Ana Sayfa Blog Sayfa 436

Kürtler’i PKK’dan korumak

Son derece vahim iddialar dolaşıyor ortalıkta:

PKK’nın Şemdinli halkını silaha sarılmaya zorladığı, bunun için tehdit ettiği, hatta bu yüzden bazı köylerde halkın evini barkını bırakıp göç etmek zorunda kaldığı; kimi ailelerin çocuklarını PKK’dan kurtarmak için Kuzey Irak’a gönderdiği söyleniyor televizyon ekranlarında.

Söylentiler doğru mu bilemem ama akla yakın. Zorbalığın bu noktaya gelmesinde şaşılacak hiçbir şey yok. “Gönüllü” bir halk ayaklanması başlatamayan PKK’nın halkı tehdit ve baskıyla“ayaklandırmaya” -ve tabii kırdırmaya- kalkışması, ne kadar umutsuz bir çaba olursa olsun, ona yakışan bir şey.

Sadece bu olay bile, PKK’nın düşlediği “özerk bölge” yönetiminin ne menem bir şey olduğunu, Kürtler’e nasıl bir hayat vadettiğini koyuyor ortaya. Tabii bir şey daha ortaya koyuyor bu olay: Devletin şu andaki en acil görevinin, PKK tehdidi altında yaşayan halkın güvenliğini ve özgürlüğünü garanti altına almak olduğunu…

Baskı hep vardı ama…

Bölge halkının PKK tehdidi altında bir yaşam sürmesi yeni bir olgu değil. Biz, bölgedeki kanaat önderlerinin ve STK’ların öteden beri ağır baskı altında olduklarını; bölgede siyaset yapan Ak Partililer’in bunu canları pahasına yaptıklarını; bölge esnafının PKK tehdidi altında kepenk kapatmak zorunda kaldığını; bölgedeki işadamlarından zorla alınan haraçları, PKK’ya karşı çıkan aydınların nasıl “yargısız infaz”a uğradığını; örgütün kurduğu sözde halk mahkemelerinde yargılanmak dahil çeşitli tehditler altında yaşadığını zaten biliyoruz. Ama gelen haberler doğruysa yani Kürtler silah zoruyla “silahlandırılmaya” çalışılıyorsa, bu durum tehdit ve zorbalığın yeni bir aşamaya sıçradığını ve durumun her zamankinden acil olduğunu gösterir.

Daha önce de yazdım:

Eğer şimdiye kadar bölge halkı PKK’dan gelen bu baskıları engelleyebilen “güçlü bir devlet”i arkasında bulabilseydi, ona güvenebilse ve bu güven içinde korkmadan tavır alabilseydi durum çok farklı olabilirdi.

Ama öyle olamadı. Tam tersine Kürtler hep iki tarafa da güvenemeden, iki taraflı bir sıkışmışlık içinde yaşamak zorunda kaldı. Uzun yıllar boyu “ağızlarında devletin, enselerinde PKK’nın namlusuyla”yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar.

Bugünlere böyle geldik.

Bugün öyle bir noktadayız ki, devletin Kürtler’e baskı yapmaması, kimliklerine saygı göstermesi, demokratik haklarını tanıması yetmiyor, aynı zamanda PKK’dan Kürtler’e yönelen saldırıları da göğüslemesi gerekiyor.

Türkiye’nin en karanlık yılları, Kürt halkının PKK ile Türk devleti arasında en fazla sıkıştığı, her iki taraftan da çok ağır baskı gördüğü yıllar oldu. Bunu, devletin bölgedeki kontrolünü büyük ölçüde kaybettiği yıllar izledi. Bu koşullar, bölge halkının ister istemez güçlüden yana göründüğü yıllar oldu. Ama artık o dönem geride kaldı. Şimdi açıkça belli ki, bölge halkının büyük çoğunluğu artık şiddetin bitmesini istiyor. PKK’nın kör şiddetinin Kürt sorununun aleyhine çalıştığını hissediyor. Ama halkın bu özleminin serbestçe ortaya çıkabilmesi için devlet otoritesine ihtiyaç var. Bölge halkı üzerindeki PKK baskısı engellenmeden özgür irade beklemek hayal. Farklı kesimlerin özgürce davranabilmesi için kendilerini güvende hissetmeleri lazım. Bunu da ancak iyi işleyen, adil davranabilen güçlü bir devlet yapabilir.

Gerçekten kritik bir noktadayız. Kürt sorununun savaşarak çözülemeyeceği, mutlaka siyaset yoluyla çözülmesi gerektiğini söyleyenler başta olmak üzere herkesin PKK’nın Kürtler üzerindeki baskısı alt edilmeden siyaset yoluyla çözümün olmayacağını da görmesi lazım.

Güçlü devlet zamanı

Şimdiye kadar hemen her yazımda devletin küçülmesinden, çeşitli alanlardan çekilmesinden söz eden benim gibi birinin, Diyarbakır’da güçlü devletten bahsetmesini çelişki gibi görenler olabilir.

Oysa bu bir çelişki değil. Halkın canını, malını, özgürlüğünü güvence altına almak söz konusu olduğunda elbette güçlü devletten yana olacağız.

Devlet bu işe yaramayacaksa başka ne işe yarar ki!

Bugün, 25.08.2012

“Fikir üretelim” deyip duracağına fikrini söylesene!

Öncelikle yazıma, Başbakan’ın “CHP’yle BDP’nin bir farkı yok” açıklamasının hem yanlış hem de sorumlu bir siyasetçiye hiç yakışmayan ciddiyetsiz bir tespit olduğunu belirterek başlayayım.

Başbakan, siyasette “en yakın rakibine ne kadar ölçüsüz saldırırsan o kadar kazançlı çıkarsın” diye bir kural olduğunu sanıyor anlaşılan. Oysa ölçüsüz ve gerçeğe dayanmayan suçlamalar rakibinizi değil, sizi vurur. En kötü zamanında bile yüzde 20-25’lik bir seçmen desteğine sahip olan ne ideolojik ne de siyasi çizgi itibariyle BDP’yle kıyaslanamayacak bir partiyi, PKK’nın kuklası bir partiyle aynı kefeye koymak en hafifinden ciddiyetsizliktir.

Evet, CHP’nin Kürt ve terör sorunu karşısındaki tutumunun iler tutar tarafı yok; eleştirilmesi ve hatta teşhir edilmesi şart. Ama bu teşhirin gerçekçi ve hakkaniyetli olması da şart.

CHP’nin tek derdi AK Parti

CHP’nin Kürt mesesine ilişkin izlediği çizginin en belirgin özelliği, aldığı her tutuma, attığı her adıma sadece ve sadece AK Parti’yi zayıflatmak açısından bakması… Bunun dışında hiçbir şeyin umurunda olmadığını o kadar çok örnekte gördük ki…

En son iki örneğe bakalım:

Sözde terör sorununu konuşmak için Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırması, o toplantıdan bir fayda beklediğinden ya da söyleyecek bir sözü olduğundan değil, AK Parti’nin “sorunu yönetemeyen, zaaf içinde bir iktidar olduğu” görüntüsü verebilmek içindi sadece. Yine, geçtiğimiz bahar yaptığı “Dört Partili Komisyon” önerisinin de böyle bir komisyondan en ufak bir yarar gelmeyeceğini; böyle bir ittifakın gerçekleşmesinin mümkün olmadığını daha baştan bildiği halde, sırf bir şeyler yapıyor görünmek için getirilmiş bir öneri olduğunu biliyoruz.

Zaten, sorunun çözümüne katkı yapmak konusunda en ufak bir iyi niyeti olsaydı, AK Parti’nin “Dörtlü olmazsa gelin ikili çalışalım” çağrısına derhal koşması gerekirdi. Ve eğer seçmen iradesinin yüzde 76’sını temsil eden bu ikili ittifak kurulabilseydi, bugün gerçekleştirilmesi gereken reformlar konusunda çok önemli adımlar atılmış olabilirdi.

Ama CHP bunu yapmadı. Onun yerine MHP’nin arkasına saklanmayı; “Dörtlü olmazsa olmaz” diye direterek, imkânsızı dayatıp mümkün olanı engelleme yolunu tercih etti.

Sorunun çözülmesinden korkuyor

Bakıyoruz, ortalığın kan gölüne döndüğü şu son günlerde Kılıçdaroğlu hâlâ aynı şeyi yapıyor. Hâlâ “bütün siyasi partiler olarak bir araya gelelim, komisyon kuralım, fikir üretelim” diye mızırdanıp duruyor. Ama toplanmayacağı besbelli olan o komisyonda hangi fikri söyleyecekse, onu bir türlü söylemiyor!

Çünkü ne bir fikri ne de herhangi bir fikri hayata geçirecek siyasi cesareti var. Aslında, böyle bir konuya kafa bile yormuyor. Kafa yorduğu tek nokta, Kürt sorununun AK Parti iktidarı döneminde çözülmesini engellemek… (Kendi katkısıyla bile olsa) eğer AK Parti Türkiye’nin boğazını sıkan bu sorunu çözerse onu bir daha iktidardan
indirememekten korkuyor. Tam tersine, sorunun sürmesini, reformların ve Anayasa çalışmasının tökezlemesini ve terörün tırmanmasını AK Parti’yi yıpratan faktörler olarak görüp için için seviniyor.

