Ana Sayfa Blog Sayfa 438

İslam, İslamizmden Ayrılmalı!

0

İslam, insanlığın büyük ve köklü dinlerinden biridir. Din olarak İslam, insanlığın dindarlık tecrübesine büyük katkılarda bulunmuştur. Ahlak, değer, kültür ve maneviyat alanlarında İslam, insanlığı zenginleştirmiştir. İslamsız bir dünyanın çok fakir bir yer olacağı açıktır. Bir din olarak İslam, insan için sahih bir ‘İman, İslam ve İhsan’ anlayışı ortaya koymakla birlikte Müslümanların dindarlık dediğimiz tecrübeleri doğal bir şekilde farklılaşmaktadır. Din olgusu, kaçınılmaz bir şekilde kendisiyle beraber çeşitliliği getirmektedir.

Müslümanların dindarlık tecrübeleri, tarihin değişik dönemlerinde farklı felsefi, fıkhi, kelami ve tasavvufi ekolleri ortaya çıkarmıştır. Son iki yüz yıllık zaman diliminde kendisine ‘İslamcılık’ veya ‘İslamizm’ denebilecek bir akım, trend veya ideoloji olarak nitelenebilecek bir gelişmeden söz edilmektedir. İslamizm hakkında konuşmak kolay değildir, çünkü İslamizm veya İslamcılık olarak ifade edilen ideolojik kurgu, muhtevası belirgin, somut fikir ve önerileri olan, evrensel nitelikte bir çerçeveyi bize sunmamaktadır. ‘İslamizm’ veya ‘İslamcılık’ akımı içine yerleştirilen kişilerin kendilerine göre İslamcı olduğunu, yani ortada tek bir İslamcılığın değil, İslamcılıkların olduğunu söyleyebiliriz. Ortada birçok İslamcılığın olmasından dolayı bütün İslamcılıklar için geçerli görüşler ileri sürmek olanaklı olmamasına rağmen, İslamizm ve İslam ilişkisi bağlamında önemli bazı tespitlerde bulunmak istiyoruz

Her şeyden önce İslamcılık, Müslümanların dindarlık tecrübesinin tamamına eşit değildir. Her Müslümanın dindarlık tecrübesi ona özgüdür. İslamizmi veya İslamcılığı standart ve değişmez mutlak dindarlık formu haline getirmek, Müslümanların çoğulcu dindarlık tecrübelerini inkar etmenin ötesinde insanı ve hayatı inkar etme anlamına gelmektedir.

İslam, bütün peygamberlerin tevhid ilkesi etrafında insanlığa tebliğ ettikleri fıtrat dininin adıdır.Hiçbir peygamber İslamizmi veya İslamcılığı tebliğ etmemiştir. İslamcılık, son iki yüzyılda farklı düşünürlerin görüş ve yaklaşımlarını içeren bir kurgudur. Başka bir ifade ile İslamcılık, tamamen beşeri faaliyettir ve İslamcılık hiçbir şekilde kutsallığa sahip bulunmamaktadır. Bütün Müslümanların İslamist veya İslamcı olmak zorunda olduğunu iddia etmek, İslamcılığı bir beşeri faaliyetin ötesinde kutsal bir din mertebesine çıkarmak anlamına gelmektedir. İslamizme her şeyden önce insan yapımı bir beşeri yaklaşım biçimi olarak yaklaşılmalıdır.

İslamcılık, İslam’ın özünden kaynaklanan , İslam’ın saf ve otantik bir hali değildir. İslamcılık, modern dönemde Müslümanların içinde bulunduğu sosyal, dini, kültürel ve dini durumu modern bir perspektifle okuyan, Batıya, modernizme, sekülerleşmeye eleştiriler yönelten din dışı bir ideolojinin adıdır. İslamcılığın kaynakları çoğunun iddia ettiği gibi İslami kaynaklar değildir. İslamcılığın sekülerleşme, modernite ve Batı hakkında söylediklerinin nerdeyse tamamının farklı ideolojilere mensup kişiler tarafından ifade edildiğini söyleyebiliriz. Başka bir ifade ile İslamcılık, İslami kaynaklardan değil, İslam dışı kaynaklardan beslenen seküler bir yaklaşımdır.

İslamcılığın hep büyük ütopyaları oldu. İslamcılık olarak nitelenen ideolojiye baktığımızda özellikle İslam Birliği, İslam Devleti ve İslam Medeniyeti gibi büyük kavramları gündeme getirmektedir. Bu kavramları romantik, idealist ve ütopik olarak nitelenebilecek bir şekilde kullanmasına rağmen İslamizm, İslam Birliği, İslam Devleti ve İslam Medeniyetinin ne olduğuna dair şimdiye kadar tatmin edici hiçbir anlamlı entelektüel birikim ortaya koymamıştır. Bilakis İslamizm, konjonkture göre bu kavramları kullanmakta, bu kavramların içini doldurmakla pek ilgilenmemektedir.

Bir din olarak İslam, insanlara ahlak, maneviyat ve inanç alanlarında doğru yolu göstermek şeklinde bir misyona sahip olduğunu söylemektedir. Ancak İslamistler, İslam’ın doğru yolu gösterme misyonunu yeterli görmemekte, insan hayatının her alanını kontrol ve yönetme iddiasında bulunmaktadırlar. İslamistlerin, İslam’ı ‘tamamlanmış bir din’ olarak değil de ‘bütüncül bir dünya görüşü’ olarak tanımlamalarının arkasında insan hayatını kontrol ve yönetme amacını din adına meşrulaştırma arzusu bulunmaktadır. İnsan hayatını kontrol etmeyi, dizayn etmeyi ve yönetmeyi amaç haline getiren İslamizm, özellikle üç ana alana yoğunlaşmaktadır. Bu üç alan devlet, kadın ve eğitimdir. Devlet, kadın, ve eğitimi kontrol ve idare etmekle insan hayatının baştan sona tamamen İslamist ideoloji doğrultusunda inşa edilebileceği düşüncesi, kurucu rasyonalizmin dini versiyonundan başka bir şey değildir.

Din adına konuştuğunu iddia etmesine rağmen İslamizm, aslında çoğunlukla Sosyalist ideolojinin söylemlerini tekrar etmektedir.Çoğunlukla İslamizm, Sosyalizmin dini muhtevalı bir kopyası olarak karşımıza çıkmaktadır. İslamcılar, Sosyalistlerin sosyal adalet ve eşitlik gibi ideolojik kurgularını dini değerler olarak sunmaktadırlar. İslam’ın kapitalizmle olan çatışmasından bahsetmek ve İslam’ın amacının sosyal adalet ütopyasını gerçekleştirmek olduğunu savunmak, İslamizmin kolektivist ve sosyalist özünü ortaya koymaktadır.

İslamizm, hayattan, insandan ve toplumdan kopuk, tam bir ideoloji olmayı başaramayan ideolojimsi bir yaklaşımdır. İslamcılık, insan ve toplumu hiçbir şekilde beğenmemekte, yanlış olarak gördüğü mevcut insanlık durumunun sürekli olarak doğru yola getirilmesi yani dizayn edilmesi üzerine yoğunlaşmaktadır.İnsanı dizayn etmeye yoğunlaşan İslamcılık, hiçbir şekilde insanla ilişkiye girmeyi düşünmemektedir. İnsanla ilişkiye, iletişime ve etkileşime geçmediği için İslamcılık, kendisine özgü teolojik bir boyuta da sahip bulunmamaktadır. Başka bir ifade ile İslamcılık, ideoloji olmayı başaramadığı gibi teoloji olmayı da başaramamıştır. İnsanlarla ilişki kurmak, konuşmak, iletişime girmek yerine kutsal kabul edilen referanslara göndermede bulunarak insanları susturmak ve marjinalleştirmek İslamizmin insan ilişkilerinde meydana getirdiği önemli yabancılaşma durumudur.

İslamizm, İslam adına ortaya çıkmasına rağmen dinamik, çoğulcu ve lişkisel bir dindarlık tecrübesinden beslenmemekte, ‘İslamperestlik’ olarak niteleyebileceğimiz İslam’a ve insana yabancı bir anlayış ortaya koymaktadır. İslam, insanla ilişkiye geçen, onunla ilgilenen ve onunla etkileşimde bulunmayı esas alan doğal bir durumdur. Fıtrat dini olarak İslam, insan hayatında su ve ekmek kadar doğal bir yere sahiptir. Ancak İslamperestlik anlamında İslamizm, İslam’ın insanla kurduğu doğal ilişkiyi bozmaktadır. Günümüzde İslam’ın insanla yeniden doğal ilişki kurabilmesi için İslam’ın, İslamizmin tekelinden çıkarılması gerekmektedir. İslam ve İslamizmin birbirinden ayrılması, İslam ve insanı yeniden bütünleştirecektir.

