Ana Sayfa Blog Sayfa 435

PKK sorunu ve Kürt halkı

0

 

PKK’nın Gaziantep bombalaması terörün en kalleş ve en korkak türüne girer. Buna literatürde verilen ad “ayrımsız terör”dür.

Bu cinsten eylemlerde teröristler hazırladıkları bombayı sivil kalabalıkların bulunduğu yerlere, gündüz saatlerinde patlatılmak üzere yerleştirir. Bomba patlar ve birçok sivil, masum insan ölür veya yaralanır. Bombayı yerleştiren kişilerin veya örgütün kurbanlarla hiçbir şahsî hesabı yoktur. Ölen kişilerin ölmesi amaçlanmış değildir. Tesadüfen orada olanlar zarar görür. Ölenler arasında çocukların bulunması teröristi üzmez, aksine, eylemin amacına ulaşmasını kolaylaştıran bir faktör olarak değerlendirilir. Bu tür eylemler sırf sivilleri hedef alması yüzünden kalleştir, faillerine maksimum güven içinde eylemi gerçekleştirme imkânı sağlayacağı için korkakçadır. Tüm insanî değerleri çiğner. Bu yüzden, açıkça kınanmaları ve lânetlenmeleri gerekir.

Aslında kınanması gereken sadece PKK’nın bu eylemi değil, genel olarak tüm eylemleridir. PKK’nın amansızca kullandığı siyasî şiddet (terör) haksız ve gayrimeşrudur. Hiçbir ahlâkî ve aklî zemine oturmamaktadır. PKK’nın şiddet eylemlerine gerekçe gösterilebilecek olan “self-determinasyon” (kendi kaderini belirleme) hakkı da bu eksikliği gideremez, durumu değiştiremez. Uluslararası literatürdeki adıyla PKK bir ayrılıkçı harekettir. Bu tür hareketlerin değerlendirilmesinde başvurulması gereken yegane kriter “self-determinasyon” değildir. Meselâ, bu alanın en önemli eserlerinden birine (“Secession” (“Ayrılıkçılık”) imza atan düşünür Alan Buchanan, ayrılıkçı hareketlerin lehine ve aleyhine birer düzine argüman sayar. Burada ayrıntılarına giremeyeceğimiz bu ölçütler açısından değerlendirildiğinde, PKK şiddetinin meşrulaştırılamayacağı ortaya çıkar. Kaldı ki, PKK eğer “bağımsızlık” peşinde değil “demokratik özerklik” peşinde koşuyorsa, şiddeti iyice anlamını ve haklılığını yitirir. Açıktır ki PKK kayıtsız şartsız şiddet eylemlerine son vermeli, Kürt hareketi bir bütün olarak şiddeti dışlayan yol ve yöntemlerle hedeflerinin peşinde koşmalıdır.

Bereket versin, hükümet bir kısım medyanın ve saldırgan ruhlu kalem erbabının tahriklerine kapılmadı, soğukkanlı davrandı ve Başbakan “Terörle mücadele demokrasi sınırları içerisinde yürütülecek” dedi. Böyle olması çok önemli. Aksi, PKK’nın tuzağına düşmek olur. Bu tür eylemlerden beklenen halkı dehşete düşürmek, toplumda güvenlik endişesi yaratmak, devletin asayişi sağlayamadığı kanaatini oluşturmak ve belki de en önemlisi devleti aşırı tepki göstermeye iterek şiddeti tırmandırmaktır. Devletin güvenlik güçleri ne kadar abartılı şiddet kullanırsa, sivil Kürt halkı ne kadar çok rahatsız ederse bu PKK için o kadar faydalı olur. Tabanını genişletmesini ve yeni eleman bulmasını kolaylaştırır. PKK’nın neredeyse AKP’yi kurum olarak ve Başbakan’ı şahsî olarak hedef hâline getirmiş olması, umarım sağduyu kaybına yol açmaz. Bu, hükümetin yıkılması umutlarını bu sefer PKK’ya bağlama noktasına kadar gelen Ergenekon zihniyeti çevrelerini de hayal kırıklığına uğratır. Yani, hükümetin sağduyusunu kaybetmemesi için başka sebepler de var.

HÜKÜMETİN POLİTİKASI

Ancak, ne yazık ki, hükümetin Kürt problemi politikasının bir bütün olarak doğru yolda ilerlediğini söylemek zor. Şu sıralarda, sorunun sadece bir güvenlik meselesi olarak görülmesi yolunda hükümet üzerindeki baskılar artmış durumda. Bunu yapanlar bir tarafa müzakereyi (yani siyasî çözümü) diğer tarafa güvenlik mücadelesini koyuyor. Büyük hata; güvenlik ve müzakere politikaları birbirinin zıddı veya alternatifi değil, aksine, birbirini tamamlayan parçalar. Dağlarda eli silahlı insanlar gezdiği sürece, güvenlik güçleri onların peşinden gitmek zorunda ve bunu yapmaları hukuka, ahlâka ve demokrasiye uygun. Ancak, silaha daha üstün silah gücüyle mukabele sorunu çözmedi, çözemez. Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, silahlı militanların tasfiye edilmesi anlamında, ” PKK’yı beş defa bitirdik” demişti. Bu doğruysa, şimdi altıncı nesil PKK militanlarıyla mücadele ediliyor demektir. O zaman şunu sormamız gerekir: Nasıl oluyor da PKK her zaman eline silah verip dağa gönderebileceği insan gücünü buluyor?

Bu soruya verilecek doğru cevap, sorunun çözümünün de anahtarı olacaktır. PKK’lılar kendilerini “gerilla mücadelesi” içinde görüyor. (Gerilla İspanyolca’dan gelir, “küçük savaş” demektir). Gerilla savaşı verenler, tipik ideolojik terör örgütlerinden farklı olarak, halkın içinde olmak zorundadır. Bilenler bilir, eskiden beridir, “gerilla sudaki balık gibidir” denir. Suyu kurutmadıkça gerilla bitirilemez. Bu alenî gerçekler bizi şu noktaya götürür. PKK’yı bitirmenin ilk ve en önemli şartı onu Kürt halkından tecrit etmektir. Kürt halkının bir bütün olarak veya parça parça PKK’ya hissî, malî, maddî destek ve insan gücü kaynağı sağlamasını önlemektir. Bu silahla başarılamaz; gönül almayla, insanların ülkeye ve sisteme yabancılaşmasını önlemeyle, eşit vatandaş oldukları duygu ve algısını kuvvetlendirmekle, gönüllü beraber yaşama arzusunu güçlendirmekle yapılabilir. Bunların psikolojik, kültürel, sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî boyutları vardır. Bu hükümet, bu açıdan şimdiye kadarki en cesur hükümet, yaptıkları inkâr edilemez. Ancak, yarım reform işleri düzeltmekten ziyade kötüye götürebilir.

 

Hükümet PKK’yla mücadeleyi Kürt halkıyla mücadeleye dönüştürmek isteyenlere kulak asmamalı. Başbakan “Kürt sorunu yok, Kürt kardeşlerimin sorunu var” türünden anlamsız, incitici, demagojik söylemlerin faydadan çok zarar verdiğini görmeli. Kürtleri temsil kabiliyeti olan siyasiler, STK’lar, kanaat önderleri gibi unsurlara kulak kabartarak problemin özünü anlamaya çalışmalı. Kürtçe eğitim, etnisiteye atıf yapmayan vatandaşlık tanımı, isim alma serbestisi, yer isimlerinin iadesi, mahallî idarelerin güçlendirilmesi gibi adımları atmaya çalışmalı. Kürt meselesinde AKP’den daha geri olan CHP ve MHP’nin dümen suyuna girmek yerine onları değişmeye zorlamalı. Bunlar yapılmazsa, korkarım, PKK Kürt halkından tecrit edilemez ve problem sürer gider.

Son olarak, hükümete sempati duyan gazete ve gazetecilerin Kürt meselesiyle ilgili olarak ifade ettikleri görüşlerden dolayı neredeyse bir bütün olarak “liberal aydınlar”a eleştiriyi aşan yaklaşımlarıyla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Kürt meselesinde “liberal” bir fikir bloku yok. Her liberalin görüşü kendini bağlar. “Liberal” denen ama çoğu kısmen liberal “sosyal demokrat” veya “demokrasiye inanan solcu-sosyalist” yazarlara bu kadar kızmak, ateş püskürmek de yanlış. Bu insanların yaptığı kendi görüşlerini açıklamak. “Doğru” da olsa “yanlış” da olsa herkes görüşlerini korkusuzca açıklayamazsa, hakikate nasıl ulaşılacak? Uygar ve sağlıklı eleştiriler kişilikleri değil, fikirleri hedef almalı. “Yanlış” düşünenlerin görüşlerini çürütürsünüz, olur biter. Bir kere daha tekrar etmeye değer: İfade özgürlüğü en büyük kamusal iyidir ve Kürt sorunu da dâhil her sorunun çözümünü bulma yoluna girmenin anahtarıdır.