Bu çizgi, siyasi rekabeti düşmanlık olarak algılayan ve “düşmanımın lehine olan her şey benim aleyhimedir” gibi sığ, sorumsuz ve yanlış bir politika anlayışının sonucu. O kadar yanlış ki, CHP’yi tarihinde yaşayabileceği en büyük sıçramadan mahrum bırakıyor.

Kılıçdaroğlu eğer CHP ana muhalefet partisi olarak Kürt sorununun çözümünde partizanlığı bir yana bırakıp elini taşın altına koymaya ve “doğru” olanın yanında yer almaya cesaret etse, elde edeceği politik kazancın şu anki mızmız ve korkak engelleme politikasından yüz misli fazla olacağını göremiyor.

Rakibiyle birlikte güçlenme yerine; rakibini güçsüzleştirmek uğruna, kendini daha da güçsüzleştiriyor.

Bugün, 24.08.2012

Otorite istismarı ve fikir mücadelesi

0

İnsan toplumlarını, geniş anlamda, ne idare eder? Marx’ın bu soruya verdiği cevap, üretim araçlarının sahiplenilme biçimiyle üretim biçiminin bileşimi olan üretim ilişkileriydi.

19. yüzyıl düşünürü olan ve insanlığın sefaletten refaha uzanan yolculuğunun bir kısmını bizzat gözlemleme şansı bulan Marx’ın bu fikri pozitivist-determinist bir tarzda ortaya koyması beklenirdi. Nitekim öyle de yaptı. Onun teorisi suyun yukarıdan aşağıya akması gibi bir mecburî beşerî gidişe işaret ediyordu. Sonunda varılacak, yeryüzü cennetiydi. Ne acıdır ki, Marksizm’i resmî ideoloji olarak kurumsallaştıran sistemler yeryüzü cennetleri değil ama birbirlerine çok benzer tarzda ve kendi çaplarında yeryüzü cehennemleri yarattı.

İnsanî gerçeklikle daha iyi uyuşan bir yaklaşımsa, insan toplumlarını idare etmede, yani temel sosyal, kültürel, siyasî ve ekonomik kurumların ve toplumsal düzeni sağlayan kuralların doğmasında ve korunmasında, tek belirleyici olmasa bile, fikirlerin ve kanaatlerin önemli bir rolünün olduğuna işaret etti. Bu görüşe sahip isimler arasında Hume, Keynes ve Hayek de yer alıyor. Fikir en keskin biçimde Lord Keynes tarafından ifade edildi. Ünlü iktisatçı, mealen, insanların günlük işlerinde kendi kendilerini idare ettiklerini sandıklarını, oysa onları asıl idare edenlerin mezarlarında yatmakta olan filozoflar olduğunu söyledi. Aynı fikirde olan Hayek, kabullenilmesinin insanlar için çok zor olmasına rağmen, hakikatin bu olduğunu vurguladı. Hume-Hayek çizgisi toplumsal hayatın kanaat ortamına ve -Michael Oakeshott’la ortaklaşarak- alışkanlıklara dayandığını ifade etti. Bu bakışa göre, bir ülkeyi asıl idare edenler fikirler ve kanaatlerdir. Kaçınılmaz olduğunu düşündüğümüz birçok şey, gerçekten kaçınılmaz olduğu için değil, öyle olduklarını düşündüğümüz için hayatımızda vardır.

Hume, Keynes ve Hayek’in fikri doğruysa, her ülkede fikir mücadelelerinin toplumsal hayatta çok önemli bir yer işgal ettiği sonucuna ulaşmamız gerekir. Bu gerçeğin yeterince farkına varılmamasının sebebi insanların önemlice bir bölümünün fikir işleriyle doğrudan ilgilenmemesi ve fikrî mücadelenin uzun soluklu olmasıdır. Bir ülkedeki bütün temel çatışmaların ardında fikir çarpışması yatar. Bugünlerde Suriye ile yatıp kalkıyoruz. Ne oluyor Suriye’de? İki yıl önceki Suriye ile bugünkü Suriye arasında ne fark var? Neden insanlar rejime karşı iki-üç sene önce kafa kaldırmamıştı ama şimdi bunu yapıyor? Diğer faktörleri sabit sayarsak, başlıca sebep ülkedeki fikir- kanaat ortamının değişmesi. Toplum artık Baas diktatörlüğünü meşru, makul ve tahammül edilebilir görmüyor. Buna karşılık, iktidar sahipleri kanaat ortamındaki değişikliği tınmıyor ve fizikî güçle iktidarını sürdürebileceğini zannediyor. David Hume yaşasaydı, “Bu ham bir hayal, halkının rızasını kaybeden her hükümet gider, son kertede yönetilenler yönetenlerden daima daha güçlüdür.” derdi.

KEMALİSTLER OTORİTE İSTİSMARINDA

Fikirler bu kadar önemliyse, fikir insanları da önemli olmalı, zira fikir mücadelelerinin en önemli kahramanları onlar. Türkiye’de de ciddî bir fikir mücadelesi var. Gündelik hengameden sıyrılıp toplumsal hayatı geniş açıdan ve uzun dönemler içinde gözlemlersek bunu kolayca görürüz. Şüphesiz, ülkemizdeki fikir mücadelesi bir cephe savaşı olmaktan çok bir satıh savaşı. Saflar bazen net, bazen iç içe geçmiş vaziyette. Bu da gayet normal. Bu mücadelenin ana taraflarını kabaca şöyle sıralayabiliriz: Kemalistler, nasyonalistler, sosyal demokratlar, sosyalistler, İslamcılar, liberaller, muhafazakârlar. Bu son ikisi sahneye hayli yeni –1990’larda- çıktı ama büyük mesafe aldı. Buna karşılık, diğer grupların hepsinde bir durgunluk veya gerileme göze çarpıyor. Durumları en kötü olanlarsa Kemalistler. Son yirmi yıl içinde dikkat çeken, tezleriyle çizgisinin ufkunu açan ve rakip fikirleri zorlayan bir Kemalist düşünür, akademisyen, gazete yazarı çıkmadı. Kemalist düşünce her gün kan kaybediyor, arkaik ve anakronik hâle geliyor.

Bazı Kemalistler bu boşluğu, sloganlarını ve ezberlerini daha kuvvetli tekrarlayarak kapatmaya çalışıyor. Bir diğer taktikleri de bir alanda gerçekten iyi veya tanınmış olan kişilerin alan otoritesinden ideolojik destek çıkarmaya çalışmak. Bu biraz tekeden süt sağmaya çalışmaya benziyor. Bu tavra otorite istismarı denir. Anlamı, bir kişiyi, bir alandaki bilgi, beceri ve başarısına dayanarak, uzmanlık alanı olmayan bir sahada da mindere sürmeye çalışmak, onun otoritesini -bazen o kişinin de benimsiyor olabileceği- ideolojik görüşleri takviye etmek ve haklı çıkarmak için kullanmaktır. Bu en çok Fazıl Say için yapılıyor. İyi bir müzisyen olması, siyasî fikirlerinin de doğru ve güçlü olduğunun karinesi olarak kullanılıyor. Yakınlarda, Londra Olimpiyatları münasebetiyle daha da komiği yapıldı. Hıncal Uluç, Zeynep Oral, Ertuğrul Özkök gibi arkaik Kemalistler 1500 metrede iki sporcu kızın altın madalya kazanmasını, Kemalist dünya görüşünün yardımına koşmaya çalıştı. Doğrusu bu trajikomik bir teşebbüstü.

Fikir mücadelesi fikirlerle, onları üreten, genişleten ve taşıyan insanlarla verilir. Bu kimsenin bir alanda başarılı olması, onun o alanda iyiliğini kanıtlar, siyasî-ideolojik görüşlerinin isabet derecesi hakkında bir fikir vermez. Birçok durumda, büyük bir sanatçı, sporcu, bilim insanı vb. bilmedikleri konularda anlamsız şeyler söyleyebilir. Meselâ, Einstein büyük bir fizikçiydi ama toplumsal hayat ve siyasal sistem konusundaki görüşlerinin birçoğu gayet saçmaydı. Aynı şey, Fazıl Say için de, bir şarkıcı veya tiyatrocu için de geçerli olabilir. Nihayetinde, bir fikrin doğruluğu, onu ifade edenin şöhret olmasına değil, fikrin muhtevasına, mantığına, delillerine, diğer fikirlerin ve hayatın testinden geçmedeki başarı derecesine vs. bağlıdır. Tabii, bu taktiği bilinçli bilinçsiz kullananların seçici kurnazlığı da dikkat çekmiyor değil. Hakan Şükür çok iyi bir futbolcuydu, milyonlar tarafından seviliyordu. Ama, yukarıda saydığım isimler ve onlarla aynı kafaya sahip olanlar hiçbir zaman bunu Şükür’ün siyasî-ideolojik çizgisinin haklılığının, üstünlüğünün delili olarak kullanmadı. Buna karşılık, Londra’da madalya kazanan sporcuların dindarlığı, devamlı dua vurgusu yapması, yani muhtemelen Kemalist-kalemşörlere ters bir çizgide olması da adı geçen zevatı durduramadı. Yani, otorite istismarı sınır tanımadı.

Kemalist çevrelerden, izin verirlerse, bir ricam var. Lütfen eskiyle yaşamayı, slogan tekrarlamayı bırakın. Daha soğukkanlı olun ve fikir alanında uzun soluklu şeyler yapmaya veya yaptırmaya çalışın. Böylece hem kendinize hem ülkeye iyilik etmiş olursunuz. Yoksa, fikrî acziyetinizi bir değil bin Say ve iki değil ikibin olimpiyat madalyasıyla dahi örtemezsiniz.