Cengiz Çandar, Hasan Cemal

0

 

Hâlâ gazetecilerin taciz, siyasetçilerin tehdit edildiği bir ülkede yaşamayı içime sindiremiyorum. Onca zamandır verilen ‘demokrasi ve özgürlük’ mücadelesinin geldiği nokta bu olmamalıydı.

 

28 Şubat’tan 14 yıl sonra aynı yöntemlerle, aynı kişilerin kullanıldığı, ‘istihbarat-medya işbirliği’yle bazı aydınları itibarsızlaştırma ve hedef gösterme oyunu yeniden sahneleniyor. Ne değişti peki 14 yılda? Biz askerî vesayete karşı bir ‘sivil devrim’ olduğunu düşünüyorduk; yoksa Cengiz Çandar’ın öfkeli nitelemesiyle değişen sadece ‘üniformalıların yerini üniformasızların aldığı bir vesayet’ mi?

‘İslamcı’ olduğu iddiasını taşıyan bir gazetenin gazeteci meslektaşlarına yaptıkları ne herhangi bir değerle ne de gazetecilikle bağdaşıyor. Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’e atılan iftiralardan söz ediyorum… Güya Şemdin Sakık, yazdığı bir mektupla bu isimlerin PKK bağlantılarını deşifre etmiş! Buram buram 28 Şubat kokuyor. O dönem bu tür yayınların, tezgâhların kurbanı olan insanların bugün aynısını başkalarına karşı yapmalarının izahı yok. Yapılanlar ne insafa, ne vicdana ne de İslam’a sığar… Benzer bir ‘itibarsızlaştırma’ operasyonunu bir ay kadar önce bir başka gazeteci, Ali Bayramoğlu için yapmıştı aynı gazete. Sırada kim var bilmiyoruz. Muhtemelen kendileri de bilmiyor…

Bu tür 28 Şubat benzeri uygulamalar mevcut iktidarın meşruiyetini zedeler. Sadece bununla da kalmaz; memleketin önünü açan, askerî vesayeti bitiren bütün olumlu icraatlarına da gölge düşürür. Hükümetten beklenen, eleştirel yazılar yazan üç beş gazeteciyi patrona şikâyet etmek yerine hedef gösteren, kişilik katliamı yapan bu tür bir gazeteciliğe dur demek olmalı.

Mesele sadece değerler ve gazetecilik ilkeleriyle de alakalı değil. Cengiz Çandar ve Hasan Cemal, hedef haline getiriliyor. 28 Şubat’taki o andıç vakasından sonra Akın Birdal’ın silahlı saldırı sonrası ölümden döndüğünü unutmadık. Hrant Dink’in benzer bir medya kampanyasından sonra katledildiğini biliyoruz. Benzer karanlık girişimler şimdi de olabilir. Bu tür haberleri yaptıranların bir sonraki hamle planlarının da hazır olması kimseyi şaşırtmaz. Lakin, Çandar ve Cemal korkacak, sinecek, susacak insanlar değil. ‘Dimdik duracağım ve mücadeleme devam edeceğim. Yazacağım, konuşacağım, bağıracağım’… diyen insanlar. Ancak şu notu düşelim; bu saatten sonra Çandar ve Cemal’in güvenliği bu hükümetin namusudur. Öyle sahip çıkılmalı…

Benzer bir ‘namus meselesi’ BDP için de mevcut. PKK son dönemde saldırılarını artırdı. Nafile, anlamsız saldırılar… Kürtlerin meşru taleplerine ulaşmalarına katkısı olmadığı gibi Türklerdeki öfkeyi de kabartmaktan başka bir işe yaramıyor bu saldırıların. İşte Foça’da şehit edilen genç askerler… Hangi vicdan, yoksulluğa bir de evlat acısı, eş acısı, baba acısı katmayı onaylayabilir? Amaç Türklerin öfkelerini kabartmak, devletin güvenlikçi yaklaşımını haklılaştırmaksa, PKK bunu başarıyor. İyi de, bunun Kürtlere bir faydası var mı? PKK’nın kayıpları da Kürt ailelerin öfkelerini kabartıyor. Ne devletin askerine yönelik saldırılar çözebildi sorunu ne de askerin PKK’lıları öldürmesi. Bu bir kısır döngü. Devlet klasik ‘güvenlikçi’ yaklaşımından vazgeçmediği gibi PKK da terör eylemlerini bırakmıyor.

PKK en son CHP’nin Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ü kaçırdı. Seçim bölgesinde köy köy dolaşan, halkın sorunlarına çözüm bulmaya çalışan bir milletvekilinden ne ister PKK? Örgüt, alanı kimseyle paylaşmak istemiyor. Ne AK Parti ne de başka bir parti veya kişi. PKK, Aygün’ü yerelde ‘rakip’ gördüğü için kaçırdı. Serbest seçimlerde halkın oyuyla milletvekili seçilmiş birisine elini uzatan PKK’nın siyaset namına söyleyecek bir sözü yoktur. PKK’nın gölgesinde siyaset yapan BDP’nin ise susmak gibi bir lüksü olamaz. Bugün itibarıyla Hüseyin Aygün, Kürt siyasetini Meclis’te temsil eden BDP için, BDP’de siyaset yapan sosyalistler için bir namus meselesidir.

‘Sosyalist ve Alevi’ olduğu bilinen Aygün’ün serbest bırakılması için BDP devletten daha aktif olmak zorunda. Siyasetin dokunulmazlığını, şiddete üstünlüğünü savunabilmeli…

Çandar, Cemal, Aygün… Güvenlikleri de, özgürlükleri de hepimizin namusu…

Zaman, 14.08.2012

 

“Hakkari elden gitti”

Sözcü gazetesi “Hakkari elden gitti” diye manşet atmış.

İki haftadır Hakkari’de PKK’lılarla askerler arasında bir çatışma sürüyor. Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Ama ulusalcı basınımız “Hakkari elden gitti” diye manşet atarak terör örgütüne psikolojik destek vermekten çekinmiyor. Daha olayların sonucu belli olmadan PKK’nın zaferini ilan ediyorlar. Adeta sevinç içindeler. “Bu olaylar hükümeti bitirir” diye yorum yapıyorlar. Daha harekâtın sonucu belli olmadan ana muhalefet Meclis’i toplantıya çağırıyor.

 

Adeta askerin teröristle mücadelede başarısız olmasını bekliyorlar. Başarısızlığın sebebini de şimdiden ilan ettiler: darbecilikten generallerin tutuklanması… Çoktandır her terörist saldırıdan sonra bu konuyu işliyorlar.

 

“Hakkari elden gitti” diyen şimdi siyaset yapmaya çalışan bir emekli generalimiz. Osman Pamukoğlu Paşamız, “Bu iki üç aylık asker çocuklarıyla olmaz. Özel eğitimli askerlerle terör 365 günde bitirilir. Hayalet ve şeytan adamlarla yapmalıyız bunu. 20 bin genç çocukla bu iş yapılır. Dağların ve ormanların olduğu bölgede kışla seçeceğiz. Onlara her şeyi öğreteceğiz. Genç generaller vereceğiz” diyor (Süzcü, 09.08.2012).

 

Sayın Pamukoğlu’na sorabilir miyiz acaba! Genelkurmay’da “Nasıl darbe yaparız” diye “Beyin fırtınası” estiren generallerimiz, vaktiyle neden söylediği birlikleri oluşturmadılar, neden karakolları güçlendirmediler, neden askeri terörle mücadeleye göre silahlandırmadılar?

 

“Hakkari elden gitti” diye bugünkü hükümeti suçlayanlar, birazda kendi geçmişlerine bakarak suçlu arasalar… 1960 sonrası iktidar mücadelesinde her türlü yöntemi kullanan Kemalist sol ve CHP, Kürtleri de siyasi mücadelede kullanmada hiç bir sakınca görmedi… PKK yöneticilerin ve Kürtçü politikacıların siyasi geçmişi incelendiğinde, muhtemelen CHP’ye veya Kemalist sol örgütlere gelinecektir. Bunların kendilerinin CHP’de veya Kemalist sol örgütlerde kayıtları yoksa, en yakın akrabalarının kayıtlarına rastlanacaktır.

PKK’lılar, “Devletin çözüme gelmemesi halinde devrimci halk savaşıyla kendi çözümlerini dayatmaktan” bahsediyorlar. Kürtler bu lafları 1980 öncesi kavgada Kemalist solculardan öğrendiler. Bu laflar Deniz’lerin, Ulaş’ların, Mahir’lerin lafları değil mi? PKK’lı kan dökücüler bu lafları, şimdi herkesi vatana ihanetle suçlayan solcu yoldaşlarından öğrendiler. PKK’yı 1978’de Lice’de kuruldu zannedenler yanılıyorlar; PKK çok daha önce Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi kantinlerinde o zamanki Kemalist devrim muhafızlarının himayesinde kuruldu.

