Ana Sayfa Blog Sayfa 437

Kürt’ün sorunlu vatandaşlık halleri

0

Mesut Yeğen (Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa, İletişim, 2006), Türkiye’de devletin Kürtler ilişkin düşüncesinin zaman içinde değiştiğini söyler. Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde Kürtlüklerinden arındırılıp Türklüğe intisap edecek “müstakbel Türk” olarak görülen Kürtler, 2000’lerde “sözde vatandaş” olur. Ancak inkârın iflası devleti yeni arayışlara iter; AKP inkârı rafa kaldırıp Kürtlerin kimlik haklarını tanır. Fakat bu da, hakları en alt düzeyde ve sündürerek kabullenmeyi öngören“sınırlı bir tanıma”yı geçmez.

Devletin Kürtler hakkında fikrinin değişmesi gibi Kürtlerin de devlet algısı ve devlete gösterdikleri tepkiler içinde şekillenen kendi kimliği de büyük bir değişime uğradı. Kaba bir genelleme yaparsak: 1923-1938 arasında, devletin kendileri için öngördüğü “Türk” kimliğini kabullenmeyen, itirazlarını birçok kere devletle çatışarak gösteren bir “isyan eden Kürt” kimliği vardı. Devlet bu isyanları, hem çok kaba askeri yöntemlere başvurarak, hem de ince asimilasyoncu politikaları izleyerek bastırdı. Kürtlerde mücadele edecek merkez ve takat kalmadı, Kürtlerin özgüvenleri kırıldı. Böylece 1940-1970 arasındaki uzun dönemde, bir-iki istisna dışında, devletin yapıp etmelerine ses çıkarmayan“kabullenen Kürt” kimliği baskın hale geldi.

Ancak 1970’lerde bu tabloda da bir dönüşüm yaşandı. Dönemin ağır politik ortamında etkisiyle Kürt gençleri farklılıklarını keşfetmeye, farklılıklarından kaynaklanan hakları talep etmeye, bunları siyasal alana aktarmak için örgütlenmeye başladılar. Bu süreç, 1980’lerde toplumsal değişimin hız kazanması ve bilhassa başlayan çatışma/savaş nedeniyle daha da keskinleşti. Devletin kamusal ve hatta özel alandan kazımaya çalıştığı kimlik bilinci su yüzüne çıktı, milliyetçi söylemler yaygınlaştı ve “millet olmaktan kaynaklanan haklarını talep eden Kürt” kimliği belirmeye başladı.

Hamza Aktan “Kürt Vatandaş” (İletişim, 2012) adlı önemli kitabında, tüm bu yaşananların birçok alanda Kürtlerin davranış kodlarını değiştirdiğini belirtiyor. Aktan, 1980’ler öncesinde -kimi yerde gönüllü olsa dagenelde zorunlu olan vatandaşlık halinin 2000’li yıllara gelindiğinde yerini gönülsüzvatandaşlığa bıraktığını ve bu vatandaşlık algısının her geçen gün daha fazla yerleşiklik kazanıyor.

Aktan, hukuki anlamda bir vatandaşlık tartışması yapmıyor. Çünkü “Kürt vatandaş” ifadesinin hukuki ve siyasi bir geçerliliğinin olmadığının ve Kürtlerin Türkiye’deki varlığının hukuki değil fiili bir durum olmaya devam ettiğinin altını çiziyor. “Kürt vatandaş” tabirini “resmiyette ‘Türk’ olsa da vatandaşlık pratiklerine sahip olan Kürt toplumunu ifade etmek” için kullanan Aktan, kitabında da bu vatandaşlık pratiklerine -yani sıradan Kürtlerin gündelik-toplumsal hallerine- projektör tutuyor. Bu meyanda Kürtlerin anadilleri ile kurdukları ilişki; Kürt ve/veya Türk kenti ile yurtdışındaki yaşama koşulları; siyasette, popüler kültürde ve Türk medyasındaki durumları; askerde, okulda ve internetteki varlıklarını masaya yatırılıyor. Aktan, konuyu çok fazla teoriye boğmadan derinlikli bir analiz ve kişisel hikâyeler eşliğinde, tüm bu mecralarda Kürtlerin nasıl hareket ettiklerini, hareketlerine yön veren ruh hallerini ve ne tür davranışlara maruz kaldıklarını anlatıyor.

Kitabı okuduğumda vardığım birçok sonuç oldu, ama en önemlisi şu: Türkiye’de Kürt olmak, bizatihi sorun yaşamak ve sorunlarla iç içe olmak demektir. Kürt olduğunuzda, “normal” biri olmadığınızı hem toplum hem de devlet size her ortamda hatırlatır ve siz de – mesela bir Türk gibi- normal bir muameleye tabi tutulmayacağınızı bilirsiniz. Bu kural, hayatın hemen her alanında işler. Mesela, anadilinizle konuşmanız sorun olabilir: “Dolmuşta, otobüste telefonla Kürtçe konuştuğumda yanımdan biri mutlaka ‘Nerelisiniz?’ diye sorar. Eğer memleketimi söylersem hemen ‘terör’ hakkında ne düşündüğümü yoklayan sorulara geçer. Ben de bunun olmaması için mümkün mertebe temkinli mesafeli yanıtlar veriyorum.” (s. 29)

Veya isminiz sizi potansiyel bir şüpheli haline getirebilir: “Ben zaten ismim yüzünden zorluk yaşayacağımı biliyordum. Tam da öyle oldu. Onlarla aynı konuşsam bile ‘bir kere senin adın Dilan’ diyorlar.” (s. 69)

Kendinizi en çok güvende hissettiğiniz çekirdek ailede dahi Kürt kimliğiniz saklanması gereken bir şeye dönüşebilir: “Kocamın ailesi yanında sudan konular dışında pek konuşmam. Siyasetten partiden anlamamış gibi yapıyorum. Oysa kocamdan da, onun çokbilmiş abisinden de daha çok haber izlerim, takip ederim. Yanımda yok Kürtler vatan haini, yok nelerine yetmiyormuş bu hak gibi abuk sabuk konuşuyorlar. Sessiz, anlamaz gelin oluveriyorum.” (s.70)

Popüler kültürde normal bir yaşam süren bir insan olarak gösterilmeniz çok nadirdir. Genellikle ya ilkel, geri ve çağdışı bir yaşamın sürdüğü bir coğrafyada yaşayan bir Doğulu, ya insanlıktan nasibini almamış bir PKK’li ya da korkudan dolayı PKK’ye destek veren edilgen biri olarak resmedilirsiniz. Her halükarda sizi bu pespaye hayatınızdan alıp çıkaracak dışarıdan gelen bir kurtarıcıya ihtiyaç duyarsınız. (s.104-106)

Ana akım medyada, teknik işlerde değerlendirilir ve yöneticiler tarafından belki dinlenirsiniz ama görüşlerinizin haber bültenlerine ve gazete köşelerine aktarılması çok zordur. “Bir süre önüme gelen sayfalardaki milliyetçi ve yanlı ifadeleri elemeye çalıştım ancak sayfayı her seferinde geri çevirdiler ya da benden alıp başkasına verdiler. Bende bu nedenle içinde Kürt geçen hikâyelerle ilgilenmemeye başladım. Ne onların başını ağrıtacak ne de beni sıkıntıya sokacak konulardaki sayfalarla ilgilendim, işte çevre haberleri, asayiş, vs.1 (s.115)

Çoğunlukla askere gönül rahatlığıyla gitmezsiniz; zaten askeriye de sizle alakalı şüphelere sahiptir. (s. 138) Okula başladığınızda Türkçe bilmemeniz veya aksanlı konuşmanız başınıza dert olur; dahası “Türk ve Türkçe olan her şeyin kıymetli, Kürtçe ve Kürt olanın ise görünmez, çoğu yerde değersiz, itibarsız olduğu bir ideolojiyle sarmalanmış bir müfredat ve atmosferde büyürsünüz.” (s.178) Siyaset ise, sıradan bir iş değildir sizin için, “riskli, karmaşık ve zorlu bir süreci ifadesidir” (s.92)

Elbette bütün Kürlerin bu sorunlarla aynı oranda karşılaştıkları söylenemez; sosyoekonomik durum ve siyasette durulan pozisyona bağlı olarak sorunların yaşanma dozunda bir değişiklik oluyor. Ama genel olarak Türkiye’de devlet ve “Türk” kamuoyu, Kürdü kendine eşit ve hak sahibi olarak görmediğinden Kürdün vatandaşlık hali farklı boyutlarda ve derecelerde problemler içerisinde biçim kazanıyor. Sanırım temel sorun bu; bu durumu değiştirmedikçe de Kürt meselesinin demokratik çözüme ulaşmak mümkün olmayacak.

Taraf, 20.08.2012

Dağdakilerle empati

 

Dağdakilerle empati kurmak böyle oluyor demek ki…

 

Van’daki konteyner kentte oğlu katledilen anne cenazede acıdan kısılmış sesiyle Kürtçe beddualar okurken… Evinin penceresinden, PKK’lı teröristlerin molotofkokteylleriyle cehenneme döndürdüğü mahallesini izleyen adam, bütün yüreği ile “Allah belanızı versin, Allah belanızı versin” diye bağırırken…

Sen o katillerle sarılıp koklaşabileceksin. Sarılıp koklaştığın, şakalaştığın o insanların sırtlarındaki o silahları kim bilir kaç defa gözbebekleri korkudan büyümüş masum insanlara doğrulttuklarını ve duraksamadan tetiği çektiklerini umursamayacaksın.

İlkesizleşmeye, vicdansızlaşmaya, adalet duygusunu yitirmeye empati deniyor son zamanlarda. Sana uzatılan eldeki kanı göremeyecek kadar körleşeceksin ki “empati kuramamakla” eleştirilmeyesin.