Zaman, 24.08.2012

Devrim Özkan – Ticaret, Dünyevilik ve İslam

0

 

Son bir aydır, Zaman Gazetesi’nde İslamcılığa dair verimli bir tartışma devam etmekte. Tartışmanın taraflarının bu süreçte oluşturacakları söylem, toplumsal hafızamızda önemli bir yer edinme kapasitesine sahip görünmekte. Gelgelelim, tartışmanın iki kutuplu olmaktan çıkarılarak üç boyutlu hâle getirilmesi, kapsam ve etkisinin artmasını sağlayabilir. Bu çerçevede, tartışmanın kimi taraflarının ara sıra eleştirel bir perspektiften değindikleri liberal yaklaşımın, problemin yeni bir boyuta taşınmasını sağlayabileceği kanaatindeyim.

Fikirlerin bir diğer fikrin karşıtı bir biçimde kurgulanması, çoğu zaman aşılması güç çelişkiler barındırmasına neden olabilmekte. Hele ki, bir siyasal akımın geleceği hakkında kesin yargılarda bulunurken konjonktürden hareketle geleceğe dair tespitlerde bulunmak akademik açıdan metodolojik bir hatadır. Bu nedenle geride bıraktığımız on yıllık periyottaki gelişmelerden hareketle, bundan sonraki tüm zaman ve mekânları kapsayacak tespitlerde bulunma cesaretine sahip olmamamız gerekir. Mümtaz’er Türköne’nin İslamcılığa dair sürdürülen tartışmadaki en önemli hatası konjonktürden hareketle evrensel tespitlerde bulunması. Türköne konjonktüre odaklanmış olduğundan, hem İslam’a ve İslamî Hareketlere dair tespitlerde bulunurken kullandığı verileri diğer pek çok veriyi görmezden gelme pahasına seçiyor, hem de İslam’ın insanın ne olduğuna ve kökensel özelliklerine dair kavrayışını göz ardı ediyor.

Son iki yüzyıllık dönemde İslam Dünyası pek çok sahada yenilgiye uğradığını derinden hissetti. Düşünce dünyasının temel parametrelerinin Batılılar tarafından belirlenmesi entelektüellerimizin kendilerini yenilgi ve zayıflık hissiyatına kaptırmalarına yol açtı. Ancak bu süreçte yaşanan en vahim olgu, Aydınlanma geleneğinin Hıristiyanlığa yönelttiği eleştirinin aynı tarzda devralınarak İslam’a uygulanmasıdır. Hıristiyanlık ile çilecilik arasında son derece iç içe geçmiş bağlantılar mevcuttur. Doğu Hıristiyanlığında daha etkili olan çilecilik güney Avrupa’dan pagan kökenleri daha kuvvetli kuzeye gidildikçe etkisini kaybeder. İnsana etkinlik sahasını daralttığında daha az günah işleyebileceğini vazeden çilecilik Aydınlanma ideolojisinin en önemli rakibidir. İslam ise çileciliğin etkisi altındaki Hıristiyanlıktan bambaşka bir insan ve cemaat tasavvuruna sahiptir. İslam peygamberi ticaretle iştigal etmiştir. Ticaret sünnettir. Hıristiyan manastırlarının aksine, caminin toplumsal hayattan izole edilmemişliği de İslam’ın sürüp gitmekte olan yaşamın her anında hissedilmesini sağlar. Bu anlamda, Hıristiyanlığın aksine İslam dünyeviliğin antitezi değildir.

Müslümanların varlıklı ve değer üreten Müslümanlara ihtiyacı vardır. Allah’ın ise Müslümanların ibadetine ihtiyacı yoktur. İbadet cemaatin birlikte etkinlikte bulunmasına vesiledir. Dünyevî uğraşı ümmetin yaşam damarlarını besleyen bir etkinliğe dönüşme potansiyeline her zaman sahiptir. İslam’da insan Hıristiyanlıkta olduğu gibi özünde günahkâr olarak tasavvur edilmez. Ancak insanın günah işleme eğilimi cemaatinden uzaklaştıkça artar. Bu nedenle cemaatin birlikteliğinde gerçekleştirilen etkinlik İslamî yaşama can verir.

Tüm bu nedenlerden dolayı Aydınlanma ideologlarının Hıristiyanlığı eleştirmek için kullandıkları argümanları oryantalist bir formda İslam’a uyarlamak uygun değildir. Zira, İslamî hareketlerin hepsi İslam’ın insan doğası tasavvurundan hareket eder. Temel kaygıları mutlak biçimde tasavvur edilmiş bir sistemi her zaman ve her yerde geçerli olacak biçimde uygulamak değildir. İçtihat ve icma kapısı her zaman açıktır. Hayatta olan ulemanın hükümleri, geçip gitmiş olanlardan daha geçerlidir. Ümmetin fikir birliğine vardığı meselelere dair kararlar, daha önceki ümmetlerin hükümlerinden daha geçerlidir. Ve hayatta olan İmam’a biat edilir. Bu özellikleriyle İslam zamanın ve mekânın dinamizmini yakalama potansiyeline çok daha fazla sahiptir.

Dolayısıyla, Türköne’nin İslamcılığa yönelik eleştirileri Hıristiyanlığın ve İslam’ın insan, cemaat ve yaşam kavrayışları arasında sınırları belirli bir ayrım yapmadan, Aydınlanma düşünürlerinin Hıristiyanlığa yönelik eleştirilerinin İslam’a uyarlanması olduğundan hatalıdır. Keza, İslam dünyeviliği dışlamaz. Bağdat’tan Endülüs’e kadar İslamî hayatın en mükemmel örneklerinin sergilendiği mekânlar insana verilen değerin ve en iyi yaşam şartlarının örneklerini sergiler. İbn-i Haldun eserini, Müslümanların nasıl en iyi bir biçimde yaşabilecekleri ve bunun nasıl bir siyasal sistemde mümkün olabileceğini sorgulayarak kaleme alır. Dünyevî kaygılarla dinin iki ayrı kutupta yer aldığını öne sürerek, birinden birini seçmenin diğerinden bir kopuşu vurguladığını iddia etmek Hıristiyanlık için doğru olsa da İslam için geçerli değildir.

İslam dünyasındaki entelektüellerin, Batı karşısındaki yenilgi hissiyatı, onları iki farklı yöne savurdu. Birinci yöne sapanlar yenilginin kabahatini gelenekte, kültürde ve İslam’da arayarak imitasyona yöneldiler. İkinci yolun yolcuları ise ‘bize nasıl bir komplo kuruldu da kaybettik?’ diye sorarak sağlıksız bir düşünüş tarzı geliştirdiler. Böylece içe kapalı ve her türlü haricî olguya şüpheci yaklaşan bir yönelime kapıldılar. Hâlbuki İslam toplumları özgüvenle hareket ettiği yüzyıllarda en ideal insanî yaşam şartlarını temin etmiştir. Entellektüel zirvesini yaşadığı Endülüs’te her türlü farklılığın hayat bulmasını sağlayan bir yaşayışı sağlayabilmiştir. Böylece ticaretin ve insanî etkinliklerin yarattığı dinamizm ile düşünsel zenginlik almaşıklı bir biçimde ilerleyebilmiştir. Dolaysıyla Ali Bulaç’ın liberal değerlere yönelik satır aralarındaki eleştirileri, İslam’ın özgüvenli duruşunun zıddıdır. Zira İslam, hem Ortadoğu’daki Grekoromen kültürün hem de İber Yarımadası’ndaki Yahudi ve Hıristiyan kültürlerin tüm zenginlikleriyle etkileşimde bulunabilmiştir.

Liberalizm insanlara etkinlikte bulunabilecekleri alanlar açar. Bunu, devletin her alanı kapsayarak bireyi belirli bir merkeze bağlı olarak eylemde bulunmaya zorlama eğilimine rağmen gerçekleştirir. Naif sosyal sözleşmeci demokratlar ise devletin bireyi merkezî iktidara entegre etme eğilimine katkıda bulunur. Buna karşı, liberalizm birey ve cemaatlere özgünlüklerini muhafaza edebilecekleri muhtariyetler sağlar. Bu çerçeveden bakıldığından İslam dünyasının Müslümanların etkinlik alanlarını genişletecek bir bakış açısına her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Bu İslam’ın insan kavrayışında ve toplum tasavvurunda mevcuttur. Ayrıca İslam haricî olan karşısında özgüvensiz davranmaya gerek görmeyecek kadar kadimdir. Ancak, Bulaç modernlik ile liberalizm arasında net bir ayrım yapmadan yaklaşımını geliştirdiğinden İslam düşüncesinin ve toplumlarının dış dünyaya kapanarak kötürümleşmesine yol açacak eğilimlere kucak açmakta. Liberal özgürlüklerin temin edildiği bir Müslüman toplumda şahıslar bir yandan kendi refah, mutluluk ve huzurları için çaba gösterirlerken diğer yandan ait oldukları cemaat ve toplumlarının zenginleşmesine ve istikrar kazanmasına katkıda bulunabilirler. Bunu sağladığımızda birey ve toplumun aşılmaz karşıtlıklar değil, yin ve yang olduklarını sergileyen bir toplum olabiliriz. 