Bugün herkesi bölücülükle suçlayanlar hafızalarını biraz zorlasınlar bakalım, bölücü terör örgütünün sivil temsilcilerini hangi parti Meclis’e soktu! Daha düne kadar “Türküm” diyeni “faşo” diye suçlayanlar, bugün başımıza Türk milliyetçisi kesildiler.

 

Osman Pamukoğlu, “Özellikle Hakkari ve Şırnak bölgesinde Olağanüstü Hal zamanı gelmiştir. Daha ne bekleniyor” diyor. Bu yöntem yeteri kadar başarısız olmadı mı? Bölge çok uzun bir süre OHAL ile askerlerin istediği şekilde yönetilmedi mi? Köyler ve mezralar boşaltıldı, yüz binlerce insan evlerinden yurtlarından sürüldü. Çok mu başarılı oldu? Cem Ersever’ler, Mahmut Yıldırım’lar çok mu iyi işler yaptılar? Faili meçhuller kimin işine yaradı?

 

Sayın Pamukoğlu, hükümeti suçlamanın değil özeleştiri yapmanın zamanı… Devlet oradaki insanı kazanmadıktan, oradaki insana gereken saygıyı göstermedikten sonra,  20 bin Rambo yetiştirseniz de olmaz.

 

ÖSYM: Özürlülere sorun yaratma merkezi

0

 

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM), son zamanlarda Üniversite ve Kamu Personeli Seçme sınavlarındaki kopya, şifre, başkasının yerine sınava girme, sınav sonuçlarının yanlış hesaplanması gibi skandallar ve iddialar ile kamuoyunun gündeminde ve daha da gündemde kalacak gibi. 
Bir ülkenin ve ülkede de yaşayan vatandaşlarının ekonomik, bilimsel, sosyal ve hatta siyasal geleceğini belirleyecek nesillerin alacakları eğitimin en önemli kurumlardan biri olan ÖSYM ’nin bu kadar bariz hatalar yapması ya da bunları önleyememesi gelecek adına kaygı verici. 

Temel bir insan hakkı olan ‘eğitim hakkı’nın korunması, geliştirilmesi, eğitimde fırsat eşitliği için adil seçme yarışlarının yapılması bakımından önemli bir görev üstlenen ÖSYM ’nin 2012 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSYS) kılavuzunda engellilerle ilgili çarpıcı maddeler var.

Eğitim hakkı Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Madde 26. belirtildiği gibi, ‘Herkes eğitim hakkına sahiptir’ diyerek, engelli bireylerin de bu hak kapsamında olduğuna vurgu yapılıyor. 
ÖSYS’nin ‘2012 Yükseköğretim ve Programları Kılavuzu’ 2.1.2 Özürlü Adayların Tercihlerini Yaparken Göz Önünde Tutacağı Hususlar’ başlığı altında sıraladığı maddeler de insan hakları kavramının gelişimi ve kapsamı açısından ÖSYM ’nin durduğu noktayı gösteriyor. Zaten maddenin başlığında ‘göz önünde bulundurulması gereken hususlar’ derken, ‘görme engelli’ bireyi dışlıyor. Kılavuzda, “Görme özürlü adayların, özürleri yüzünden başarılı olamayacakları yükseköğretim programlarını tercih etmemeleri gerekir. Bu adayların, başarılı olabilmeleri için, büyük ölçüde dile dayanan veya işitme gerektiren sosyal, iktisadi ve beşeri bilimler alanlarındaki yükseköğretim programlarını tercih etmeleri beklenir” deniyor. ÖSYM , bu açıklamasıyla sorumluluktan kurtulacağını varsayıyor, biz size demiştik demeye getiriyor. Bu maddeyi kaleme alanların ‘engellilik’ ve ‘engelliler’ hakkında hiçbir şey bilmedikleri ortada. Aydınlanma ve çağdaşlaşmanın merkezi olarak kabul edilen, sorunların ve çözümlerin akla, bilgiye ve bilime uygun olarak yapıldığını varsaydığımız bu kurumlarda, ‘engelli bireyin hak ve özgürlüklerinin savunulması ve korunması’ açısından akademik camianın ne kadar ‘önyargılı’ ve gerçeklerden uzak bir görüşe bu açıklamayla kesinlik kazanıyor. 

Demek ki, bunları yazanlar televizyon bile seyretmiyor. Eğer seyretmiş olsalardı, 15 Mayıs 2012’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın, ‘ Türkiye Engelliler Günü’nde, 5 yaşındayken bir kaza sonucunda, iki kolunu da kaybeden ressam Ayşe Işık’ın yapmış olduğu resimlerden oluşan resim sergisini gezerken, duymuş olduğu hayranlığı gözlerinden anlayabilirlerdi. Eğer bu ressam arkadaşımız, Güzel Sanatlar Bölümüne başvursa ve resim bölümünde okumak için genel yetenek sınavına girmek isteseydi, kesinlikle ellerini kullanamadığı için kabul edilmeyecekti. Büyük ihtimalle bu maddeleri yazanlar, dünyanın en büyük müzik dehalarından biri olan Beethoven’dan da bibaher. Zihinsel yetisinden başka hiçbir organını kullanamayan Steven Hawking’den bahsetmeye gerek bile yok. 
Ayrıca bu, ‘Özürlü adayların, yükseköğretim programları tercihlerini belirlerken üniversitelerin özürlüler ile ilgili birimlerinden yükseköğretim programları konusunda bilgi almaları yararlarına olacaktır’ diyerek, topu taça atmaktır. 

01/07/2005 tarih ve 5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 15. Maddesine dayanılarak, ‘Özürlü çocuklara, gençlere ve yetişkinlere, özel durumları ve farklılıkları dikkate alınarak, bütünleştirilmiş ortamlarda ve özürlü olmayanlarla eşit eğitim imkânı sağlanır’ diyerek kurulan ya da kurulması öngörülen ‘Özürlüler Danışma ve Koordinasyon Birimleri’nin ve bu birimlerden sorumlu personelin engellilik konusunda bilgileri, uzmanlık alanları, yetkileri ve yaptırımı da işlevsel değil. Birçok üniversitede bu birimler sadece kağıt üzerinde var. Maalesef bunu denetleyen ve yaptırım uygulayan bir anlayışta henüz gelişmedi. 

Eğitim hakkı, engelli bireyin de hakkıdır 
BMEİHB’nin madde 26 son paragrafı, ‘Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır’ diyor. Daha baştan engelli bireyin fiziki durumuna göre neyi yapacağı neyi yapmayacağına karar vermek, insan hakları açısından kabul edilemez. 

2007’de ülke olarak altına imza koyduğumuz, ‘BM Engelli İnsanın Hakları Sözleşmesi’, eğitim hakkı konusunda bağlayıcı ve yaptırıma dayalı hükümler içeriyor. Bütün haklar gibi ‘eğitim hakkı’ da uluslararası insan hakları hukuku kapsamında ve ülkemizde de Anayasa ’da düzenleniyor ve korunuyor. Engelliler eşit, adil, şeffaf bir seçme ve değerlendirme sonucunda yapılacak yarışmalar neticesinde çıkacak sonuca elbette ki saygılılar, ama daha baştan sürecin dışında bırakılmalarına seyirci ve sessiz kalamazlar. Üzücü olan taraf, engelli üniversite öğrencilerinin eğitim hakkının savunulması/korunması konusunda en yetkili ve etkili bir kurum olması gereken YÖK ’ün bu konuda etkisiz ve sessiz kalması. 

Engelliler, ‘ne ayrıcalık ne de ayrımcılık” istiyor, imza koyduğumuz uluslararası sözleşmelere uyulması ve Anayasası’nın 90. Maddesi gereğinin uygulanmasını talep ediyorlar. Her şeyi ben bilirim ‘paternalist’ anlayışının terk edilmesi, hak ve özgürlüklere saygılı/dayalı, bireyin kendi iradesi, dışında oluşan engelleri kaldıran bir anlayışın içselleştirmesi gerek. Ve en kısa zamanda, ÖSYM , özürlülere sorun yaratma merkezi olmaktan çıkmalı. 

Radikal, 10.08.2012

 

Tehlikeli İlişkilerin Ülkesi

Türkiye, hep kendini tekrar eden bir ülke görüntüsü vermeye başladı. Her ne kadar değişen yeni Türkiye olma iddiasını taşıdığını bir süre öncesine kadar iddia etmesine rağmen Türkiye, artık bu iddiasından vazgeçmiş bulunuyor.Türkiye, değişen ve yenilenen  bir ülke olmak yerine tehlikeli ilişkilerin geliştiği bir ülke olmaya başladı.

