime; we will, you know, work with secularists and focus on economic development and reform and modernization and so on and so forth. So in that sense I think the Turkish model, how well the Arabs understand this, is a good question, because there’s a cultural disconnect.

And secondly, I should also say that the Turkish model cannot be imported. I mean, every country has its own history, background. I mean, it would be naive to say that everybody should copy Turkey. But just as an idea that, well, you can be like the Turks in the sense that you can be still visibly and seriously Muslim; but you can focus on economic development, you can be even a part of NATO, but this doesn’t mean that you’re betraying your values. You can stand for Palestine, but you don’t have to oppose Israel’s existence. I mean, as much as, you know, the Turkish government is pro-Palestinian, they’re not anti-Israel. I mean, they have criticized Israel strongly, maybe too strongly, on some issues. But ultimately they want a two-state solution.

So, combining all those things, I think, makes Turkey a source of inspiration for the Arab reformists who in the post-Arab Spring world want to have political movements that are respectful to religion but that are also modern and realistic.

Ms. Tippett: I’m Krista Tippett, and this is On Being — conversation about meaning, religion, ethics, and ideas. Today, in the Istanbul home of Turkish journalist Mustafa Akyol. We are seeking a sense of the distinctive emerging Turkish approach to religion and democracy.

Ms. Tippett: I really like this idea of Islamic Calvinists. Again, there is an echo for me of early American democracy, where all of the organizations of civil society for a long time were Christian: the Rotary Clubs, the Chamber of Commerce, the YMCA, which is now just the YMCA but it was, right, it was the Young Men’s Christian Association. And then gradually over generations, there was a secularization of this.

Mr. Akyol:
Islamic Calvinist is a term coined by a European think tank, the European Civil Initiative, which studied conservative businessmen in Turkey, and especially the heartland of Turkey, the “Midwest” of Turkey, if you will.

Ms. Tippett: Conservative meaning what? Religiously conservative? Politically?

Mr. Akyol:
The religiously conservative businessmen who opened very successful companies. They create, like, refrigerators or TV, or they may produce blue jeans, and sell to Africa and the Middle East and, you know, the four corners of the world. These very successful economically entrepreneurial, hard-working businessmen.

So, especially cities like Konya and Kayseri, which are at the very core of Turkey and are religiously very conservative cities, they found that the businessmen here say, Prophet Muhammad was a merchant. So when they look at Prophet Muhammad they don’t see a warrior, but they see a businessman. And they say that, like Prophet Muhammad, we are opening up companies and, you know, making money. And using that money for also social purposes, like opening up soup kitchens, funding charities, or, you know, like giving scholarships to poor students. Thanks to that initiative in Turkey right now, Turkey has a very large charity sector. And some of that has been politically, you know, recognized by the Gaza Flotilla. But that’s just one example of that.

Turkish NGOs, Turkish charities, open up wells in Africa or bring medicine to African nations. They open up schools, they helped to tsunami victims, and that is financed mostly by this religiously conservative part of the population who believe that helping your neighbor is a Godly duty. And that part of the populace is also the voting block for the AKP of Tayyip Erdogan. Because they see in Erdogan a leader who, you know, reflects their values and who helps their business at the same time. Because the AKP is also a very business-driven party and therefore policy is also very much linked with Turkey’s financial trade interests.

So in that sense, that social transformation is also very important and these Islamic Calvinists are also approaching to their religious tradition, sometimes in a more liberal way than their forefathers. And that also shows how religious attitudes are changing in Turkey, mostly to the positive. Of course, it is a long process and we still have close-minded people.

Ms. Tippett: Yeah, and as I say, I mean, it was a long process in the U.S. as well.

Mr. Akyol: Exactly. Exactly. So just like in the United States where almost every big university was opened by churches, but they gradually became more secular and mainstream institutions, I expect the Turkish civil society to create more dynamic institutions, and I see that the very process makes them look at the world from a more globalist and pragmatic perspective.

Ms. Tippett: Obviously, over the last 10 years I’ve talked to a lot of people about Islam. Just from where you sit, and even across your lifetime, I mean, you actually were not raised that religious, you, as you said, are theologically inspired now. I mean, how do you think about, what is happening in this moment inside this tradition?

Mr. Akyol:
Well, first let me say that Americans hear about Islam unfortunately by looking at or hearing about the most unpleasant elements of the Islamic civilization. And this is happening the other way around in this part of the world. I mean, in 2010 the most frequently quoted pastor in America in the Turkish press was this gentleman in Florida who wanted to burn the Qur’an. He did not represent mainstream Christian attitudes but he was on the news all the time. So there are some very radical Islamic scholars or, you know, imams, who are disrespectful to other faiths, and they make the news, although they don’t represent the mainstream Muslim position.

Having said that, I should acknowledge that, well, the Islamic world needs a lot of change. We need change on issues of religious freedom. The Islamic world was once a beacon of religious freedom when compared to Catholic Medieval Europe. But now it is not. We need reform on women’s rights, we need reform on minority rights, we need a more open mind in many issues. But this change will not come when Islamic countries are being occupied by foreign powers, or they will not come when there are secularist dictators which put people in prison for being pious Muslims. Actually those traumas have blocked the way for reform in this part of the Middle East.

What we need is change within. What we need is a dynamics of change that will be loyal to Islam but will be also more pragmatic and rational and open-minded about the world. And that depends on economic change, that depends on raising a middle class, and that depends also on intellectuals and artists and thinkers and community leaders who will be, again, loyal to their faith, but who will also ask for change, will ask for openness — for the sake of the faith, not at the expense of the faith. In the U.S. sometimes, some people become famous. I mean, you see sometimes ex-Muslims who say, Islam is a very bad religion and I left it, and, they are people and I respect their stories, although I don’t agree with them. I mean, and some Westerners think, Oh, these are the Muslim reformers. I mean, it’s not possible. If there will be a Muslim reformer, that Muslim reformer should respect Islam first.

Ms. Tippett: Right. Moderate Islam will not need, will be faithful.

Mr. Akyol: You cannot expect people who defame Islam to be leading any change in the Islamic world. Sometimes actually they block change because it makes people more defensive.

Ms. Tippett: Another fascinating thing about Turkey is, as you say, I mean, you’ve written that Turkish identity is synonymous with Muslim-ness. But here we are also in what was, and still is, the center of Eastern Orthodox Christianity, 300 million Christians worldwide. We’re going to see Bartholomew, the Patriarch, later in the week. So Turkey is also an experiment in Muslim-Christian encounter.

Mr. Akyol: Certainly the Ecumenical Patriarch, Bartholomew is actually an asset for Turkey. I respect him as a religious leader, a Christian leader. I think he is very wise and he’s, I think, very constructive when it comes to religious dialogue and international issues. I have great respect for the institution. Unfortunately, the Ecumenical Patriarchate has been demonized by some Turks in the 20th century — and not out of Islam most of the time, but out of nationalism.

Turkey’s political tensions with Greece, which were mostly focused on Cyprus, became a reason in Turkey to persecute or demonize the Greeks within Turkey. Although they were Turkish citizens, many people here perceived them as the fifth column of the neighboring Greece. And the fact that Turkish Muslims in Greece did not have full religious freedom became a reason to not give full religious freedom to our Greek citizens, including the Ecumenical Patriarchate.

So this was a vicious cycle that really traumatized Turkish Christians, partly Jews, in the 20th century. But actually in the new 21st century, we are moving away from that doomed legacy and AKP still has a lot of reasons to be criticized for on freedom of speech. One thing that the Erdogan government did was to get rid of some of these limitations on Turkish Christians and Jews.

Ms. Tippett:
I think Patriarch Bartholomew has said that he feels more openness within an Islamic government than he did with the secular government.

Mr. Akyol:
Exactly. Exactly. Because, while Turkey’s secularists did not like religion and religion included Christianity as well. So sometimes you see religious people standing together in the face of an authoritarian secularist regime, and that was the case in Turkey. There have been important Muslim religious leaders in Turkey who have defended the patriarchates or Turkish Jewish community against nationalists who demonize these groups, these minority groups. And I’m happy to see more and more of that. Of course, there are still steps to be taken. The Halki Seminary, the …

Ms. Tippett: The seminary still has not been opened.

Mr. Akyol: … important teaching institution of the Ecumenical Patriarchate, it should be opened. Why it is not still opened, I don’t know. But the problems are coming from Turkey’s educational laws. No private education is allowed in Turkey, everything has to be under state tutelage, including Islamic education, and so on. So there are problems coming from there. But Erdogan should do this reform as soon as possible. And show to the world that “New Turkey,” which is more democratic and more Muslim than the past, is also more free. There are some reasons to say, Yes, that’s the case. There are some still problems which, you know, make that answer not perfect. But I hope, my hope is that the Erdogan government will keep on reforming and those reforms will include reforms that will further help the Christians of Turkey.