Devrim Özkan, Yrd. Doç. Dr., Afyon Kocatepe Üniversitesi

ozkandev@hotmail.com

 

Çalışma hayatının zencileri: Engelliler

0

Egemen “beyaz adam”ın, dünyasında farklı renkte/dilde/dinde/bedende olmak, aynı zamanda; baskı, yok sayılma, dışlanma, ayrımcılık, ötekileştirilme gibi uygulamalarının da temelidir. Asırlar öncesinden günümüze, renklerinden, dinlerinden, dillerinden, fiziki görünürlükleri gibi nedenlerden dolayı katliamlara/ötekileştirilmelere maruz kalmışlardır. İktidarı elinde tutan egemen güç, kendisi gibi olmayan/benzemeyen, kendisi gibi düşünmeyen/yaşamayan herkese uygulamış olduğu bu muameleyi “Oryantalist” bir bakış ile meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bugüne gelindiğinde milyonlarca insan; ırkından, dilinden, dininden, renginden yanı sıra fiziki görünümünden dolayı da yok sayılmakta, ayrımcılığa uğramakta, ötekileştirilmektedir. Elleri/kolları/bacakları olmayan, gör(e)meyen, konuş(a)mayan, duy(a)mayan, algılamakta zorlanan; “yeni dünyanın zencileri”; kimi kavramlarla ifade edildiği gibi “sakatlar”, “özürlüler”, “engelliler”dir.

BİR İNSAN HAKKI OLARAK ‘ÇALIŞMA HAKKI’

BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 2. Maddesi’nde; “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir” diyerek hiç kim-senin ayrımcılığa uğrayamayacağını söylemektedir. Bildirgede “engelli”likten bahsedilmemesine rağmen, “başka bir statü” diyerek engelliliği de kapsadığını söyleyebiliriz. Yine bildirgenin 7. maddesi, “Herkes yasa önünde eşittir ve herkesin ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır” ve devletler bu hakkı hayata geçirmekle yükümlüdür. Bu çerçevede T.C. Anayasası’nın ‘Kanun Önünde Eşitlik’ başlığı altında Madde. 10, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir”. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.” Böylece temel hak ve özgürlükler acısından herkesin yasalar karşısında eşit olduğu vurgulamakta ve “engellilere” yönelik alınacak tedbirleri de pozitif ayrımcılık çerçevesinde değerlendirmektedir.

Çalışma hakkı ulusal ve uluslararası hukuk acısından korunan ve kabul edilen bir insan hakkıdır. BMEİHB Madde 23, “1- Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır”, burada da görüleceği gibi “herkes” diyerek “engelli”lerin de çalışma hakkına vurgu yapmaktadır. Aynı zamanda “işini özgürce seçme” hakkından da bahsedilmektedir. BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 6. Maddesi “çalışma hakkı” başlığı altında da aynı vurguyu yapmaktadır. Bu maddeleri, ülkemizde “engelliler” ile ilgili ayrı sınavların yapılması ve sadece engellilere yönelik pozisyonların açılması/yaratılması çerçevesin de düşünüldüğünde “engelli bireyin” işini özgürce seçtiğini söyleyemeyiz.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (İLO) 1951 yılında kabul ettiği 100 No.’lu “Eşit Ücret Sözleşmesi” her ne kadar kadın/erkek arasındaki ücret eşitliğine vurgu yapıyor olsa da temel hak ve özgürlükler açısından geldiğimiz noktada engellilere çalışma yaşamın da farklı ücret ödenmesi gerektiğini düşünemeyiz. BMEİHB 23. Madde’nin 2. paragrafı, “Herkesin herhangi bir ayrım gözetilmeksizin eşit iş için eşit ücret hakkı vardır” diyerek, herkesin, kadın/erkek, engelli/engelsiz gibi, hiçbir statü, cinsiyet ve fiziki ayrıma tabii tutulmadan eşit ücret alması gerektiğini söylemektedir. T.C Anayasası’nın 48. Maddesi, herkesin dilediği alanda çalışma ve sözleşme yapma; 49 Maddesi, çalışma hakkından, 50 Maddesi, ücret adaletinden bahsetmektedir.

ENGELLİ İNSANIN ÇALIŞMA HAKKI VE ETİK

Uluslararası sözleşmeler ve ulusal hukuk ve insan hakları açsından “herkes” gibi “engelli” bireyin de çalışma, işini seçme, eşit ücret alma hakkı olduğunu söylemekte/güvence altına almaktadır. Ve aynı zamanda da çalışmayı bir insan hakkı olarak görmektedir.

Ülkemizde çalışma yaşamına engelliler açısından bakacak olursak, yukarda sayılan yasaların sorunsuz ve eksiksiz uygulandığını söyleyemeyiz. 4857 sayılı İş Kanunu madde. 30. kotadan bahsetmekte, 50 kişi ve üzerinde kişi çalıştıran kamu da yüzde 4 ve özel kurumların yüzde 3 engelli istihdam etme zorunluluğu, uygulama açısından bir dolaylı ayrımcılığa dönüşmekte, engelli bir bireyin yalnızca engelli iş taleplerine başvurmak zorunda olmaları, yüzde 97’lik istihdamın dışında kalmalarına neden olmaktadır.

Engelliler çalıştıkları kurumlarda, hizmetli, destek elemanı/görevlisi, çağrı elemanı, santral görevlisi gibi pozisyonlar ile işe alınmaktadırlar. Buna rağmen “engelli”ler bu pozisyonların dışında, muhasebe, idari işler, teknisyen, tekniker gibi uzmanlık gerektiren işlerde çalıştırılmaktadır. Genellikle “Kurumlar”ın ücret politikalarını yapılan iş üzerinden değil “pozisyon”lar üzerinden belirlemektedir. Engelliler, “engelli olmayan” çalışanlarla “eşit iş” yapmalarına rağmen, pozisyonları “uzman”lık içermemesi nedeniyle “eşit ücret” haklarından yoksun kalmakta ve daha düşük ücret ile çalışmaktadırlar.

21 yy. en önemli ve ilk insan hakları sözleşmesi sayılan, BM Engelli İnsanın Hakları Sözleşmesi madde 27 “(a) İşe alım ve istihdam edilme koşullarında, istihdam sürerken, kariyer gelişimi ve sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları dahil olmak üzere, istihdama ilişkin her hususta, engelliliğe dayalı ayrımcılığı yasaklar” diyerek, işe alımdan başlayarak “engelli insanın” hiçbir şekilde engelliliğinden dolayı ayrımcılığa tabii tutulamayacağını koruma altına almıştır. “Engelliliğin” terfi edememenin, daha düşük pozisyonda/maaşla çalışmanın nedeni/gerekçesi olamaz. Engellilere yönelik uygulamaların ne engellinin insan hakları açısından ne de “engelli etik”i açısından savunulur hiçbir yanı yoktur.

EŞİTSİZLİĞİ GİDERMEK İÇİN…

Engellilerin işe alınırken eğitim seviyeleri, iş tecrübeleri, yetenekleri, bilgileri yok sayılmaktadır. Engellilerin İş bulmada yaşadıkları zorluklar düşünüldüğünde, iş ve pozisyon seçme haklarını kullanamadıklarını söyleyebiliriz. İşverenlerin de genelde engelli çalıştırmada isteksiz olmaları ve engelliyi yasal zorunluluk nedeniyle çalıştırmak zorunda olması, engelli bireyin kendi kaderini belirlemesini engellemektedir. Engelli bireyin “eşit ve adil” koşullarda çalışıp ekonomik özgürlüğünü kazanması, eşit bireyler olarak topluma katılmasına ve bağımlılıktan da kurtulmasına neden olacaktır. Aynı zamanda çalışma sadece para kazanmamın bir aracı değil, sosyalleşmenin ve sosyalleşerek insanileşmenin de bir aracıdır. Çalışan birey toplumsal hayata dahil olur ve diğer insanlarla iletişim kurar.

Bu çerçevede, İnsan hakları savunucularına, sendikalara ve yetkililere büyük görevler düşmektedir. “İnsan haklarını için politikayı” savunmak, engellilerin “ülkenin zencileri” olmaktan çıkarılmasından ve engelli ayrımcılığına karşı olmaktan geçmektedir. Ayrımcı bakış açısı aslında bedenler üzerinden yürütülen bir iktidar savaşıdır. Diğerinin öte-kileştirilmesi ırkçılık anlayışının farklı bir yansımasıdır. Gerçek özgürlük farklılıkların tanınmasından/eşitliğinden geçmektedir.

Yeni Şafak, 23.08.2012

 

Kötülüğü farklı terazide tartmak

 

Sabah saatin dördü.

Gün henüz ışımamış. Diyarbakır’da kaldığım otelin penceresinden sokakları seyrediyorum.

Sabah ezanları okunuyor, kuş sesleri geliyor. Şehir sakin bir güne başlıyor.

Temizöz Davası’nı izlemek için Ufuk Uras, Gülçin Avşar ve diğer arkadaşlarla birlikte İstanbul’dan geldik.