Türkiye’nin asli sorunu sahici anlamda değişememek ve yenilenmemektir.Yenilenmiş gibi yapmak  sahici anlamda değişim anlamına gelmemektedir.Türkiye, değişemediği için  sorunlarını  çözememektedir. Sahici anlamda değişemeyen Türkiye, sorunlarını çözememesine rağmen eski rejimin Türkiye’sini üretmekte başarılı olmaktadır.

Ülkenin gündemine eski rejimin dili ve politikaları hakim olmaya başladı.Gerilim ve çatışma üzerine  inşa edilen söylem ve politikalar,  iktidar savaşının acımasız araçları olurken  toplumsal dokuyu da  zehirlemeye devam etmektedir.

Türkiye, eski rejimin yarattığı  laik-dindar gerilimini uzun bir süre yaşadı. Laik-dindar geriliminin   doğal olmadığı,   bürokratik iktidar tarafından ustaca dizayn edildiği  sonradan anlaşıldı. Başörtüsü yasağı, yıllarca  bu gerilimi canlı tutmak için  çözülmedi. Günümüzde laik-dindar gerilimi kısmen gündemden düşmesine rağmen,  gerilim ve çatışma yaratma  alışkanlığı eski rejimden günümüze miras kaldı.

Eskiden yaratılan gerilimler, çoğunlukla Türkiye’yle sınırlıydı. Günümüzde ise uluslar arası ilişkiler,    yaratılan gerilimlere dizayn edilmeye çalışılmaktadır. Sünni-Şii gerilimi üzerinden  Ortadoğu yeniden dizayn edilmektedir. Şii ve Sünni inancı uğruna insanların ölmesi ve öldürmesi yüce amaçlar olarak sinsi bir şekilde  kolektif bilinçaltına kazınmaktadır. Başka bir ifade ile insanların  gönüllü bir şekilde inanç uğruna ölmeye ve öldürmeye razı edildiği bir süreçten geçmekteyiz.

Bugünlerde Esad rejimine karşı bütün Ortadoğu’da derin bir öfke vardır. Her gün yüzlerce cinayet işleyen Esad rejimi, insanlığa karşı   işlenen vahşetin ve  katliamın baş sorumlusudur. Esad rejiminin insanlığa karşı işlediği vahşet,  Ortadoğu’nun   mezhep, din ve etnisite temelindeki hassas fay hatlarını  çok daha kırılgan hale getirmektedir.

Esad rejimine duyulan öfke,  politikacılar tarafından  bir siyasi gerilim ve çatışmanın aracına dönüştürülmektedir.  Mevcut   dış politikaya yönelik her eleştiri, hemen Esad yanlılığı ve Baasçılık olarak damgalanabilmektedir.CHP’yi  dibine kadar Baasçılığın kirine bulaşmak şeklinde CHP ve Baas Partisi’ni özdeşleştiren dil, çok tehlikeli bir dildir.

Aynı tehlikeli dil, Alevilik konusunda da kullanılmaktadır. CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun  Alevi olduğu sık ve bilinçli  bir şekilde vurgulanmaktadır. Alevilere yönelik duyarsız ve gelişigüzel söylemler ifade edilmektedir. Alevilere yönelik nefret eylemlerine karşı  ciddi bir tutum  geliştirilememekte ve yaşananlar küçümsenmektedir.Aleviler ve Esad rejimi arasında  kimi çevreler tarafından kurulmaya çalışılan duygusal ve manevi bağlar, Aleviler arasında büyük   hoşnutsuzluk yaratmaktadır.

Türkiye, Alevi sorununu normalleştiremediği gibi Kürt sorununu da çözüm yoluna  koyamamıştır.Çözümsüzlük, doğal olarak kendisiyle beraber  çatışmayı getirmiştir. Kürt sorununu çözemeyen  Türkiye, Esad rejimini  artan çatışmaların arkasındaki güç olarak sunmaktadır. Kamuoyunda Esad’a karşı olan öfke,  Kürt sorunundaki çözümsüzlüğü meşrulaştırmak  için kullanılmaktadır.

Egemen politik güçler,   medyayı da kendilerine hedef haline getirmişlerdir.Beğenilmeyen yazıları yazan köşe yazarları hedef gösterilmekte,  demokratikleşme yanlısı kalemler hainlikle suçlanmakta ve resmi politikanın dışında yapılan her türlü medya faaliyeti  vatana ihanetle özdeşleştirilmektedir. Oluşturulan ağır ortam altında  basın  ve ifade  özgürlüğünden bahsetmenin hiç imkanı kalmamıştır.

Esad rejimi karşıtlığı üzerinden eski rejimin Türkiye’si tekrar ihya olmakta, Aleviler, Kürtler ve medya ile  özgürlükleri ve çoğulculuğu ortadan kaldıran tehlikeli ilişkiler  kurulmaktadır. Uygulanan   devlet politikalarını mutlak  doğru  kabul eden muktedir politikacılar,  ‘ya bizimlesin, ya onlardansın’ dayatması içine girebilmektedirler. Devleti mutlak yüce otorite olarak gören hakim politik anlayış,  kendisini devletleştirdiği gibi düşüncelerimizin, kimliklerimizin ve inançlarımızın da devletleşmesini  topluma dayatmaktadır. Türkiye’yi tehlikeli ilişkiler ve gerilimler ülkesi haline getiren  hayatın devletleşmesi gerektiğini savunan bu kolektivist bakış açısıdır. Sahici anlamda devletleşen Türkiye,  sahici anlamda  bir türlü değişememektedir.

Şaşan Pusulayı Düzeltmek Gerek

0

 

Ak Parti hükümetleri, hiç kuşkusuz, 2000’li yıllarda Türkiye’nin yaşadığı hızlı değişim ve dönüşümün en önemli taşıyıcısı olmuştur. 1980’li yıllarda merhum Özal’ın attığı temeller, Anadolu’da yükselen orta sınıflar, dünyayı tanıyan “okumuş çocuklar”ın devreye girmesi gibi iç dinamiklerin yanı sıra, soğuk savaşın bitmesi, duvarların yıkılması ve küreselleşme gibi dış dinamiklerin de yardımıyla Ak Parti hükümetleri iktidarlarının erken döneminde çok önemli icraatlara imza atmışlardır. 2001 krizinden sonraki hızlı ekonomik toparlanma, AB’ye uyum yolunda yapılan reformlar, demokratikleşme ve sivilleşme yolunda atılan adımlar Ak Partinin reformcu bir kimliğe sahip olduğu dönemin icraatlarıdır. Bu icraatlardan dolayı sayın Başbakan ve ekibini takdir etmek gerekir.

Ancak son zamanlarda hükümet giderek reformcu kimliğinden uzaklaşan, statükocu, devletçi-milliyetçi bir çizgiye kayan bir profil çizmektedir. 12 Eylül 2010 referandumu ve 2011 Haziran seçimlerinden sonra, biz reformların daha da hızlanmasını, demokratik açılımın tamamına erdirilmesini beklerken tam tersi olmakta, giderek hükümetin pusulasının şaştığını düşündürten gelişmeler yaşanmaktadır. Son iki yılda, bu satırların yazarına göre, hükümetin yanlış yaptığı başlıca icraatlar arasında şunları sıralamak mümkündür: Kürt açılımında geri adım, Alevi açılımında geri adım, Ermeni açılımında geri adım, AB reformlarının tavsatılması, Uludere faciasıyla yüzleşilmemesi, şikecileri kurtarmaya dönük adımlar, İşkenceci polisin emniyet müdür yardımcısı yapılması, Cemaate kızıp sivilleşmeden vazgeçer adımlar atılması. Her birinin burada ayrıntılarıyla tartışılması mümkün değildir. Satırbaşları halinde vurgulamak gerekirse, şunları söylemek mümkündür.

– Habur’dan sonra Kürt açılımının askıya alınması büyük hatadır. Kürt sorunu bu ülkenin en büyük, en can alıcı, en kangrenleşmiş sorunudur. Ergenekoncu, ulusalcı, ırkçı, Kürtçü, PKK’cı, veya derin devletçi birileri karşı çıksa da, süreci sürekli sabote etmeye çalışanlar çok olsa da, demokratik açılım bütün hızıyla devam etmeli, Kürt sorunu barışçı yollardan çözülmelidir. “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” söylemi ne yazık ki gerçeği yansıtmamaktadır; terör sorunu Kürt sorununun doğurduğu bir sonuçtur. Irak ve Suriye’deki gelişmeler ortadadır. Türkiye kendi Kürt vatandaşlarını memnun edemezse, onların rahat soluk alacakları bir ortamı yaratamazsa, yarın öbürgün oralara göç veya daha kötüsü oralarla birleşme talepleri gündeme gelebilir. Ayrıca kendi Kürtleriyle kavgalı bir Türkiye’nin Filistin başta olmak üzere başka mazlumların haklarını savunması çok güçleşmektedir.