Allaha şükürler olsun ki, benim bu tür bir yeteneğim yok. Bir zamanlar Kenan Evren’in doğum gününde kadeh kaldıranlara karşı ne kadar hırs duyduysam, bugün o katillerle kucaklaşanlara karşı da o kadar hırs duyuyorum. Çünkü, katilin “davasının” ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Biri Türkiye’yi kurtarmaya çalışıyormuş, diğeri Kürdistan’ı, hiç fark etmiyor. “Dava“nın kendisi değil, kullanılan yöntem belirliyor her şeyi; insan olmakla cani olmak arasındaki sınırı amaç değil, yöntem çiziyor.

Amaç terörü meşrulaştırmak

BDP’li milletvekillerinin PKK’lılarla yollarının kesişmesinin bir rastlantı olmadığı; bunun planlanmış bir buluşma olduğu belirtiliyor. Demek ki, bu karşılaşmada takındıkları tutumun da öyle spontane bir davranış değil, düşünülmüş taşınılmış bir siyasi hamle olduğunu söyleyebiliriz.

Peki amaçları ne?

BDP, doğacak tepkiyi bile bile neden böyle bir buluşmayı organize etti ve televizyon kameraları önünde teröristlerle sarmaş dolaş oldu?

Ben bunu “terörü meşrulaştırma hamlesi” olarak görüyorum. BDP’liler bu davranışlarıyla kendilerince Türkiye’yi, demokrat kamuoyunu, BDP’nin varlığını sürdürmesine “siyaset yolunun açık kalması” açısından titizlik gösteren demokrat kamuoyunu ve her şeyden önce hukuk devletini açmaza sokmayı hedefliyorlar. Ya onların varlığını da meşru görün ya da bizim meşruiyetimizi kaldırın, demek istiyorlar. Kendilerinin devreden çıkması halinde ortaya çıkacak olan “tek yol silah” tablosundan ayrıca memnun olduklarını tahmin etmek de hiç zor değil.

Hukuku gözden çıkaramayız

Şimdi olacak olanlar belli: Söz konusu milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için yargı harekete geçecek. Bunun üzerine diğer BDP milletvekilleri “Onlarınkini kaldırırsanız biz de istifa ederiz” diye şantaja kalkışacak. BDP’nin parlamento dışında kalması ihtimali üzerine birçok iyi niyetli insan “Eyvah, siyaset yolu kapanıyor” diye paniğe kapılıp yargıdan (yine) “anlayışlı” olmasını isteyecek; “empati” edebiyatı daha da yükselecek…

Böylece nurtopu gibi bir siyasi krizimiz doğacak.
Hazır başlamışken, böyle bir krizde tutumumun ne olacağını şimdiden söyleyerek noktalayayım yazımı:
Benim için Kürt meselesinin parlamento düzeyinde temsil edilmesi; Kürtler için siyaset kapısının açık bırakılması elbette önemlidir. Ama hukuk devletinin varlığını sürdürmesi daha önemlidir.

Teröristi affedebiliriz, kazanmaya çalışabiliriz, terörden vazgeçenlere siyaset kapısını açabiliriz.
Ama terörün meşrulaştırılmasına asla izin veremeyiz.

Eğer Türkiye bir hukuk devletiyse, bu meşrulaştırma gayretini sineye çekemez. Bir milletvekilinin yasalara karşı ağır suç işlemiş kişilerle kameraların önünde sarılıp kucaklaşmasına seyirci kalamaz. Siyasi sonuçları ne olursa olsun, harekete geçmek ve gereğini yapmak durumundadır.

Bugün, 20.08.2012

“Dershaneleri bitirin”

“Peki efendim, hemen bitirelim; bitirmemizi istediğiniz başka bir şey var mı?”

Erdoğan “Dershaneleri bitirin” talimatı verdiğinde kurmayları hemen önlerini ilikleyip böyle mi demişlerdir acaba?

Haklarını yemeyelim. Pek öyle olmamış. İçlerinden birkaçı bunun “zor ve zaman alacak bir çalışma” olduğunu gevelenmeye çalışmış anlaşılan. Ama talimatı veren son derece kararlı bir ses tonuyla “Hiç de zor değil” deyince seslerini kesmişler.

Öyle ya; ben yaptım oldu dersen hiçbir şey zor değildir.
Merak ediyorum, acaba Erdoğan “özel ders veren hocaların işini de bitirin” diye bir talimat da verdi mi, yoksa onları şimdilik bağışladı mı? Bu operasyondan maksat dar gelirli ailelerin, dershanelere para akıtmasını engellemek ve hiç kimseyi dershaneye göndermeyerek “yarışta eşitlik” sağlanmak ise bu mantıkla özel dersin de yasaklanması gerekir.

Hatta daha ileri gidilip, “Özel okullar birçok açıdan daha geniş imkânlara sahip oldukları için öğrencilerini daha iyi yetiştiriyorlar; o okullarda okuyan çocukların üniversite kazanma ihtimali daha yüksek oluyor. Bu da fırsat eşitliğine aykırı bir durum yaratıyor. Öyleyse bütün özel okulları kapatalım, anne babaları özel okullara her yıl on binlerce lira vermekten kurtaralım ve bütün çocukların aynı tip okullarda eğitim görmelerini sağlayalım” da denebilir!

Taleple kontenjan arasında uçurum oldukça…

Dershaneleri kapatma kararının, Erdoğan’ın epey önce açıkladığı üniversite giriş sınavlarını kaldırma kararıyla bağlantılı olduğunu biliyoruz.

Başbakan, üniversite sınavı kalkarsa dershaneye de ihtiyaç kalmayacağını, böylece anne babaların da bu yükten kurtulacağını sanıyor.

Ama unuttuğu önemli bir nokta var:
Üniversite sınavları kaldırılıp üniversite girişleri okul performansına da endekslense ya da şimdi aklımıza gelmeyen başka yöntemler de bulunsa; sonuçta üniversiteye girmek isteyen 2 milyon öğrenciden sadece 400-500 bini için kontenjan varsa, yani çok ciddi bir eleme yapılması kaçınılmazsa; adaylar arasındaki rekabeti ortadan kaldırmak mümkün müdür? Böylesine kıyasıya bir rekabetin olduğu yerde, yarışta öne geçmek isteyenlerin ne yapıp edip özel hazırlık yapmasını engellemeye hangi yasanın gücü yeter?

Bu büyük yarış sürdüğü müddetçe, dershanelerin kapatılmasının pratik sonucu, sadece daha az sayıda öğrencinin daha fazla para ödeyerek kaçak dershanelere gitmesi ya da özel derse yönelmesidir.

Bu ise şimdi yaklaşık 1 milyon öğrencinin kullandığı “özel takviye” imkânlarına çok daha az sayıda varlıklı öğrencinin kavuşmasıdır.

Bitirilen şey girişim özgürlüğüdür 

Ama meselenin aslı bu değil. Ben bu yasaklamaya, pratik sonuçlardan ziyade, özgürlükler meselesi olarak bakılması gerektiğini düşünüyorum. Zira Erdoğan’ın “bitirin” dediği şey, hür bir toplumun olmazsa olmazlarından olan girişim özgürlüğünün “bitirilmesi”dir.

1982 Anayasası’nın “Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti” başlıklı 48’inci maddesinde kapı gibi “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir” hükmü var. Bu hüküm girişim ve ticari faaliyet serbestisini düzenliyor. 48’inci maddenin gerekçesi konuyu daha da açıklığa kavuşturmak için “Hürriyet temeline dayalı bir toplumda irade serbestliği çerçevesinde ferdin sözleşme yapma, meslek seçme ve çalışma hürriyetlerinin garanti olunması tabiidir” diyor.

Kanun koyucunun anayasal bir hak olan girişim özgürlüğünü kısıtlayabilmesi için, bu kısıtlamanın “kamu yararı”na olduğunu ortaya koyabilmesi gerekir.

Dershaneler, gençliğe kötü alışkanlık edindiren, ruh ya da beden sağlığını bozan bir üretim yapmıyorlar ki, senin “kamu yararı” gereği girişimcilik hakkını kısıtlama hakkın doğsun. Eğer insanlar çocuklarına yatırım yapmak için para harcamak istiyorsa harcar; onların keselerini onlar adına düşünmek de hükümete düşmez.
Dolayısıyla bu yasaklama açıkça Anayasa ihlalidir.

Bakalım, dershane sahiplerinden kararı Anayasa Mahkemesi’ne götüren olacak mı?..

Bugün, 18.08.2012

Aygün hâlâ bir rehine

İnsanların nasıl bu kadar acımasız olabildiğine şaşırıyorum. Ve nasıl olup da bu kadar net olan bir durumu görememelerine…

Hüseyin Aygün’ün kaçırılış ve bırakılış sebepleri de, bırakıldıktan sonra söylediklerinin nedeni de benim gözümde o kadar apaçık ki…

Kaçırılış sebebini zaten kendi aralarındaki telsiz konuşmasında da veciz bir biçimde ifade etmişler: “Evet, planladığımız gibi Türkiye Cumhuriyeti hükümeti istifa etmek zorunda kalacak” diyorlar. Her zamanki hayalcilikleriyle böyle sansasyonel bir eylemle Şemdinli’de yapamadıkları güç gösterisini yapabileceklerini; bu eylemle “milletvekilinin güvenliğini bile sağlayamayan bir hükümetin” zorda kalacağını, hatta istifaya kadar gidebileceğini sanıyorlar. Böylece, akıllarınca Şemdinli fiyaskosunun da üstünü kapatmış olacaklar. Neden başka bir milletvekili değil de Hüseyin Aygün derseniz, sebebi bir taşla iki kuş vurma sevdası…Böylece, bir yandan hükümeti zor duruma düşürürken, bir yandan da bir türlü dize getiremedikleri Dersim’e ve Dersim’de kendilerini yenen dik başlı bir siyasetçiye de haddini bildirmiş ve Alevi-sol seçmene “balans ayarı” yapmış olacak; “kendi nüfuz alanlarında” başka bir güce izin vermeyecekleri mesajını iletmiş olacaklar.