Bu davanın unutulmasını ve unutturulmasını istemediğimiz için. Kirli bir savaşta yitip giden canlara karşı borcumuz olduğuna inandığımız için…

Bu dava sahipsiz olduğu için… Davanın ilk günleri, gruplar halinde gelip basına fotoğraf veren BDP’lilerle onlara yakın avukatlar ordusu daha sonra uğramayı unuttuğu için…

Ergenekon Davası’na kayıtsızlığını “iyi ama Fırat’ın doğusuna gitmiyor”a bağlayan ama artık bahanesi tükenen Türk solu ilgisiz kaldığı için…

Diyarbakır Barosu üstüne düşeni yapıyor. Ama mahkeme salonunu korucu yakınları domine ediyor ve yakınlarını kaybetmiş 16 acılı kadın, sessizce, eşlerinin ve oğullarının katili olarak teşhis ettikleri insanlarla aynı ortamı paylaşıyor.

Arada ikisiyle konuşuyorum. Orta yaşlı bir ev kadını, yargılanmakta olan bir kişinin ismini söylüyor. “Kocamı alıp götüren oydu” diyor, “iki çocuğumu alıp evine gittim, bırak dedim, ama köpeklerini üstüme saldırttı, …nın evine sığındım” diyor.

Adliye binasında birçok tanıdığa rastlıyorum. Mersin barosundan avukat bir arkadaş yan salonda Kürtçe savunma krizine takıldığı için ilerlemeyen ve dolayısıyla pratik olarak hiçbir katkısının mümkün olmadığı KCK davasına destek için gelmiş. Ama o da öteki “duyarlı” arkadaşlar da yan salondakine uğramıyorlar.

**

BDP bu davaya ilgi göstermiyor. Brüksel’de Dersim Konferansında Sabahat Tuncel’e soruyorum, aldığım cevaba inanamıyorum: “Sanki kimse mi kaldı gidecek, herkesi içeri aldılar” türünden bir şey söylüyor.

Düşünebiliyor musunuz, Diyarbakır’da koca salonda biz yedi kişi varız, yedimiz de İstanbul’dan gelmiş, korucu yakınlarının arasında kaybolmuş durumda davayı izliyoruz, ama Diyarbakır’da kimse kalmamış. 14 Temmuz mitingine gidecek kimse çok, ama Temizöz davasına yok!

Elbette gerçek neden bu değil. BDP’nin baştan beri davaya kayıtsızlığı da bilinçli bir tercih. Çünkü KCK Davası “Hükümeti” vuruyor, Temizöz Davası “Devleti.” Daha doğrusu “AKP Devleti”nin itişe itişe kendisine yer açmaya çalıştığı Kemalist oligarşinin devletini.

**

Gültan Kışanak’ın Uludere sonrası Meclis konuşmasını hatırlıyorum.

Racine’in Andromak’ındaki gibi güçlü bir tiratla sesleniyordu dinleyenlere, “hiç mi vicdanınız sızlamadı” diyordu, “bu katliam karşısında tüyleri ürpermeyenin insanlığından da vicdanından da şüphe duyarım” diyordu.

Haklıydı.

Ama onu dinlerken, aslında onun bir cinayeti kınamadığını biliyordum. Yarın PKK öldürdüğünde aynı tiradın onda birini duyamayacağımızı da. Nitekim öyle oldu. Hala da öyle.

Çünkü sadece o değil, diğer BDP’liler de kötülüğü aynı terazide tartmıyor. Tıpkı birilerinin Kürtlere karşı işlenen cinayetleri aynı terazide tartmadığı gibi.

O zaman anlıyorsunuz ki onların asıl kınadıkları işlenen cinayetin kendisi değil.

**

Antep’teki vahşeti ister PKK yapmış olsun ister olmasın, bunun ona bakışımızı değiştirmemizi gerektirecek bir anlamı yok. Sonuçta kan dökmekten kaçınmayan bir örgütten söz ediyoruz ve onun bayramı kana bulayan diğer cinayetleri de daha az kötü değil.

Ama Kürt milliyetçiliğiyle malul olanlar bunu göremiyor. Tıpkı Türk milliyetçiliğiyle malul olanların devletin işlediği cinayetleri görmeyi tercih etmedikleri gibi.

Milliyetçilik körleştiriyor.

Bir diğer sorun ise, kendisinden kanaat önderi olması beklenen pek çok ünlü ismin “muhalif aydın” olmanın raconunu hakikate şahitliğe tercih ediyor olması.

Diğer bazılarının sorunu ise, doksanlı yılların sistematik devlet terörü, JİTEM, faili meçhuller ve yargısız infazlar döneminde sabitlemiş olmaları ve hala o yılların refleksleriyle hareket etmeleri.

O yıllardan bugüne nelerin değiştiğinin farkında olmamaları. Belki de görmenin yükleyeceği sorumluluktan kaçmaları.

**

Bugün bu ülkede silahlı mücadelenin koşulları yok.  Silahlı mücadelenin koşullarının bulunmadığı bir ülkede ister sivil olsun ister asker veya polis, insan öldürmek cinayettir. Ama bu cinayet sürekli işleniyor.

Alper Görmüş son yazısında Hüseyin Aygün’ün şu sözlerine yer veriyor:

“Türkiye’deki aydınlar uzun süredir, PKK’nın kuyruğuna takılmış durumdalar. Eleştiri yapmıyorlar, sadece devlete, hükümete çağrı yapıyorlar. PKK da yapsa, Uludere’de Türk savaş uçakları da yapsa, şiddeti her zaman reddetmeliyiz. Çok vicdansız buluyorum, devlet bir şey yaptığında yerden yere vuruyorlar, örgüt, bir sürü kişiyi, sorgusuz sualsiz kurşuna diziyor, tek bir kelam etmiyorlar. Bir sivili öldürmenin gerekçesi olabilir mi? Türk gençleri yönünden bakan da yok, sanki onları bir ana doğurmadı. Şiddete bir girdiniz mi, şiddet sizi mahveder, örgütü de askeri de mahveder.”

Demokratlığı CHP’ye fazlasıyla bol gelen Dersim Milletvekili haklı.

Gerçekten de Türkiyeli aydınlar uzunca bir süre neyin değiştiğini fark etmediler. Ya da kolay olanı tercih ettiler, asıl mayınlı alana girmediler. Bazıları devlete ne yapmaları gerektiğini rahatlıkla söylerken aynı anda“biz PKK’ye ne yapması gerektiğini söyleyemeyiz” dedi, diğer bazıları da adaleti devlete duydukları haklı tepkiye kurban etti. Siyasi hatayı taammüden işlenmiş cinayetle aynı terazide tarttı.

Kendisini demokrat sanan milliyetçilerle aynı virüsü kapmış yeniyetme twitır kovboylarının alkışlamasını, zor bir pozisyonda dengede durmaya çalışmaya tercih etti.

Oysa birlik beraberliğe falan değil, adalet duygusuna her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdeyiz.

Belki de tek ihtiyacımız, kötülüğün kötülük olduğunu kabul etmek. Yapılması gereken, zalimi ve onun yaptığı kötülüğü mistifiye etmemek, şiddeti mantığa büründürmemek.

**

İnsanın yaşama hakkını siyasi sebeplerle ihlal etmek yapılan işi siyasi suç yapmaz. Siyasi sebeple insan öldürmek, siyasi değil, adi bir suçtur. Bunu yapanın mücadelesi de saygıdeğer değildir, onu meşru görenin tutumu da.

Ama herkesin çıldırdığı yerde birilerinin sağlıklı kalması gerek.

PKK kan dökmeye devam etsin veya etmesin, anadilde eğitim başta olmak üzere, Kürtlerin haklarını buna hiçbir biçimde sürece endekslemeden, isterse dünya yıkılsın, aynı kararlılıkla savunmak gerek.

BDP etnik husumeti kışkırtıcı milliyetçi tutum ve söylemlerine devam etsin veya etmesin, bizim herkes için siyasetin kanallarını genişletmeyi savunmamız gerek. 

Hükümeti bunun için sıkıştırmak gerek, onun yanlışlarını açıkça dile getirip, eğildiği yerde düzeltmeye çalışmak gerek.

Bu yazıyı yazdığım sırada Hakkari’deki mayınlı saldırıyla dört asker hayatını kaybetti.

Şimdi bize düşen, PKK saldırılarını bahane ederek haklı öfkeyi Kürtlere yöneltmek isteyen karanlık çevrelerin, ulusalcı odakların, derin ve sığ güçlerin karşısında net biçimde durmak olmalı. Onların fırsattan istifade PKK ile aynı kanlı çarkı döndürme heveslerini kursaklarına tıkamak gerek.

Tüm yapılması gereken, teraziyi düzgün tutmak.

Düzgün tutmak ki, aklını ve vicdanını milliyetçiliğe ve başka türden kötülüğe kurban etmemiş olan herkes hakikati açıkça görsün.

Star, 23.08.2012

 

“Beyin Fırtınası”

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon Davası’nın 213’üncü duruşmasında tanık olarak dinlenen eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, “Zaman zaman toplanır beyin fırtınası yaparız. Orada kişiler aniden aklına geleni söyler” diye ifade verdi.

Anladığımız kadarıyla Generallerimiz bu beyin fırtınalarında,  siyasi iktidarı nasıl engelleyeceklerini, ne zaman muhtıra vereceklerini, müdahale planını, üniversite rektörlerini ve sendikaları nasıl yönlendireceklerini rahatça konuşuyorlar.