– Alevi açılımının yarıda bırakılması hatadır. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu Sünni Müslümanlar oluştursa da, bu ülkede bir Alevi gerçeği vardır. Aleviliğin din mi, mezhep mi, kültür mü, İslam içi mi, dışı mı olduğunu tanımlama sevdasından vazgeçilmeli, Alevi vatandaşların dinlerini istedikleri gibi yaşamalarına imkân sağlanmalı, bu anlamda Alevi açılımı tamamına erdirilmelidir.

– Bir ara iki ülke arasında barış ve işbirliği protokolü imzalama aşamasına getirilmiş, sonra  Azerbaycan’ın tepkisinden çekinilerek askıya alınmış olan Ermeni açılımı tamamına erdirilmeli; iktidarlarını gerginliğe ve çatışmaya borçlu olanların iktidar hesaplarına alet olunmamalıdır. Türkiye İttihatçıların işlediği günahların kıyamete kadar diyetini ödemek zorunda değildir. Sınır kapısının açılması, ticaretin serbestleştirilmesi, iki ülke insanının birbirinden ekmek yemeye başlaması sorunun çözümü yolunda büyük bir adım olacaktır.

– Şikecileri kurtarmaya dönük yasal düzenlemeler ve “beş yıl Avrupa’ya gitmesek ne olur” söylemi son derece yanlıştır; şikeye bulaşan bütün takımlar -aynen Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, UEFA mevzuatının gereği- küme düşürülmeli, futbol sektörümüz kara para aklama, darbe finansörlüğü ve mafyacılık gibi şaibelerden kurtarılmalıdır.

 – Uludere faciası konusunda açık ve dürüst bir yüzleşme yerine “şunu verdik daha ne istiyorlar” şeklindeki söylem çok nahoş, yanlış bir söylemdir: bir an önce sorumlular (kim olursa olsun) bulunmalı ve cezalandırılmalıdır, açıkça özür dilemekten de çekinilmemelidir. Terör örgütünün ekmeğine yağ süren şey sorunla yüzleşmek değil, asıl bu “daha ne istiyorsunuz” söylemidir.

– MİT krizinde tezahür ettiği gibi, cemaatten görünen birileri devlet içinde kendilerine iktidar alanı yaratmak ve oradan hükümete salvo çekmek istemiş olabilirler. Ancak buna bakarak topyekün tasfiyeye girişmek ya da Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül ve 28 Şubat davalarını akim bırakacak düzenlemeler yapmak “pireye kızıp yorgan yakmak”tır. Bu davaların bir an önce sonuçlandırılması için gereken siyasi destek sonuna kadar verilmelidir. Kurunun yanında yaşların da yakılması adil değildir.

– Türkiye’nin aynı badirelere tekrar düşmemesi için darbeyi bir “vatan kurtarma eylemi” gibi gören zihniyeti kurutacak, askeri vesayeti sona erdirecek kurumsal önlemler mutlaka alınmalıdır.  Bu kapsamda Genelkurmay Başkanlığı Savunma Bakanlığına bağlanmalı; İç Hizmet Kanununun 35. maddesi iptal edilmeli; askeri yargı lağvedilmeli; Jandarma “kır polisi”ne dönüştürülüp İçişleri Bakanlığı’na bağlanmalı; OYAK özelleştirilmeli; savunma harcamalarının şeffaf sivil denetimi sağlanmalı; askeri okulların müfredatı tepeden tırnağa sivil ve özgürlükçü bir anlayışla gözden geçirilmelidir. Vesayetçi zihniyetin beslendiği kaynakları kurutacak ve darbe girişimini pahalı hale getirecek kurumsal tedbirler alınmadığı takdirde, bugün gerilemiş görünen vesayet düzeni ilk fırsatta tekrar iktidarı ele geçirmek isteyecektir.

– Hrant Dink cinayetinde ihmali olan kamu görevlilerinin gereken cezaları almamış olmasının yarası kapanmadan bu kez işkenceciliği AİHM kararlarıyla tescillenmiş bir polisin emniyet müdür yardımcılığına getirilmesi anlaşılması ve tasvip edilmesi mümkün olmayan bir karardır. Hükümetten beklenen askeri, sivil ve güvenlik bürokrasisinin bu tür sicili kirli şahıslardan arındırılmasıdır.

– AB’ye sonunda tam üyelik olsa da olmasa da, sürecin kendisi Türkiye’nin kendisine çeki düzen vermesi açısından çok önemlidir; dolayısıyla ev ödevleri ciddiye alınmalı, üyeliğin gerektirdiği reformlara devam edilmelidir. Hükümetin Türkiye’yi hızla dönüştürdüğü dönemde reformlara AB ve dış dünyanın verdiği desteğin anahtar önemi unutulmamalıdır.

– Bütün bunları kapsayan bir temel reform olarak, sivil Anayasa meselesi asla sürüncemede bırakılmamalı, yıl sonuna kadar (bir başka bahara veya seçime bırakmadan) mutlaka süreç tamamına erdirilmeli, Türkiye artık darbe anayasasından kurtarılmalıdır.

Özgürlükçü ve reformcu bir çizgi tutturduğu zaman Türkiye’nin demokratikleşmesine, sivilleşmesine, özgürleşmesine ve zenginleşmesine ne büyük katkılar yapabileceğini göstermiş bir hükümetin, giderek pusulasının şaşması ve çoğulculuğu hazmedemeyen, topluma kendi doğruları istikametinde şekil vermeye çalışan, otoriter-milliyetçi bir çizgiye yönelmesi gerçekten üzücüdür. Türkiye’nin ihtiyacı olan reformcu, değişimci, özgürlükçü, demokrat, sivil bir yönetimdir. Ülkenin asırlık kamburlarından kurtarılması ve Türkiye insanının rahatlatılması hem bugünkü kuşakların huzuru, hem ülkemizin geleceği açısından elzemdir. Böylesi önemli bir hizmet ve sorumluluk cumhurbaşkanlığı, başkanlık veya başka siyasi hesaplara kurban edilmemelidir. İttihat ve Terakkicilerin sırtımıza sardığı kamburlardan kurtulmak için sayın Başbakan ve ekibinin elinde altın bir fırsat vardır. Son 100 yıldır Allah kimseye vermediği bir fırsatı kendilerine bahşetmiştir; bu fırsatı tepmenin vebali çok büyüktür; reformlarda frene basma zamanı değil, gaza basma zamanıdır. Şaşmış bir pusulanın Ak Partiye de, hükümete de, ülkeye de bir faydası yoktur; pusulayı düzeltip yola öyle devam etmekte yarar vardır.

 

Müslüman ve muhafazakârlar

0

İnsan cinsi, yaşamasına elverişli ama kıtlık ve yokluklarla bezeli bir dünyanın parçası.

Varlığını sürdürebilmek için temel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda. Beslenme ve barınma, güvenlikten sonraki ilk ve en baskın ihtiyaçlar. Gıda ve konut imkânları insana hiçbir çaba harcamasına gerek bırakmayacak şekilde kendi dışından ve sonsuz miktarda sunulmuyor, tüketilmek (kullanılmak) için önce üretilmeleri gerekiyor. Üstelik devamlı üretilmeleri şart. Yani, bir defa karnımızı doyurmak veya kafamızı sokacak bir çatı altı bulmak bu ihtiyaçları temelli ortadan kaldırmıyor. İhtiyaçlar devamlı yeniden doğuyor, artıyor ve çeşitleniyor. Dolayısıyla, sürekli üretim yapmak kaçınılmaz oluyor. Hangi dile, dine, kültüre mensup olursa olsun ve hangi siyasî-ekonomik sistem içinde yaşarsa yaşasın, bütün insanlar beslenme ve barınma ihtiyacı içinde olmak bakımından aynı ve eşit. Bu yüzden, her toplum yoğun şekilde gıda maddesi üretimine ve barınak inşasına kaynak ayırmakta. Bunun sonucu olarak her beşerî coğrafyada tarım ve inşaat ekonominin ana sektörlerini teşkil ediyor ve bir sürü yan kolla da destekleniyor.

