“Fikir üretelim” deyip duracağına fikrini söylesene!

Öncelikle yazıma, Başbakan’ın “CHP’yle BDP’nin bir farkı yok” açıklamasının hem yanlış hem de sorumlu bir siyasetçiye hiç yakışmayan ciddiyetsiz bir tespit olduğunu belirterek başlayayım.

Başbakan, siyasette “en yakın rakibine ne kadar ölçüsüz saldırırsan o kadar kazançlı çıkarsın” diye bir kural olduğunu sanıyor anlaşılan. Oysa ölçüsüz ve gerçeğe dayanmayan suçlamalar rakibinizi değil, sizi vurur. En kötü zamanında bile yüzde 20-25’lik bir seçmen desteğine sahip olan ne ideolojik ne de siyasi çizgi itibariyle BDP’yle kıyaslanamayacak bir partiyi, PKK’nın kuklası bir partiyle aynı kefeye koymak en hafifinden ciddiyetsizliktir.

Evet, CHP’nin Kürt ve terör sorunu karşısındaki tutumunun iler tutar tarafı yok; eleştirilmesi ve hatta teşhir edilmesi şart. Ama bu teşhirin gerçekçi ve hakkaniyetli olması da şart.

CHP’nin tek derdi AK Parti

CHP’nin Kürt mesesine ilişkin izlediği çizginin en belirgin özelliği, aldığı her tutuma, attığı her adıma sadece ve sadece AK Parti’yi zayıflatmak açısından bakması… Bunun dışında hiçbir şeyin umurunda olmadığını o kadar çok örnekte gördük ki…

En son iki örneğe bakalım:

Sözde terör sorununu konuşmak için Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırması, o toplantıdan bir fayda beklediğinden ya da söyleyecek bir sözü olduğundan değil, AK Parti’nin “sorunu yönetemeyen, zaaf içinde bir iktidar olduğu” görüntüsü verebilmek içindi sadece. Yine, geçtiğimiz bahar yaptığı “Dört Partili Komisyon” önerisinin de böyle bir komisyondan en ufak bir yarar gelmeyeceğini; böyle bir ittifakın gerçekleşmesinin mümkün olmadığını daha baştan bildiği halde, sırf bir şeyler yapıyor görünmek için getirilmiş bir öneri olduğunu biliyoruz.

Zaten, sorunun çözümüne katkı yapmak konusunda en ufak bir iyi niyeti olsaydı, AK Parti’nin “Dörtlü olmazsa gelin ikili çalışalım” çağrısına derhal koşması gerekirdi. Ve eğer seçmen iradesinin yüzde 76’sını temsil eden bu ikili ittifak kurulabilseydi, bugün gerçekleştirilmesi gereken reformlar konusunda çok önemli adımlar atılmış olabilirdi.

Ama CHP bunu yapmadı. Onun yerine MHP’nin arkasına saklanmayı; “Dörtlü olmazsa olmaz” diye direterek, imkânsızı dayatıp mümkün olanı engelleme yolunu tercih etti.

Sorunun çözülmesinden korkuyor

Bakıyoruz, ortalığın kan gölüne döndüğü şu son günlerde Kılıçdaroğlu hâlâ aynı şeyi yapıyor. Hâlâ “bütün siyasi partiler olarak bir araya gelelim, komisyon kuralım, fikir üretelim” diye mızırdanıp duruyor. Ama toplanmayacağı besbelli olan o komisyonda hangi fikri söyleyecekse, onu bir türlü söylemiyor!

Çünkü ne bir fikri ne de herhangi bir fikri hayata geçirecek siyasi cesareti var. Aslında, böyle bir konuya kafa bile yormuyor. Kafa yorduğu tek nokta, Kürt sorununun AK Parti iktidarı döneminde çözülmesini engellemek… (Kendi katkısıyla bile olsa) eğer AK Parti Türkiye’nin boğazını sıkan bu sorunu çözerse onu bir daha iktidardan
indirememekten korkuyor. Tam tersine, sorunun sürmesini, reformların ve Anayasa çalışmasının tökezlemesini ve terörün tırmanmasını AK Parti’yi yıpratan faktörler olarak görüp için için seviniyor.

Bu çizgi, siyasi rekabeti düşmanlık olarak algılayan ve “düşmanımın lehine olan her şey benim aleyhimedir” gibi sığ, sorumsuz ve yanlış bir politika anlayışının sonucu. O kadar yanlış ki, CHP’yi tarihinde yaşayabileceği en büyük sıçramadan mahrum bırakıyor.

Kılıçdaroğlu eğer CHP ana muhalefet partisi olarak Kürt sorununun çözümünde partizanlığı bir yana bırakıp elini taşın altına koymaya ve “doğru” olanın yanında yer almaya cesaret etse, elde edeceği politik kazancın şu anki mızmız ve korkak engelleme politikasından yüz misli fazla olacağını göremiyor.

Rakibiyle birlikte güçlenme yerine; rakibini güçsüzleştirmek uğruna, kendini daha da güçsüzleştiriyor.

Bugün, 24.08.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et