 

3 Aralık 2003 tarihinde Genelkurmay’da yapılan “beyin fırtınasında” konuşulanlar*:

 

“AKP’nin iktidar olmasına rağmen muktedir olmadığı halka gösterilmelidir. Bu yönde eylemler yapılmalıdır…”

 

“Eylemlerimiz Aralık 2004 dönemine kalmamalıdır. O tarihlerde AB, AKP’nin isteklerini yapacak, bu ise bizim aleyhimize olacaktır…”

 

“Yargıyı eski rayına oturtmak için destek vermeliyiz. Doğal müttefiklerimiz, üniversiteler ve sendikalardır. Bu kurumlar bizlerden işaret beklemektedirler…”

 

“Çok fazla zamanımız kalmadı. Onların icraatlarının demokrasi ile önlenmesi mümkün değil…”

 

“Tablo kötü ama umutsuz olmaya gerek yok. Mart ayında seçimler önemli. Stratejimizin büyük kısmı yerel seçimlerden önce yapılmalı. Aksi halde işimiz zorlaşacaktır…”

 

“Bu iktidar güvenliğimize ve anayasamıza bir tehdittir. Bertaraf etmek için her şey yapılmaktadır. Kamuoyunun kazanılması gerekir. Medya patronları önemli…”

 

“Dead line seçimlerdir… Kamuoyu desteği için en önemli kaldıraç basın yayındır. Bunu kullanmalıyız.”

 

“TSK’nın eylem planını tek başına yapamayacağını belirtmek bir zafiyettir. Bu cümleler kayıttan çıkarılmalıdır. Cumhurbaşkanı ile müşterek hareket şart. Parlamento Cumhurbaşkanı tarafından feshedilmelidir…”

 

“Askerin elinde silahı vardır ve silah askere bazı manevra yetenekleri verir. Silahımız bizim caydırıcılığımızdır. Bu nedenle ‘ben silahımı kullanmayacağım’ diye açıklamalar yapmamalıyız.”

 

“AKP’nin attığı her adıma aynı şiddetle ama çok kararlı olarak cevap vermeliyiz.”

 

“Zamanı boşuna geçirdik. Benim önerim hemen ve gecikmesiz eylem planına başlamak. Seçimden önce muhtıra vermeliyiz.”

 

Bu beyin fırtınası bizim bildiğimiz beyin fırtınalarından çok farklı. Bizim anladığımız beyin fırtınalarında farklı görüşler dile getirilir. Burada herkes aynı görüşleri birbirini onaylayarak tekrarlıyor.

 

Bir tanesi çıkıp da, “Askerin vazifesi siyaset yapmak değildir, halkın seçtiği iktidara katlanmak zorundayız, biz askeriz işimize bakalım…” demiyor.

 

Keşke bu beyin fırtınalarında aşağıdaki konularda konuşulsaydı:

 

Soğuk savaş biterken, 20 yılda 150 milyar dolarlık silah alımı talebinde bulunduk. Sivil iktidarlar her talebimiz gibi bunu da itirazsız kabul etti. Türkiye ekonomik imkânları sınırlı bir ülke; silahlanmak için çok para harcamıyor muyuz? Bu şekilde ağır silahlanmak zorunda mıyız, Rusya dışında hangi komşumuz bize saldırabilecek güçte?

 

Türkiye İsrail’le bir askeri işbirliği anlaşması yaptı. 700 milyon dolar karşılığı İsrail Türkiye’nin 170 tankını modernleştirecek. Bir tankın tamiri 4,117 milyon dolar. Türkiye’nin daha modernleşmeye muhtaç yaklaşık 3300 tankı var. Bunları da modernleştirmek istersek, daha 13 milyar dolar gerekiyor. Bu tankları neden biz tamir edemiyoruz da, İsrail’e tamir ettiriyoruz, bu utanç verici bir durum değil mi?

 

Ordumuz teknik donanım ve lojistik destek bakımından tamamen dışa bağımlı, acaba kendi silahlarımızı kendimiz üretemez miyiz?

 

Soğuk savaş biteli 13 yıl oldu, Türkiye’nin soğuk savaşa göre belirlenmiş savunma stratejisini değiştirmemiz gerekmiyor mu?

 

Ordumuz çok büyük ve çok masraflı, bütün NATO ülkeleri ordularını küçültüyorlar, bizim de ordumuzu küçültmemiz gerekmiyor mu?

 

Ülkenin Güneydoğusunda bir terör örgütü ile başımız dertte, eğitim ve donanımızı buna göre yeni baştan düzenlememiz gerekmiyor mu?

 

Ülkenin savunma stratejisi ve Ordu’nun ihtiyaçları konusunda siviller cahilce fikirler ileri sürüyorlar; bu konularda toplumu aydınlatmamız gerekmiyor mu?

 

*Tırnak içindeki ifadeler 29 Mart-4 Nisan 2007tarihli Nokta dergisinde verilen “Darbe Günlükleri”nden alınmıştır.

 

Alevi bireyin sorunu, bir insan hakları sorunudur

0

Uluslararası insan hakları sözleşmeleri kapsamında ‘laik devlet’ herkese ve her inanca eşit mesafede durma ve eşit davranma ilkesini içermektedir. Bu çerçevede, “din ve vicdan” özgürlüğü uluslararası insan hakları sözleşmeleri bakımından önemli bir yere sahip olmasının yanı sıra “liberal demokrasi”nin de temel taşlarından birini oluşturmaktadır.

‘Alevi’liğin ve ‘Alevi’lerin nasıl tarif edildiği değil, Alevilerin kendilerini nasıl tarif ettikleri önemlidir. Alevilerin neyi nasıl yaşayacakları, ibadet şekilleri, inançları kendi bilinçli tercihleri olarak kabul edilmeli, Devlet de dâhil olmak üzere, hiçbir bireyin ve kurumun “Alevilerin inanç ve yaşam” biçimine müdahale etmesi, “temel hak ve özgürlükler” açısından doğru bir yaklaşım değildir. Temel hak ve özgürlükler kapsamında “Din ve vicdan özgürlüğü” önemli bir yere sahip olmasının yanı sıra “Liberal Demokrasi”nin ve “Açık Toplum” olmanın da temel taşlarından birini oluşturmaktadır.

Din ve inanç özgürlüğü açısından Alevilerin ibadet hakkı

Uluslararası sözleşmeler temel hak ve özgürlükler açısından “din ve vicdan” özgürlüğüne vurgu yaparak, korunması açısından “taraf devlet”lere yükümlülükler getirmiştir. Ülkemizde de, her ne kadar ‘T.C. Anayasa’da evrensel temel hak ve özgürlüklere atıfta bulunulmuş olmasına rağmen uygulama açısından engeller ve çelişkiler bulunmaktadır.

Anayasanın, “Din ve Vidan Özgürlüğü” madde 24’de düzenlemekte, ‘Temel Hak ve Özgürlüklerin Korunması’ madde 40 ile, hak ihlaline uğrayanların yetkili makamlara başvurma yolunu açmaktadır. “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” madde 90, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” denilerek uluslararası sözleşmelerin önemini vurgulamaktadır. Ve böylece uluslararası sözleşmeleri aynı zamanda bir iç hukuk unsuru haline getirmiştir.

Anayasanın “Çeşitli hükümler” başlığı altında, “İnkılap kanunlarının korunması” madde. 174 “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:” diyerek, ‘T. C. Anayasa’ 90. Madde hükmü ile çelişmektedir.

677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklarla (türbede hizmet edenler) Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”un, madde 1. “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak şeyhinin tasarrufu altında, gerek diğer suretlerle tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler, sahiplerinin diğer şekilde temellük ve tasarruf hakları baki kalmak (yani başka maksatlar için kullanılmak) üzere kâmilen kapatılmışlardır. Bunlardan mevzu usulü dahilinde halen cami veya mescit olarak kullanılanlar ipka edilir.

Bilûmum tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, naiplik, halifelik, büyücülük, üfürükçülük, falcılık ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle, bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iksâsı (elbise giyilmesi) memnudur.”

Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile birlikte ‘Alevi’lerin ibadet mekânları olan ‘dergâhlar/tekkeler’ kapatılmış, inançlarını yaşama ve sürdürme imkânı kalmamıştır. ‘Alevi’ inancını öğreten ve önderlik eden makamlar/kişiler yasaklanmıştır. ‘Alevi’lerin tek inanç merkezi olan aynı zamanda “cem’’ yeri olarak da kullanılan “dergâh/tekke’’lerin kapatılması ve makamların yasaklanması, dolaylı olarak ‘Alevi’liğin inançsal anlamda sürdürülebilirliğini engellemiştir. Bu kanunun bir başka düşündürücü yanı, tüm sayılan bu mekân ve makamların, büyücülük, üfürükçülük, falcılık ve gaipten haber veren kişiler ve uygulamalarla bir tutulması ve aynı kefeye konularak yasaklanmasıdır.

‘Dergâh’, ‘türbe’, ‘zaviye’ler gibi ‘inanç’ ve ‘ibadet’ merkezlerini kapatan; ‘dedelik’, ‘babalık’, ‘çelebilik’, ‘şeyhlik’, ‘seyitlik’, ‘müritlik’ gibi makamları ve unvanları yasaklayan, “Tekke ve Zaviyeler Kanunu’’ çerçevesinde, “cemevi/dergah”ların ibadethane sayılması, “dedelik makamı”nın tanınarak, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde yer verilmesi ve istihdam edilmelerini beklemek zor görünmektedir. Burada üzerinde durulması gereken bir başka konuda ‘Alevi’lerin ibadethanelerini “dergâh” yerine “cemevi” olarak nitelendirmeleridir. “Cemevi” isminin kullanılmasının aynı zamanda “Tekke ve Zaviyeler Kanunu’’ açısından da bir sıkıntı oluşturmamasıdır. “Dergâh” yerine “Cemevi” isminin kullanılmasını bu yönde değerlendirmek gerekmektedir.