Türkiye, nüfusu 80 milyona yaklaşan ve sürekli artan büyük bir ülke. Bu nüfusun düzenli ve istikrarlı şekilde gıda temin etmesi lâzım. Aynı şekilde, aile bazlı düşünürsek, ülkede en azından 25 milyon konutun olması gerekiyor. Mevcut konut stokuyla ihtiyaç karşılaştırıldığında bir yetersizlik olduğu ve 5-6 milyon yeni konuta ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor. Hâli hazırda kullanılan konutların çoğunun eski, yorulmuş, yıpranmış olduğu ve tehlikeli deprem bölgelerinde yerleşik bulunduğu düşünüldüğünde ortaya neredeyse bütün konutların yenilenmesinin şart olduğunu gösteren bir tablo çıkıyor. Bu durumda toplumdaki ekonomik kaynakların önemlice bir bölümünün bu alana sevk edilmesinin gerekmesi ve dolayısıyla konut-inşaat sektörünün canlı olması ve büyümesi hiç şaşırtıcı değil. Böyle olması için bir plana veya bir merkezî otoritenin yönlendirmesine ihtiyaç yok. Toplumda devamlı akış hâlinde olan bilgi ve sinyaller ihtiyaç sahipleriyle ihtiyaç malları üretenlerin eylem ve faaliyetlerini senkronize hale getiriyor. Bu çerçevede, doğal olarak, her sosyal ve ekonomik kökten ve her görüş ve meşrepten insanlar ve insan birlikleri (firmalar) sektörde faaliyet gösteriyor. Son yıllarda muhafazakâr insanların sahipliğindeki firmalar da, başka firmalar gibi, iddialı sayılacak konut projeleri geliştiriyor. Ülkedeki inşaat bilgi ve birikimi, alâkalı regülasyonlar, tabiî ve coğrafî durum, sektör arz ve talebi ve genel iktisadî şartlar çerçevesinde potansiyel müşterileri memnun edecek ürünlerle ortaya çıkmaya çalışıyor.

Öyle görünüyor ki, bu, memleketin her sorununun çözümünün elinde olduğunu sanan ama neredeyse hiçbir problem hakkında sağlam ve somut bir öneri geliştirmeyen bir kısım sol intelijansiyayı rahatsız ediyor. Bunun sonucu olsa gerek, “sosyalist kültür dergisi” Birikim Ekim 2011 sayısını konuya ayırmış, kapaktan başlayarak sorunlarla ve ayıplarla dolu bir dosya hazırlamıştı. Kapak sözü “İnşaat ya Resulullah”tı. Bu çok çirkin, terbiyesiz ve saygısız bir sözdü. Derginin idarecisi sosyalistler bu ifadenin aslının Müslümanlar için ne denli önemli olduğunun ya farkında değillerdi ya da bunu önemsemiyorlardı. İki durumda da balta taşa vurulmuş oluyordu. Yazıların çoğu tepeden bakıcı, bazen aşağılayıcıydı. Çelişkiler de boldu. Bir taraftan bence de yanlış olan TOKİ planlamacılığına ve müdahaleciliğine karşı çıkılıyor; ama öbür taraftan yine planlamacılığa davetiye çıkartılıyordu. Yalıtılmış siteler inşa edilmesi eleştiriliyor, ama konutta neyin ihtiyaç olduğunun bilindiğini ima eden tepeden inmeci bir siyasî tavırla steril kentleşmenin bir başka yolu açılıyordu. Hiç şaşırtmayacak şekilde, “kapitalizm”, “neo-liberalizm” ve serbest teşebbüs yine yerin dibine geçiriliyordu. Hükümetin planlamacılığına yönelik eleştiri özgürlük, serbestlik ve çoğulculuk adına değil, daha ceberut bir şehir planlamacılığı adına yapılıyordu. Öyle olmasaydı, ruhsuz konutlar inşasında ve devletlerin büyük proje üretme saplantılarında 20. yüzyılın en kötü örneklerini veren Sovyet tecrübesine ve benzerlerine bir iki yerde geçerken yapılmış kabilinden dokunulmaz, doğru dürüst bir karşılaştırmalı eleştiri getirilirdi.

SOL KOMPLEKSLİ Mİ?

Bu tavır, korkarım, bu çizgideki solun Müslüman muhafazakârlar karşısında ilk olmayan ve son da olacağa benzemeyen bu çizgideki komplekslerinin yansımalarından biri. Bir diğeri demokratikleşme alanında sık sık karşımıza çıkıyor ve kökleri Özal’a kadar gidiyor. Hatırlarım, Türkiye solu, Özal’ı bir türlü hazmedememişti. Bunun sebebi, ekonomide serbestleşme yolunda atılmasını sağladığı adımlar kadar, siyasî sistemde demokratikleşme sürecinde gerçekleştirdiği reformlardı da. Özal’dan öyle rahatsızdılar ki, onu hem yaptığı hem yapmadığı hem yapamadığı şeyler için topa tuttular. “Ayağı takunyalı” bir muhafazakâra mı kalmıştı 141-142’yi kaldırarak komünist partiyi serbestleştirmek, ifade özgürlüğünü genişletmek, ülkenin demokratik standartlara ayak uydurmasını sağlamaya çalışmak, AB üyeliğine başvurmak. Neyin iyi ve doğru olduğunu ancak solcular bilir iyi şeyler de ancak sol tarafından veya onun onayıyla yapılırdı. Müslüman muhafazakârların ne yeterli entelektüel birikimi vardı ne de diyalektik ve tarihsel materyalizm sınıflar savaşında onlara öncü bir rol vermekteydi. Özal’a karşı sergilenen bu tavır şimdi bir ölçüde Erdoğan’a karşı sahneleniyor. AKP ağzıyla kuş tutsa ülkenin solcularına (ve onlarla fikir karındaşı olan Kemalistlere) yaranamaz. Doğru şeyleri yapmıyorsa hatalıdır. Doğru şeyler yapıyorsa bile, yaptığı için hatalıdır. Doğru şey, AKP tarafından yapılıyorsa, doğruluktan çıkabilir; yani, halk deyişiyle, “mundar” olabilir. Doğrular AKP tarafından yapılacaksa, yanlışların yerinde kalması daha iyidir. Solun Erdoğan’a muhalefetinde bu tuhaf kavrayışın büyük bir yerinin olduğu aşikâr. Ve bu, şüphesiz, sağlıklı bir tavır olmaktan uzak.

Solun ülkenin fikir yelpazesinde önemli bir yeri var. İyi ki var. Onsuz bir şeyler eksik olurdu. Ancak, solun hiç olmazsa aklı başında ve gerçekten özgürlükçü-demokrat olduğunu iddia eden kesimleri sadece başkalarını tepeden bakarak eleştirmeyi bırakıp bir an evvel sorunlarla ilgili alternatif önerilerini, çözüm metotlarını inandırıcı delil ve detaylarla ortaya koysalar iyi olacak. Vallahi sıkıldık artık!

Zaman, 10.12.2012

Kemalist devletten kalan miras

0

Kalemle havan topunu ayırt edememek mümkün mü? Değil. Ancak kalemi, kitabı, yazıyı havan topu gibi gören bir içişleri bakanı var.

 

Çok düşünülerek söylenmiş laflar olmadığından eminim, ama bir okuyun nasıl bildik bir dil olduğunu göreceksiniz; “Ülkenin olağanüstü gündemi sadece çatışma alanı ile ilgili değildir, bu çatışma İstanbul’da kalemle devam ediyor, İstanbul’da kitapla devam ediyor. Geçimli’de atılan havan mermisiyle burada, Ankara’da yazılan yazıların bir farkı yoktur.”

Düşünceyle, kalemle, kitapla teröristin havan topunu bir görenlere biz alışkınız. Bir zihniyettir bu; her nesneyi tehdit olarak gören, her durumdan bir tehlike ve düşman üreten ‘güvenlikçi’ bir zihniyet. Otoriter Kemalistler bugün iktidarda olanları da sindirmek için sıkça kullanmışlardı bu ‘güvenlikçi’ zihniyet sopasını. O yüzden çok tanıdık bir dil bu. Şaşırdığımız, bunun bugün AK Parti saflarında da destek bulması.

Muhafazakârlar otoriterleşme tuzağına düşmek istemiyorlarsa ‘güvenlik’ odaklı bir dilden kaçınmaları gerek. Etrafınıza baktığınızda tehdit, tehlike ve düşman görmeye başlamışsanız bunun iç politikaya yansıması otoriterleşme olur. Güvenlik gerekçesiyle susturmak istersiniz konuşanları, yazanları. Sonra da bunun hakikaten etkili bir yöntem olduğunu, güvenlik adına eleştirilerin susturulabildiğini, haberlerin gizlenebildiğini, muhaliflerin sindirilebildiğini gördükçe daha da içine çeker sizi bu girdap. Güvenlik, böylece bir siyasete dönüşmüş olur; baskıcı, dışlayıcı, susturucu bir siyasete.

Her şeyi bir güvenlik meselesi, yani kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak algılamak hiç sağlıklı değil. Bu noktaya gelen iktidarlar topluma nefes aldırmazlar. Ülkenin tümünü bir savaşın cephesi haline çevirdiğinizde, memleketin her karış toprağında düşman ararsınız. Bu olağanüstü bir haldir ve olağanüstü bir rejim gerektirir. İleri demokrasiyi hedeflerken kalemlerden, kitaplardan ‘havan mermisi’ icat eden hayal gücünün bizi götüreceği yer hiç de yabancısı olmadığımız bir rejim.