Zaman, 31.08.2012

 

 

Zor zamanlar

0

“Sözün bittiği yer” ifadesini sevmem. Çünkü sorunlarımız ne kadar ağır ve acılarımız ne denli yoğun olursa olsun, sorunları çözmenin ve acıların üstesinden gelmenin ancak sözle olabileceğine inanırım. Söz, hayatı anlamlandırır. Bizi barış, özgürlük ve demokrasi gibi değerlere söz ulaştırır. Medeni bir dünya ancak söz ile kurulabilir. Bu nedenle, söz bitmez, bitmemelidir. 

 Ancak söz söylemenin güç olduğu anlar vardır. Gerçekten bazen bir olay karşısında dilinizin tutulduğunu hissedersiniz. Tanık olduğunuz acıya hiçbir kelimenin merhem olmayacağını düşünürsünüz. Kelimeler boğazınıza dizilir, ağzınızdan kerpetenle bile tek bir harf alınmayacak duruma gelirsiniz. Söze olan inancınızın örselendiği zor zamanlardır bunlar. 

Bu ülkenin -benim tanık olduğum- son otuz yılı hep zor zamanlar ile geçti. Dün Uludere ’de, bugün Antep’te bombalarla paramparça edilen bedenler, hayatlarından koparılan masumlar, onların arkasında onulmaz bir yaraya mahkûm edilen aileler nedeniyle söz ağzımızda tıkandı. 

Bir insanlık suçu işlendi Antep’te, “halk düşmanları” bayramı mateme dönüştürdü. Kör terörü icra edenlerin kimliği net değil. İlk akla gelen şüpheli olan PKK , herhangi bir ilgisinin bulunmadığını açıkladı. Fakat geçmişte PKK’nin bu tür birçok eylemi önce reddedip daha sonra üstlendiği ve yakınlarda PKK sözcülerinin şehir merkezlerini hedefleyecek eylem yapacaklarına dair tehditleri göz önüne alındığında bu açıklamaya şüpheyle yaklaşmak gerekir. 

Eylemin arkasında PKK de olabilir, ama Suriye istihbaratı ve bir başkası da. Örgütler tek başlarına da yapmış olabilirler, birlikte de. Eldeki verilere bakılırsa, eylemin sorumlusu kısa süre içinde açıklığa kavuşacak. Kimin tarafından gerçekleştirilmiş olursa olsun bu bombalamanın, birbiriyle bağlantılı üç amacının olduğunu düşünüyorum. 

Yumuşak karın 

Birincisi, Türkiye ’de Türkleri ve Kürtleri karşı karşıya getirecek bir ortamı yaratmak. Türkiye’nin yumuşak karnı olan Kürt meselesi, karşılıklı milliyetçilikleri de palazlandıran en önemli kaynak. Milliyetçilik, Türkiye ’de hemen bütün siyasi hareketlerin ortak paydasıdır. Milliyetçiliğin can damarı ise şiddettir. Bombalamalar ve ölümlerin arttığı kaotik bir ortam, milliyetçi duyguları keskinleştirir ve öteki olarak bellenenlere saldırmak için uygun zemini oluşturur. Gaye, iki halkın bir arada yaşayamayacağı duygusunun giderek daha fazla sayıda insanda yer etmesini sağlamaktır. Böylece herkes kendinden olmayanı/karşısındakini düşman olarak görecek ve kendi içine kapanacaktır. 

İkincisi, siyaseti antidemokratik bir ruh halinin tesiri altına almaktır. Askeriyle siviliyle her gün insanların hayatlarını kaybettikleri bir yerde hak ve özgürlüklerden bahsetmek, son derece güç bir iş haline gelir. Hak ve özgürlük temelli bir siyaseti savunanlar, meydana gelen felaketlerin ve ölümlerin sorumlusu olarak lanse edilir. Şiddetin dozunu yükseltenler, devletten/hükümetten buna aynı şekilde mukabele etmesini, demokratik talepleri bastırmasını, hak ve özgürlükleri askıya almasını, askeri ve güvenlikçi stratejilere hız vermesini bekliyorlar. 

Cesaret 

Böyle bir durumda siyasetçiler devre dışı kalır, parti kapatmalar gündeme gelir ve bir bütün olarak siyasal alan daralır. Siyasetin parantez içine alınması ise -en fazla- “siyaset ile yürünebilecek bir mesafe olmadığını” savunanların ekmeğine yağ sürer. Siyaset güç kaybettikçe, Türkiye ’de demokratik mücadele için gerekli şartların bulunmadığının ve ancak silaha başvurarak bir çözüme ulaşılabileceğinin propagandasını yapanlar güç devşirir. 

Üçüncüsü, muhtemel bir müzakere sürecinin önüne geçmektir. Kutsal addedilen bir bayram gününde katliam yapanlar, hiçbir hükümetin böylesi bir ortamda PKK ile müzakereye cesaret edemeyeceğini de hesaplamışlardır. Bombayı koyanların, bu bombayla bütün köprüleri yıkmayı ve en küçük bir müzakere ihtimalini de berhava etmeyi hedefledikleri söylenebilir. Bu hedefi güden üç grup var: PKK’deki “devrimci halk savaşı” taraftarları, devlet içinde müzakereye sıcak bakmayanlar ve Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği dönemde Türkiye ’de istikrarsızlığın hâkim olmasını isteyen bölge ülkeleri. 

Şurası açık: Türkiye , Kürt meselesini çözmedikçe sürekli olarak bir çatışma/savaş alanı olarak kalmaya devam edecek. Bu çatışma/savaş hali ise Türkiye’yi daima kırılgan bir halde tutacak ve Türkiye’yi güçten düşürmek isteyenler sürekli bu zayıf noktasından vuracaklar. Bu itibarla Türkiye’nin hayati önceliği bu sorunu çözmesi. Çünkü artık biliyoruz ki, Kürt meselesini çözmeden Türkiye ’de vatandaşların gündelik hayatını etkileyen hiçbir problemi tam anlamıyla çözebilmenin imkânı yok. 

Hamaset dili 

Kürt meselesi ise sadece çatışmaları bitirmekle sınırlı değil. Bu, Türkiye ’de toplumsal barışa ve demokrasiye dayanan bir toplum olabilme sorunudur. Burada iktidarı, muhalefeti ve sivil kuruluşlarıyla toplumun bütün kesimlerinin önemli sorumlulukları var. Bir bütün olarak toplumsal kesimlere düşen, güçlü bir demokratik tepki ortaya koymak. Hiçbir gayenin insanların ölümünü haklı kılamayacağını yüksek sesle haykırmak, bu yola başvuranlara başvurdukları yolu lanetlediklerini göstermektir. Hükümet ise öncelikle hamasete prim vermemelidir. Toplumda derin nefret uyandıran olayların arkasından hamasi bir dile yaslanmak, yapılabileceklerin en kolayı. Ancak hamasetin bir sorunu çözdüğü görülmüş değil: Aksine hamaset, kutuplaşmayı artırır, Kürt düşmanlığını yaygınlaştırır, gerginliği büyütür ve kışkırtmaların amacına ulaşabileceği bir toplumsal durum yaratır. 

Hükümet, bir yıldan beri yoğun bir şekilde uyguladığı asayiş politikalarının sonuçlarını da gözden geçirmeli. Yeni bir değerlendirme yapmalı ve bir demokratikleşme atağı başlatmalı. Asayişçi politikaların çözüme katkıda bulunmadığı, aksine daha da derinleştirdiği açıktır. Devlet elbette, askeri ve polisiyle kendi güvenliğini temin edecektir ama sosyal ve siyasal yönü ağır basan bir sorunu askerin ve polisin caydırıcı gücüne bel bağlayarak çözmek mümkün değil. 

Demokraside kısıtlamaya gitmek, devletin alışılagelen ama çözüm üretmekten uzak tepkilerini göstermek ve milliyetçi ezberlere sarılmak, menfur saldırıları gerçekleştirenlerin emellerine hizmet eder. Bu nedenle yapılması lazım gelen, bunun tam tersidir. Yani demokrasiye hız vermek. Sorunların çözümünde anahtar olan, Kürtlerin temel haklarını herhangi bir pazarlık konusu haline getirtmeden tanıyan, herkesin eşit ve özgür bir şekilde bir arada yaşamasını amaçlayan bir demokratikleşme hamlesidir. Demokratikleşme ise, ancak “söz “ ile olur. Zor zamanlarda “söz”e her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

 

Radikal 2, 26.08.2012

Artık ağız tadıyla ayrımcılık zor!