Türkiye’nin de taraf olduğu ‘Uluslararası insan hakları sözleşmeleri’ çerçevesinde düşünüldüğünde, 677 sayılı “tekke ve zaviyelerin” kapatılması hakkındaki kanun, “din ve vicdan özgürlüğü” ve “ibadet/ibadethane” yapma açısından; uluslararası evrensel insan hakları hukuku ile çelişmekte ve korunmasını çetrefilli bir duruma getirmektedir.

İnsan haklarına dayalı / saygılı devlet

Son zamanlarda insan hakları alanındaki önemli kazanımlar, AB uyum süreci doğrultusunda çıkarılan ya da kabul edilen insan hakları sözleşmeleri, çoğulcu bir toplum olma sürecinde, eksikliklere rağmen bir basamak olmuştur. “Alevi(lik) açılımı” tam da burada önemli bir yer işgal etmekteydi. İlk defa “Alevi birey” sorunun kendisi olarak algılanmamış, tam tersine sorunun çözümü noktasında baş aktör olarak görülmüştür. Bütün bu olumlu görüşmelere rağmen, “Alevi(lik) Açılımı”nı sonuca vardıracak ve çözecek olan “siyasi irade”, gelinen noktada,’demokratik açık toplum’ olma yolunda girdiği virajı dönememiştir.

Yılarca uygulanan ve sürdürülen egemen politika “Alevi yurttaş”ların yaşadığı sorunların çözümü noktasında etkisiz ve yetersiz kalmıştır. Yaşananlar görmezden gelinmiş, ‘Alevi’ bireyin talepleri yok sayılarak, sorunların daha da büyümesine ve çözümsüz hale gelmesine neden olmuştur.

“Alevi” bireyin talepleri bir insan hakkı talebidir. Her insanın özgürce, baskısız, sansürsüz ibadetini yapma ve öğretme/öğrenme hakkı vardır. Bu hak en temel insan haklarından biri olan, ‘din ve inanç özgürlüğü’ altında ifade edilmekte ve uluslararası insan hakları hukuku ile de güvence ve koruma altına alınmıştır.

Sonuç olarak, “Alevi”lerin, “Sünni”lerin ve farklı inanç gruplarının, inançlarını özgürce yaşamaları önündeki engelleri kaldırmak, insan hakları için politikayı savunmaktan ve “Devlet”i insan haklarına saygılı/dayalı yeniden örgütlemekten geçmektedir. ‘Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmeleri’nin önemi, bireyin haklarının güçlendirilmesi ve genişletilmesi yönünde bağlayıcı ve koruyucu tedbirler almasıdır. Günümüzde çağdaş/modern devlet anlayışı, ‘temel hak ve özgürlük’ ilkelerine önem veren, evrensel insan hakları hukukuna dayanan “devlet modeli”dir.

Taraf, 22.08.2012

‘Gerilla’ değil terörist

0

 

Bayramı, ne yazık ki, huzurla geçiremedik. Gaziantep’teki terör saldırısının üzerine bir de Uludere’deki kaza geldi. İki günde 19 can kaybettik; biri bebek, ikisi çocuktu. Allah hepsine rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin.

Türkiye’nin çoğunluğu Antep’teki saldırının PKK’nın marifeti olduğuna hemfikir gibi. Ama PKK sözcüleri açıklama yapıp “bizle âlâkası yok” dediler. Neden acaba?

Kuşkusuz kesin bir hükme ancak polisin bulacağı maddi deliller üzerinden varılabilir. Ancak benim de tahminim suçlunun PKK olduğu yönünde, çünkü:

Öncelikle PKK, Türkiye’deki, hele de kendi müstakbel toprakları saydığı güneydoğudaki her şiddet eyleminin “olağan şüpheli”si. Saldırının hedefinin bir polis karakolu olması ise, PKK ihtimalini güçlendiriyor. Çünkü örgüt, asıl düşmanı saydığı AK Parti hükümetinin uzantısı gibi görüyor polisleri ve bu yüzden son yıllarda en çok onları hedef alıyor.

Temel hedefi polis olan saldırının belki başta hesaplanandan daha fazla sivili vurması ise, PKK’nın bu eylemi üstlenmeyişinin asıl sebebi olabilir. Çünkü PKK’nın “biz sadece işgalci TC’nin asker ve polisiyle savaşıyoruz, sivillere zarar vermiyoruz” diye özetlenebilecek bir söylemi var. Bunu benimseyenler de örgütün militanlarına “terörist” değil, “gerilla” diyor zaten. (Gerilla örgütleri ordularla savaşır, terörist örgütler ise sivilleri vurur.)

Ama PKK’nın bugüne dek defalarca sivil hedefleri de vurduğunu biliyoruz. Son yıllarda şehir bombalarıyla adını duyuran “KürdistanÖzgürlük Şahinleri” adlı grubun PKK’nın kirli işlerini gören bir yan-örgüt olduğunu düşünmek için de pek çok sebep var. Dahası, daha önce de PKK’nın üstlenmediği ama örgütün işi olduğu ortaya çıkan terör saldırıları oldu.

PKK’yı işaret eden tüm bu faktörlerin yanına bir de, Antep’in Suriye sınırında oluşunu, Şam-Tahran ekseninin ise şu aralar Türkiye’ye diş bilediğini ekleyin: Ortaya normalde “komplo teorisi” dediğimiz “taşeronluk” senaryolarını epey inandırıcı kılan bir tablo çıkıyor.

Her hâlükârda, Antep saldırısı, PKK tarafından işlendiği kanıtlanırsa, örgütün “terörist” kimliğini netleştiren bir canilik olarak tarihe geçecek.

BDP’den ‘liberal’lere

Öte yandan tüm bunların üzerlerine ahlaki vebal yüklediği bir grup insan var Türkiye’de: PKK’nın süregiden şiddetine bahane bulan, hatta övgüler düzenler.

Bunların başında kuşkusuz BDP’li siyasetçiler geliyor ki, aralarından bazıları, sevgili “gerilla”larını kameralar önünde kucaklayarak iyice netleştirdiler durumlarını. Örgüte olan sempatileri zaten hep aşikardı, ama akıllarına “çocuklar, kan dursun, siz de evlerinize, analarınızın yanına dönün” gibi “barışsever” bir şeyler bile demek gelmeyişi hazindi.

Örgüte hiç de hak etmediği bir ahlaki kredi açan diğer bir kesim ise, kendilerine sehven “liberal” denen bazı eski veya daimi solcular. (“Liberal” kavramına verdikleri zarardan ötürü hakiki liberaller, örneğin Liberal Düşünce Topluluğu tarafından manevi tazminat talebiyle mahkemeye verilseler yeridir diyeceğim neredeyse, yeterince liberal olmasam da.)

Bu kesim bence iki büyük yanılgı içinde:

Birincisi, PKK’yı sadece bir “gerilla ordusu” saymaları, onun sivilleri düpedüz hedef alan (şehir bombalayan, adam kaçıran, “hain” infaz eden) terörizmini görmezden gelmeleri.

İkincisi ise, “gerilla savaşı” düzeyinde bile olsa, mevcut Türkiye şartlarında politik şiddetin meşru sayılamayacağını görmemeleri. Türkiye, tüm eksikliklerine rağmen, bir demokrasi. İsteyen çıkar özerklik savunur, hatta bağımsızlık ister; oturur konuşuruz. Bunun yerine ısrarla kan dökmeye devam etmek ise, zulümdür, cinayettir, vahşettir.

Star, 22.08.2012

 

Demokratlar yeni CHP’ye nasıl bakacak?

 

 

Demokratlar tek bir siyasi aktöre mahkum değil. Liberallerin Ak Parti ile Katolik nikahı yok. Dolayısıyla bütün partiler gibi yeni CHP’nin de yeni dönemde bir şansı var.

Ama acaba yeni CHP bu şansını kullanabilecek mi?

Geçen hafta CHP’nin iftarındaydım. Aslında bu iftarın kendisi bile bir değişimin varlığının kanıtı ve bizi yıllarca bir gerilim filminin içinde yaşatan Baykal CHP’sinden anlamlı bir kopuşu ifade ediyor.

Her ne kadar iftarı düzenleyenler hala yetmişli yılların ikili ayrımında kaldıklarını andıracak biçimde zihinlerindeki “sağcı” kutusundaki benzemezleri bir araya getirmişlerse de, liberal bir demokratla Zekeriya Beyaz’ı aynı ortama mahkum etmişlerse de, yine de öyle.

Neyse, biz yine baştaki sorumuza dönelim. CHP liberal, sosyalist, sosyal demokrat veya İslamcı kesimlerden demokratlarla barışabilir mi? Kestirmeden söyleyeyim, bu CHP’nin demokrasiyle barışmasına bağlı. O sorun hallolursa, her kesimden adalet duygusuna sahip bireyler de bunu takdir edecektir.

CHP’nin ikili dili

CHP bugün ikili bir söyleme sahip. Kullandığı dil Kemalizmle demokrasi arasında gidip geliyor. Bazen İttihatçı-Kemalist çizgideki Eski CHP’nin dilini kullanıyor, bazen de olmak istediği izlenimini verdiği batı tipi demokratik bir sol partinin dilini. Birbiriyle uzlaştırılabilir olmayan bu iki dil, geçiş döneminin bir yansıması olarak bir süre için ciddi bir sorun olarak görülmeyebilir. Ama uzun vadede bu muğlaklık sürdürülebilir değildir ve hem Kemalistlerin hem de demokratların güvenini kaybettirebilir.