Otoriter Kemalistler yıllarca ‘rejimin geleceği’ ve ‘devletin bekası’nın tehdit altında olduğunu iddia ederek hem muhalifleri bastırdılar hem de demokrasiyi, hukuk devletini, insan hakları rejimini ertelediler. Aslında sözünü ettikleri tehdit de yoktu; düşmanı ‘icat’ ettiler önce, onun üzerine de rejimlerini inşa ettiler. Biliyorlardı ki bu topraklarda tehdit ve tehlike diliyle otoriterliği meşrulaştırmak ve toplumsallaştırmak mümkün. Çok çektiğimiz ‘vesayet düzeni’ni böyle kurdular.

Son zamanlara ‘güvenlikleştirme’ dilinin hükümet çevrelerinde yaygınlaştığını görüyorum. İlgisiz olaylar ‘tek merkezden’ yürütülen ‘organize’ komplolar olarak niteleniyor. Bunun için uygun bir ortam olduğu kuşkusuz. AK Parti yüzde elli oyuna rağmen hâlâ kendini güvende hissetmiyor. Bölgede Suriye, Irak ve İran’la ‘düşmanca’ bir ilişkiye doğru ilerliyoruz. Irak Kürtleriyle kurulan pozitif bağ, yerini yeniden kuşku ve güvensizliğe bıraktı. Böyle bir ortamda eskilerin sıkça kullandığı ‘dört yanımız düşmanlarla çevrili’ söylemine yuvarlanmamak zor. Bir de köpüren bir Kürt meselesi var içimizde ve çevremizde. Konu buraya gelince elbette ‘dış güçler’in marifetlerini işitmeye başlarız. İşin bir de iç boyutu vardır elbette; yerli işbirlikçiler!

Otoriter Kemalistlerin en iyi yaptıkları iş ‘iç düşman’ icat etmekti. Dindarlar iç düşmandı, Kürtler iç düşman. Bazen Aleviler iç düşman oldu, bazen de liberaller… Peki şimdi AK Parti’nin de iç düşmanları mı var?

Kemalist devletin AK Parti’ye bıraktığı en ‘ince miras’ güvenlikçi dil. Bununla eski düzenin kendini dinamik olarak yeniden üretmesi mümkün çünkü. Farkındalar mı bilmiyorum, ama AK Partili vârisler bu mirası kullanmaya pek istekli görünüyorlar.

Zaman, 10.08.2012

Hükümetin Pusulası Neden Şaştı?

0

 

İktidarının ilk yıllarında son derece değişimci ve reformcu bir profil çizmiş, Türkiye’yi ekonomik ve siyasi açıdan değiştiren ve dönüştüren reformlara imza atmış bir hükümet olarak Ak Parti hükümetleri ve ekibin lideri olarak Sayın Başbakanımızın son zamanlarda bu reformcu ve değişimci kimliği bir kenara bırakarak giderek statükocu ve devletçi bir kimliğe bürünmesi son derece üzücüdür.  20. yüzyılı içe kapanmacı, devletçi ve merkeziyetçi politikaların, askeri darbelerin gölgesinde büyük ölçüde heba ettikten sonra, önce 1980’lerde rahmetli Özal’ın, ardından 2002’den itibaren Sayın Erdoğan’ın değişim ve dönüşüm çabalarına tanık olmuş, epey umutlanmıştık. Nitekim ekonomik alanda yaşanan başarı, makro ekonomik göstergelerin hızla iyileşmesinin yanı sıra askeri vesayetin gerilemesi ve demokratik açılımlarla ülke rahat bir soluk almaya başlamıştı. Mutluyduk, gelecekten umutluyduk..

Oysa “ustalık dönemi”nde, iktidarının üçüncü periyodunda bizler hükümetten ve Sayın Başbakan’dan reformları daha da hızlandırmasını, ülkenin önünü daha da açmasını, İttihatçıların yüz yıl önce sırtımıza sardığı kamburlardan birer birer ülkeyi kurtarmasını beklerken, 12 Eylül referandumu ve Haziran 2011 seçimlerinden sonra tam tersi gelişmeler yaşanmaya başlandı. Değişimci, demokrat ve reformcu hükümet gitti, yerine devletçi, statükocu, otoriter milliyetçi bir hükümet geldi. Demokratik açılımın Kürt ayağı da, Ermeni ayağı da, Alevi ayağı da çöktü; AB reformlarından vazgeçildi; şikecileri kurtaracak düzenlemeler yapıldı; sivil anayasa süreci yavaşladı; Uludere faciasıyla yüzleşilmedi; Kürt sorununun çözümüne yönelik müzakere süreci akim kaldı; üniversite kampüslerinde neyin içilip neyin içilmeyeceğine, kadınların kürtaj hakkı olup olmadığına devlet müdahil olmaya, kısaca insanların yaşam tarzlarına müdahaleler sözkonusu olmaya başladı.

Bütün bu baş aşağı gidiş sürecini taçlandırırcasına, son olarak işkenceciliği mahkeme kararıyla sabit, yaşayan tanıklarca tecavüzle suçlanan bir ekibin başında yeralmış bir polis emniyet müdür yardımcılığına atandı. Kısaca hükümetin pusulası fena halde şaşmış durumda. Bir an önce sona ermesini dilediğimiz bu akıl tutulması hali sonunda Ak Partinin en esaslı oy tabanını oluşturan dindar-muhafazakar kesimi de isyan ettirecek düzeye ulaşmış olmalı ki, Müslüman aydınlar yakın geçmişte biri Uludere faciası, diğeri işkenceci polisin atanması konusunda olmak üzere iki bildiri yayımlayarak hükümeti uyarma ihtiyacı duydular. Peki bu akıl tutulması halinin nedenleri neler olabilir?

Belki doğrudan ve dolaylı pek çok nedenden söz edilebilir. Ancak, bu satırların yazarına göre, hükümete ve Başbakan’a musallat olan akıl tutulmasının başlıca dört nedeni vardır:    

1.       Cumhurbaşkanlığı hesapları, milliyetçi oyları çekme kaygısı: Kanımca Sayın Başbakan’ın 2014 yılında Cumhurbaşkanı olmaya dönük hesapları ve bununla bağlantılı olarak milliyetçi oyların desteğine ihtiyacı olduğu düşüncesi sözünü ettiğimiz söylem ve politika değişikliğinde rol oynayan faktörlerden biridir. Oysa bu hesapta bir yanlışlık vardır: bizce Erdoğan’ın buna ihtiyacı yoktur. Demokrat ve değişimci bir profil çizdiği zaman Türkiye halkı Erdoğan’a destek vereceğini göstermiştir.

 

2.       Bürokrasinin Başbakanı yanıltması, etrafındaki bürokratların “her şey yolunda gidiyor” telkininde bulunmaları, kendisini yanıltmaları. İlk başlarda Erdoğan’a gidici gözüyle bakan, meşru görmeyen bürokrasi, Anayasa Mahkemesi’nin partiyi kapatmama kararından sonra Ak Parti’nin ve Erdoğan’ın kalıcı olduğunu görünce söylem değiştirmiş, kendisine yanaşmaya ve yaranmaya çalışmıştır. Esasen statükocu-devletçi-otoriteryen parametrelerle düşünmeye alışkın olan bu bürokratların son zamanlarda olup bitenlerle Başbakanı yanıltıcı bilgiler vermeleri ve her şeyin normal mecrasında seyrettiğini, anormal bir durumun olmadığını telkin ediyor olmaları kuvvetle muhtemeldir.

 

3.       PKK’nın barışa niyetli olmadığının anlaşılmasına tepki: Öcalan’ın “Kürt tarihinin en büyük anlaşmasını yapmak üzereyiz” dediği, devletin PKK ile görüştüğü bir sırada PKK tarafından müzakere masasının devrilmesi ve ardından patlak veren Silvan faciası, PKK’nın derdinin aslında demokrasi ve Kürtlerin hakları olmadığını, daha ziyade, kendisinin otoriter yöntemlerle yöneteceği bir özerk alana kavuşmak peşinde olduğunu ortaya koymuştur. Bunun yarattığı hayal kırıklığı ve öfke Kürt açılımında barışçıl yöntemleri rafa kaldırmış, sert, şahin, şiddete dayalı bir söylemi ve buna uygun politikaları öne çıkarmıştır. PKK liderlerinin saatlerinin soğuk savaş döneminde durmuş olduğunu çağrıştıran, 1990’lı yılların başlarında çökmüş olan Marksist-Leninist ideolojiye dayalı otoriter merkezden kumandacı sosyalist rejimden medet umar görüntüsü, hâlâ silah zoruyla bir şeyleri başarabileceğine inanması, KCK anayasasında kendini dışa vuran otoriter, dayatmacı, baskıcı bir yönetim peşinde olması esasen PKK’nın da bir akıl tutulması içinde olduğuna, dünyadaki ve Türkiye’deki gidişatı doğru okuyamadığına işaret etmektedir. İki yanlıştan bir doğru çıkmadığı gibi, iki akıl tutulmasından da bir doğru çözüm ne yazık ki çıkmamaktadır.