Ms. Tippett: So there’s a lot of fear among secular Turks. The world has changed for them in a very challenging way. And I wonder how you respond to that fear, you know. What is the voice for secular Turks now in this emerging Turkish political …

Mr. Akyol:
Well, secularist Turks may be — there are differences between secularist Turks and …

Ms. Tippett: Secular and secularists, OK.

Mr. Akyol: There can be secular liberals who think differently from a secularist.

Ms. Tippett: And there can be secular Muslims as well. OK.

Mr. Akyol:
Yeah, yeah, certainly. Well, secularist Turks, they need to understand that, well, if they want political power, they should win elections. I mean, until now they held political power through the military or the judiciary, which protected their ideology in the face of elected governments. That’s why they got lazy. They have no vision for the future of Turkey. They don’t know how to govern an economy. Turkey’s main opposition which represents the secularists’ main trend in society, they are still very weak when compared to the party of Tayyip Erdogan in terms of their economic vision, in terms of their understanding of the world, in terms of their understanding of foreign policy. So they need to learn how to win votes, as the Islamists have done before.

Ms. Tippett: We talked about this incredible place of Turkey on the map. It means that Turkey is at the center and can and certainly is poised to be a kind of leader. I also could imagine that you could say this is an impossible place to be on the map.

Mr. Akyol: Well, Turkey is certainly in a tough neighborhood. Our longest border is with Syria, which is not the most pleasant country. The other one is Iran. And there is, well, the Caucasus, Armenia, and, well, we have a closed border with Armenia, unfortunately, and there is Azerbaijan and Georgia, it goes on. And so these are all countries with deep political problems. Well, the European side used to look nicer. Greece was OK until recently. But now Greece is collapsing, so we have issues there. So Turkey is indeed in a very tough neighborhood.

But being in a tough neighborhood might be a disadvantage, or it can be an advantage, if you’re a country that can influence your neighbors for good. The Arab Spring will of course change the structure of the political situation in the Middle East. I’m not saying this in a way which is disapproving of the Arab Spring, not at all. But the relations between Syria and Turkey became very tense because Turkey stood, rightly, in my view, with the opposition against the regime, the tyrannical regime of Bashar Assad. But ultimately I think Turkey can turn this dangerous neighborhood into an asset for itself and even help its neighbors. For example, one thing Turkey desperately tries to do is to find a diplomatic solution to the nuclear crisis between Iran and the West. We tried, we tried a few times; it didn’t fully work yet. But the talks in Iran …

Ms. Tippett: I think Turkey can become that …

Mr. Akyol: Yeah. The talks in Istanbul between Iran and the West were the most fruitful one, and it is Tayyip Erdogan who can have a great meeting with Barack Obama and then the next day go to talk to the Ayatollah Khomeini and communicate between these two leaders while having their trust, both of them. So that’s a rare country. So maybe being on the border of Iran can have an advantage in that sense. We will see. For a long time Turkey feared anybody that’s beyond its borders. When I was in school we learned that Turkey is a country surrounded by seas from three sides and by enemies from four sides. That was the motto I learned in school, and it was the ’80s. And Tayyip Erdogan, the prime minister, he said that Turkey is not a country like that anymore. So Turkey is becoming more global-minded. And I welcome that change.

Ms. Tippett:
Mustafa Akyol is a Turkish columnist for the English-language Hürriyet Daily News. He is the author of Islam without Extremes: A Muslim Case for Liberty. You can watch my entire conversation with Mustafa Akyol at his home in Istanbul at onbeing.org. And there you can also sign up for our newsletter. It’s a weekly email with my thoughts on each week’s show as well as links to what’s happening on our website and in the world. Just click on the Newsletter tab at onbeing.org. And Like us on our Facebook page. That’s facebook.com/onbeing. Find us on Twitter, our handle: @beingtweets.

http://www.onbeing.org/program/transcript/4752#main_content

Onbeeing, 12.07.2012

Toplumu nasıl İslamlaştrsak?

Türkiye’de son on yıldır bir “muhafazakârlâşma” edebiyatı sürüp gidiyor.

Eskiden sadece Kemalistlerden duyulan bu “endişe”nin son dönemde bazı sol-demokrat veya liberal kalemlerden de duyulur olması ise, yabana atılmaması gereken bir gelişme. (Söz konusu kalemler şaşmaz birer pusula filan değiller elbette; ama “endişeli modernler”in bir önceki dalgasından daha kayda değerler.)

Batı basınında ise bizde “muhafazakârlâşma” denen şeye daha açık sözlü bir ifadeyle “İslamlaşma” deniyor. Ben de, açık sözlülüğü sevdiğimden, öyle diyeceğim.

Ve hemen şunu ekleyeceğim: İslamlaşmaya taraftarım!.. Çünkü ben, elhamdülillah Müslümanım, ve toplumda daha fazla insanın daha Müslümanca yaşamasını dilerim. Umarım ki daha fazla insan Allah’a inansın, O’nun nimetlerine şükretsin, bu niyetle namaz kılsın, oruç tutsun, zekat versin. İsterim ki daha fazla insan, sahip olduğu bedenin, ruhun, hayatın ve her şeyin Allah’ın bir lütfu olduğunu bilerek yaşasın.

Ancak, böylesi bir İslamlaşma’nın, laik kesimin endişe ettiği “dayatma” yöntemiyle sağlanamayacağından da eminim.

Dayatınca ne oluyor

Bu dayatma yönteminin en radikal örnekleri, Suudi Arabistan ve İran gibi “İslam devleti” olma iddiasındaki rejimlerde yaşanıyor. Kendilerine “din polisi” veya “devrim muhafızı” denen mekanizmalar, toplumun İslam’ın gereklerine göre (daha doğrusu kendilerinin o gereklerden anladığına göre) yaşamasını sağlamaya çalışıyor: İçki yasak, tesettür zorunlu, ibadetler bile kimi zaman mecburi…

Ancak dikkat ederseniz, devlet zoruyla dayatılan tüm bu pratikler, dindarlığın ancak dışsal yansımaları ile ilgili. Oysa, biliyoruz ki, İslamiyet’te birincil mesele, insanın kalbindeki “iman” ve ondan kaynaklanacak “niyet”tir. Bu “içsel öz” olmadıktan sonra da yapılacak hiç bir ibadetin hiç bir değeri yoktur.

Suudi ve İran örneklerindeki sorun şu ki, insanların dış görünüşünü İslamlaştırmak için büyük gayret sarf eden rejimler, onların içlerine pek olumlu tesir etmiyor. Hatta denebilir ki, insanları ikiyüzlülüğe ittikleri için, onların dindarlığına zarar veriyorlar.  (Kendi ülkelerinde ulaşamadıkları günahlara yurtdışına çıkınca üşüşen Suudiler ve İranlılar örneğinde görüldüğü gibi.)

İman ve erdem

Peki İran ve Suudi Arabistan’la Türkiye’nin ne alakası var?

Doğrudan bir alakası yok elbette. Türkiye’nin bir “İslam devleti”ne dönüşeceği yok. AK Parti’nin böyle bir niyeti ve hedefi olmadığı gibi, “farklı yaşam biçimlerine saygı” da iktidar partisinin sıkça vurguladığı bir ilke.

Gelgelelim, “muhafazakâr kesim” denen geniş yelpaze içindeki herkesin hoşgörülü olduğunu söylemek de zor. (Eyüp’deki biralı Rock festivalinin kapısında “bir gece ansızın gelebiliriz” diye tempo tutarak tehdit savuran “Alp Erenler,” örneğin, herhalde hoşgörüye fazla meraklı değiller.)

Gerçekten de bir “mahalle baskısı” üretmeye eğilimli olan bu kesimler anlamalılar ki, eğer toplumu sahiden İslamlaştırmak istiyorlarsa, bunu dindarlığın dışsal tezahürlerini dayatarak yapamazlar. Bu, aksine, ters teper. Yani dine karşı mesafeli ve hatta tepkili kitleler üretir.

Toplumu sahiden İslamlaştırmanın tek yolu, insanların kalplerine tesir etmektir. Bu da öncelikle dindarlığın özü olan “iman”ı güçlendirmekle olur; başta Risale-i Nur temelli hareketler olmak üzere, nice sivil cemaatin onyıllardır başarıyla yaptığı gibi…

Bir de topluma İslam adına “erdem” göstermekle olur. Örneğin Müslümanların, adil, dürüst, mütevazı, kalender, nazik insanlar olduklarını, para ve iktidarla yozlaşmadıklarını göstermekle…

Öyle Müslümanlardan olmak duasıyla, hepimize hayırlı Ramazanlar!..