Söylemdeki bu belirsizlikten daha önemlisi, Alevileri dışta tutacak olursak, ayrıcalıklı bir zümreye dayanan ve onların çıkarlarını siyasete taşıyan bir siyasi partinin, tabanını alt ve orta sınıflara doğru genişletmenin gereklerini yapıp yapamayacağı. CHP baştan beri ayrıcalıklı zümrenin partisi ve o zümrenin ayrıcalıklarını meşrulaştıran bir ideolojisi (Kemalizm) var.

Tabanı ve ideolojisi birbiriyle uyumlu olan ama toplumsal piramidin üstündeki küçük üçgene dayanarak iktidara gelmesi mümkün olmayan bir partiyi dönüştürmenin mümkün olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu. Ama bugün için söylem değişikliği düzeyinde dahi kalsa, CHP’nin bir açılım çabası içinde olması ve eski “istemezük” çizgisinden ayrılmış olması önemli. Sonuçta demokratikleşme ve Kürt Sorununun çözümü konusunda atılacak adımları güçleştirmeyen bir dil bile önemli olabiliyor.

Geri noktadan muhalefet

Ama iftarda bana ayrılan kısa zaman içinde CHP liderine de ifade ettiğim gibi, CHP birçok bakımdan hala Ak Parti’ye daha geri bir noktadan muhalefet yapıyor. Kürt sorununda, din sorununda, azınlık sorununda ve hatta Alevi sorununda bile bugün için bu böyle.

Her birini kısaca açıklayayım:

Kürt Sorununda CHP’nin kategorik ret tavrından vazgeçmiş olması olumlu ve söylem düzeyinde dahi olsa bu değişimin atılacak adımları kolaylaştırması gibi bir değeri var. Ama bu konuda yeni CHP de hala hükümetin gerisinden geliyor. Anadilde eğitim haktır ama CHP bugün bu hakkı savunamıyor. “Anadil öğrenimi” veya “anadil eğitimi” diyor, ama bunlar zaten bugün var.

Üniversitede başörtüsü konusundaki yeni tutumu olumlu. Ama açıkçası emin değilim, engelleyemediği için mi olumlu, yoksa başörtülü kadınlara bugüne kadar yapılan resmi ayrımcılığı savunmaktan vazgeçtiği için mi.

Bunun test sonuçları, bu hakkın henüz iade edilmemiş bölümüne sıra geldiğinde belli olacak. Bu da “kamuda türban” meselesi. CHP bugün başörtülü kadınların kamu görevlisi olarak çalışma haklarını savunmuyor. Oysa devletin ideolojik tarafsızlığı ilkesi, kamu çalışanlarına karşı da tarafsız olmayı gerektiriyor. Başörtüsü konusunda yeni CHP, eğer gerçekten yeni olmak istiyorsa, bir tercih yapmak zorunda. Çünkü Gülay Göktürk’ün dediği gibi “tam özgürlükçü veya tam yasakçı olmadıkça bu konuda tutarlı olamazsınız.”

Azınlık hakları konusunda da CHP şimdiye kadar Ak Parti’yi hep daha geri bir noktadan eleştirdi, onun evrensel hukuk ve adaletin gerekleri doğrultusunda iyi kötü atmaya çalıştığı adımları sürekli engellemeye çalıştı. Gayrimüslim vakıflarına yönelik ayrımcılığı önemli ölçüde ortadan kaldıran düzenlemeyi “Agop’un mallarının derdine düştünüz” diye Meclis kürsüsünden mahkum eden kişi şu an yeni dönem CHP’sinin de milletvekili.

CHP’nin cemevlerine hukuki statü konusunda hükümete yönelik eleştirisi haklı ve yerinde. Cemevleri, daha doğrusu içinde ibadet edilen her yer ibadethanedir. Ama bir bütün olarak Alevi Sorunu söz konusu olduğunda da CHP hala daha geri bir noktada. Dedeliği suç sayan Alevi Dergahlarını yasaklayan “Devrim” yasalarını hala savunan bir parti Alevi Sorununu nasıl çözebilir?

Haksız ve adaletsiz olduğu noktalar

Bir de geri bir noktadan eleştirmenin ötesinde, basbayağı yanlış yerde durduğu konular ve haksız-adaletsiz olduğu durumlar var.

Ergenekon sanıklarına verdiği destek, hepimiz biliyoruz ki, sadece genel bir sanık haklarını savunmanın çok ötesinde. Eğer KCK sanıklarından veya on yıl boyunca mahkum edilmeden hapiste tutulan Hizbullah Davası sanıklarından esirgediği desteği fazladan Ergenekon sanıklarına veriyorsa, bu ilave duyarlılığın nedenini açıklaması gerekir. Eğer yeni CHP, bizzat kendisinin kurduğu İttihatçı-Kemalist devletin derin partisi olmaktan vazgeçtiyse, bunu pratik olarak göstermesi beklenir. Siz “Silivri toplama kampı” derseniz, bugün asit kuyularında kemikleri aranan kurbanların değil de onların katilleri olmakla suçlananların yanında yer alırsanız, demokratların güvenini kazanamazsınız. İnsan hakları savunucularının, demokratların siyasetteki seçenekleri sınırsız değildir ve böyle bir durumda, davaya en azından özü bakımından karşı olmayan iktidar partisi hala onların “müttefiki” olur.

Suriye konusunda CHP’nin izlediği “değer-bağımsız” tutum da hiçbir biçimde mazur gösterilemez. Kendi halkını katleden, kentlerini bombalayan bir rejime destek anlamına gelen bir ziyaret, sadece herhangi bir demokratik siyasi parti için yıllar boyunca silinmeyecek bir utanç lekesi olarak kalmaz, aynı zamanda onun genel siyasi çizgisi hakkında da bilgi verir. “Bize ne Suriye’den” veya “bizim bundan ne kazancımız oldu” anlamına gelecek açıklamalar da, izlediği siyasetin ahlakla ilişkisine ilişkin sorunlu niteliği bir yana, eski dönemin dar görüşlü bürokratlarının çizdiği bildik “ulusal çıkar”cı çizginin dışına çıkamadığı şeklinde yorumlanabilir. Dahası, yeni CHP’nin Suriye’ye bakışında belirginleşen moral değerlere kayıtsız dış politikanın onun içteki öncelikleri hakkında da soru işaretleri uyandırması mümkündür. (Yeni CHP’nin dış politikası ile iç politikası arasında bir ayrım olabilir diyebilirsiniz. Ama eğer öyleyse, bu da ayrı bir sorundur.)

CHP’nin seçimi

Tarihin ağır yükünü, bagajını sırtında taşıyan bir partinin kendisini değiştirmesi kolay değil. Bunu gerçekten istese bile. Özellikle de o geçmiş, bugün o partinin tabanının azımsanmayacak bir bölümünün ayrıcalıklarını meşrulaştıran ideolojiden bağımsız değilse.

Ama artık askeri vesayete veya yargı bürokrasisinin tarafgirliğine güvenerek siyaset yapmanın güçleştiği bugünler, ilk kez sahici bir siyasetin de koşullarını oluşturuyor. Böyle bir zamanda CHP de bir tercih yapmak zorunda. Hem ayrıcalıklı zümrenin partisi olup hem de iktidar olmak mümkün değil. Hem o zümrenin totaliter ideolojisini taşıyıp hem de liberal, sosyalist veya sosyal demokrat olmak mümkün değil.

Hem özgürlükçü bir anayasa istiyoruz deyip, hem de resmi ideolojinin kendisinde somutlaştığı ilk üç madde için “kırmızı çizgimiz” demek olmaz. Çünkü 82 Anayasası tam da o ilk üç maddedir. Bugünkü anayasanın temel felsefesi, bireyi ve onun haklarını devlete kurban eden özü, resmi ideolojisi oradadır. Bu çelişki uzun zaman sürdürülemez ve ikili bir dille örtülemez. Yarın anayasanın maddeleri daha açık tartışıldığında, CHP’de birileri derin bir hayal kırıklığı içinde olacak.

CHP’nin gerçekten değişip değişmediği, bugün değil, güneşli havalarda değil, kritik bir anda aldığı tutumla test edilecek. Ama demokratikleşmeyi kolaylaştırdığı sürece, ister samimi olsun isterse de bir siyasi stratejinin parçası, bu söylem değişimini olumlu görmek gerek.

CHP’nin başında Kemalizmin kurbanı olan iki kimliği bir arada taşıyan bir liderin olması, onun oraya gelişi ister bilinçli bir dizaynın ürünü olsun isterse tesadüf, her iki durumda da tarihin ironisi veya intikamı olarak görülebilir. Ama bunun peşinen “mutlu son olduğunu” düşünmemek gerek. CHP’nin önünde değişmek ve demokratlaşmak ile Kemalist taban ve ideolojinin altında ezilmek ve bildik zümre partisini sosyal demokrat ideolojiyle kamufle etmeye çabalamaya devam etmek gibi iki yol var.

CHP kaçınılmaz olarak bu yollardan birini seçecek ve demokratların ona yaklaşımını, onun bu tercihinin sonuçları belirleyecek.

Açık Görüş, Star, 19.08.2012