Ama işte, önceki diğer hesaplar gibi bu hesapları da tutmuyor. Zaten cinnet halinde sağa sola saldıran hasta bir ruhun ve zihnin doğru dürüst hesap yapması beklenebilir mi?.. Hiç beklemedikleri yoğun bir kamuoyu tepkisiyle karşı karşıya kaldıkları anda, giriştikleri eylemin zaten iyice azalan kitle desteklerini dibe vurduracağını; bu eylemin altından kalkamayacaklarını anlıyorlar ve yaptıklarından bin pişman, “bu işi nasıl temizleriz” derdine düşüyorlar.

Biraz empati…

İşte o noktadan itibaren, yapabilecekleri tek şey Hüseyin Aygün’ü bir an önce bırakmak ve Aygün kanalıyla kamuoyuna, eylemin yarattığı büyük tepkiyi söndürmeye yarayacak “olumlu” mesajlar iletebilmek…

Eylemi merkezin haberi olmadan, birtakım yerel unsurların yapmış olduğu masalı vermek istedikleri mesajlardan biri… Tabii bir de bu yerel “savaşçıların” aslında barış isteyen, evine dönmek için can atan körpecik delikanlılar olduğu imajı da yaratılabilirse yükselen öfke bir nebze düşürülebilir.

Peki Hüseyin Aygün bu oyuna neden alet oluyor?

Bu sorunun cevabını bilmek için ne politikacı ne istihbaratçı ne de stratejist olmaya gerek var.

Birazcık insan olmak yeter.

Biraz empati yeteneği olan her insan, şu anda karşımızda konuşan kişinin tanıdığımız Hüseyin Aygün değil, bir rehine olduğunu anlar.

Her zaman açık bir hedef

Bugün Aygün’ü PKK propagandası yapmakla suçlayanlar, El Kaide’nin rehin aldığı Batılı askerlerin ya da gazetecilerin video görüntülerini hiç mi izlemediler? Ben, onların korku ve çaresizlik dolu gözlerini kameraya dikip “Bana çok iyi muamele ediyorlar; haklı davalarına ben de inandım” diye konuşmalarını dinlerken ne hissediyorsam, bugün Aygün’ü dinlerken de aynı şeyleri hissediyorum.

Evet, Aygün şu anda bir rehine. Bırakılmış olsa da rehine. Çoluğu çocuğuyla birlikte her zaman açık bir hedef olarak bu topraklarda yaşamaya devam etmek zorunda olan bir baba, bir eş, bir insan… O bize bunu söyleyemez, ima bile edemez. Biz anlamak zorundayız. Anlamak ve anlayışla karşılamak…
Bizse onu çarmıha gerdik bile…

Tek tek cümlelerinin hesabını soruyor; partisinden attırmaya çalışıyor; hain muamelesi yapıyor; hatta PKK’yla danışıklı dövüş yapmakla, terör işbirlikçiliği ile suçluyoruz.

İşte ben buna şaşıyorum. İnsanların bu kadar acımasız olabilmesini, böyle zalimleşebilmesini; partilerarası rekabetin, siyasi hasımlığın insana özgü empati yapma yeteneğini bu kadar rahatça ezip geçmesini aklım almıyor.

Bugün, 17.08.2012

Batı’da din özgürlüğü geriliyor mu?

Son zamanlarda Almanya’da sünnetin vücut bütünlüğüne bir saldırı, bir beden yaralaması olduğu gerekçesiyle Müslümanların ve Yahudilerin yüzyıllardır süren erkek çocukları sünnet ettirme geleneklerine resmî cephe alma eğilimleri belirdi. Hastanelerin sünnet yapması engellenmek istendi.

Almanya’daki bu eğilim Avusturya’ya da sirayet etti. Hâliyle, bir taraftan Müslümanlar ve Yahudiler buna sert tepki gösterdi, bir taraftan da din özgürlüğünün ne olduğu ve neleri kapsayıp neleri kapsamadığıyla ilgili tartışmalar alevlendi.

Hangi Batı?

Alışkanlık olduğu ve fikir alışverişlerinde işimizi kolaylaştırdığı için Batı’dan sanki homojen bir bütünmüş gibi bahsederiz. Batılıların kendileri de böyle yapmayı sever. Bu yüzden “Batı değerleri”, ” Batı uygarlığı”, “Batı demokrasisi” gibi kavramlar özensizce, sık sık kullanılır. Oysa monolitik bir Batı değil, çok sayıda Batı vardır ve bunların birçoğu bugün “Batı uygarlığı”na atfedilen değer ve kurumlarla kesin olarak çelişir. Batı ve Batılılık birçoğumuzun kafasında müspet çağrışımlar yapmasına rağmen Batı’nın fikrî, ekonomik, sosyal ve siyasal tarihi birçok nahoşlukla da doludur. Modern despotizm, vahşî faşist ve sosyalist rejimler, Yahudi Holokost’u, sömürgecilik, engizisyon ve öjenik hep birer Batı ürünüdür. Bugün bunları kim savunabilir? Şu hâlde, Batı’nın her şeyini ve her geleneğini değil uygarlıkla uyuşan değer ve yaklaşımlarını onamak gerekir. Bugün bu uygarlığa verdiğimiz ad liberal demokratik uygarlıktır. Din özgürlüğü onun temel değer ve kurumlarındandır. Din ve vicdan özgürlüğü insanlara hiç kimsenin lütfetmediği, tüm insanların insan olmak sebebiyle doğuştan sahip olduğu, yok edilemez ve devredilemez bir haktır. Bu hak bir taraftan birçok coğrafyada acı tecrübelerle insanların kafasına işlenmiş, diğer taraftan tüm temel insan hakları belgelerine girmiştir. Din özgürlüğü bir kavşak özgürlüktür, onun varlığı diğer özgürlüklerin de varlığını gerektirir veya onlarla sonuçlanır. Batı’nın yalnızca bu gerçeği kabul eden kısmı övgüyle anılmayı hak eder.

Din özgürlüğü ne zaman sınırlanabilir?

Din özgürlüğü dâhil hiçbir özgürlük sınırsız olamaz. Bireysel açıdan bakıldığında, birinin özgürlüğünün diğer birinin özgürlüğünü sınırlama noktasına geldiği anda bittiğini kabul ederiz (yumruk hikâyesi). Burada genelde başvurduğumuz felsefî ilke S. Mill’den kaynaklanan ve fakat ondan sonra daha da geliştirilen ve işlevsel hâle getirilen “zarar ilkesi”dir. Buna göre, bir bireyin özgürlüğü bir başka bireye bir hak ihlâli yoluyla zarar veriyorsa, o bireyin özgürlüğü o noktada sınırlanabilir ve bu bir özgürlük gaspı sayılmaz. Liberal demokrasiler bu ilkeye dayalı siyasî yapılanmalardır. Demokrasilerde iktidar sahiplerinin özgürlüğün kullanımının sonucu olan bazı pratikleri sevmemesi onlara bu özgürlüğü keyfince kısıtlama hak ve yetkisi vermez.

Sünnet, Müslümanların ve Yahudilerin yüzyıllardır sürdürdükleri bir dinî pratiktir. Dinin inanç kısmından çok inancı yaşama kısmıyla alâkalıdır. Kamu otoritelerinin bu pratiği yasaklaması meşrulaştırılamaz ve yasaklama açıkça bir özgürlük ihlâli teşkil eder. Sünnet ergen olmayan çocuklara uygulandığı için, aslında, yasakla müdahale edilmek istenen anne-babanın iradesidir. Sünnetin gerçekleştirilmesine onlar karar verir. Acaba sünnet kararı, kendi başına karar verme yetisine sahip olmayan çocuğa bir tarzın empoze edilmesi anlamına gelir mi? Gelirse, kamu otoritesi buna müdahale etmeli midir? Veya, bir başka seçenek olarak, kişi sünnet olma veya olmama kararını bizzat verebileceği yaşa ulaşana kadar beklenmeli midir?

Sünnet olan çocuğa bir başka kişinin iradesinin/tercihinin uygulandığına kuşku yok. Ancak, bunun bir problem, en azından vahim bir problem teşkil ettiği herhâlde söylenemez. Burada ölçü, vücut bütünlüğünün ve insanî faaliyetleri gerçekleştirme kapasitesinin geri dönülemez şekilde yok edilmemesi veya zarara uğratılmamasıdır. Sünnet bunların hiçbirini yapmaz. Vücut bütünlüğünü bozmadığı gibi, kişinin normal bir hayat yaşamasını da engellemez. Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılması için karşılaştırma yapmamızı sağlayacak bir örnek verelim. Dinî inanç ve ritüel, meselâ, kişinin bir kolunun bedeninden kurtarılmasını gerektirseydi, bunun engellenmesi ve yasaklanması gerekirdi. Zira, bu uygulama vücut bütünlüğünü bozar, insanın normal bir hayat yaşamasını önemli ölçüde önler ve geri döndürülmesi, telafi edilmesi imkânsız bir zarar verirdi. Bundan dolayı kol kesilmesinin engellenmesi din özgürlüğü ihlâli sayılmaz. Sünnette ise böyle bir durum söz konusu değildir.