Kendisini okuma fırsatım olmuyor. Ama Serra Karaçam yazınca haberim oldu.

Mehmet TezkanMilliyet’teki köşesinde, “Dikkat! Yeni türban dalgası geliyor” diye feryat etmiş.

“Belki daha erken ama şimdiden dikkat çekmekte yarar var” demiş.

Peki neymiş şimdiden dikkatimizi çektiği “sorun?”

İktidar Partisi, Anayasa Uzlaşma Komisyonunda, “kamu çalışanlarına türbanı serbest bırakacak düzenleme”önermiş! “Kabul edilirse..  Kadın vali, kaymakam, hâkim, savcı, polis, asker, öğretmen vb türban takabilecek”miş.

***

E elbette öyle olacak Sayın Tezkan.

Bu iktidar veya bir başkası, ama sonuçta biri kaldıracak bu yasağı.

Demokrasi kazanacak; insan hakları savunucularının dediği olacak.

Devletin ideolojik tarafsızlığı bütün unsurlarıyla gerçekleşecek.

Devlet, sadece kamu hizmeti alanların değil verenlerin de etnik, dini, siyasi, felsefi ve cinsel kimliklerine saygılı olacak.

Kamu görevlisini istihdam ederken, ondan sadece yapacağı işin gerektirdiği nitelikleri taşımasını bekleyecek.Çalıştırırken de onun görünüşüne değil, yaptığı işe, o işi tarafsızlık esasına uygun yapıp yapmadığına bakacak.

Ve siz de sancılana sancılana bu utanç verici ayrımcılığın sona erdiğine şahit olacaksınız.

***

“Yeni anayasa yazılırsa, iktidar partisi yeni anayasayı referanduma götürecek sayıyı bulursa, havuç maddelerden biri belli.. Türban” diyor Milliyet yazarı.  

Neden “havuç madde”diyor kadınların başörtülü kamu görevlisi olma hakkının tanınmasına?

Çünkü halkın çoğunluğunun bu yasağın kalkmasını istediğini biliyor.

Bu hakkın, içinde yer aldığı paketin geçme ihtimalini yükselttiğini görüyor.

Oysa üzülmeye gerek yok.

Gelin, bugüne kadar yapmadığınızı yapın, başörtülü kadınlara yönelik ayrımcılığa karşı çıkın, onların kamuda çalışma haklarını savunun ve alın o kozu iktidarın elinden.

CHP de kendi anayasa önerisine koysun bu hakkı, o “havucu” birlikte alalım “AKP”nin elinden.

Ama bunu yapmadınız ve yapmayacaksınız.

Yapmadıkça da halk sizi yalnız bırakacak.

Çünkü iyi-kötü, hiçbir demokratik bir sistemde, halka kendi giysilerini yasaklatamazsınız.

Biri bir pakete bunu kaldırmayı eklerse elbette kazanır.

En başta ben oy veririm onu getirene.

***

“Asıl sorun yine konuşulmayacak” diye yakınıyor Tezkan devamında. Neymiş “asıl sorun?” “Hep sorarım.. Asıl soru şu… Türban genel tercihse neden iş dünyasında çok sayıda türbanlı kadın yok?”

Sorusu da buymuş!

Bunun binlerce açıklaması olabilir. “Çünkü Türkiye henüz normalleşmedi” diyebilirsiniz, “erkek egemen kültür”le açıklayabilirsiniz, sınıf analizi yapabilirsiniz… Ama bütün bunlara vereceğiniz cevabın sosyolojik veya politik bir anlamı olabilir, hukuki değil.

Hak söz konusu olduğunda, asıl sorulması gereken bu değildir ve hak söz konusu olduğunda böyle bir soru sorarsanız, alacağınız tek mantıklı/özgürlükçü/almayı hak ettiğiniz karşılık “sana ne?”dir.

İş dünyasında kaç “türbanlı” varmış; Milliyet’te kaç, bunun önemi yok. İsterse tek bir kadın kullanacak olsun, ya da hiç kimse kullanmasın, devlet bu hakkı tanımak zorundadır. 

O kadar.

***

Dönelim “havuç” meselesine…

Hakikaten-sadece bu gazeteciye özgü olmayan- tuhaf bir ruh hali bu.

İçindeki ayrımcı önyargıyı sorgulamak yerine, yasakçı mevzuatı sorgulamak yerine, mağdur olmak istemeyen halkın yapacağı tercihi eleştiriyor. 

Ondan yakınıyor.

E ne yapalım ki halk bu insanlardan oluşuyor. Yani başörtüsü taksın veya takmasın, onu garipsemeyen, çoğunluğu itibarıyla sizin önyargılarınızı paylaşmayan insanlardan oluşuyor.

Dolayısıyla kamuda türban yasağına şimdiye kadar karşı çıkmamışsanız, bugün de çıkmıyorsanız, referandumdan çıkacak sonuçtan da korkmalısınız elbette.

Yok eğer hem bu haksızlığın devam etmesini istiyorum, hem de sonuçlarından korkuyorum diyorsanız, şöyle söyleyeyim, beter olun!..

Star, 31.08.2012

Nezir Akyeşilmen – Suriye’de yaşananlar ve Türkiye’nin iki yolu

Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyunca sürdürdüğü statükocu, dışlayıcı, ‘üç tarafımız deniz, dört tarafımız düşmanla çevrili’ algısı üzerine kurulu içe kapanmacı pasif dış politikası, birtakım eksikliklere rağmen, çok boyutlu, proaktif ve ‘komşularla sıfır sorun’ anlayışıyla barışçıl, insani ve stratejik bir derinlik kazandı. Bu anlayış, dış politikaya yeni bir vizyon, Türkiye’ye de sınıf atlattıracak kadar bir prestij kazandırdı. Türkiye dışındaki, Arap Baharı gibi, bazı bölgesel gelişmeler, süreci yavaşlatmasına rağmen, bu çağın ruhuna uygun politikayı yok edemedi. Bu anlayışın terk edilmesi, dış politikanın Eski Türkiye geleneğine yani pasif, hedefsiz ve vizyonsuz bir siyasete dönüşmesi demek olacaktır. Hükümetin tüm olumsuzluklara rağmen, başarı için bu politikayı sürdürmesi gerekir.

SURİYE POLİTİKASI DOĞRU

Türkiye’nin Suriye politikası, bir diktatörün zulmüne karşı halkı desteklemesi doğrudur, fakat Esed sonrası dönemin kapsamlı ve kapsayıcı bir yol haritasından yoksun olması bir eksikliktir. Etnik ve dini yapısıyla adeta minyatür bir Ortadoğu olan Suriye, bölgenin barış ve istikrarı için kilit bir ülkedir. Henry Kissinger daha 1970’lerde bu gerçeğe işaretle Ortadoğu’da ‘Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz’ demişti. Bu nedenle, Esed sonrası dönemde ülkedeki tüm dini ve etnik grupların hak ve hukukunu koruyan, eşit ve adil bir düzenin kurulması sadece Suriye için değil, Ortadoğu hatta tüm İslam âleminin barışı için bir gerekliliktir. Sadece Esad rejiminin yıkılması üzerine kurulu bir strateji bölgeye barış getirmez aksine daha fazla kan ve gözyaşı doğurur. Bu nedenle, çok boyutlu, herkes için güvenlik ve özgürlük sağlayacak kapsamlı bir post-Esed planına ihtiyaç vardır. Başarısı için, planın tasarımında başta bölge ülkeleri olmak üzere, küresel tüm güçlerin BM şemsiyesi altında katkı yapması önemlidir.

Suriye politikası başarısı, mahiyeti, sonucu ve geleceğe etkisinden bağımsız olarak, bizatihi kendisi Türkiye’nin dış politikasında tarihi bir dönüm noktasıdır. Karlofça Anlaşması’ndan (1699) beri yani 300 yılı aşkındır Türkiye, ilk defa Suriye politikasıyla statükocu değil, revisyonist bir dış politika izleyebilmiştir. Bunu da son yıllarda geliştirdiği stratejik derinliğe dayalı proaktif, çok boyutlu, çok aktörlü ve ‘komşularla sıfır sorun politikası’na borçludur. Bu nedenle, son 10 yılda Davutoğlu Doktrini’ni anlayamayanlardan Suriye politikasını anlamalarını beklemek saflık olur.