 

Star, 23.07.2012

Alevi meselesini ahlakçılık değil siyaset çözecek

HP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Meclis’te Cemevi açılması talebinin TBMM Başkanlığınca reddedilmesi ve reddedilme gerekçesi, Türkiye’nin kadim sorunlarından Alevilerin ayrımcılığa uğraması ve kamu otoritesinden eşit olmayan muamele görmesini yeniden kamuoyu gündemine taşıdı. Bu sembolik talep ve onun etrafındaki tartışma güçlü toplumsal şikayet ve taleplere denk geldiği için bu talebin ötesinde bir tartışma alanı açtı. TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Meclis’te Cemevi talebini, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “İslam dininde camiden başka ibadethane olmadığı ve dolayısıyla Cemevinin ibadethane olmadığı” şeklindeki bilinen görüşlerine atıfla reddedince konunun tartışılması Diyanet İşleri Bakanlığının konumu ve Alevilere bakışı üzerinde yoğunlaştı. Hüseyin Aygün tartışma sırasında kullandığı “Eğer Cemevi İslam’ın ibadethanesi olarak kabul edilmiyorsa, Alevilik başka bir din ve Cemevi de onun ibadethanesidir” mealindeki bir argüman kullanınca, Alevilik- İslam ilişkisi gündeme geldi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Alevilikle ilgili Başkanlığın görüşünü Atatürk’e referansla savununca tartışma iyice büyüdü. Böylece Alevilik, İslam, Diyanet İşleri Başkanlığı, Sünnilik, İslam tarihi, Osmanlı tarihi, Cumhuriyet, Atatürk, din ve vicdan hürriyeti, Cemil Çiçek’in siyasi kimliği, Bülent Arınç’ın Atatürk vurgusu, Kemalistler, AK Parti’nin yeni Kemalizmi ve otoriterliği arasında gidip gelen tozu duman katan bir tablo ortaya çıktı. Halbuki birkaç yıl önce Alevilik meselesinde ciddi ilerleme sağlanacağına dair ciddi umut uyandıran Alevi açılımından bahsediliyordu.

Alevi Çalıştayları ve sonuçları

Demokratik açılımın Kürt meselesiyle beraber diğer bir önemli ayağı da Alevi meselesiydi. Alevi meselesi, farklı bir sistematikle ele alındı. Bir dizi çalıştayla konunun muhatapları bir araya getirildi. Mesele, sosyal bilimci Doç Dr Necdet Subaşı’nın moderatörlüğünde Alevi kanaat önderleri, Sünni kanaat önderleri, Diyanet, siyasetçileri aydınlar, sosyal bilimciler, ilahiyatçılar ve gazeteciler marifetiyle tartışıldı. Bu tartışmaların tutanakları ve moderatörün raporu 7 cilt halinde yayınlandı. Bütün bu çalışmalar bir devlet bakanının nezaretinde yürütüldü. Ancak çalışma bittikten ve rapor yayınlandıktan sonra, AK Parti Hükümeti ortaya çıkan talep ve şikayetleri ele almak ve çözmek yerine mecburi din derslerinde Aleviliğe yer vermek ve Sivas Madımak’ı kamulaştırmak dışında kayda değer bir adım atmadı. Bu konu, adeta gündemden kaldırıldı. Halbuki konuyu siyasetin ve hükümetin gündemine taşıyan teşebbüs, bizatihi AK Parti hükümetinden gelmişti. Peki Alevi açılımı neden tıkandı?

Alevilik ile Sünnilik arasındaki tevil edilemez farklılıklar mı sorunu çözümsüz bırakıyor? Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni karakteri mi? Sünniliğin içinde Alevileri İslam dışı gören, bu yüzden de Alevi kimliğini inkar eden ve asimile etmeye çalışan yorum mu var? Yoksa Aleviliği İslam dışı gören ve Sünnilikle arasındaki farklılıkları abartarak ayrı bir din olarak gören Aleviliğin bir yorumu yüzünden mi mesele çözümsüz kalıyor? Bu sorulara evet diyen kimi örnekler bulunabilirse de, Aleviliği İslam’ın içinde gören yorum Sünni ve Alevi ilahiyatçılar arasında ezici çoğunlukta. Karşılıklı tarihi ve ciddi önyargılara rağmen, bu zeminin varlığı sorunun çözümünü mümkün kılan bir ilahiyat bakış açısının varlığından bahsedilebilir.

Yoksa çözümsüzlüğün sebebi siyasette mi? Siyasetin farklı toplumsal kesimleri şikayet ve hak taleplerini anlamak ve çözüm üretmek bakımından genel bir sıkıntısı mı var? Yoksa AK Parti’nin İslamcı ve Sünni bir tabandan gelmesi, hükümetin çözüm üretmesini engelliyor mu? AK Parti’nin muhafazakar kimliği demokratikleşmeye bir sınır mı çiziyor? AK Parti uzun iktidar süresi içinde devletle ve giderek Kemalist zihniyetle özdeşleşerek meseleyi çözmek istemeyen cephede mi yer almaktadır? Alevi kanaat önderlerinin ve Alevilerin büyük çoğunluğu itibarıyla siyaseten solu, CHP’yi tercih etmeleri çözümü zorlaştırmakta mıdır? Kürt meselesinde BDP’nin, AK Parti’yi çözümün aktörü olarak görmemeleri gibi Alevi kanaat önderleri ve CHP’de siyaset yapan Aleviler de AK Parti’nin bu meseleyi çözemeyeceğini söyleyerek çözümü zorlaştırıyorlar mı? Alevilerin sorunlarını AK Parti’nin çözebileceğini söyleyen bir Leyla Zana’ya mı ihtiyaç var?

Çözümsüzlük dinden mi kaynaklı?

Türkiye’de siyasi partilerin ve siyasetçiler sınıfının, özellikle farklı toplumsal kesimlerin siyasi ve dini muhtevalı şikayet ve hak taleplerini algılamak ve çözüm üretmek bakımından ciddi problemleri olduğu söylenebilir. Bunun arkasında bürokratik vesayet kurumları ve resmi ideoloji yatmaktadır. Siyasi partiler ve siyasetçiler, birkaç yıla kadar bu alanları bürokratik zümrelerin insafına terketmiş durumdaydılar. Şimdi bürokratik vesayetin ve resmi ideolojinin gerilemesine rağmen siyasi partilerin bu alanı tam anlamıyla temsil ettikleri söylenemez. Hala bürokratik vesayetin ve resmi ideolojinin otoriter etkilerinin izleri var. Bu genel olarak siyasi partileri sınırlandırdığı gibi AK Parti’yi ve AK Partili siyasetçileri de etkiliyor. Bu alanın tam anlamıyla demokratik ve sivil bir alan haline getirilememesi AK Parti dahil siyasi partilere mazeret üretecekleri zemin veriyor. Ancak bürokratik vesayetin tasfiyesi ve resmi ideolojinin geriletilmesiyle açılan alanın siyasi partiler ve sivil toplum tarafından doldurulması kaçınılmazdır. Bu yüzden de siyasi partilerin mazeretleri sonsuza kadar süremez. Siyasi partiler, Aleviler dahil farklı toplumsal kesimlerin şikayet ve hak taleplerine çözüm üretmek zorunda kalacaklardır.

AK Parti’nin demokratikleşme ve sivilleşme dalgasının sınırlarına geldiği ve kendi tabanının dışında kalan Aleviler gibi kesimlerin taleplerine duyarsız kaldığı eleştirisine gelince, bu eleştirilerin tamamen haksız olduğu söylenemez. Ancak AK Parti’nin kendi tabanının sorunların çözümünü dahi zamana yaydığını burada dikkate almak gerekiyor. Alevilerin şikayet ve talepleri, AK Parti’nin muhafazakar ve mütedeyyin tabanının dini özgürlük talepleriyle rezonans halinde takdim edilebilirse, bu sorunun sadece hukuki olarak aşılması değil toplumsal önyargının karşılıklı giderilmesi de mümkün olabilir.

Muhatabını şeytanlaştıran dil

AK Parti’nin devletle özdeşleştiği ve Kemalistleştiği eleştirileri ise, özellikle bunun dile getirilişindeki üslup itibarıyla AK Parti’yi reformlara ikna etmek yerine tam aksi istikamete tahrik etmektedir. Alevi şikayet ve talepleri itibarıyla meseleyi gayrimüslimleri, dindar Sünnileri, dini cemaatleri ve tarikatları içine alacak bir din ve vicdan hürriyeti ortak paydasında ele almak, ve tekke ve zaviyelerin seddine dair kanun başta olmak üzere Devrim Kanunlarının kaldırılması kampanyası açmak hem daha özgürlükçü hem daha ikna edici olacaktır. Alevilerin sorunlarının çözülememesinde tek muhatap AK Parti’ymiş gibi sadece AK Parti’yi suçlamak bazı kesimleri ferahlatabilir ve negatif siyaset yapmak isteyenlere fayda sağlayabilir. Ancak Alevilerin meşru talepleri dahil demokratik açılımların devam etmesi ve meselelerin çözülmesi isteniyorsa, diğer muhataplara da bakılmalı ve buradaki çözümsüzlük siyaseti ve saldırgan dil de eleştirilmeli.