Kamu otoritesinin iyi niyetli paternalist güdülerle hareket etmesi, din özgürlüğü ihlâlini meşrulaştırmaz. Paternalizmi bir defa kabul edersek, artık onu her dinî ritüele uygulamamız mümkün olur. Meselâ, oruca da engel getirilebilir. Orucun, uzun süre açlık ve susuzluk yaşatması sebebiyle kişiye bedenen zarar verdiği bu yüzden oruca izin verilmemesi, oruç tutmanın yasaklanması gerektiği iddia edilebilir. Nitekim, yakınlarda, Çin hükümetinin, tam da bu gerekçelerle, Doğu Türkistan’da Müslümanların oruç tutmasını engellemeye çalıştığı rapor edildi. Türkiye’de de, radikal laikçi bir devlet, şartlar uygun olsaydı, benzer bir yasağı hayata aktarmaya teşebbüs edebilirdi.

Sadece Almanya ve Avusturya’da değil tüm demokratik Batı’da son yıllarda din ve vicdan özgürlüğü geriledi. Neden? Birçok sebep olmalı. Her şeyden önce 9/11 Batı’nın dengesini bozdu. Güvenlik korkusu her türlü değeri öteleştirmeyi sağlayacak bir güce kavuştu. Bunun üstüne İslam ve Müslümanlar hakkındaki bilgisizlik ve önyargılar eklendi. Bazı Müslümanların radikal, savaş çığırtkanı söylemleri de Batı’daki İslam düşmanlarının eline tüm Müslümanları terörist ve İslam’ı da bir savaş inancı olarak sunmak için kullanabilecek propaganda malzemesi verdi. Bütün bunlar Batı’nın liberal özgürlük ve tolerans geleneğini sendeletti. Batı’da Müslümanların normal bir hayat yaşaması epeyce zorlaştı ve daha da zorlaşacağa benziyor. Ancak, bunlar olurken liberal Batı’nın gözden kaçırdığı bir şey var. Din özgürlüğünü Müslümanlar üzerinden geriletmek sadece Müslümanlara zarar vermekle kalmaz, özgür Batı’nın varlık sistemlerini de tahrip eder. Batı’yı Müslümanlardan arındırma arayışları, homojen toplum zihniyetini yayar, derinleştirir ve en sonunda, tarihte olduğu gibi, Batı’nın çeşitli kesimlerini yıkıcı veya yok edici bir manevî, hatta maddî savaşla karşı karşıya getirebilir. Bu yüzden, özgürlükçü çizgiye dönmesi ve liberal demokratik uygarlığın temel değer ve kurumlarına yeniden dört elle sarılması Batı’nın kendisinin de yararınadır. 

Zaman, 17.08.2012

John B. Taylor – Ekonomik İyileşmeye Giden Yol

Hayek’in bizlere öğrettiği gibi, hürriyet ve hukukun üstünlüğü refahı ilerletmektedir.

Yavaş büyüme ve yüksek işsizlikle –özellikle uzun vadeli işsizlikle– yükü artırılmış olan Amerikan ekonomisi belirsiz bir gelecekle yüzleşmektedir. Acı verici bir finansal kriz ve durgunluğa katlanmaktayız. Ekonomik iyileşme neredeyse hiç mevcut değildir. Federal borç patlamaktadır ve çocuklarımızı ve torunlarımızı tehdit etmektedir. Benim kanaatimce, bu güç durumun nedeni açıktır: Amerika’nın üstünde kurulduğu ekonomik özgürlük ilkelerinden sapmaktayız.

Geçen yüzyılın ancak bir iki düşünürü ekonomik özgürlüğün önemini Avusturyalı ekonomist Friedrich Hayek’ten daha iyi anlamıştır. Şimdiki vaziyetle yüzleştikçe, Hayek’in eseri özellikle politika kuralları, hukukun üstünlüğü, ve öngörülebilirliğin önemi hakkında bize anlatacak çok şey sunar –Hayek bu konuları klâsik kitabı The Road to Serfdom (Kölelik Yolu – 1944) ve daha detaylı olarak The Constitution of Liberty (Özgürlüğün Temel Yapısı –  1960) isimli eserlerinde tartışmıştır. Fakat, onun bu alanlardaki eseri iktisat biliminin ötesine, özgürlüğün temel hususları ve hükümetin rolüne doğru taşar. İşte bu yüzdendir ki, Hayek’i okumak her zamankinden daha önemlidir.

Hayek’in ısrar edeceği gibi, ekonomik özgürlük ile ne demek istediğimiz hususunda dikkatli olmaya ihtiyacımız vardır. Temel fikir, insanların neyi üreteceğine, neyi satın alacağına, nerede çalışacağına ve başkalarına nasıl yardımcı olacağına karar vermede hür olmalarıdır. Kitabım First Principles’ta (İlk İlkeler – 2012) izah ettiğim gibi, Amerikan vizyonu insanların bu tercihleri öngörülebilir ve hukukun üstünlüğüne dayalı olan bir politika çerçevesi dâhilinde yapabileceklerini kabul etmişti. Bu çerçeve iledir ki, piyasalara duyulan bir güven ve hükümet için biçilen sınırlı bir rolden kuvvetli ekonomik müşevvikler doğar. Tarihsel olarak, Amerika bu ilkelere çoğu ülkenin yaptığından daha fazla bağlı kalmıştır. Bu ulusun refahındaki yükselişin ve çok sayıda insanın bu ülkeye göç etmesinin başlıca nedeni budur.

Fakat, bu ilkeleri sürekli/tutarlı olarak takip etmedik. Büyük Buhran’a yaklaşan günlerde, öngörülebilir bir politika çerçevesinden saparak, Federal Rezerv para arzını keskin şekilde daraltmıştı. Daha sonra, federal hükümet vergi oranlarını ve gümrük tarifelerini yükselterek, ve National Industrial Recovery Act’ı (Ulusal Endüstriyel İyileşme Yasası) kabul ederek Depresyon’u ağırlaştırdı. Bu yasa piyasa ilkelerini ayaklar altına almış ve hükümet üstüne makul sınırların hayli ötesine taşmıştı. 1960’ların ortalarından 1970’lerin sonuna kadar, federal politika ekonomik özgürlüğün ilkelerinden tekrar sapış gösterdi: Bu dönem öngörülemeyen kısa vadeli teşvik paketleri, keyfî “dur–kalk” para politikalarını, ücret ve fiyat kontrollerini –müşevviklere dayalı bir piyasa sisteminin antitezini– gördü. Sonuçlar: Çift haneli işsizlik, ekonomik büyümede şiddetli bir yavaşlama, ve Büyük Enflasyon idi. Bu dönemden çok önce, Hayek haklı bir şekilde bu tür kısa vadeli yaklaşımlardan yakınmıştı: “Kısa vadeli sonuçlar üstüne artan odaklanmayı… yalnızca mühim ve tehlikeli bir entelektüel hata değil, ama ayrıca ekonomistin aslî görevine bir ihanet ve medeniyetimize yönelik vahim bir tehdit olarak görmekten kendimi alamıyorum.”

1980’ler ve 1990’larda, Amerika ilk ilkelerine, yakın zamanlara kadar süren bir onarıma geri döndü. Geçici teşvik paketleri yoktu; Daimî vergi reformu uygulandı. “İstikrarlı şekilde ilerle” para politikası “dur–kalk” para politikasının yerini aldı. Fiyat kontrollerinin son kalıntılarını çöpe attık ve uygunsuz regülasyonları azalttık. Federal refah programının aslî kısmı eyaletlere devredildi. Bu seferki sonuçlar: Azalan işsizlik, daha düşük enflasyon, ve nihaî olarak ekonomik büyümenin yeniden bir canlanışı idi.

Günümüzde trajik bir şekilde tekrar yolun dışına çıktık. Son çöküşe yaklaşan günlerde, Federal Rezerv, 1980’ler ve 1990’larda hayli iyi iş çıkaran, kurallara dayalı parasal politikadan saparak, faiz oranlarını çok uzun süre boyunca çok düşük tuttu. Hükümet regülatörleri mevcut kuralları bankalara, ve Fannie Mae ve Freddie Mac dâhil, diğer finansal kurumlara uygulamada başarısızlığa uğradılar. Sonuçlanan kriz, çok geçmeden orijinal görevinin ötesine taşan, Wall Street kurtarma paketlerine yol açtı. Otomobil firmalarının kurtarılması kreditörlerin hakları üstündeki keyfî ihlaller ve ticarî faaliyetlere yapılan müdahaleler ile sonuçlandı. Sonra, 1970’lerin başarısızlığa uğrayan teşvik paketleri, Fed’in niceliksel gevşemesi, 2010 sağlık hizmetleri mevzuatı, ve Dodd–Frank finansal reform yasası ile birlikte doğan yasal düzenleme belirsizlikleri geldi. Bu finansal reform yasası hükümete iflas eden herhangi bir finansal firmayı devralma ve firmanın kreditörlerini kurtarma keyfî yetkisini vermektedir.

Politika belirsizliğindeki artışın bir işareti, geçen 12 yıl boyunca, vergi mevzuatının yıllık olarak sonu gelen uygulama hükümleri sayısının on kat artmış oluşudur. Bir diğeri regülasyon etkinlikleri ile meşgul olan federal çalışanların sayısının, [Transportation Security Administration’daki çalışanları (Nakliyat Güvenliği İdaresi) hariç tutarsak], 2007’den 2012’ye kadar % 25 artmış olmasıdır. Temel ilkelerimizden sapışın en bariz olanı, bu yılın sonunda fiilen bütün vergi mevzuatı değiştiğinde karşılaşacağımız, kendi başımıza sardığımız malî yokuş belasıdır. Ve Fed 2014’e kadar yüzde sıfırlık bir faiz oranı politikasını belirleyerek, para piyasasının yerine etkin bir şekilde kendisini oturtmuştur.