Suriye politikasının olumlu boyutunun yanında, bölgesel bir soğuk savaş algısını oluşturması, mezhepsel kuşakları tetiklemesi ve bazı noktalarda geleneksel milliyetçi refleksleri göstermesi, Türkiye için ciddi çıkmazlar oluşturmaktadır. Türkiye’nin çıkmazları hatta elini kolunu bağlayan faktörler bunlarla sınırlı değildir. Çok daha önemlisi, iç ve dış siyasette sınırlama, bölgesel güç ihtirasını akamete uğratma, son yıllarda kazandığı uluslararası prestiji ve görünürlüğünü yok etme potansiyeli taşıyan kadim Kürt sorunudur. Türkiye Kürt sorununu demokratik ve eşitlikçi bir temelde çözmeden iç barışını sağlama, uluslararası siyasette etkili bir aktör olma, hele hele bölgesel ve küresel aktör olması imkânsızdır. İç barışını sağlamadan etkili bir uluslararası aktör örneği tarihte yoktur.

AK PARTİ ÇÖZÜME SAHİP ÇIKSIN

Kürt sorunu AK Parti ile ciddi bir çözülme sürecine girmesine rağmen, yeni dönemde tamamen MHP söylemine doğru evrilmiştir. MHP, parti programında Türkiye’de bir Kürt sorununun olmadığını, terör sorunu olduğunu söylemektedir. AK Parti ise hem parti programında sorundan ve çözümünden detaylıca bahsetmekte hem de Başbakan 2005 yılında açıkça Kürt sorununun kendi sorunu olduğunu dile getirmiştir.

Daha önemlisi 2009 yılında Demokratik Açılımla çözüm sürecini başlatmıştır. Fakat bugün gelinen noktada AK Parti MHP söylemine kaymış, sivil değil, güvenlikçi anlayış hakim olmuş, şiddet 1990’ları yakalamış, siyasi söylem Demirel’i aratır boyuta ulaşmış, basın ve akademi çoğunlukla çatışma diline hapsolmuş ve çözüm umutları büyük oranda tükenmiştir. Daha önemlisi, bazı İslami görünümlü basın ve grupların yeşil kemalizmi yani ayrıştırıcı, devletçi, milliyetçi, güvenlikçi ve çatışmacı bir söylemi ve anlayışı yansıtmalarıdır. Buna ilaveten Uludere katliamı ve onu takip eden talihsiz süreç yeni kırılmalara kapı aralamıştır. Bu nokta, Kürt sorunu için yeni bir aşamadır. Bugüne kadar sessiz ve makul çoğunluk olan dindar Kürtleri sürece dâhil etmektedir.

ÖNÜMÜZDE İKİ YOL VAR

Bütün bu olumsuzluklara rağmen çözüm için geç değildir. Şu bir gerçektir ki çatışmalar hayatımızın doğal bir parçasıdır. Çatışma yönetiminde sorunun teşhisi çözümün önemli bir aşamasıdır. Kürt sorunu, dış boyutlarıyla birlikte temelde bir iç sorundur. Kendi paradigmasıyla açıklayamadığı her olumsuz gelişmeyi Hayvan Çiftliği’ndeki yönetim gibi dış güçlere bağlamak üçüncü dünyacı otoriter rejimlerin ve hepimize tanıdık gelen bir eski Türkiye alışkanlığıdır. Öncelikle ve ivedilikle ayrıştırıcı ve ötekileştirici mevcut çatışma dili terk edilmelidir.

İstismar edilecek zemin ortadan kaldıracak reformlar yapılmalı. Kürt sorunu şiddetten ve terörden ayrıştırılarak sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi ve insani boyutu vurgulanmalı. Dünya tecrübesinden yararlanılarak yeni anayasayla adil ve kalıcı bir çözüm bulunmalı. Sonuç ikidir: ya hep birlikte demokratik ve müreffeh bir Türkiye’de yaşayacağız, ya da baskıcı ve geri kalmış fiziken ya da ruhen bölünmüş iki farklı devlette… Gidilecek yol uluslararası ve bölge politikasındaki yerimizi de tayin edecektir.

Yeni Şafak, 28.08.2012

Ahmet Hamdi Ayan – Çocuklarla Savaşıyoruz

0

Birinci Dünya Savaşını sürdürebilmek için on beşlileri silah altına almışız. Hey on beşli türküsü bu olayı anlatır. Burada askere alınanlar 15 yaşındaki gençler değil 1315 (1897) doğumlulardı. On beş, yaşı değil eski takvime göre onlar basamağındaki yılı gösteriyordu.

On beşlileri askere almak zorunda kalmışız. Yani 18 yaşındakileri…

Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarını anlatırken on beşlilerden bahsetmeden geçmeyiz. Her ne pahasına olursa olsun vatanımızı korumak bizim görevimizdir, yaşa ve cinsiyete aldırmadan bunu yaparız.

Mesaj bu değil mi?

Binlerce insanımızı kaybettiğimiz savaşlardan bahsediyoruz.

On beşlinin eli kalem, saban veya çekiç tutarken, eline boyundan uzun bir tüfek vermişiz.

Sevdiğine çiçek sunacak eli ya kopmuş ya kırılmış.

Biz bu savaşa niye girdik sorusunu sormak on beşlinin aklına geldi mi hiç.

Savaşlar böyledir.

On beşlileri kaybettik ama vatan kurtuldu.

Rahmet diliyoruz.

**

1984’ten beri akan kana bakıyoruz şimdi…

Omuz omuza dünyaya karşı savaş verdiğimiz kardeşlerimizin torunlarıyla boğazlaşıyoruz.

Dertlerimizi çözmek için kan, en kestirme yol.

Uçaklarla bombalar yağdırdık, yaşlı genç demeden daraçlarında sallandırdık, köy ve ormanları yaktık.

Çobanları militan, işsizleri gerilla yaptık.

Adına da vatanın bölünmezliği dedik.

Gidemediğin yer nasıl vatanın olur ki?

**

Terör bölgesinde 300 bin askerimiz görev yapıyormuş.

300 bin ana uyumuyor demektir bu…

300 bin evde her telefon veya kapı zili çaldığında yüreklerin hop hop ettiğini bilmemek mümkün mü?

Anadolu analara zindan edildi.

Yazık değil mi?

**

On beşlilerle Düveli Muazzama’ya karşı verdiğimiz savaşla övünürken, PKK cephesinde durum ne?

Sokak aralarında ‘’taş’’ atan çocukların yaşları kaç acaba?

Veya dağa çıkma yaşı?

Din ve yasalar birine çocuk derken, birileri terörist dedi.

Onları kodese tıkıp, taciz ve tecavüze uğramalarına göz yumduk.

**

Ağababalar işi çocuklara havale etmişler. Onların eli puro tutarken çocukların ellerinde ya taş ya da tüfek var.

O çocuklar ne için savaştıklarını biliyorlar mı?

Güvenlik güçlerimiz gerillalarla değil çocuklarla savaşıyorlar artık.

Osmanlı 18 yaşındakileri asker ettiğinde üzüntüden ‘’Hey on beşli on beşli’’ türküsü yakılmış…

7 yaşında taş atmaya, 12 yaşında dağa çıkmaya başlayan çocukların anaları nasıl bir türkü yaksın?

Mutabakat iyi hoş da…

Bülent Arınç’ın; Cemil Çiçek’in yaptığı teröre karşı mutabakat çağrısına neden “muhtıra” dediğini anlayamadım.

Hükümetin soğuk duruşuna da anlam vermekte zorlandım doğrusu.

Çiçek’in bu çıkışı hükümetin bilgisi dışında bireysel bir çıkış mıydı; tepki buradan mı kaynaklandı bilemiyorum. Ama ne olursa olsun, bu çağrının “muhtıra” gibi ağır bir nitelemeyi hak ettiğini düşünmüyorum.

Besbelli ki Cemil Çiçek, özellikle İspanya örneğinden hareketle teröre karşı ortak cephe oluşturmanın bugünün en ivedi siyasi görevi olduğu düşüncesinden hareket ediyor. Her şeyden önce bu temel konuda herkesin açık tutum almasını, ak koyun-kara koyun kimdir ortaya çıkmasını istiyor.

İkincisi, kaleme aldığı metinle güvenlik-özgürlük gibi bir ikilemin bulunmadığını bir kez daha vurgulamaya; güvenliği sağlamak için özgürlüklerin feda edilmeyeceğinin güvencesini vermeye çalışıyor.

Üçüncü olarak da, gerek yeni anayasa vurgusu, gerekse yerel yönetim reformu maddesiyle, terörle mücadelenin demokratik reformları engellememesi ve mutlaka her ikisinin bir arada yürümesi gereğinin altını çiziyor.

Doğrusu, yayınladığı metin, tartışmalı bazı ifadeler içerse de (mesela 2. maddede devletin bekası meselesini bireysel özgürlüklerin ve toplumun güvenliğinin önüne koyması) esas olarak olumlu bir metin.

Ama ben şahsen bir işe yarayıp yaramayacağı konusunda pek iyimser değilim.

“Siyaset üstü” değil tam da siyasetin konusu

Zira her şeyden önce gerek terörle mücadele gerekse Kürt meselesinin Çiçek’in söylediği gibi “siyaset üstü” bir mesele olduğunu düşünmüyorum.