Siyaset, çözüm üretmek için farklı dil ve yöntemlerin denenmesi demektir. Bu bakımdan Leyla Zana’nın Kürt meselesindeki çıkışı fevkalade yol göstericidir. Siyaseti salt iyilerle kötülerin savaşı gibi görerek ve AK Parti’yi lanetleyerek sorunların çözümüne hizmet edilmiyor. Çözüm, hayatın diğer alanlarında ve sorunlarında olduğu gibi bir kerede devrimci bir şekilde gelmeyecek. Adım adım ilerlenecek. Bu yüzden de konuşmak gerekiyor. Çözüm nerede tıkanıyor, bunu aşmak için neler yapılabilir? Cemil Çiçek’e, Bülent Arınç’a, AK Parti’ye lanet okumak ve giderek yaygınlaşan Ahmet Altanvari ahlakçı bir söylemle herhangi bir meselenin çözülmesi mümkün değildir. Kelamın şehvetine kapılarak en ağır şeyleri söylemek ve kendi dışındaki herkesi yargılayan bir kinayeli dil, siyasette değil edebiyatta işe yarayabilir. Türkiye’deki sol hareketi marjinalize eden, hatta bitiren maksimalizm ve muhatabını şeytanlaştıran kendini mutlak iyinin temsilcisi haline getiren bu ilahiyat dilinden ve edebiyat yükünden kurtulmak siyasetin önünü açacaktır. Çözüm entelektüel ilahiyat ve ahlakçılık edebiyatından değil, siyasetten gelecektir.

muratyilmaz67@yahoo.com

Din özgürlüğü ve cemevleri

 CHP Dersim (Tunceli) Milletvekili Hüseyin Aygün’ün TBMM’de cemevi açılmasına ilişkin talebinin Meclis Başkanı Cemil Çiçek tarafından DİB’nın web sitesindeki bazı bilgilere dayanarak reddedilmesi, demokrasi ve din özgürlüğü ilişkisinin yeniden ele alınmasını gerektiriyor.

Şüphe yok ki, demokrasi ve din özgürlüğü günümüz demokrasilerinde iç içe geçmiş kurumlar. Her demokrasi din özgürlüğünü herkes için tanımak ve korumakla mükellef. Bunu yapamayan veya yapmayan bir siyasî sistemin demokratlık derecesi azalır. Yine şüphe yok ki, Türkiye’de, ister çoğunluk ister azınlık olsun, her dinî grubun din özgürlüğüne ilişkin problemleri var. Aleviler de bu gruplar içinde ve en başta gelenler arasında.

Din özgürlüğünün iki ana boyutu olduğu söylenebilir. İlk boyut inanma özgürlüğüdür. Bu, insanların hangi Tanrı’ya, niçin, nasıl inanacaklarını bizzat belirleme hak ve yetkisine sahip olmasını gerektirir. Bu özgürlük sınırsız olmak zorundadır. Kişiler isterlerse bir ağaca, bir hayvana, isterlerse Müslümanların Allah’ına Hıristiyanların God’ına inanabilir, iman edebilir. İkinci boyut ibadet tarzını seçme ve dinini yaşama, yaşatma ve inanan olarak toplumsal hayata her alanda katılma hakkıdır. İnananlar, Tanrılarına nasıl tapacaklarına, ne yiyip ne giyeceklerine, dinî inanç ve ilkelerini yeni nesillerine hangi yol ve yöntemlerle nasıl aktaracaklarına vs. kendileri karar verir. Bu bakımdan da serbestlik esastır. Müminler, başkalarının ve kendilerinin klasik insan haklarına geri döndürülmesi, telafi edilmesi imkânsız zararlar vermedikçe, bireysel ve toplumsal hayatta dinlerini yaşama ve yaşatmada tam bir özgürlüğe sahiptir. Demokratik bir siyasî sistem insanlara bunu engelleyici müdahalelerde bulunamaz. Çok sözü edilen “kamu düzenini koruma”da bu tür müdahaleler için gerekçe olarak kullanılamaz. Korunması gereken kamu düzeni, siyasî-bürokratik güç sahibi makamların uygun gördüğü ve onayladığı düzen değil, din özgürlüğü de dâhil tüm özgürlüklerin korunmasını ve yaşanmasını mümkün kılan düzendir.

Din özgürlüğü çoğu kimsenin sandığından çok daha fazla önem taşıyan bir kavşak özgürlüktür. O, klasik hayat, hürriyet ve mülkiyet haklarının ve ifade, toplanma, teşkilatlanma, seyahat hürriyeti gibi sivil özgürlüklerin birleşme ve buluşma noktası olarak yaşar. Bu yüzden, din özgürlüğü ihlâlleri sadece din özgürlüğü ihlâli olmakla kalmaz, diğer hak ve hürriyetlerin ihlâli olmaya doğru yürür. Din özgürlüğünü budayan devletlerin mülkiyet ve hatta hayat hakkını gasbetmeyi ve tüm sivil özgürlükleri devlet iktidarının eğilimleri doğrultusunda budamayı alışkanlık haline getirmesi bir tesadüf değildir.

Alevilerin din özgürlüğüyle ilgili temel problemlerinin anahtar kelimeleri, başka birçok grup için olduğu gibi, tanınma ve eşitliktir. Aleviler ne iseler o olarak tanınmak ve mesela Sünnilere karşı negatif ayrımcılığa maruz bırakılmamak istiyor. Bunlar son derece haklı ve meşru talepler. Karşılarına dikilen her itiraz, biraz sonra işaret edeceğim üzere, geçersiz, batıl. Ne yazık ki, Türkiye’nin carî siyasî rejiminin kodları ve zihniyeti din özgürlüğünün temel şartları ve gerekleriyle uyumsuz. Ve bu uyumsuzluğun topluma kök salmış damarları da mevcut. İyi niyetle çalıştaylar yoluyla bir Alevi açılımı yapmak isteyen AKP’nin sonunda gelip bir duvara toslaması bundan. Ancak, diğer ana siyasî aktörler olarak CHP ve MHP de Alevilere bakışta AKP’den daha iyi bir noktada durmuyor. Sadece, iktidarda olduğu için AKP’nin tavrı, doğal olarak, daha fazla dikkat ve tepki çekiyor.

Kürt probleminin temelinin Türk etnisitesi etrafında bir etnik homojenizasyon gerçekleştirme teşebbüsü olması gibi, Alevi probleminin temeli de Sünnilik etrafında bir dinî homojenizasyonun gerçekleştirilmek istenmesidir. Bu yüzden, probleme çözüm bulma adına teolojik tartışmalara girmek siyasi seviyede gereksiz ve yanlıştır. Yapılması gereken “doğru dini” bulmak değil eşit olarak yaşama siyasî ilkesini benimsemek ve uygulamaktır. Geçmişte cemevlerinin olmadığı tezi de bir değer taşımaz. Tarihte bir ara mezhepler ve bugünkü hâliyle camiler de yoktu. Demokratik devletin görevi vatandaşının “doğru din veya doğru ibadet yeri ve biçimi” seçmesini sağlamak değil, istediği doğrultuda yaşaması için hayatını kolaylaştırmaktır. Devletin ister DİB aracılığıyla isterse başka bir şekilde Aleviliği ve unsurlarını istediği gibi tanımlamak türünden bir yetkisi ve görevi olamaz. Aleviler kendini nasıl görüyor ve ne şekilde tanımlıyorsa o şekilde kabul görmek hakkına sahiptir.