Bu sorunlara büyük ölçüde hükümet politikası neden olmaktadır. İşte bu nedenledir ki, politikayı değiştirmek ve temel ekonomik ilkelerimize dayalı bir planı uygulamak suretiyle, refahı yeniden onarabiliriz. Federal harcamaları, GSYİH’nın bir payı olarak, 2007’de olduğu seviyeye düşürmeliyiz. Bu seviye gelir seviyesi tarafsızlığı gösteren ve büyüme yanlısı bir vergi reformu ile birlikte, bütçeyi dengelememize ve borç patlamasını durdurmamıza izin verecektir. 1980’lerde ve 1990’larda iyi iş gören türden, kurallara dayalı bir sistemi kullanarak parasal fazlalıklarımızdan kurtulmalı ve para politikasını normalleştirmeliyiz. Sosyal amaçlı harcamalardaki hızlı genişlemeyi engellemeli, sosyal harcamalar artışını GSYİH artışına yakın seviyede tutmalı, ve bunu, karar verme sorumluluğunu federal hükümete değil ama, insanlara ve eyaletlere veren bir yöntemle yapmalıyız. Ve Dodd–Frank yasasının çoğu kısmını, hükümet kurtarma paketlerine son vermek amacıyla, iflas yasası reformu ve daha basit regülasyonlarla değiştirmeliyiz.

Bu yeni ekonomik stratejiyi uygulamada, politika yapıcılara Hayek tarafından, özellikle onun hukukun üstünlüğü ve politikanın öngörülebilirliği üstüne vurgusu tarafından kılavuzluk edilmelidir. Kölelik Yolu’nda yazdığı gibi; “Özgür bir ülkedeki koşulları, keyfî bir hükümet yönetimi altındaki bir ülkedeki koşullardan, ilkinde Hukukun Üstünlüğü olarak bilinen asil ilkelere riayet edilmesinden başka hiçbir şey daha açıkça farklılaştıramaz. Bütün teknik hususlar bir yana konulduğunda, bu, hükümetin bütün eylemlerinde daha önceden belirlenen ve duyurulan kurallarla bağlı olması anlamına gelir, –bu kurallardır ki, otoritenin belirli koşullarda cebrî güçlerini nasıl kullanacağını yeterince kesinlikle öngörmeyi, ve bireyin kendi işlerini/ilişkilerini bu bilgiye dayalı olarak planlamasını mümkün kılar.”

Kurallara dayalı politikalar daha istikrarlı ve daha güçlü ekonomik büyümeyi üretirler. İnsanlar kararlarını verirken geleceğe bakarlar. Bilgiyi taşıyan/ileten ve müşevvikleri temin eden fiyatlar geleceği yansıtır. Bu yüzden, iyi kararlar ve ilâveten onları yönlendiren fiyatlar, gelecek politikanın öngörülebilirliğine ve bu nedenle de net politika kurallarına dayalıdır.

Fakat, Hayek vurgulamıştır ki, hükümet politikası için kurallar bundan daha fazlasını yapar. Hukukun üstünlüğü, Hayek’in Özgürlüğün Temel Yapısı kitabının adının öne sürdüğü gibi, hürriyeti korur. Hayek bu fikrin izini asırlarca geriye sürmüştü –önce Aristoteles’e sonra Cicero’ya. Hayek [C]icero hakkında şunu yazmıştı; “Hürriyetin, hukukun belirli vasıflarına, onun genelliğine ve belirli oluşuna, ve otoritenin keyfî yönetimi üstüne koyduğu kısıtlamalara dayalı olduğunu… başka hiçbir yazar daha aşikâr bir şekilde göstermez.” Hayek ayrıca, yasanın amacının “hürriyeti yıkmak ya da kısıtlamak olmadığını, bilâkis onu korumak ve genişletmek olduğunu, … hukukun olmadığı yerde özgürlüğün de olmadığını” yazan John Locke’u da iktibas etmişti. Nihayet, Hayek, yeni bir ulusun bünyesinde bu fikirleri uygulamaya geçiren, James Madison ve diğer Amerikalı devlet adamlarına işaret etmişti. Bu düşünürler hükümet görevlilerine hürriyetin koruyucuları olarak güven beslemediler; Onlar inandılar ki, hukukun üstünlüğü daha güvenilirdir.

Bu yüzden, kurallar ikili bir amaca sahipti: Ekonomik büyümeyi teşvik etmek ve özgürlüğü korumak. Kuralların bu iki faydasını anlamanın en iyi yolu, ücret ve fiyat kontrolleri örneklerinde olduğu gibi, kuralların yokluğu durumunda ne olduğunu incelemektir. Bu tarz kontroller keyfidir: Zirve yönetimde yer alan insanlar tarafından fiilen her fiyat ve ücrete dair kararların verilişini gerektirirler; Ekonomik sinyalleri ve müşevvikleri tahrif ederler; Kıtlıklar ve arz fazlalıkları yaratırlar. Bu tesirler fiyat kontrolleri ister bütün ekonomiye veya ister, sağlık hizmetleri gibi, belirli bir sektöre dayatılsın gerçekleşecektir.

Politikacılar ve hükümet görevlileri mütemadiyen ekonomik sorunlar hakkında “bir şeyler yapmak” üzere baskı altına alınıyorken, birçok kişi bir kurallar sisteminin fiiliyatta nasıl çalışacağını merak etmektedir. Şüpheciler der ki, kurallar bir şey yapmadan durduğumuz anlamına gelir, ve bu, günümüzün yüklü politik iklimi ve saatten saate hatta dakikadan dakikaya ilerleyen haber akımında imkânsızdır. Meslektaşım George Shultz bu sorunu “müdahale etme dürtüsü” olarak adlandırır.

Hayek’in bu meydan okumaya yönelik bir cevabı vardı. Kölelik Yolu’nda formel kurallara ait “bu sistemin niteliğine dair kafa karışıklığını” giderme ihtiyacına işaret etti: Kurallara dayalı bir sistemin “karakteristik tutumunun devletin hareketsizliği/ataleti olduğu şeklindeki kanaat.” Kurallara dayalı bir sistemin bir örneğini vererek, not etmişti ki, “ağırlık ve ölçü birimlerini kontrol eden (veya bir başka yoldan hile ve sahtekârlığı engelleyen) bir devlet kesinlikle eylem hâlindedir.” Buna karşın, hukukun üstünlüğüne itaat etmeyen bir sistem mecburen eylem ile karakterize edilmez: “Örneğin, grev sözcüleri tarafından şiddet kullanımına izin veren devlet hareketsizdir.” Benzer şekilde, para politikası için basit kurallar merkez bankasının, gelişmelere yanıt olarak, faiz oranları veya para arzı kullanımı ile hiçbir eyleme girişmeyeceği anlamına gelmez. Örneğin, merkez bankası bir bankalara hücum durumunda ödünç sunabilir. Fakat, bu eylemler öngörülebilir bir minvalde gerçekleştirilebilir. Bu anlamda, kurallardan sapma bazen eylemsizlik ile sonuçlanır. Örnek olarak, hükümet regülatörlerinin, finansal kurumlar makul olmayan riskleri üstlendiklerinde, eyleme geçmeme şeklindeki bir kararı hem bir eylemsizlik ve hem de hukukun üstünlüğünün bir ihlâlini teşkil eder.

Bazıları iddia eder ki, günümüzün krizine benzer krizler politika yapıcıları kurallardan ve hukukun üstünlüğünden sapmaya zorlamaktadır. Fakat, bir kriz bunu yapmak için en kötü zaman olabilir. Bir krizde, hayatî öneme sahip olan şey, artan öngörülemezlik değil, artan stratejik netlik/belirliliktir. Bu gerçek, günümüz krizinde gerçekleştirilen ilk kurtarmanın, Bear Sterns müdahalesinin ardından aşikâr hâle gelmiştir: Herhangi bir strateji net bir şekilde ifade edilmemiş olduğundan, ancak birkaç kişi bir finansal kurumun yardım istediği sonraki seferde ne beklenebileceğini biliyordu. Kriz ağırlaşmıştı. İnsanlar kurallara dair bilgiye sahip olarak karar vermeye başlar başlamaz, ekonomik iyileşme çok geçmeden ortaya çıkar.

Amerika’yı tekrar rayına oturtmak için, ekonomik özgürlüğün ilkelerine inanan ve bu ilkeleri uygulamaya geçirecek liderleri seçmek zorundayız. İşte bu noktada, Hayek bir uyarıda bulunmuştu. Kölelik Yolu’ndaki “Neden En Kötüler Zirveye Çıkar” adlı bir bölümde, seçim veya atama ile göreve gelmiş olsun, lider olma hırsına sahip insanların ekseriyetle müdahaleci olacağını öne sürdü. Çünkü onların eğilimi başarılı olmak için her ne gerekiyorsa onu yapmaktır. Dahası, keyfî hükümet müdahalelerinden doğrudan fayda sağlayanlar doğal olarak bu tür yöneticileri destekleyecektir. Örneğin, kurtarma paketlerinden faydalanan endüstriler ve şirketler kurtarma paketlerinden yana bir sorunu olmayan görevlileri yeğ tutacaktır. Ve hatta ekonomik politika üstüne akademik araştırma müdahaleciliğe yönelik olarak tarafgir hâle gelecektir. Belki de, Hayek’in uyarısına cevap, ekonomik özgürlüğün ilkelerine aşırı şekilde bağlı görülen insanları seçmek ya da atamaktır. Atandıktan sonra, onları müdahaleye doğru iteleyen ağır baskıyı tecrübe ettikten sonra, makul bir denge ile sahneye çıkabilirler. 1980’lerde, Ronald Reagan, Şikago Üniversite’sinin serbest piyasacı iktisat okulundan çok sayıda doktora sahibini liderlik konumlarına atamak suretiyle, bu tedbiri uygulamıştı.