Şimdiye kadar yürüyen bütün tartışmalar da açıkça gösteriyor ki, bugün gerek toplumda gerekse siyasi partiler arasında hem terörün tanımı hem de teröre karşı mücadele yöntemleri noktasında, ayrıca Kürt meselesinin nasıl ele alınacağı konusunda derin ayrılıklar var. Öyle derin ayrılıklar ki bunlar; örneğin şu anda devletin terör örgütünü askeri operasyonlarla çökertmesinin “meşruiyeti” bile “güvenlikçi yaklaşım” söylemleri ile tartışma konusu yapılabiliyor. Terör örgütünün şiddetiyle devletin şiddeti aynı kefeye konabiliyor. Öte yandan, bugün hâlâ Kürtler’e “Türk vatandaşı” denmesini savunan bir siyasi parti mevcut. Bazıları “çözüm”den, PKK’nın statü talebinin öyle ya da böyle karşılanmasını anlarken, bazıları Kürt halkının haklı taleplerinin karşılanmasını; eksik kalan demokratik reformların yapılmasını anlıyor.

Dolayısıyla, teröre karşı mücadele ve Kürt sorunu, “siyaset üstü” değil, tam da siyasetin konusu olan meseleler. Her partinin, her siyasi akımın, politik aktörün ve STK’nın şimdiye kadar izlediği bir siyaset var ve bu siyasetler çok önemli noktalarda çelişiyor.

Hal bu olunca da, bütün siyasi partileri ve toplumsal güçleri ortak davranmaya çağırmak; gerçekçi olmadığı gibi pasifizmden başka bir sonuca da yol açmıyor. Herkesi bir araya getirmeye çalışmak; yani imkânsızı istemek, sonuçta mümkün olanı da yapılamaz hale getiriyor.

Geçici ittifaklar kurarak ilerlemek 

İşte ben geçen Meclis döneminde Anayasa Komisyonu’nun oy birliği ile çalışma yöntemine bu yüzden karşı çıktım. CHP’nin ortaya attığı yol haritasında “ille de dört parti” şartı getirmesini bu yüzden eleştirdim. Yeni anayasanın mutlaka “tüm kesimlerin mutabakatı ile çıkması gerektiği” fikrinin yanlış olduğunu; Anayasa’da belirtilen 3’te 2 çoğunluk kuralının yeterli meşruiyeti sağlayacağını bu yüzden savundum.

Bana göre yapılması gereken şey, böyle çağrılarla herkesi bir araya getirmeye çalışmak yerine; birleşebilenlerin, birleşebildikleri noktalarda geçici güç birlikleri yaparak adım adım ilerlemeleri. Yeni anayasa için de bekleyen diğer reformlar için de izlenmesi gereken yol bu…

Mesela şu anda hem CHP hem de AK Parti Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uyum konusunda birbirlerine yakın noktada duruyorlarsa, bu iki partinin başka kimseyi beklemeden kolları sıvayıp bir yerel yönetim reform yasası çıkarmaması için hiçbir sebep yok.

Öyleyse daha neyi, kimi bekliyorlar?

Bugün, 29.08.2012

PKK saldırdıkça otoriterleşecek miyiz?

0

 

Terörü kınıyoruz, lanetliyoruz. Bebekleri, çocukları, kadınları katleden bir örgüt insanlık suçu işliyor. Hiçbir ‘meşru talep’ masum insanların katli üzerinden ne dile getirilebilir ne de elde edilebilir.

 

Terörü kınıyoruz, lanetliyoruz; ancak bu, terörü bitirmeye yetmiyor. Türkiye genelinde Türk veya Kürt yurttaşların çok büyük çoğunluğunun ‘birlik ve beraberlik içinde’ teröre karşı tepki gösterdiğini biliyoruz. Ancak bu da terörü bitirmeye yetmiyor.

Haberleri karartmak da tepkileri abartmak da bizi terör belasından kurtarmıyor.

Yeniden, bir kısır döngünün içindeyiz. PKK’nın terör eylemleri devleti sertleştiriyor, toplumu geriyor, siyaseti otoriterleştiriyor. Sonuçta herkes şiddet, gerginlik ve otoriterleşme taşıyan kendi konumunun meşru ve makul olduğu sonucuna vararak bildikleri yolda ilerliyor.

Terörle mücadele şart. Bu, hem hükümetin görevi hem de vatandaşın güvenlik talebinin gereği.

Ancak bu ülkede güvenlik adına özgürlüklerin canına okuyan bir gelenek olduğunu unutmamak gerek. Devleti yönetenlerin çok kolaylıkla meylettikleri bir gelenek bu. Tehdit ve tehlike üzerinden toplumu zapturapt altında tutmak, tehdit ve tehlikelerin kaynaklarını kurutmaktan her zaman daha kolay geldi yönetenlere.

AK Parti hükümeti bundan kaçınmayı başardı uzun süre. Karşıtlarının güvenlikçi ve devletçi çizgisi itti belki onu daha özgürlükçü ve sivil bir pozisyon geliştirmeye. Ancak son dönemde, belki de devletle bütünleşmenin doğurduğu bir devletçi dilin AK Parti’ye nüfuz ettiği görülebiliyor. Tam da böyle bir noktada büyüyen dış politika sorunları ve PKK terörü hükümet için kaygan bir zemin oluşturuyor. Bu zeminde güvenlik kaygılarıyla toplumu düzenleyici ve siyaseti denetleyici otoriter bir çizgiye kaymaları riski mevcut. AK Parti’nin kendinden, kimliğinden, ideolojisinden veya kadrolarından kaynaklanan bir risk değil bu. Ne zaman dış güvenlik tehditleri artsa ve terör tırmanışa geçse ‘devletin refleksi’ bu yönde olur çünkü.

AK Parti hükümetini köşeye sıkıştırmak için PKK terörünün işe yarayacağını düşünenler yanılıyor. PKK’nın Gaziantep katliamı ve ardından süren saldırılar AK Parti hükümetinin son zamanlardaki ‘güvenlikçi yaklaşımını’ haklılaştıran bir sonuç yaratmakla kalmıyor, daha da sertleşmenin gerektiği kanaatini güçlendiriyor.

Son dönemde artan PKK saldırılarının amacı nedir, bilmiyorum. İddia ettikleri gibi hükümeti devirmek olduğunu sanmıyorum. Ama sonuç, AK Parti’yi milliyetçi ve devletçi ‘Türklerin partisi’ haline getirmek olabilir. Böyle bir sonuç Türkiye siyasetinin kimyasını ve dengelerini bozar. AK Parti’yi Kürtleri de temsil eden bir Türkiye partisi olmaktan çıkarır. Böylece BDP bölgedeki en büyük siyasi rakibinden kurtulmuş olur. Dahası bu, Kürtlerin siyasal temsilini tamamen BDP çizgisine bırakmak anlamına gelir. Öte yandan terörle mücadele sürecinde daha ‘milliyetçi, devletçi ve Türkçü’ bir pozisyona sürüklenen AK Parti’nin demokrat kesimlerle zaten sorunlu olan ilişkileri de zedelenir; onu tipik bir ‘sağcı’ parti haline getirir.

Sanırım PKK yaşadığı derin ‘meşruiyet krizi’ni AK Parti hükümetini otoriterleştirerek aşmak istiyor. Otoriterleşen bir iktidara karşı PKK’nın varlığı ve eylemleri daha açıklanabilir olacaktır.

Elbette her durumda sivilleri, bebekleri, kadınları öldüren bir örgütün haklı bir nedeni olamaz. PKK bir savaş makinesi, Kürtlerin de sırtında bir kambur. Savunulacak bir yanı yok.

Dolayısıyla sorunu çözecek olan PKK değil. Çözüm sorumluluğunu, savaş hukukuna riayeti, liderlik özellikleri sergilemesini PKK’dan bekleyemeyiz. Yapacağımız, onun eylemlerini kınamak, lanetlemek. Liderlik, sorumluluk ve vizyon görmek istediklerimiz meşru siyaset kurumunun içindekiler; yani hükümet ve siyasi partiler.

Türkiye’nin gelecek vizyonunda demokrasi, çoğulculuk ve özgürlük vurgusu silikleştikçe Türkler ve Kürtler ortak bir gelecek tahayyülü üretmekte zorlanır. Büyüklük taslayan, gücüyle övünen, etrafına düzen vermeye kalkışan bir yönetim ‘iç inşa’ gereğinin üzerini perdeliyor demektir. Bölgesel gücü değil, yurttaşlarının özgürlüğünü ve refahını merkeze alan bir ülke ortak bir gelecek tahayyülü kurabilir. Yoksa PKK saldırdıkça otoriterleşen ‘eski Türkiye’ye geri döneriz.