Cemevlerine ibadethane statüsü verilirse bunun İslam’ı ve Müslümanları böleceği korku ve iddiası da geçersizdir. Bir defa, adına öyle diyeceksek, bir bölünme zaten mevcut. Müslümanlar Sünni, Şii, Alevi olarak bölünmüş olduğu gibi bunların içinde alt bölünme kategorileri de var. Sadece İslam değil, diğer dinler de onlarca hatta yüzlerce kümeye ayrılmış durumda. İkinci olarak, bölünme kelimesinin Kürt sorunundan dolayı zihnimize kazıdığı anlam algısı yanlış ve zararlı. Bir dinde bölünme, o dinin yaşama şansını artırır. Zira, bireylerin önündeki tercih yelpazesini genişleterek söz konusu dine her eğilim ve ihtiyaca cevap verme gücü kazandırır. Ayrıca, dinî çizgi ve gruplar arasındaki rekabet onların her anlamda kendini geliştirmesini ve bağlılarına daha iyi muamele etmesini sağlar. Serbest piyasa, tüm mal ve hizmetlerde kaliteyi yükselttiği gibi dinî eğilim ve yorumlar piyasasında da kaliteyi yükseltir. Bunun birçok örneği vardır. Üçüncü olarak, genel olarak özgürlük, özel olarak din özgürlüğü bir dinin bölünmesi endişe ve korkusundan daha önemli ve daha önce gelen bir değerdir. Özgür olmayan, gerçek anlamda ve kıymet taşıyacak şekilde, bir inanan olamaz. Son olarak, her inananın veya inanan grubun kendi din özgürlüğünü koruması başkalarının din özgürlüğünü koruma konusunda hassas olmasına bağlıdır. Ancak bu sayede kendi din özgürlüklerini koruma hattını kendilerinden daha uzağa kurabilir ve tahkim edebilirler. Bu ayrıca ahlakî ve insanî bir ödevdir.

Türkiye’nin Sünni kanaat önderleri ve siyasî liderleri, Kemalistlerin din özgürlüğü bakımından kendilerine reva gördüğü muameleyi Alevilere reva görmemelidir. Bu demokrasiye de, din özgürlüğüne de, insaniyete de aykırıdır. Ayrıca, Alevilerin din özgürlüğünü tesis etmeleri kendilerinin din özgürlüğünü de güçlendirecek ve daha korunaklı kılacaktır.

 

Zaman, 20.07.2012

AK Parti’nin alternatifi var mı?

Cevabı belli bir soru bu: Hayır, AK Parti iktidarının bir alternatifi yok. Alternatif olarak ilk akla gelen anamuhalefet partisidir. CHP on yıllık bir iktidar karşısında bile hâlâ ‘alternatif’ görüntüsü veremiyor.

Bunda kuşkusuz CHP’nin izlediği politikaların rolü var. Askercil tutumu, dışlayıcı dili, ideolojik dokusu, lider sorunu vs. CHP’nin kendi ‘öz’ tabanını aşıp bir kitle partisi haline gelmesini önledi. Dolayısıyla CHP’nin son on yılda toplumsal talepleri anlayamadığını, değişimi okuyamadığını söyleyip duruyoruz. Değişime karşı statükoyu, demokrasiye karşı sivil-asker bürokratik vesayeti, topluma karşı devleti ve hatta geleceğe karşı geçmişi savunan bir CHP elbette toplumsal taleplerin ve değişimin taşıyıcı aktörü olamazdı.

Ancak unuttuğumuz iki nokta var. Birincisi, CHP böyle bir pozisyonu rasyonel bir siyasal analizin sonunda almadı. Geçmişinden taşıdığı kimliği, kadroları ve tabanın verdiği ‘doğal tepkiler’le üretildi bu çizgi. Yani bir ‘aktör’ ve ‘yapı’ olarak CHP yapması gerekeni yaptı. Kurduğu ‘Kemalist’ devleti, bu devletin ideolojik aygıtlarını ve beslediği toplumsal kesimleri savundu. Demokrasinin ve toplumsal taleplerin değil ‘rejim’ denilen iktidar düzeneğinin arkasında durdu. Tarihi ve müttefikleri dikkate alındığında ‘doğal’ bir reaksiyondu CHP’ninki, ama demokratik değildi, büyük kitlelerin tercihlerini yansıtmıyordu. Ancak dediğim gibi, bu aktör ve yapı başka bir politika da üretemezdi.

Böyle bir tarihsel pratiğe ve ideolojik dokuya yaslanan bir parti bugün ‘değişim’ adı altında pozisyonunu değiştirmeye çalışıyor. İmkansız değil, ama zor. Hem CHP olmak, CHP olarak kalmak hem de değişmek mümkün değil. CHP ‘dönüştürücü’ bir rol üstlenebilir, geçmişte bunu yaptı; devlet aygıtını kullanarak kafasında kurduğu bir toplumu pratikte yaratmaya çalıştı. Siyaset toplumsal talepleri karşılamanın değil toplumu tasarlamanın aracıydı CHP için. Bu da otoriter yöntemleri gerektiriyordu tabii ki. Bu özelliğiyle CHP, demokrasi için değil tek parti rejimi içinde icad edilen bir ‘şey’di. Dolayısıyla CHP başkalarını değiştirmeye kalkışan, ama kendisini değiştirmeyi aklından dahi geçirmeyen bir parti. Birincisini yapmak üzere tasarlanan bir parti olduğu için de ikincisini yapamıyor.

Unutulmaması gereken ikinci nokta CHP’ye karşı var olan ‘tarihsel-toplumsal’ blokaj. CHP’nin çağrıştırdıkları toplumun geniş kesimleri için hiç de pozitif değil. Seçmen analizlerinde ‘asla oy vermeyeceğiniz parti’ sorulduğunda iki parti açık ara önde çıkıyor; birincisi BDP ikincisi de CHP. Çok büyük bir kitlenin ‘asla’ dediği bir parti ‘marjinal’leşmiş demektir. CHP kimliği, kadroları, söylemi ve tarihiyle yüzde yetmişlere ulaşan büyük merkez sağ kitlelere ‘yabancılaşmıştır’. CHP ile bu kitleler arasında psikolojik bariyerler vardır; adı CHP olan bir parti bu kitlelerden oy alarak iktidara gelemez.

Başa dönersek; anamuhalefet, eğer iktidar partisinden kaçanları bünyesinde toplayabiliyorsa iktidar alternatifi olabilir. Böylece iktidar partisinin oylarının azalması muhalefet partisinin oylarının artması anlamına gelir. Bugün seçmen araştırmalarına baktığınızda AK Parti’den CHP’ye oy geçişlerinin yok derecesinde olduğunu görürsünüz. İşte bunun nedeni Türkiye’nin yakın tarihi, sosyolojisi, CHP’nin kimliği, kadroları ve tarihiyle imajıdır; bugünden yarına da değişmez.

Neredeyse on yıldır dile getirdiğim bir tez var; eğer bir gün AK Parti’ye bir alternatif çıkacaksa bu ‘sağ’dan çıkacak. Bugün öyle bir oluşum da yok. Numan Kurtulmuş’un AK Parti’ye yönelmesi, Süleyman Soylu’nun elinden bir operasyonla DP’nin birkaç yıl önce alınması geriye pek ‘sağ’ alternatif bırakmadı. MHP’yi saymıyorum, çünkü MHP son yıllarda ‘hedef kitle’ olarak AK Parti’ye de oy veren geleneksel sağ kitleleri değil CHP’li ulusalcı-laik kitleleri aldı. Ama belli olmaz, önümüzdeki MHP kongresinden sonra parti kendine yeni bir rota çizerse durum değişebilir. Bu sütunlarda defalarca yazdığım gibi ‘muhafazakâr demokrat’ AK Parti’ye karşı MHP ‘milliyetçi-demokrat’ bir pozisyon geliştirebilirse sağda AK Parti’nin alternatifi olabilir.

Kısaca AK Parti’den oy çelemeyen bir parti alternatif olamaz. Böyle bir parti de yok. Aksine AK Parti çevreden oy devşirme siyasetine devam ediyor.

 

Zaman, 20.07.2012

Bu Komisyon Neyi Araştırıyor?

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu diye bir komisyon faaliyet gösteriyor. Komisyonun ismi çok iddialı, herhangi bir darbeyi de değil, bütün darbeleri, muhtıraları ve askeri müdahaleleri araştırma iddiasında…

Komisyon eski darbelerin, müdahalelerin ve muhtıraların içinde adı geçmiş bazı insanları çağırarak onların anlattığı hikâyeleri dinliyor. Komisyon sorguladığı insanlara da doğrusu aşırı kibar davranıyor. Bazılarının sorgu için ayağına gidiyor, bazılarına gönderdikleri davetlerin de sabırla cevabını bekliyor. Komisyon üyeleri sorguladıkları eski devlet büyüklerine karşı pek kibarlar, öğrenmek istediklerini sormuyor, onların anlattıklarını sözlerini kesmeden dinliyorlar.