John Maynard Keynes farklı bir görüşü benimsemişti. Hayek’e yazdığı Kölelik Yolu’na dair meşhur bir mektupta, Keynes daha müdahaleci liderlerin atanmasından yana tercihini ifade etmişti. Ancak o sadece hayırhah müdahaleciler olarak gördüğü kişileri istemişti. “İstediğimiz şey hiç planlama olmaması, veya hatta daha az planlama değil, gerçekten neredeyse kesinlikle daha çok planlama istediğimiz söylemeliyim” diye yazmıştı. “Fakat planlama, hem liderler hem de takipçilerinin mümkün olduğunca çoğunun bütünüyle sizin ahlâkî pozisyonunuzu paylaştığı bir cemiyette gerçekleşmelidir.” Daha sonraları, Milton Friedman bu mektubu Keynesyenizmin belirleyici karakteristiğini resmetmek için iktibas etmişti: Bu karakteristik, Keynesyenizmin güçlü hükümet mevkiindeki insanlar tarafından gerçekleştirilen keyfî müdahalelere odaklanışı idi.

Ekonomik özgürlüğün ilkelerini destekleyen kişiler dahi bazen raydan çıkarlar. Birisi bu tür sapmalara 2008 Güzü’nde ihtiyaç duyulduğunu ileri sürebilir; Belki de, o vakitlerde alınan tedbirler daha ciddî bir paniği engellemişti. Fakat bu, ilk başta, kendisi kargaşaya yol açan keyfî politikaları benimsemek için bir neden değildir. Böyle bir argüman, bir evi ateşe veren kişinin, daha sonra ateşi söndürdüğü ve bir iki odayı kurtardığı için beraat ettirilmesi gerektiğini söylemek gibi bir şeydir.

Ekonomik özgürlükten günümüzün kopuşu Hayek’in Kölelik Yolu’nda bahsettiği özgürlüğe yönelik saldırıdan daha az ciddî midir? Amerikan refahının geleceği –veya hatta küresel refah– tehlike altında dediğimde abartıyor muyum acaba?

Merkezî planlama onun için uygun terim olmasa da 2010 Sağlık Hizmetleri Yasası’nı göz önüne alınız. Bu yasa federal hükümete her bireyin sağlık sigortası paketinin koşullarını dayatma gücünü vermiştir. Ve bir medikal profesyonelin sunduğu –MRI sayısından CT taramalarının gerekli doğruluğuna kadar– sağlık hizmetlerinin fiyat, miktar ve kalitesinin belirlemek üzere bir Bağımsız Ödeme Danışmanlığı Kurulu’nu (Independent Payment Advisory Board) ihdas etmiştir. Bu, üretilebilecek olan çiftlik hayvanları, tahıl, ya da çeliğin fiyat, miktar ve niteliğini belirleyen merkezden planlı ekonomilerin yönetiminden çok mu farklıdır? Ya da parasal politikayı düşünün. Birkaç yıl önce, endüstriyel politikayı (belirli firmalara ve endüstrilere keyfî desteği) parasal politika ile (bu desteği finanse etmek için para basımı ile) birleştiren, Fed’in niceliksel gevşeme politikasını tasvir etmek üzere “parasal–endüstriyel politika” (mondustrial policy) terimini icat etmiştim. O zamandan bu yana, Fed 1,25 trilyon dolarlık ipoteğe dayalı menkul kıymeti satın almıştır. Fed, 2011 malî yılında, panik koşulları yatıştıktan çok sonra, yeni yapılan federal borçlanmanın % 77’sini satın almıştır.

Hayek, enflasyonist parasal politikanın, daha fazla keyfî müdahaleye gerekçe sağlamak suretiyle, kısmen yaşlıları ve fakirleri özellikle vurduğu için, ekonomik hürriyetin altını oyduğunu iddia etmişti. Enflasyon sorununun günümüzde –en azından şimdilik–1970’lerde olduğundan daha az şiddetli olmasına rağmen, Fed’in yıllarca süren yüzde sıfırlık faiz oranı politikasının tesiri, Büyük Enflasyon döneminin politikasının tesirine benzemektedir: Bu politika bir ömür boyunca emeklilik için birikim yapan insanların reel gelirlerini önemli ölçüde daraltmaktadır.

Ekonomik özgürlüğün temel ilkelerinden uzaklaşarak, hükümet politikası günümüzün ekonomik uyuşukluğa neden olmuştur. Avrupa’daki dostlarımızdan bazılarının, çoğunlukla bu ilkelerden daha da fazla uzaklaşmış olmaları nedeniyle, daha kötü ekonomik mücadeleler ile yüzleşiyor olması bizim için bir teselli olmamalıdır. İyi haber şudur ki, hükümet politikasındaki bir değişim sorunları yatıştıracak ve ekonomik refahı onarmaya yardımcı olacaktır. Benzer koşullar esnasında yazılmış olan Hayek’in eserini anlamak, bu çetin görevi üstlenirken bizlere muazzam ölçüde yardımcı olacaktır.

John B. Taylor, Stanford Üniversitesi

Çeviren: Ünsal Çetin

Bu makale John B. Taylor’ın Manhattan Enstitüsü’nün Hayek Ödülü’nü kazanması üzerine verdiği 2012 Friedrich Hayek Konferansı konuşma metnidir. Bkz. “The Road to Recovery”, City Journal, Yaz 2012. Metnin orijinali için bkz. http://www.city-journal.org/2012/22_3_friedrich-hayek.html

Elbette güvenlikçi yaklaşım

“Hüseyin Aygün halkımızdan gelen yoğun şikayetler göz önünde bulundurularak; sömürgeci Türk devletinin Dersim’e ve Dersim halkımıza yönelik yürüttüğü özel savaşa, asimilasyoncu ve parçalayıcı politikalara, geliştirilmek istenen barajlara dikkat çekmek ve Aygün’ün bu kirli politikaların hizmetine girmemesi gerektiğini hatırlatmak amacıyla gözaltına alınmıştır. Gerekli idari ve hukuki işlemlerin tamamlanmasının ardından kısa bir süre içerisinde bırakılacaktır.”

PKK’nın Hüseyin Aygün’ü kaçırdıktan sonra yaptığı bu açıklamayı okuyup da, bu örgütün beyninin ne kadar hasarlı olduğunu; ağır bir şizofreninin pençesinde kıvrandığını görmemek nasıl mümkün olabiliyor, anlamıyorum.

Adi bir eşkıya gibi kaçırdığı adam için “gözaltına aldık” ifadesini kullanan, “gerekli idari ve hukuki işlemler yapıldıktan sonra serbest bırakılacağını” söyleyen bu hasta zihin, gerçeklikten o kadar kopmuş, hayalle gerçeği birbirine o kadar karıştırmış ki, sadece bizlere karşı sanki bir idari yapısı ya da hukuku varmış gibi davranmıyor; kendisi de öyle olduğuna inanıyor.

Ben bunu anlıyorum. 30 sene silahtan başka bir şeye dokunmayan; ölmek ve öldürmekten başka bir şey yapmayan insanlar elbette hastalanırlar. Şemdinli’de bir devlet kurduklarını; orayı kendilerinin yönettiklerini sanabilirler.

Peki ya, akıllı olduğunu zanneden nice “aydın”ın da buna inanmasına; onların da orada bir iç savaş çıktığını ve PKK’nın bölgeye hakim olduğunu sanmalarına ne demeli?

Türkiye sadece eli silahlı bir terör örgütüyle mücadele etmiyor, aynı zamanda hasta bir zihinle cebelleşiyor. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan, elindeki bıçağı en yakını olan bir insanın da boynuna dayayabilecek ya da her an kendini öldürebilecek bir şizofreni hastasıyla baş etmeye çalışıyor. O kadar hasta ki, Hüseyin Aygün gibi birini kaçırarak zaten gittikçe zayıflayan kitle desteğini radikal bir biçimde düşürecek eylemlere “imza” atabiliyor.

Devletin baş görevi güvenliktir

İşin en akıl almaz tarafı, ülkeyi yönetenler eline silah geçirmiş bir ağır hastayı kontrol etmeye; onu mümkün olan en az zararla enterne etmeye çalışırken, aklı başında görünen birçok insanın hâlâ “devletin geleneksel güvenlikçi yaklaşımlarından vazgeçmesi gerektiğini” tekrarlayıp durması…

“Güvenlikçi yaklaşım” dedikleri şey, ülke halkının bir kısmını rehin almaya çalışan silahlı ve tehlikeli bir grubu yok etmeye çalışmak… Peki ne yapacaktı yok etmeye çalışmayacaktı da? Kendini devlet kurdum zanneden hastalarla “müzakere” mi yapacaktı?

Bir devletin halkının güvenliğini sağlamaktan daha önemli bir işi olamaz. Devlet öncelikle güvenlikçi yaklaşımla hareket edecek. Halkına yönelik bütün tehditleri bertaraf etmeye çalışacak. Elbette ki bir yandan sorunun köküne inmeye, reformlarla o kökü kurutmaya çalışacak ama bunu yaparken güvenlikçi yaklaşımı hiçbir zaman elden bırakmayacak. Güvenlik faktörü her zaman gündemin birinci maddesi olacak.

“Güvenlikçi yaklaşım” diye vızırdanıp duranlar acaba şu anda Güneydoğu’da, devletin “güvenlikçi yaklaşımla” kendilerini PKK denen bu beladan kurtarmasını bekleyen, bunun için dua eden kaç milyon insan olduğunun farkındalar mı?