Zaman, 28.08.2012

 

İslamcılar, İslam ve İslamokrasi

0

İslam dini, hayat, insan, kâinat, siyasi ve sosyal birçok alanda ihtiyaçlara cevap verebilen, özgürlükçü ve aynı zamanda sivil bir dindir. Bu bakımdan Müslümanlar karşılaştıkları farklı kültürlerle tanışmaktan, hesaplaşmaktan ve onlarla bilgi, ahlak ve erdem alışverişinde bulunmaktan hiç çekinmedi. Eski Mısır , Mezopotamya, Hint, İran ve Grek uygarlığına ait fikir ve düşünceleri tercüme edip insanlara sundular. Özellikle 9. yüzyıl bu tercümelerin en yoğun yaşandığı dönemdi. Batlamyus ve Öklides’in eserlerinden Aristo ve Eflatun’a varıncaya dek birçok alanda tercümeler yapıldı. Bu kişilerin eserlerinin üzerinden çok ciddi kazanımlar elde edildi. Bu tercüme faaliyetleriyle birlikte Bağdat dönemin bilim, kültür, din, dil, felsefe ve hukuk araştırmaları merkezine dönüştü. Bu bilimlerin, farklı kültürlerin ve uygarlıkların harmanlanmasındaİslam dinini getiren Hz. Muhammed’in düşünce yapısının çok önemli bir yeri var. Zira o, “Hikmet müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır” buyuruyor. 

İslam dünyası neden düşünce üretemiyor 

Bu geniş bilgi ve tecrübe birikimi maalesef zamanla yok oldu ve bu özgürlükçü ve sivil ortam yerine insanları ilkeler ve Allah adına tahakküm eden totaliter ve kolektivist bir anlayışa bıraktı. İslam ’ın yaygın olduğu coğrafyalarda eskiden olduğu gibi yeniliğe, bilime, farklı kültürlerin bilgi ve hayat tecrübelerine açık ilim irfan sahibi insanlar artık yetişmiyor. Örneğin 12 yy’da ünlü Tefsirci İmam Razi “Geometri öğrenmek farzdır” derken, 1600’lü yıllarda yine ünlü İslamalimlerinden İmam Rabbani “Mektubat” adlı eserinde “Geometrinin ne bu dünyada ne de ahirette bir işe yaracağını” ifade ediyordu. Taha Akyol “Bilim ve Yanılgı” adlı kitabında İstanbul Kadısı olan Tekfurdağı Müftisizade Efendinin kızaktan indirilen bir geminin yol açtığı kazaya dönük olarak, kadının olayla ilgili verdiği şu ilginç yorumu aktarıyor. Aynı zamanda üç kişinin öldüğü bu gemi kazasıyla ilgili olarak Kadı, “Evet, bu kalyonu melekler indirmiş olması muhtemeldir. Lakin şeytan da işe karışmış olacak ki birkaç kişinin helakına badi oldu”. (Miladi 1857) 

Bugün gelinen noktada da İslam dünyası çok kısır bir düşünce dünyasına hapsolmuş durumda. Bugün artık dünya, Müslümanların ürettiği düşünce ve değerlerin etrafında dönmüyor. Ekonomileri zayıf, açlık ve sefalet içerisinde bir yaşam sürüyorlar. Günümüzde yaklaşık 6,5 milyar olan dünya nüfusunun neredeyse 1,4 milyarı (yüzde 22’si) “Müslüman” ülkelerde yaşıyor. Bu insanların dünya ekonomisine katkıları ise yüzde 2 ile 4 arasında değişiyor. İhracatta da toplam 10 trilyon dolarlık uluslararası ticaretin sadece yüzde 10’u Müslüman ülkelere ait. Bunun da önemli bir kısmı Suudi Arabistan, İran ve diğer körfez ülkelerinin petrol ihracatları. Bunun yanında teknoloji üretemiyorlar ve siyaset mekanizmaları da bir hayli ilkel ve otoriter. Örneğin bugün peygamberin yaşadığı, onun evinin ve mezarının bulunduğu topraklarda krallık rejimi hâkim. İslam dünyasının bugün düşünce, fikir, teknoloji, sanat, felsefe ve bu çerçevede bir değer üretememesinin en önemli nedenlerinden birisi de özgürlükçü düşüncenin ve demokrasinin yeterince sindirilememesi ve İslamcılık adı verilen kolektivist bir yapının işlevselliğidir. 

Müslüman âleminin özelliklerinden birinin “ümmet” yapısı olduğu bilinen bir gerçek. Şerif Mardin “Din ve İdeoloji” adlı çalışmasında İslam dininin özellikle Türkiye ’de halk arasında almış olduğu şekiller üzerinde durur. Ayrıca ümmetin bir yapı ve davranış türü olarak özelliklerini irdeler. Mardin, “İslami toplumlarda, Batı toplumlarında çok daha önemli olan değerlerin yerine normlar geçmektedir. Kişisel planda tercihler azdır. İnsanlar dışa dönüktür. Ne yapmaları gerektiğini, kendi vicdanlarıyla yaptıkları bir muhasebeden çok, toplum normlarında ararlar” der. Bu psikolojiyi Türkiye ’de yapılan bir araştırmayla örnek verir Mardin. Araştırma Kore’de esir düşen Türk askerlerinin davranışları üzerindedir. Türkler bir grup halini muhafaza ettikleri ve hiyerarşik yapılarını sakladıkları derecede esir kamplarında diğer milletlere göre daha kolaylıkla kaldırabilmektedirler. Ancak hiyerarşik yapısı kaybolunca diğer milletlerden daha dağınık olmakta ve daha kolayca beyin yıkamasına tabi tutulabilmektedirler. Cemaat hissinin içselleştirildiği bir ortamda Mardin örneğin “utanç” duygusunu şu şekilde yorumlar. Utanç insanın kendi yaptıklarından utanması değil. Toplumun beğenmediği bir hareketi yapmış olması dolayısıyla toplumun gazabına uğrayacağı korkusu şeklinde belirir. İşte takiyye denilen kendini saklama davranışı da tam olarak bu psikolojiden çıkıyor. Kişi kendi öz inançlarını saklamak mecburiyetinde kalıyor. Dolayısıyla birey başlı başına bir değer olarak algılanamıyor. Onun mahiyetini, yeryüzünde bulunuş nedenini sağlam ahlaki ilkeler üzerine oturtarak ele almıyorlar, aksine birey İslamcılığın kolektivist dünya görüşü içerisinde eritiliyor. 

“Özgürlükçü Müslümanlar” büyük işler yapabilir 

Müslümanlar liberal demokrasi ile İslam ’ın ilkelerini bir arada pratik edebilmelidirler. Ali A. Mazrui bir ara “İslamocracy” kavramını bu çerçevede yönetsel bir form olarak gündeme getirmişti. Kavram İslam ile demokrasinin bir sentezi değil.İslam dünyasının liberal demokratik değerleri dışlamak ya da bu değerleri batının birer icadı olarak görmesi yerine, bunlardan faydalanmaları gerektiğini ifade eden bir kavram. Müslümanlar ideolojimize, ilkelerimize ve dini inancımıza uymuyor gerekçesiyle bu değerlerle aralarına aşılmaz engeller koyuyor. Batının ürettiği tüm değerlerin batıl olduğu inanılıyor. Teknolojiye bile kapitalizme hizmet ediyor gerekçesiyle pek sıcak bakılmıyor. Daha çok İngiliz siyaset bilimcisi Norman Barry’in “Devlete itaat ve kanunlara riayet mistisizmi” olarak tanımladığı “muhafazakâr düşüncenin” (conservatism) etrafında dönen bir yaşam anlayışını tercih ediyorlar. 

Bu anlayış yüzünden olsa gerek ne toplumun vicdanı olabilecek çapta düşünce/fikir adamları yetişebiliyor ne de eskiden olduğu gibi İbn-i Sinalar ve Farabiler çoğalabiliyor. İslamtarihinin ilk filozoflarından biri olan El Kindi, “Bize hangi kaynaktan gelirse gelsin, ister önceki kuşaklarca ister yabancı halklarca bize sunulmuş olsun, gerçeği itiraf etmekten ve özümlemekten utanmamalıyız” der. İslamcıların tüm dünyayı saran evrensel değerleri görmezden gelerek kendi kabuklarına çekilmeleri, zihinlerini dünyaya kapatmaları, sürekli kendilerini bir kurtarıcı aramaları ya da beklemeleri bu vakitten sonra yararlarına olmayacaktır. El Kindi’nin ifade ettikleri iyi anlaşılmalı. El Kindi günümüz İslamcılarına bir mesaj veriyor. Raşid Gannuşi “ İslam , İslamcılar ve Demokrasi” adlı makalesinde, “Demokrasinin bir siyasi sistem olduğunu vurgular. Ayrıca İslam ’da yöneticilerin yetkileri sınırlandırılmıştır. Yargı yetkisi iktidar mücadelesi ile meseleler hariç âlimlerin elindedir. Vergi koyma yetkisi ise yöneticilerde değildir. Kültür eğitim alanında da yöneticilerin hiçbir yetkisi yoktur. Yönetim idarecilerle âlimler arasında bir nevi ortaklık durumundadır” diyor. Bunun yanı sıra Gannuşi, İslam ’da şura sisteminden de bahsediyor. Sonuç olarak İslam ’ın kendisine yeniden bir denge sağlaması gerektiğini ifade ederek, demokrasinin asla İslam ’la çatışmadığını, aksine ona hizmet ettiğini ifade ediyor. 