Komisyona çağrılan darbe zanlıları da darbelerin ve muhtıraların hesabını verme yerine bizlere demokrasi dersleri vererek işin içinden çıkıyorlar. Komisyonda ifade veren Süleyman Demirel ve Hüsamettin Cindoruk da 28 Şubat’ın hesabını vermediler, bizlere demokrasi dersi verdiler. Şimdi sıra Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’da…

Zaten darbe komisyonu üyelerinin bir kısmı da düne kadar darbelere çağrı yapan, askerî muhtıraları ve bildirileri destekleyen partilerin üyeleri. Mesela 27 Mayıs’ı destekleyen, 12 Eylül’ün meyvelerini toplayan, 28 Şubat’ı destekleyen, 27 Nisan bildirisine sahip çıkan CHP’nin komisyondaki üyeleri hangi darbeciden, neyin hesabını soracak. 28 Şubat’a karşı çıkmayan, 28 Şubat’ın yarattığı ortamda iktidar olan, 27 Nisan’a destek veren MHP’li üyeler kimden neyin hesabını soracaklar.

Sincan’da Tankların Yürümesi Rutin Bir Olaymış

Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun 28 Şubat’ı araştıran alt komisyonu dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’yı dinliyor.

Karadayı, Batı Çalışma Grubu’ndan haberinin olmadığını, 28 Şubat’ın da darbe ya da postmodern darbe olmadığını,   “postmodern” darbe diyenlerin “dangalak” olduğunu söylüyor. Sincan’da tankların yürümesini “NATO kapsamında rutin bir olay” olarak niteleyen Karadayı, “Sabah erkenden birkaç tank arıza yapınca halk tesadüfen gördü. Her kurumda olduğu gibi bizde de boşboğazlar var. ‘Balans ayarı yaptık.’ diyerek 28 Şubat’la durumu ilişkilendirdiler. Tankların 28 Şubat’la ilgisi yoktu” diyor.

Komisyon Karadayı’nın sözlerine inanıyor ki, hakkında suç duyurusu yapmıyor.

Komisyon üyelerinden hiçbiri, İsmail Hakkı Karadayı’ya, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki lakabı “çift beyinli” olan, Sincan’da tankları kendinin yürüttüğünü söyleyerek övünen İzzettin İyigün Paşa’yı tanıyıp tanımadığını sormuyor.

Komisyon üyelerinden biri Karadayı’ya, görevdeyken emrindeki askerlerin kendini atlayarak siyasî beyanatlar vermekten çekinmediğini, bir kolordu komutanının basın toplantısı yaparak Başbakana sövdüğünü, o zaman bunlar hakkında hiçbir işlem yapılmazken şimdi onları dangalaklıkla suçlamanın yakışık alıp almadığını da sormalıydı.

Eski Genelkurmay Başkanının bir endişesi de,    Erbakan “kanlı mı olacak kansız mı olacak” demesi ve pompalı tüfeklerin bazı yerlerde toplandığı bilgisi imiş. Yani Erbakan taraftarlarının pompalı tüfeklerle bir ihtilâl yapması ihtimali imiş…

Erdoğan Teziç Aslında Çok Özgürlükçü Bir İnsanmış

Komisyon 28 Şubat sonrası, YÖK başkanlığı yapan Prof. Dr. Erdoğan Teziç’i dinliyor. Komisyon Başkanı Şahin o dönemdeki hukukî süreçlerle alâkalı karşılıklı fikir alışverişinde bulunduklarını söylüyor. Teziç’ten o dönemde üniversitelerde olanların hesabının sorulması yerine, kendisine kurulan düzmece suikast girişimiyle ilgili bilgisi soruluyor.

Eski YÖK Başkanı, ” Aslında çok özgürlükçü bir insan olduğunu, idareci olarak kanunlara uygun hareket ettiğini” söylüyor. Komisyon üyelerinden hiç birisi Erdoğan Teziç’e hangi kanunun hangi maddesine göre başörtülüleri cezalandırdığını sormuyor.

Yine komisyon üyelerinden hiçbiri Erdoğan Teziç’e, Memur Kıyafet Yönetmeliğini kullanarak başörtülüleri cezalandırırken, bu yönetmeliğe uymayan memurlar ve öğretim üyeleri hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığını da sormuyor.

Komisyon, YÖK Başkanlığı esnasında binlerce öğrenciyi üniversiteye sokmayan Teziç hakkında da bir suç duyurusunda bulunmuyor.

Meğer Müdahaleden Rahatsız Olan Bir Hükümet Üyesi de Varmış

Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran olayların yaşandığı Anayol ve Refahyol hükümetlerinin mimarı olarak bilinen eski bakanlardan Yalım Erez de 28 Şubat müdahalesinden rahatsız olanlar arasındaymış.
“İstifamı Başbakanlığa yolladığımda Erbakan davet etti. Görüşmede Fehim Adak ve şimdiki Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül vardı. Ben orada da kendisine, bu hükümetin bu şekilde gidemeyeceğini söyledim. ‘Erzurum’da bir paşa kalkıyor size küfrediyor, hâlen o paşa görevinde oturuyor, siz burada Ben Başbakanım diyorsunuz. Siz Başbakansanız o paşa Erzurum’da oturmamalı, o paşa Erzurum’da oturuyorsa siz burada Başbakan değilsiniz’ dedim. İki tane şahit ismi de veriyorum yani…”
“Tansu Hanım bir gün beni Dışişleri Konutu’na çağırdı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri İlhan Kılıç Paşa da orada. İçeri girdim. Elinde bir sarı zarf, ‘Al bak’ dedi. Baktım, MGK kararları ve Erbakan’ın imzası. Hiç unutmuyorum, ‘Bu imza sahte olmasın’ dedim.’ ‘Olur mu ya benim önümde imzaladı’ dedi.”

“Ben de Karadayı ile aynı görüşteyim, bu bir darbe değil 28 Şubat. MGK diye bir Anayasal kuruluş var. Asker kanadı toplantıya bazı sıkıntılarını, şikâyetlerini getiriyor. Karşısında, hükümet kanadı var. Mesele orada tartışılıyor ve Başbakan da, Başbakan Yardımcısı da, hükümetin iki bakanı da imza atmış. Başbakanın imzasıyla bütün bakanlara yollanmış yerine getirilmesi için…”

İşin gerçeği de Yalım Erez’in anlattığı gibi idi… Ortalıkta sivil irade yoktu, Hükümet askerlerin talimatlarına göre ülkeyi yönetmeye çoktan razı idi, ama askerler bununla yetinmek istemiyorlardı.

Kalemli de Askerin Müdahalesini Görmemiş, Duymamış

O zamanki TBMM Başkanı Mustafa Kalemli, Alt Komisyon’a verdiği ifadede, ANAP ve Refah Partisi’nin koalisyonunun gündemde olduğu sıra, merhum Alpaslan Türkeş’in kendisini ziyaret ederek, “Önemli bir yerden geliyorum. Bir görev yapmak istiyorum. Bana o önemli yerde bu koalisyonun kurulmamasının daha doğru olacağı söylendi. Bu koalisyon kurulursa memleket için hayırlı şeyler olmayacağı ifade edildi. Bunu size söylüyorum. Gereğini yapın” dediğini aktardı.

TBMM Başkanı olarak koalisyon görüşmesi yapan iki partiden biri olan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ‘a ulaşarak, Türkeş’in kendisine anlattıklarını ilettiğini söyledi.

O dönem, Kurban Bayramı sırasında GATA’yı ziyaret ettiğini ve bu sırada dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ile telefonla görüştüğünü dile getiren Kalemli, Karadayı’nın, “Efendim önemli olaylar cereyan ediyor. Lütfen Meclis Başkanı olarak görevinizi yapın” dediğini söylüyor.

“Sürecin içine dâhil olmak istemiyordum. Ama memlekette önemli görevler üstlenmiş, önemli siyasi sorumluluk almış kişiler, ikide bir bana geliyorlar. Bunları da cevapsız bırakmak pek düşünceme uygun düşmüyor. Başbakan Tansu Çiller’i ziyaret ettim. Dedim ki, ‘Siyasi ortam çok gergin. Bunu yumuşatmak lazım. Herkesin üstüne düşen belki bir takım görevler vardır. Size de bunu dolaylı olarak anlatmak için geldim. Türkeş ve Karadayı bir takım endişeler ifade ediyorlar. Siz başbakansınız, bunları size bildirmekte fayda görüyorum. Lütfen bir değerlendirin’. Sayın Çiller bu ziyaretimden çok fazla hoşnut olmadı. Ama çok büyük bir tepki de göstermedi…   Genelkurmay Başkanı Karadayı, Uludağ’a gitti Bayram tatilini geçirmek için. Ne hikmetse Sayın Çiller de Uludağ’a gitti. Tabii orada ne konuştuklarını bilmem mümkün değil.”