 

4.       Nihayet hükümetin son zamanlarda yalpalamasına yol açan, belki diğerlerinden daha önemli bir neden, bence, Milli Görüş geleneğinden tevarüs edilen zihniyetsel tortulardır. Milli Görüş ya da Erbakan zihniyeti devletçi, merkeziyetçi ve devlet eliyle toplumu biçimlendirmeye cevaz veren, AB’ye bir Hristiyan Klübü olarak bakan, dış dünyayı düşman belleyen bir anlayıştır; zihniyet açısından Kemalizmin ikiz kardeşi sayılabilir. Ak Parti liderliği kendini bu anlayıştan uzaklaştırabildiği, demokrasi, serbest piyasa ve dışa açılmaya yöneldiği oranda halktan destek bulmuş, bu anlayışa sadık kaldığı sürece ülkenin önünü açmıştı. Oysa son zamanlardaki çark ediş, Sayın Erdoğan’ın demokrasi, sivilleşme ve AB’ye uyum fikrinin içselleştirilmesi konusunda zihninin yeterince berrak olmadığını akla getirmektedir. Askeri vesayetin görünürde gerilemesiyle “İslamcı Kemalist” bir çizgiye kolayca kayılması, esasen Ak Parti liderliğinin ciddi bir siyasi felsefeden ve yol haritasından yoksun olduğunu düşündürmektedir. İslam, özgürlük ve piyasa arasında sağlıklı bir ilişki kuracak, Müslüman kimliğinden vazgeçmeden devleti milletle, Türkiye’yi dünya ile barıştıracak, demokrasi ve piyasa ekonomisiyle barışık özgürlükçü bir İslam anlayışı ve bu anlayışa dayalı bir model Ak Parti’nin de, Türkiye’nin de, İslam dünyasının da bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeydir.

Prof. Dr. Mustafa Acar, Aksaray Üniversitesi

İkizkenar ve dik açılı üçgenin dik açısında durmak

0

 

Bir buçuk sene önce, bir ameliyatla, yaklaşık beş numara gözlüklerimi attım. Allah’a hamdolsun. Otuz sene aradan sonra, hayata ilk defa, bir camın arkasından bakmıyorum.

***

Çocuklarımın ilkokula başladığı yıllardı. Beraber, Üniversitenin havuzuna yüzmeye giderdik. (Şimdi gitmiyoruz, zira çocuklar kendi kafalarına göre takılıyorlar artık.) Çok iyi yüzme bilmediğimden, kollarımı havuzun kenarına kor, çocuklara mukayyet olmaya çalışırdım. Dik açılı ve ikizkenar bir üçgen oluştururduk. Ben, üçgenin köşesinde dururdum. Çocuklar da diğer köşelerinde. Bulunduğum yerden, çocukların üçgenin hipotenüsünde gidip gelmelerini rahatlıklar izleyebiliyordum.

Bazen havuz başında, bazen de başka bir yerde, pek çok arkadaşın, “Hocam, geçenlerde havuzdayken bana baktın, ben de sana selam verdim, ama almadın” gibi serzenişte bulunduğu olmuştur. Arkadaşlarım haklıydı. Bir insan olarak gözümün bakındığı ve görme açısına giren insanları fark ettiğimi düşünüyorlardı. Ama gerçek öyle değildi. Belki onlarla bir an için göze geliyordum, ama bakmak, görmek değildi.

Artık, görme açıma giren insanlara sadece bakmıyorum, aynı zamanda görüyorum da. Bunun büyük bir nimet olduğunu düşünüyorum. Allah, kimseyi gözlerinden mahrum etmesin.

***

Daha önce de yazmıştım: 07.07.2012 tarihi, özürlülerin toplumsal hayata katılımını mümkün kılan bir takım yükümlülüklerin hayata geçirilmesi için son tarihti. Ama olmadı. Yeni bir düzenleme yapıldı. Bu sayede, ev ödevimizi erteledik.

2005 yılında çıkarılmış olan 5378 sayılı Özürlüler Kanunu’nun geçici ikinci ve üçüncü maddesi şöyle: 

Geçici Madde 2.-Kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmî yapılar,  mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her türlü yapılar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlülerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir.

Geçici Madde 3.-Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler, şehir içinde kendilerince sunulan ya da denetimlerinde olan toplu taşıma hizmetlerinin özürlülerin erişilebilirliğine uygun olması için gereken tedbirleri alır. Mevcut özel ve kamu toplu taşıma araçları, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlüler için erişilebilir duruma getirilir.

***

Yukarıdaki düzenleme, kanaatimce, önemli bir düzenlemeydi. Ama eksikti. Şundan dolayı: Ya bu düzenlemeyi yapmazsak ne olacaktı? Kanun, bunu öngörmemişti.

Benim bu konuyu dikkatlere sunduğum yazının altındaki okuyucu yorumlarından biri aynen şöyleydi:  “Kolayı var bir gece  meclis o tarihi bir 5 yıl daha uzatır sorun çözülür(!)..” Okuyucumun dediği oldu ve Kanunun öngördüğü yükümlülüklerin yerine getirileceği tarih ileriye çekildi.

***

12.07.2012 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 6353 sayılı Kanunun 34. Maddesiyle 5378 sayılıÖzürlüler Kanununun geçici ikınci ve üçüncü maddelerinde yer alan “yedi yıl”ibareleri “sekiz yıl”şeklinde değiştirildi.Bu, özürlüler ilgili yükümlüklerini yerine getirmeyenleri ödüllendiren bir düzenlemedir. Aynı maddeyle, 5378 sayılı Kanunun geçici üçüncü maddesine üç fıkra daha eklendi.

Buna göre, 5378 sayılı Özürlüler Kanununun geçici ikınci ve üçüncü maddelerindeki erişilebilirlik standartlarının uygulanmasının izlenmesi ve denetimi için her ilde bir denetim komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, “Denetim sonucunda ilgili belediye ve kamu kurum ve kuruluşlarıile umuma açık hizmet veren her türlüyapıların ve açık alanların malikleri ile toplu taşıma araçlarının sahiplerine eksikleri tamamlamasıiçin birinci fıkrada belirtilen sürenin bitiminden itibaren iki yılıgeçmemek üzere ek süre verilebilir”. Türkçesi şu: 2012’deki sorumluluk önce 2013 yılına erteleniyor. Sonra da iki yıl da bonus veriliyor.

“Bu da önemli bir şey” denilebilir. Ama ya 2015’te de yükümlülükler yerine getirilmemişse ne olacak? Hiçbir şey. Zira “Sürenin bitiminden itibaren öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmediği denetim komisyonlarınca tespit edilen umuma açık hizmet veren her türlüyapılar ve açık alanlar ile toplu taşıma araçlarının sahibi olan gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığıtarafından her bir tespit için bin Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idari para cezasıuygulanır. Bu şekilde bir yıl içinde uygulanacak idari para cezasının tutarıellibin lirayıgeçemez.

Sürenin bitiminden itibaren öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmediği denetim komisyonlarınca tespit edilen büyükşehir belediyeleri, belediyeler ve diğer kamu  kurum ve kuruluşlarına Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığıtarafından her bir tespit için beşbin Türk Lirasından yirmibeşbin Türk Lirasına kadar idari para cezasıuygulanır. Bu şekilde bir yıl içinde uygulanacak idari para cezasının tutarıbeşyüz bin lirayıgeçemez”. Kısaca, bu kadar parayı vermeyi göze alanlar, yine yükümlülüklerini yerine getirmeyecek.

***

Allah beni, uzağı görememe kusuruyla imtihan etti. Bunun hayatımda ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu, birinci elden tecrübe ettim. Bir de benden –ve tabii ki pek çoğumuzdan- daha kötü durumda olan milyonlarca özürlü kardeşimiz var. Onların neler yaşadıklarını hissetmek için illâki bir özrümüzün olmasını beklemek gereksiz.

Özürlülere karşı olan borcumuz, günlerimizi, haftalarımızı ve hatta aylarımızı alan başka sorunlardan daha önemsiz değil. Bir insanı öldürmeyi bütün insanlığı öldürmekle eş tutan bir dinin, etrafımızdaki milyonlarca insanın –mecazî anlamda- ölüme mahkûm edilmesini hoş görebileceği söylenebilir mi?

RotaHaber, 08.08.2012