Kısacası artık İslamcılık devri bitti. Bu bakımdan özgürlükçü Müslümanlar da liberal demokrasi, özgürlükler, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve birey hakları gibi birçok evrensel kavram üzerinde ciddi çalışmalar yapabilmeli. Özgürlükçü Müslümanların bu anlamda Müslümanların düşünce dünyalarının genişlemesinde ve zihinlerin açılmasında çok büyük katkıları olacaktır.

Radikal, 27.08.2012

“Bütün okulları imam hatip yapma şansı”

AK Parti Muğla Milletvekili Ali Boğa, Muğla İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği’nin bir toplantısında skandal bir açıklama yapmış. Şöyle diyor:

“Şu anda bir şans geçti elimize. Biz bütün okulları, elbette bu okulların kaydında kuydunda sayıyı artıracağız. Ama bütün okulları imam hatip okulu yapma şansını elde etmiş durumdayız. 4+4+4’ten sonra Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz’in hayatının seçmeli ders olmasından sonra bu şansımız var. Buradaki topluluğa imam hatip okulunu yaşatmak, devam ettirmek, orta kısmı açmak, daha yeni kampüsleri açmanın yanı sıra hepimizin omzuna bir yük daha biniyor.

Mutlaka tercihler konusunda bir projemiz olmalı. Velileri, öğretmenleri, öğrencileri tercihler konusunda bilgilendirmeliyiz. O zaman işte memleketin geleceğine sahip çıkan, üç kuruşluk menfaat için memleketin geleceğini satmayan, tarihine, kültürüne saygılı, inancına saygılı diplomatlar, yöneticiler bu memleketin başına gelecektir.”

Boğa’nın bu sözleri iki gündür basının ağzında. Ama ben henüz bu konuda AK Parti’den herhangi bir açıklama yapıldığını duymadım. Ayrıca Boğa’nın bu konuşmayı yaptığı toplantıda bulunan AK Parti Muğla Milletvekili Yüksel Özden’in, Muğla İl Milli Eğitim Müdürü Zekeriya Çınar’ın, AK Parti İl Yönetim Kurulu üyelerinin, AK Parti Muğla Merkez İlçe Başkanı Mustafa Çelebi’nin de Boğa’nın bu sözlerine herhangi bir müdahalede bulunduklarını ya da itiraz ettiklerini okumadım.

Sözde seçmeli, fiilen zorunlu 

Ali Boğa’nın “4+4+4’le bütün okulları imam hatip yapma şansı yakaladık” cümlesinden ne kastettiğini anlamak için, onu takip eden cümlelerine bakmak lazım. Boğa, yeni sistemde Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin hayatının seçmeli ders olarak konmasını bir şans olarak değerlendiriyor ve açıkça, “Bu konuda bir projemiz olmalı” diyor. Nedir bu proje? “Velileri, öğretmenleri, öğrencileri tercihler konusunda bilgilendirmek.”
Tabii burada kastedip de söyleyemediği şeyin, bilgilendirmek değil, yönlendirmek, hatta empoze etmek olduğu besbelli. Zira ne öğrencilerin ne velilerin ne de öğretmenlerin bu iki dersin seçmeli olarak var olduğu ve isteyenin alabileceği konusunda herhangi bir bilgilendirmeye ihtiyaçları yok. Bunu sağır sultan duydu Türkiye’de.
Dolayısıyla, Ali Boğa’nın ne demek istediği açık…

O, bu derslerin sözde seçmeli, fiilen zorunlu ders haline getirilmesini istiyor. Bütün imam hatip ve Ak Parti camiasını da bu “proje” için göreve çağırıyor. Ve işin en vahimi, onun bu çağrısına hükümetten iki gündür bir tepki, bir tekzip gelmiyor.

Sanırım hükümet, bu konunun ne kadar kritik bir konu olduğunun farkında değil. Söz konusu dersleri seçmeli ders olarak koyarken, gerçekten seçmeli olmasını garanti etmek; öğrencilerin özgür iradesini ve seçme hürriyetini güvenceye almak zorunda olduğunu da tam olarak idrak edebilmiş değil. Bu özgürlüğü sağlayamadığı takdirde, böyle bir başarısızlığın kendisini şimdiye kadarki bütün zaaflarından daha fazla yıpratacağını; hatta kaderini değiştireceğini de anlamış görünmüyor.

Hepimiz birer müfettiş olmalıyız

Evet, yeni ders yılının açılmak üzere olduğu bu günlerde, bu konuda etkili bir denetim kurmak Milli Eğitim Bakanlığı’nın en hayati görevidir. Ama bizler de bu işi Bakanlık’a havale edip kenara çekilecek değiliz.
Bakın, şimdi buraya açık açık yazıyorum:

Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin hayatı derslerinin seçmeli ders olarak konulmasını, kişinin dinini öğrenme hakkı olarak gören ve savunan biri olarak, ben kendi payıma, Türkiye’nin herhangi bir ucunda, herhangi bir okulunda, herhangi bir yönetici ya da öğretmen tarafından öğrencilere bu dersleri seçmeleri için maddi- manevi baskı yapılıp yapılmadığını izlemeyi çok önemli bir görev olarak görüyorum. Bana bu konuda iletilen her türlü şikayeti araştıracak, yetkililere bildirecek ve gereğinin yapılıp yapılmadığını takip edeceğim.

Bu konuda etkili bir sivil toplum denetimi kurmak bence sadece benim değil, herkesin görevidir. Bir özgürlüğün despotizme çevrilmesine; bir imkanın zorunluluğa dönüştürülmesine izin vermemek için hepimiz birer müfettiş gibi davranmalıyız.

Ali Boğa’nın bütün okulları imam hatipe çevirme hevesini kursağında bırakacak olan asıl sivil toplumun denetimidir.

Bugün, 27.08.2012

Yeni dönemde milli eğitimin temel ilkeleri nasıl olmalı?

0

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin eğitim hakkını tanzim eden maddelerinin bazı bölümlerini 1954 yılında çekince koyarak imzalayan ülkeler arasındadır. Türkiye’nin çekincesi: ‘İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi’ne Ek Protokol’ün 2. Maddesi 3 Mart 1924 tarihi ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun hükümlerini ihlal etmez’ şeklindedir. Bilindiği gibi sözleşmenin Ek 1 Nolu Protokol’ün 2. maddesinde eğitim hakkı koruma altına alınmıştır. Çekince konulan madde metni kısaca ‘Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama hakkına saygı gösterir’ der. Bu madde, 1924 yılında dönemin şartları gereği yürürlüğe sokulan 430 sayılı yasaya aykırılık arz etmektedir.

MEB TEŞKİLAT KANUNU NE DİYOR?

Türkiye benzer çekincelere rağmen son yıllarda eğitim alanında önemli adımlar da attı. Bunlardan en önemlisi 3797 sayılı, 1992 tarihli Milli Eğitim Teşkilat Kanunu’nda yaptığı değişikliktir. Bu yasaya göre MEB’in görevi, ‘Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan…’ diyerek devam eden madde idi. Görüldüğü gibi MEB’in görevi evrensel değerler üzerinden gitmeyen daha çok ideolojik ve dar bir milliyetçilik anlayışına göre şekillenmekteydi. Yapılan değişiklikle 3797 sayılı 2011 tarihli yasa; ‘Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek’ şeklinde değiştirilmişti.

Milli Eğitim Bakanlığı bu değişiklikle ileri bir adım atıp insan haklarını ve çocuğu merkeze alan, ona bir ideoloji dayatmaktan kaçınan, ‘Türkiyelilik kimliği’ üzerinden hiç kimseyi dışarıda bırakmayan bir görev tanımı yapmıştır. Ne var ki eğitim sisteminin her derecesinde etkin olan dolayısıyla eğitim hayatının bütününü tanzim eden 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu birçok çelişkiyi bünyesinde taşımasına rağmen hâlâ yürürlüktedir.