28 Şubat sürecinin TBMM Başkanı Mustafa Kalemli,  “Cumhurbaşkanına vekalet ettiğimde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Karadayı bana ‘Cumhuriyeti tehlikede gördüğümüz her an her türlü görevi tereddütsüz yerine getiririz. Laiklik en hassas olduğumuz konulardan biri. Batı Çalışma Grubu ile ilgili olarak daha dikkatli cümleler kullanılmalı’ diyordu. Kalemli, Karadayı liderleri çok dikkatli olmaları ve koalisyon pazarlıkları konusunda uyarmamı da istedi” diyor.

Yukarıdaki olayları anlatan Kalemli, tam tersi bir kanaat belirtmekten de çekinmiyor: “Ben İsmail Hakkı Karadayı’nın hiçbir gün ne benim nezdimde, ne diğer siyasiler nezdinde, ne kendi makamında ne de başka bir makamda, ‘Bu iş siyaseten şöyle yapılmalıdır’ dediğine şahit oldum. … Hiçbir zaman siyasete direkt olarak girdiğini, siyasette direkt olarak rol kaptığını duymadım ve görmedim.”

Komisyon üyelerinden hiç biri de Kalemli’ye, bu anlattıklarından bu sonuca nasıl varıyorsun diye sormuyor.
Bu komisyonun bu sorgulama yöntemiyle bir şeyleri açığa çıkarması zor görünüyor. Komisyonun bir sorgu ve ikna odası yok. Sorgu odasında ikna aletleri, yüksek voltajlı aydınlatma aletleri, elektrikli aletler, Filistin askısı vs yok… Bu komisyon ifadeye çağırdığı insanlara yemin ettirmiyor, herkes kafasına göre olayları yorumluyor, herkes kafasına göre bize demokrasi dersi veriyor. Sorguladığı kimse hakkında da suç duyurusunda bulunmuyor.

Sonuçta bu komisyonun yaptığı soruşturmadan yine 3000 sayfalık bir rapor ortaya çıkacaktır. Ama belli ki, darbelerin iç yüzünü öğrenmemize, ya da darbelerden ders almamıza fazla bir katkısı olmayacaktır.

Bir sözü söylemek gerek

Yüzüklerin Efendisi”ndeymişiz gibi geliyor bana.

İyilikle kötülüğün sürekli savaştığı bir hikayenin içindeyiz ve hepimiz kendi rolümüzü kendimiz yazıyoruz.

Bazısı yangını büyütmeye çalışıyor, bazısı söndürmeye.

Bizi bir kabustan uyandırmaya.

***

Leyla Zana’nın çıkışı, onun siyasete, söze ve hayata çağrısı tam da böyle bir etki yaptı. Eğer bir gün bu hikaye mutlu sonla bitecekse, gencecik çocukların birbirini öldürmeyeceği bir ortam inşa edilecekse, acılı bir geçmişin, ödenmiş bedellerin ve milliyetçilikle malul olmayan bir bilincin bilgeliğini taşıyan bu sesin bunda çok özel bir payı olacak.

Ve tabii ki Leyla Zana’nın sözlerinin arkasında durarak o sesi güçlü kılan her kesimden Kürt aydınlarının verdikleri güçlü kolektif desteğin de. BDP’nin geldiği HEP-DEHAP geleneğinden HAK-PAR’a, İslami kesimden liberal Kürtlere, bölge baro başkanlarından solcu Kürtlere ve Irak Kürdistanı’na kadar uzanan geniş bir yelpazeden isimler, dar kafalı milliyetçilerin ve klavye başına geçince canavara dönen tivitır kovboylarının kınamasına aldırmadan “söz”den yana durdular.

Zor olanı yaptılar; şiddeti bir türlü mahkum etmeyi başaramayanlarla aralarına anlamlı bir sınır çektiler.

Hayırlı bir gelişme bu. CHP bile çözüm yönünde sözler sarf ediyor artık.

Şimdi Kürt Sorununa hak temelli çözümden yana olan herkesin daha net ve daha yüksek sesle konuşmasının zamanı.

Şiddet sürsün veya sürmesin, isterse PKK her halükarda şiddete devam edeceğini açıklasın, hakların hesapsız, kitapsız, pazarlıksız iade edilmesinin zamanı.

Haklar verilsin veya verilmesin, isterse Hükümet anadilde eğitim hakkını hiç tanımayacağını açıklasın, silahı ve her türlü şiddeti kategorik biçimde reddetmenin zamanı.

***

Peki siyasi aktörler, bu mutabakatın neresinde?

BDP, Leyla Zana’ya destek vermedi. Onun yerine, sadra şifa olmayan bir miting düzenledi.

“Kürt Sorununa Demokratik Çözüm” adıyla bir miting yapmak için seçilebilecek son tarihlerden biriydi 14 Temmuz.

Sadece geçmişte Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde 4 insanın kendisini yaktığı günü ifade etmiyordu bu tarih. Türkler için de pek çok “şehidin” geldiği PKK’nın Silvan saldırısının ve “Demokratik Özerklik” ilanının yapıldığı gündü aynı zamanda.

Söylendiğine göre “13, 15 veya 16 Temmuz olursa izin veririz” şeklindeki alternatiflerin hiçbiri BDP tarafından kabul edilmemiş. Belli ki, orada verilecek mesajın içeriği o günün anlamından daha az değerli görülmüş.

Bu mitinge ilişkin basın açıklamasının Leyla Zana’nın basın açıklaması ile aynı gün ve saate denk getirilmesi de başka bir kötü “rastlantı”ydı.

Gelelim yanlışın öbür yanına.

Siyasi bakımdan bu mitinge yönelik eleştiri başka, hukuki bakımdan mitingin yasaklanmasını meşru görmek başka.

Mitingin yasaklanması yanlıştı. Zana’nın çağrısıyla oluşan atmosfere zarar verdi.

Polisin aşırı güç kullanımı, Pervin Buldan’ın ayağından yaralanmasına yol açan müdahalesi hukuksuzdu.

Daha elim ve vahim olmak üzere İçişleri Bakanı konuyla ilgili açıklama yaptı (Bunu söylemek yeterlidir herhalde.)

“Provokasyon” olacakmış. Çok soruldu: “Yasaklanmasaydı bundan kötüsü mü olurdu?”

Dahası, 13 veya 15 Temmuz’da önleneceği düşünülen provokasyon 14 Temmuz’da nasıl niye önlenemiyormuş?

Bütün bunların yaşanması gerekiyor muydu? Şairin dediği gibi “bunlar olsun muydu?”

***

“Bir sözü söylemek gerek / melekler de bilmez ola” diyor Yunus Emre. Ancak insan bu kadar büyük bir sorun açabilir başına ve yine ancak insan meleklerin bile bilmediği bir sözü söyleyerek çözer onu.

Hepimize açılmış bir zaman kredisi var ve yarın anlatılacak bir tarihi bugün birlikte yazıyoruz. Şimdi kendimizi, bugüne kadar izlediğimiz yolu sorgulamanın zamanı. Bu “söz”e mesafemizle yüzleşmenin ve etnik kimliklerimizden, siyasi hırslarımızdan bir an için sıyrılıp o sözü bulmaya çalışmamızın zamanı.

Gönül istiyor ki bu kez bu hikaye iyi bitsin.

 

Star, 19.07.2012

Ahmet T. Kuru – TBMM, cemevi ve laiklik

TBMM bünyesinde bir cemevi açılmasına dair tartışmada genel olarak üç tez öne sürüldü. Bu tezlerin ele alınması kavramların daha sağlıklı bir zemine oturmasına yardım edebilir.

İlk tez: ”Laik bir ülkede din ile siyaset ayrı olmalıdır; TBMM bünyesinde cami bulunması da cemevi açılması da yanlıştır.” Bu tezi öne sürenler Meclis’in laik bir kurum olması ile milletvekillerinin birey olarak dini ihtiyaçları bulunduğu gerçeklerini birbirleriyle karıştırmaktalar. Meclis’te nasıl berber ve lokanta varsa, ibadethane de olur; zira buradaki amaç o binalarda bulunan fertlerin gündelik ihtiyaçlarını karşılamaktır. Laiklik ilkesi bu ihtiyaçlar karşılanırken Meclis yönetiminin tarafsız ve taleplere yönelik davranmasını gerektirir. Bu konuda şeffaf ve tarafsız kurallar olmalıdır. Sözgelimi milletvekilleri ve diğer Meclis çalışanları arasında Hıristiyanlar varsa ve onların bir ibadethaneye ihtiyacı varsa a) bu ihtiyacın pazar günleri başka mekânlarda karşılanıp karşılanamayacağı ve b) talebi getiren vekillerin imza sayısı gibi kriterler ışığında bir karar verilebilir. Bu kriterlerin sınırları da kamuya açık tartışma ve müzakereler sonucunda belirlenir.