Bakın, şu anda PKK’nın elinde rehin olan Hüseyin Aygün, PKK’nın bölge halkının güvenlik ve özgürlüklerini yok edişini nasıl anlatıyordu: “Biz Dersim’de resmen, PKK terörü altında bir seçim kampanyası yürüttük. PKK’lılar, köylere indi, halkı tehdit ettiler, bu sandıklardan BDP’nin bağımsız adayına oy çıkacak diye. Diyarbakır’da da AKP’lileri tehdit ettiler. Ama aydınlar hiç bunları gündemine almıyor.”

Ve yine Aygün, “güvenlikçi yaklaşım” diye karşı çıkılan mücadelenin gerekliliğinin de farkındaydı: “Hiçbir devlet, kan dökülen, her gün insanların öldüğü bir ortamda, barış masasına oturmaz. (…) Sol bir hükümet bile olsa, dağlardaki silahlı örgüt mensupları eylem yapmaya devam ederken barış isteğini kararlı bir şeklide sürdürmez.”

Dillere pelesenk edilen şu “güvenlikçi yaklaşım” klişesinin artık gerçekten kabak tadı verdiğini görmeleri için acaba daha neler yaşanması gerekecek?

Bugün, 16.08.2012

Havasına suyuna sağcısına solcusuna

Bizim memleketin havası mıdır, suyu mudur, hep aynı malzemeden adam üretiyor” demişti bir arkadaşım.

Gerçekten de her kesimde benzer sorunlar var.

Bu düzene ve onun ahlakına eleştiri yönelten İslami kesim de bundan muaf değil.  Onun da Aydınlık’ları, Oda Tv’leri var ve ayrımcılıkta, ırkçılıkta aşağı kalmıyorlar.

***

Vakit gazetesi şimdi de Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve Ali Bayramoğlu’nu hedef almış, 28 Şubatvari bir “karakter suikastı” yapmaya çalışıyor.

Hatırlayın, eskiden (yani inşallah eskidendir) Genelkurmay’ın “yıpratılacak yazarlar” kategorisi vardı ve Hürriyet, Milliyet yapardı bu pis işleri. TSK’da “Andıç” hazırlanır, insanlar hedef alınır, Oktay Ekşi’ler, “alçakları tanıyalım” diye yazarak onları katillerin önüne atarlardı.

Şimdi bunun bir benzeriyle karşı karşıyayız.

Hiçbir İslami ölçü de sınırlandırmıyor onları. Hedef aldığı bir kadın gazeteciye “tarifen ne?” diyebilecek kadar tiksindirici bir dil kullanabiliyor bu insanlar. Ve İslami kesimin pek çok önemli ismi de çıkıp açıkça, “biz bu dilden de, onu kullanandan da beriyiz” demiyor.

 ***

Ama herkes haksızlık karşısında susmuyor. Bugün İslami kesimden aydınlar şu metni imzaya açtılar:

“Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu’yla ilgili olarak başlatılan, 28 Şubat döneminin andıçlarından farklı bir mahiyet arz etmeyen kampanyaları şiddetle kınıyoruz. Kamuoyunu ve yetkilileri bu nevi nefret üreten kişi ve kuruluşlara karşı tavır almaya davet ediyoruz.”

Canı gönülden destekliyorum, imzalıyorum.

Herkesin bu kötülüğü açıkça mahkum etmesi gerek.

Siyaset meselesi değil bu, çok temel, öze ilişkin bir mesele. Doğrudan nasıl insanlar olmayı tercih ettiğimizle ve nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizle ilgili.

Havasını suyunu bilmem ama bu “malzeme”ye mecbur değiliz ve arınmak zorundayız.

Herkes kendi mahallesindeki kirlilikle mücadele etmeli. Bugün bunun yolu, bu üç yazarın hukukunu savunmaktan geçiyor.

140 karakterde ifade özgürlüğü

İnsanın kendi tabiatına/yaratılışına uygun yaşayabilmesinin olmazsa olmazların biri de yemek ve içmek gibi ifade hürriyetine sahip olmaktır.

İfade hürriyeti, insanın herhangi bir engellemeyle karşılaşmadan kendisini sözle, yazıyla veya başka bir şekilde ifade edebilmesidir.

Bir kedinin kedi olabilmesi için ifade hürriyetine ihtiyacı yoktur, ama insan ancak onunla kendi doğasına/yaratılışına uygun yaşayabilir.

İfade hürriyetinin insan için önemini en iyi Yunus anlatır: “Behey Yunus sana ‘söyleme’ derler / Ya ben öleyim mi söylemeyince.”

***

İfade hürriyeti, ifade edilenin doğru-yanlış, iyi-kötü, faydalı-faydasız olmasına bakmaksızın onu koruyan bir çerçeve değerdir.

“Hududu hürriyet başkalarının hududu hürriyetidir.” Bu sınır, hakaret, şiddete çağrı gibi ihlallerle aşılmadıkça ifade kısıtlanamaz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Handyside kararında, toplumu sarsan, şoke eden fikirleri, hatta asıl onları ifade hürriyeti kapsamında görür.

 ***

“İnsanın yaşlı ana-babasına saygı göstermesi gerekir” demekle “hayır gerekmez” demenin ifade hürriyeti açısından değeri aynıdır.

“Kar beyazdır” veya “siyahtır” demenin, “dünya yuvarlaktır” veya “düzdür” veya “üçgendir” demenin ifade hürriyeti açısından değeri aynıdır.

“Soykırım olmuştur” veya “olmamıştır” demenin ifade hürriyeti açısından değeri aynıdır. “Hayır efendim, aynı değildir” demenin de.

 ***

Bölücü fikirler de ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Hatta İçişleri Bakanının “bölücülük anlatılmaz” şeklindeki tuhaf fikri de.

Gazeteci Cüneyt Özdemir, Ahmet Davutoğlu’nu eleştirirken haksız, yorumları anlamsızdır. Ama bunu yaparken ifade özgürlüğünü kullanmaktadır.

“Banu Alkan’ın sesi çok güzel”, “Demirel ilkeli” veya “Ergenekon yok” demek günah olabilir, insan çarpılabilir, ama ifade hürriyetine girer.

“İfade hürriyeti değerlidir” demek de ifade hürriyetine girer, “ne saçma bir fikir bu, ifade hürriyeti değersizdir, zararlıdır!” demek de.

Star, 16.08.2012

Aygün, PKK ve ‘aydınlar’

0

Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılması, PKK’nın ne menem bir örgüt olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Kürtlerin özgürlüğü” için savaştığını iddia eden, ancak hiçbir Kürde “PKK’yı eleştirme özgürlüğü” tanımayan totaliter bir şiddet makinası bu.

Aynı makina, kendi kurdurduğu parti dışında herhangi bir siyasi partinin Kürtler arasında destek bulmasına tahammül edemiyor. Yalçın Akdoğan’ın dünkü STAR’daki yazısında tespit ettiği gibi, “Bölgenin genelinde AK Parti’ye, Tunceli’de ise CHP’ye” saldırıyor. Böylece, “BDP karşısındaki partileri sindirme, yıldırma, tasfiye etme” amacı güdüyor.

Halkın kurtuluşu” için savaştığını öne süren Marksist gerilla hareketleri hep böyledir zaten. “Halk”ı bir tek kendilerinin temsil ettiğine inandıkları için, kendilerine karşı çıkan herkesi “halk düşmanı” sayarlar. Sonra da “halk mahkemeleri”nde yargılayıp cezalandırırlar.

Bu kafanın en korkunç ürünlerini, Kamboçya’daki Kızıl Kmerler vermişti. Dokuz milyonluk ülkede iki milyondan fazla insanı “halk düşmanı” diye infaz etmişlerdi.

Eğer bir gün PKK da “köy komünleri”ne kadar organize edilmiş bir “Kürt Halk Cumhuriyeti” kurarsa, kaç kişi öldürür, kaç Kürd’ü “devrime ihanet”le, “Önderlik’e muhalefet”le suçlayıp infaz eder, bir düşünmek lazım.

Ve bence PKK’nın “özgürlük” vaadlerinden etkilenen Kürtler’in George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” romanını bir okuması lazım. Bir toplumun yağmurdan kaçarken nasıl doluya tutulabileceğini, otoriter bir idareden “halkın kurtuluşu” yoluyla çıkış ararken nasıl olup da totaliter bir tuzağa düşebileceğini görmek için…

İhanetler ve komplolar

Peki PKK’nın “Kürt halkı” adına Kürt bireylere karşı oluşturduğu bu tehdit, Türkiye’nin okumuş-yazmışları tarafından yeterince görülüyor mu?

Cevabı, şu an PKK’nın elinde rehin olan (ve bir an önce kurtulmasını umduğum) Hüseyin Aygün’den alalım. PKK’nın Tunceli’deki seçim kampanyası üzerinde nasıl terör estirdiği anlattıktan sonra şöyle demişti:

Ama aydınlar bunları gündemine almıyor… Türkiye’deki aydınlar uzun süredir PKK’nın kuyruğuna takılmış durumdalar. Eleştiri yapmıyorlar, sadece devlete, hükümete çağrı yapıyorlar.”

Tabii “aydınlar” diye yekpare bir grup yok aslında. Ama Aygün’ün kast ettiği (ve kendilerine hakikaten topluca “aydınlar” diyen) solcu veya sol kökenli “liberaller” var. (Liberal kelimesini kasten tırnak içinde kullanıyorum.) Ve bunlar arasında hakikaten bir “PKK’nın kuyruğuna takılma” ya da en azından PKK’ya yeterince tepki koyamama hali var.

Neden mi?

Ortada büyük komplolar, “ihanetler” döndüğü için değil. Bir zihniyet ve ideoloji durumu nedeniyle.