BİREYİ DEĞİL DEVLETİ KORUYAN KANUN

Türkiye’de eğitim 14.06.1973 yılında kabul edilen ve hala yürürlükte olan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu çerçevesinde çizilen bir anlayışla yürütülmektedir. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda geçen genel amaçlara, arkasından sıralanan Türk Milli Eğitiminin Temel İlkeleri’ne biraz yakından bakıldığında amacın bireysel özgürlüklerin geliştirilmesi noktasında değil daha çok devleti korumak yönünde kurgulandığını ve devletin eğitim aracılığıyla bir değer/ideoloji aşılama gayreti içersisinde olduğunu görüyoruz. Halen yürürlükte olan kanunun 2.Maddesi; Türk Milli Eğitimi’nin genel amacı, Türk milletinin bütün fertlerini;

1-(Değişik: 16/6/1983 – 2842/1 md.) ‘Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan…’ di-yerek devam eder. Kanuna 1983 yılında bazı eklemeler yapılmıştır. İkinci maddenin 1. fıkrasında aynı konu olduğu halde yeni bir paragraf açılmış ve 10. madde eklenmiştir.

Madde 10. Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasa’da ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir. Milli birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak Türk dilinin, eğitimin her kademesinde, özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesine önem verilir; çağdaş eğitim ve bilim dili halinde zenginleşmesine çalışılır ve bu maksatla Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile işbirliği yapılarak Milli Eğitim Bakanlığınca gereken tedbirler alınır. (<http://mevzuat.meb.gov.tr/html/88.html>)

1982 Anayasanın eğitim hakkını tanzim eden 42. Maddesiyle de paralellik arz eden 1739 sayılı kanunun dünyanın bugün geldiği noktadaki değişimlerin gerisinde olduğu ve hayatın hızını yakalamakta yetersiz kaldığı görülmektedir. Konuyla ilgili olarak Ömer Çaha, ‘öncelikle herkesin üzerinde anlaştığı, hemfikir olduğu bir Atatürk ilke ve inkılâpları anlayışının olmadığına’ dikkat çeker. Bakıldığında Türkiye’de çok farklı Atatürkçülük anlayışlarının olduğu da herkesçe bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan Çaha, şu tespitlerde bulunur: ‘Atatürk ve onun devrimi bazı şeyleri sembolize eder. Modernleşmeyi, asrileşmeyi, batılılaşmayı vs. sembolize eder. Ama hem sembolize ettiği değerlerin farklı açılımları, hem de Atatürkçülük olarak ileri sürülen ideolojinin, dünya görüşünün farklı tanımları söz konusudur. Yine bütün toplumun sadece belli bir anlayışa göre eğitilmesi, modern dünyayla, demokrasiyle, sivil toplumla, özgürlüklerle telif edilebilecek bir şey değildir. Farklı bilgiler, hakikatler, inançlar, dünya görüşleri söz konusu olacağına göre, devletin bunların içinden sadece birini eğitim anlayışı olarak topluma dayatması doğru değildir. Bu anlayış, tüm anlayışların en doğrusu, en hakikisi olsa bile bütün bireylerin tek bir anlayışa mahkûm edilmesi kanaatimce doğru değildir.’

Ayrıca metinde geçen ‘çağdaş bilim ve eğitim’ ifadeleri de problemlidir. Çünkü günümüzde cumhuriyet döneminde yer eden pozitivizm bugün pek itibar gören bir bilimsel yaklaşım değildir. Diğer taraftan Atatürk inkılâp ve ilkeleri Cumhuriyetin kuruluş koşullarında toplumsal değişimin acil öncelikleri doğrultusunda atılacak adımları ve o günün koşullarındaki toplumsal değişimin özelliklerini yansıtırlar. Bu ilkelerin günümüz toplumsal değişim süreci için ne anlama geleceği oldukça tartışmalı bir konudur.

DEMOKRASİ EĞİTİMİNİN ÖNEMİ

Yasanın 11. Ve 12. Maddesi de sorunludur. 11. Madde; ‘Güçlü ve istikrarlı, hür ve demokratik bir toplum düzeninin gerçekleşmesi ve devamı için vatandaşların sahip olmaları gereken demokrasi bilincinin, yurt yönetimine ait bilgi, anlayış ve davranışlarla sorumluluk duygusunun ve manevî değerlere saygının, her türlü eğitim çalışmalarında öğrencilere kazandırılıp geliştirilmesine çalışılır; ancak, eğitim kurumlarında Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine aykırı siyasî ve ideolojik telkinler yapılmasına ve bu nitelikteki günlük siyasî olay ve tartışmalara karışılmasına hiçbir şekilde meydan verilmez’ demektedir.

Bu ilkede ortaya konan anlayışın demokratik kültürle ilgisi olmadığı açıktır. Çünkü bu ilkede demokrasi eğitimi adı altında aslında tek tip insan yetiştirme iradesi ortaya konmaktadır. Özelikle ancak diye başlayan cümlelerden sonra asıl verilmek istenen mesajın; ‘resmi ideolojinin sorgulanmasına yol açacak tartışmalara girmeyin’ şeklinde okunmaktadır. Bakıldığında ‘Demokrasi eğitimi’ adı altında böyle bir mesajın verilmesi kuşkusuz özgürlük ilkeleriyle bağdaşmayan bir durumdur.

Yasanın 12. Maddesi de laiklik ilkesini düzenlemektedir. ‘Türk millî eğitiminde lâiklik esastır. Din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.’şeklinde ifade edilen maddedeki ilke de kendi içerisinde tutarsız olduğu bir gerçektir. Çünkü laik bir ülkede din derslerinin zorunlu dersler arasında yer alması başka türlü izah edilemez. Bakıldığında laiklik, Cumhuriyet döneminde yeni bir ulus yaratma çabaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve pozitivizmin kıskacında, çağdaş, aydınlamacı, akılcı ve çağdaş bir insan prototipi peşindedir. Oysa laik bir ülke, farklı inanç biçimlerini karşı karşıya getirmez ve belirli bir inancı zorunlu kılmaz. Çocuğu kendi inanç biçimine göre şekillendiremez. Aksine toplumu din çatışmalarından korur. Mümtazer Türköne’nin de ifade ettiği gibi laikliğin koruduğu devlet değil, toplumdur. Benzer çelişkileri bünyesinde taşıyan eğitimin temel ilkeleri üzerinde ciddi manada durulması gerekmektedir.

EĞİTİMİN GENEL AMAÇLARI NASIL OLMALI?

Kısacası tek-tip insan yetiştirmeye endeksli bir eğitim sisteminden bireyin özgürleşmesini, ufkunun ve hayal gücünün genişlemesini beklemek neredeyse imkânsızdır. Bu bakımdan Eğitim politikaları, uygulamaları ve planlamaları öğretmen, öğrenci, veli ve idareci ilişkileri kesinlikle demokrasi ve özgürlük sorunuyla birlikte ele alınmalıdır. Öğrencilere bürokrasiye itaat değil özgürlük değeri kavratılmalı ve eğitim ‘organik eğitim’ anlayışı çerçevesinde yeniden tanzim edilmelidir. Yani eğitimin genel amacı bireyi tektipleştirmek ve belirli bir ideolojiyi aşılamak yönünde işlev görmemelidir. Bilakis bireyin yeteneklerini açığa çıkartan, hayata özgürce bakabilen, hayal gücü yüksek bireyler yetiştirme yönünde işlev görmelidir. Demokratik ülkelerin eğitim sistemlerinde ideolojik vurgular yoktur. Örneğin Hollanda’da eğitimin genel amacı,’ çocukların hayatlarını bağımsız bir şekilde idame ettirebilmeleri için gerekli olan temel bilgi ve becerileri kazandırmaktır’ şeklinde özetlenir.

Yeni eğitim reformuyla birlikte Türkiye’de acilen çok yönlü ve kültürlü eğitim politikaları devreye sokulmalıdır. Başında da ifade ettiğimiz gibi Türkiye artık uluslararası sözleşmelerin bazı maddelerine koyduğu çekinceleri de kaldırmalıdır. Bu anlamda bazı yasaların değiştirilmesi önem arz etmektedir. Eğitim mutlaka bireyi özgürleştiren bir işleve sahip olmalıdır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 26 maddenin 2.paragrafı eğitimin amaçları çerçevesinde; ‘Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli’ der. Bu anlamda Türkiye’de eğitimin dayandığı temel felsefe ciddi anlamda gözden geçirilmelidir. Özellikle 1973 yılında kabul edilen 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu dünyaya, gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduran bir bakış açısıyla yeniden değerlendirilmelidir Türkiye kentli ve modern bir toplum olma yolunda hızla ilerlemekte olan bir ülke. Yaşanan bunca olumlu gelişmenin arasında eğitim kesinlikle atlanmamalıdır.

Yeni Şafak, 27.08.2012