İkinci tez: ”Diyanet’in görüşüne göre Alevilerin ibadethanesi de camidir, bu yüzden Meclis’te bir cemevine lüzum yoktur.” Bu tezin zayıf taraflarından ilki, Diyanet’i resmi bir fetva makamı gibi takdim etmesidir. Demokratik ve laik bir ülkede din, bireylerin tercihleriyle şekillenen bir olgudur. Aleviliğin ve cemevinin ne olduğuna dair devletin resmi bir açıklamasının bağlayıcılığı yoktur. ”Devlet sanatçısı” olup olmamak sanatın kendi kriterleri açısından ne kadar manalı ve ”resmi tarih” de tarih ilminin standartlarında ne kadar geçerli ise ”devlet dini” ve ”resmi din” de o kadar manalı ve geçerlidir.

Dini hürriyetlerin birey hak ve özgürlükleri bağlamında ele alındığı günümüzde bırakın devleti, devletten bağımsız din alimlerinin ”fetva”ları bile ancak bireyler tarafından kabullenildikleri ölçüde ciddiye alınmaktadır. Farz-ı muhal Diyanet baş örtmenin bir dini uygulama olmadığına dair görüş beyan etse bu Türkiye’de -hâlâ belirli noktalarda geçerli olan- başörtüsü yasağını meşrulaştıracak mıdır? İmkânsız gibi görünen bu olayın bir açıdan benzeri Fransız devlet liselerindeki başörtüsü yasağında yaşanmıştır. 2003 yılının Aralık ayında dönemin içişleri bakanı Nicolas Sarkozy, Mısır’a yaptığı ziyaret esnasında El Ezher Üniversitesi’nin rektörü ve şeyhi Tantavi ile görüşmüş ve başörtüsü yasağına dair görüş istemiştir. Tantavi, Müslüman bir ülke olmadığı için Fransa’nın başörtüsünü yasaklayabileceğini ve Müslüman kızların yasağa uymaları gerektiğini açıklamıştır. Tabii ki bu ”fetva,” yasağı bireysel hak ve özgürlüklerine ters görerek protesto eden genç kızlar için hiçbir anlam ifade etmemiştir.

Bu tezin ikinci önemli problemi cemevi ile camiyi birbirlerinin alternatifi olarak kabul etmesidir. Halbuki bir Alevi hem camiye hem de cemevine gidebilir; hem namaz kılıp hem de cem yapabilir; bir Mevlevi’nin hem namaz kılıp hem de sema yapabildiği, hem camiye hem de tekkeye gidebildiği gibi. Esasen ”cami varken cemevine gerek yok” iddiası tekke ve zaviyelerin kapatılarak dini hayat üzerinde devlet kontrolündeki camiler ile bir tekel oluşturma düşüncesini de belirli açılardan çağrıştırmaktadır.

Üçüncü tez ise şudur: ”Alevilik bir dindir, ibadeti de cem’dir.” Bunu bir birey kendisi için söyleyebilir. Fakat bu tezi ileri süren kişi tüm Aleviler adına bir iddiada bulunuyorsa bu genellemesini neye dayandırdığını izah etmelidir. Alevilerin Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kader’e imandan müteşekkil iman esaslarından hangisine inanmadıklarını iddia etmektedir? Ayrıca bu konuda herhangi bir anket çalışmasına dayanmakta mıdır? Aksine, saygın anket kuruluşlarının yaptırdığı anketlerde Türkiye’de kendisini Müslüman olarak tanımlayanların oranı yüzde 98 civarında çıkmakta bu da Alevi kitlenin çok büyük çoğunlukla din olarak İslamiyet dışı bir aidiyeti ifade etmediklerini göstermektedir.

Özetlemek gerekirse Meclis’te bir cemevi açılması laikliğe aykırı değildir. Cemevini camiye alternatif görerek reddetmek de, camiye alternatif olarak desteklemek de Türkiye’deki toplumsal gerçekliğe aykırıdır. TBMM’de belirli sayıda vekil cem yapmak istiyorlar ve Meclis binası dışında bu ihtiyaçları yeterince karşılanamıyorsa Meclis’te bir cemevi açılması gerekir.

*Doç. Dr., San Diego Eyalet Üniversitesi, Siyaset Bilimi Bölümü

 

Zaman, 18.07.2012

Eyüp’te bira meselesi

Geçen haftanın hararetli tartışmalarından biri, Eyüp Belediyesi sınırları içinde düzenlenen “One Love” isimli Rock müzik festivaliydi. Sponsorlardan biri Efes, içeceklerden biri de bira olunca, muhafazakar çevrelerden tepkiler geldi. “Eyüp Sultan Hazretlerinin yattığı topraklarda bira festivali yapılmasına” şiddetle karşı çıkıldı.

Bunun üzerine de festival organizatörleri konser alanını “alkolsüz” kılmak zorunda kaldılar.

Peki ne demek lazım gelirdi bu tartışma üzerine?

Evvela şunu diyeyim: “Orta yerde içki içmek”, bizim “çağdaş laik”lerimizin sandığı kadar evrensel bir özgürlük değildir. Liberal demokrasiyle yönetildikleri kuşku götürmeyen kimi Batı ülkelerinde de bu konuda ciddi kısıtlamalar vardır. Sadece Kuzey Amerika’da değil, epey seküler olan İskandinav ülkelerinde bile…

Bilhassa ABD, Türkiye’nin mevcut durumuna kıyasla epey “tutucu” kalır. Çünkü “public intoxication” (Türkçe’siyle “kamusal zehirlenme”) çoğu eyalette suçtur. Yani sokakta veya parkta içki içemez, elinizde içki kadehi veya şişesiyle gezemezsiniz. İçki sadece evlerde, özel arazilerde, veya içki ruhsatı verilmiş restoran ve barlarda içilebilir. Restoranların açık bahçelerinde içki sunulabilmesi için de etrafın mutlaka çitle çevrilmesi gerekir. 21 yaşından küçüklerin içkili barlara girmesine ise asla izin verilmez. Hatta çoğu eyalette “ mavi yasalar” denen ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan Pazar günü içki satışını yasaklayan kanunlar vardır.

Neden mi? Çünkü Amerikan toplumunun değerleri, Amerikan kanunlarını etkilemektedir. Çoğu aile “çocuğumuzun ulu orta içki içilmesine tanık olmasını istemiyoruz” demektedir. (Hatta bu yüzden bazı bölgeler “dry” ilan edilmiş, yani içki servisi tümden yasaklanmıştır.) Dahası, içkiyi fazla kaçıranların çevreyi rahatsız etmesine karşı önlem alınmaktadır.

Dolayısıyla ben, bu örneklere bakarak, son yıllarda Türkiye’de sık sık gündeme gelen “şeriatçılar içkiyi yasaklıyor!” paniklerine pek itibar etmedim. Örneğin Ayfon valiliğinin piknik alanlarında içkiyi engellemesinde bir sorun görmedim.

Arz ve talep

Ancak bütün bunlar, içki içmek isteyenlerin özgürlüğünün feda edilebileceği anlamına gelmiyor kuşkusuz.

Bu açıdan söz konusu “One Love” festivaline bakınca şunu görüyorum:

Festival, “yolun ortasında” değil, biletle girilen kapalı bir alandaydı. (Ben ilk başta Bilgi Üniversitesi alanı içinde sanarak bunu Twitter üzerinde eleştirdim; öyle de değilmiş, isteyenin kiraladığı özel bir alanmış.)

Festival alanı da, her ne kadar Eyüp Belediyesi sınırları içinde olsa da, Eyüp Sultan Camii’inden en az bir kilometre uzakta idi. Yani bence “camiye saygısızlık” oluşturacak bir durum yoktu. (Eğer laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bir idari birimi olan “Eyüp Belediyesi”nin tümünü bir “kutsal alan” olarak görmüyorsanız.)

Bu iki sebeple, bence festivalde bira satışına engel olunmamalıydı. Gelecek yıllarda da olunmamalıdır.

Son olarak belirteyim ki, muhafazakarların içkiye “buğzetme” ve “ulu orta içilmesine” karşı çıkma hakları vardır elbette. Ama Türkiye’de herkes muhafazakar olmadığına, farklı yaşam biçimleri bulunduğuna göre, bunların hepsini bir arada yaşatmak ve dolayısıyla bazı uzlaşılar üretmek zorundayız.

Dini açıdan bakıldığında ise, ahlaki öğütle “içki talebini düşürmek”, kamu gücüyle “içki arzını yasaklamak”tan çok daha doğru olacaktır.

Çünkü “talebin” olduğu her yerde “arz” da mutlaka bir şekilde oluşur.

Baksanıza; festival alanında yasaklanan biralar, kapıdaki seyyar satıcılar tarafından bolca satılmış…


Zaman, 18.97.2012