Bu durum, özetle şu: Söz konusu “aydınlar”, Kürt sorununda devletin taşıdığı ağır vebali biliyor, görüyor ve eleştiriyorlar. Bu eleştirilerde bence çoğunlukla haklılar da. Ancak devlete yüklenirken diğer tarafın fanatizmine, şiddetine, totaliterliğine karşı körleşiyorlar.

Dahası, içinden çıkıp geldikleri sol geleneğin “gerilla” sempatisi ve (Halil Berktay’ın ifadesiyle) “‘haklı şiddet’e karşı koyamama” hastalığı var. Bu yüzden de “ama Kürtler mazlum taraf” deyip, PKK zulmünü ıskalıyorlar.

Bu taraflı “aydın” tutumunu eleştiren daha ilkeli bir aydın tutumu, kuşkusuz Türkiye için iyi olur.

Bu soruna kızarak “aydın düşmanlığı” yapmak ise çok yanlış olur. PKK ile “müzakere” opsiyonunu ihanet gibi görerek “müzakereci liberaller”i topa tutmanın da yanlış olması gibi.

Bu yanlışı 28 Şubatvari bir iftira operasyonu ve karakter suikastına çeviren Vakit gazetesinin son yayınlarını kınıyorum. “Eski Türkiye”nin en rezil yöntemlerini bugüne taşımakla, tüm ülkeye haksızlık ediyorlar.

Star, 15.08.2012

PKK ve Şemdinli

0

Bu satırların yazıldığı sırada Şemdinli’de çatışmalar 18. gününe girmişti. Hükümetten ve PKK ’den edinilen bilgiler, çok şiddetli bir çatışmanın yaşandığına delalet ediyor. Şemdinli Belediye Başkanı Sedat Töre, Amerika ’nın Sesi Radyosu’na yaptığı açıklamada, “Şemdinli’nin bugüne kadar birçok çatışmaya tanıklık ettiğini ancak karşılıklı mevzi alma suretiyle yapılan ve çok geniş bir alana ve zamana yayılan böylesi bir çatışmayı ilk defa gördüklerini” belirtti. Töre’ye göre, “ortada savaşa benzer bir durum var.” ( Radikal , 09.08.2012) 

Yaz aylarında bölgenin bir savaş yerine çevrileceğine dair işaretler bundan bir süre önce belirmişti. “ PKK ’nin AKP ’yi silahla yenemeyeceğini söyleyenler avuçlarını yalasınlar” diyen Duran Kalkan, siyasi çözüm arayışlarını “ PKK ’yi pasifleştirme çabaları” olarak nitelemişti. Kalkan, içinde bulunulan dönemi “silahlı çözüm süreci” olarak tanımlamış ve bu süreçte PKK’nin saldırılarının artarak devam edeceğini belirtmişti. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1092832
Kalkan’ın ilan ettiği “silahlı çözüm sürecinde” Şemdinli önemli bir kilometre taşına denk düşüyor. PKK, Şemdinli’de alışılagelenin dışında hareket ediyor. PKK ’nin askeri kanadı HPG’nin üst düzey isimlerinden olan Kemal Garzan, bu taktik değişikliği açık bir şekilde ifade etti: “Daha önce kapsamlı ve etkili eylemler gerçekleştirildikten sonra bir-iki gün içinde üs bölgelerine dönülüyordu. Bugün yaşanan durum farklıdır. Geliştirdiğimiz harekât, bir kuşatmadır. Bedeli ne olursa olsun geri adım atmayacağız.” 

Çukurca’da da 
PKK , Şemdinli’den sonra Çukurca’da karakol ve askeri üslere saldırdı. HPG, bu saldırılardan sonra yaptığı açıklamada “Devrimci operasyonun birinci aşaması tamamlanmıştır” dedi.PKK ’nin yeni taktiğine göre “birinci aşama” saldırıya, “ikinci aşama” ise saldırıdan sonra bölgeye yerleşmeye tekabül ediyor. Murat Karayılan da, “hedeflerinin sadece Şemdinli değil bütün bir Botan-Zagros alanı olduğunu” söyledi. (Cevdet Aşkın, Radikal , 05.08.2012) 

PKK sözcüleri saldırılarının dozunu artırmalarındaki hedefin “alanı tutmak” ve “alanı kontrol etmek” olduğunu belirtiyorlar. Buna göre -Şemdinli’de olduğu gibi- PKK bir merkezi düşürmek, burayı kurtarılmış bölge yapmak ve burada kendi iktidarını tesis etmek istiyor. Nitekim PKKsözcülerinden Sozdar Avesta bu amacı “Şemdinli’de başlattıkları harekâttan sonra halktan demokratik özerk yönetimler kurmalarını istediklerini” söyleyerek dile getiriyor. 

Şehir merkezine taşıma 
PKK ’nin alanı kontrol altına alma taktiği, çatışmaları şehir merkezine taşır. Şehirde meydana gelecek bir çatışma ortamının ise PKK açısından iki işlevi olabilir. PKK bir taraftan çatışmaları sokağa yayarak güvenlik güçleri ile halkı karşı karşıya getirmeyi ve bunun üzerinden bir kitle hareketi organize etmeyi amaçlayabilir. Diğer taraftan ise PKK , bu tür çatışma görüntülerini uluslararası kamuoyuna aktararak Suriye’de olanların bir benzerinin Türkiye ’de yaşandığına dair bir kanaat oluşturmaya çalışabilir. 
PKK ’nin bu hedefinin ve bu hedefe varmak için kullandığı yöntemin tamamen yanlış olduğunu düşünüyorum. Bir kere “kurtarılmış bölgeler” oluşturmanın mümkün olmadığını, PKK’nin yönetici kadrosunun gayet iyi bilmesi gerekir. Zira PKK , 1992 ve 1996-1998’de bu taktiği denedi, başarılı olamadı ve ağır kayıplara uğradı. Bugün de bu taktiğin herkese ağır bir bedel ödettiği görülüyor: Çok sayıda genç hayatını kaybediyor, köyler boşaltılıyor ve insanlar korkuya teslim oluyorlar. Ve bu ağır maliyet, sorunun çözümüne katkıda bulunmak bir yana, sorunun daha da ağırlaşmasına ve çözümsüz kalmasına neden oluyor. 

Bu bağlamda PKK ’nin iki önemli sorunu var: İlki, gücünü abartması. Saldırılardan sonra kazandığı motivasyon ve Ortadoğu’da meydana gelen gelişmeler (geçen yıl Arap Baharı, bu yıl Suriye), PKK ’nin kendi gücünü büyütmesine, daha önce denediği ama başarısız olduğu yöntemleri bu kez daha büyük bir iddiayla denemesine ve altından kalkamayacağı yüklerin altına girmesine neden oluyor. Bunun sonucu ise, hem kendisine hem de tüm topluma çok pahalıya patlıyor. 

İkincisi ise, Türkiye ’deki Kürtlerin sosyolojisini okumadaki zafiyeti. Geçen yıl Öcalan “Artık devrimci halk savaşına gerek kalmadı” demişti. Ama PKK son iki yıldır bu kavramı ısrarla kullanmaya devam ediyor. Oysa Türkiye ’deki Kürtlerin büyük bir çoğunluğunun “devrimci halk savaşı”nı tasvip etmediği ortaya çıkmıştı. Hatta Duran Kalkan, “Devrimci halk savaşı ilan ettik ama halk ayağı eksik kaldı” diyerek bu durumu itiraf etmişti. Ancak buna rağmen PKK , “final yılı” ilan ettiği 2012’de saldırıları yoğunlaştırarak devrimci halk savaşı ruhu yaratmaya çabalıyor. Bu ise beraberinde, şiddete başvurma ve askeri yöntem dışındaki bütün yöntemlerin reddini getiriyor. 

Tehlikeli bir dönemece doğru gidiyoruz. Bundan kurtulabilmenin öncelikli adımı bir ateşkes sağlamaktır. Öncelikle silahları susturup ölümlerin önüne geçmektir. Her gün doğusunda batısında bu ülkenin evlerinden figanlar yükselirken oturup soğukkanlı tartışabilmenin ihtimali yok. Bu noktada muhalefeti ve iktidarıyla siyasetçilere çok önemli sorumluluklar düşüyor. Özellikle AKP ve BDP ’ye. 
BDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, Şemdinli vesilesiyle yaptığı açıklamada çözümü askeri tedbirlerde aramanın yanlış olduğunu belirtti ve Başbakan Erdoğan’dan “çözümün siyasetten geçtiğini” deklare etmesini istedi. Ancak bu çağrının sadece hükümete yapılması anlamlı ve ikna edici değil. Çağrısının kamuoyu vicdanında bir değer bulabilmesi için Demirtaş’ın aynı kararlı tonla PKK ’ye de yönelmesi ve PKK’ye de yaptığının yanlış olduğunu ve silah kullanmaktan bir çözüm çıkmayacağını açık bir şekilde söylemesi lazım. Burada ilkesel bir duruşa ihtiyaç var. 

AKP ’nin ise, içine yuvarlandığı akıl tutulmasından çıkması gerekiyor. Parti içinden dahi gelse en küçük bir eleştiriyi kaldırmayan, milliyetçiliğin miktarını her geçen gün artıran, yazanı-çizeni silah kullananla eşdeğer gören ve barışçıl çözümü savunanları hedef haline getiren bir politikadan hayırlı bir sonuç çıkmaz. Kürt meselesindeki gerçekleri ısrarla görmezden gelmenin (halen insanların korktukları için BDP ’ye oy verdiğini söyleyen bir Başbakanımız var), demokrasinin gereği hakları tanımaktan kaçınmanın ve askere bel bağlayanın yolu çıkmaz sokaktır. Demokratik siyasete giden yollar açılmazsa, hepimizin bu çıkmaz sokakta kaybolması yüksek ihtimaldir. 

Radikal, 12.08.2012