Ana Sayfa Blog Sayfa 434

Eğitimin 66 aydan daha önemli sorunları var

 

28 Şubat sürecinde yürürlüğe sokulan 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime alternatif olarak sunulan ve kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen yeni eğitim modeli 2012-2013 Eğitim Öğretim Yılı itibariyle yürürlüğe girecek. Bilindiği gibi yeni sistem üç kademede gerçekleşecek. Birinci kademe ilköğretimin ilk 4 yılını oluşturacak. İkinci 4 yıllık kademe ortaokul evresi son 4 yıllık kademe ise lise olacak. Okullar ilkokul ve ortaokul olarak ayarlanmış durumda.

KAYGILAR GİDERİLMELİ

Ne var ki derslik sıkıntısı yüzünden ilkokul ve ortaokul öğrencileri aynı binada dönüşümlü olarak eğitim-öğretim yapacaklar. Okulların açılmasına az bir zaman kala gerek okulların donanım eksikliği ve gerekse okula erken başlama yaşıyla ilgili olarak ailelerde ciddi kaygılar oluşmaya başladı. Bilindiği gibi bakanlığın yayımladığı genelgeye göre bu yıl 30 Eylül itibariyle 66 ayını(5,5) dolduran çocuklar e-okul sistemi üzerinden kayıt edildi. 60-66 ay arası çocukların kaydı velisinin yazılı isteğine bırakıldı. 66 ayını doldurduğu halde çocuklarını okula göndermek istemeyen veliler ise doktordan fiziken ve zihnen-psikomotor açısından okula başlamaya uygun değildir raporu getirmek durumunda kalacak. 48- 66 ay arasındakiler ise anasınıflarında eğitim alacaklar.

SORUNLARIN OLMASI NORMAL

Yeni modelin eski modele göre ciddi yenilikler getirdiği bir gerçek. Ne var ki bu değişim birtakım sorunları da beraberinde getirdi. Bakanlık her ne kadar yeni model için belirli bir bütçe ayırsa da özellikle eğitimin finansmana dayalı derslik sıkıntısı bu yıl 66 aylıkların kaydedilmesiyle birlikte had safhaya ulaştı. Örneğin bu yıl İstanbul’da 1227 ilkokul, 1105 ortaokul, 85 de imam hatip ortaokulu oluşturuldu. Adrese dayalı sisteme göre de toplamda 373 bin öğrencinin birinci sınıfa kaydı yapıldığı ifade ediliyor. Türkiye genelinde ise 1.sınıfa kaydolan öğrenci sayısı 66 aylıklarla beraber 2.3 milyonu bulmuş gözüküyor bu da 1. sınıfta eğitim görecek öğrenci sayısının yüzde 40 oranında artış sağladığı anlamına gelmektedir. Bu durumda özellikle büyük şehirlerde derslik sıkıntısı yüzünden ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin aynı binalarda dönüşümlü olarak eğitim görecekleri anlamına geliyor.

MEB’in bu yıl ortaokullarda seçmeli derslerle birlikte ders saatini 36-37 saate çıkarması ise 1.Kademe ile 2. Kademe ders saatlerinin çakışmasına neden oldu. Dolayısıyla bu öğleden sonra derse başlayacak olan 5.5 yaş öğrencilerinin özellikle soğuk kış günlerinde karanlığa kalmalarına neden olacak. Kuşkusuz bu durum bile yüz binlerce aileyi tedirgin etmeye yetiyor. Yetkililer her ne kadar naif açıklamalarda bulunsalar da 1.sınıfların gerek kendilerinden yaşça büyük çocuklarla aynı sınıfı paylaşacak olmaları gerek öğleden önce ortaokul öğrencilerin sıralarına oturmak durumunda kalmaları ve gerekse okulda tuvalet ve temizlik ihtiyaçlarını giderme sıkıntıları gibi hem çocukları hem de ailelerini tedirgin eden bir yığın sorunlar karşımıza çıkmaktadır.

SORUNLAR NASIL ÇÖZÜLÜR?

Bu sorunlarla karşılaşmamak için neler yapılmalıdır?

1. Kademe için ders saatlerinin azaltılması gerekir; Ortaokul öğrencileriyle birlikte aynı binalarda dönüşümlü olarak eğitim görecek olan 66 aylık 1.sınıf öğrencilerinin ders saatlerinin çakışması sebebiyle öğleden sonra evlerine geç dönecekleri sorununa çözüm olarak acilen ders saatlerin azaltılması gerekmektedir. Örneğin Avrupa’nın en az ders saatine sahip ancak PISA raporlarında da en başarılı ülkesi olan Finlandiya’da ders saati ortalama 4’tür. Aynı zamanda Finlandiya’da okula başlama yaşı 7’dir.Eğer veli isterse çocuğunu 8 yaşında da okula gönderme hakkı vardır. Almanya’ya baktığımızda haftalık ders saati ilkokul 1. ve 2. sınıflarda 17-23, Hollanda’da ise, ilköğretim birinci kademede 22 saat olduğunu görmekteyiz. Diğer taraftan uzmanlara göre 5,5. yaş çocukların dikkat süreleri 10-15 dakika civarında olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla bu yaş grubunun günlük 6 saat dersi kaldıramayacağı bilinmelidir.

Eski MEB Bakanı Nimet Çubukçu Türkiye’de ders sürelerinin uzun, teneffüslerin de kısa olduğunu ifade ederek bu durumun düzeltilmesi gerektiğini ifade etmişti. 1. sınıf çocukların gelişim özellikleri ve dikkat süreleri de göz önünde bulundurularak ders saatlerinin haftalık 20 saate çekilmesi gerekmektedir. Keza bu yaş gurubu çocukların özgün, özgür ve rahat halleri dikkate alınarak kılık kıyafet serbestliği de mutlaka getirilmelidir. Okul bahçesinde rahat hazırol komutları eşliğinde hizaya sokulmaları gibi birtakım militarist içerikli uygulamalara da maruz bırakılmamalıdırlar.

ÖZEL SEKTÖRDEN EĞİTİM SATIN ALINABİLMELİ

2. Özel sektörden eğitim satın alınmalıdır; Bu yıl eğitimin klasik finansman modeline bağlı sorunlarını daha fazla konuşacağız. Çünkü 66 aylık çocukların da sisteme dâhil edilmesiyle nüfus bir hayli arttı. Bu da ihtiyaçların giderilmesi için daha fazla bütçe demektir. Bu durumda herkesten toplanan vergilerle tedarik edilen finansman için vergi mükelleflerine daha fazla vergi yükü binecektir. Oysa devlet eğitim harcamalarında kullanılması kaydıyla ailelere öğrenciler için ayrılan yıllık eğitim maliyetini vermelidir. Aileler bu parayla çocuklarına istedikleri bir okuldan eğitim aldırabilmelidir. Daha cazip bir yerde eğitim satın almak istiyorlarsa bu sefer düşük faizli ve uzun vadeli kredi seçenekleri sunulmalıdır. Bu aynı zamanda devlet okullarının yükünü hafifletecek dolayısıyla devlet okullarının zamanla kalitesi artacaktır. Eğitime yüklü miktarda para harcayan Türkiye’nin buna rağmen kaliteli eğitim öğretim ortamları oluşturamadığı bir gerçektir. Çünkü her yıl ayırdığı bütçenin en az % 75’ini personel giderlerine ayırmaktadır. Geriye kalan miktarla okulların ihtiyaçları giderilmeye çalışılmaktadır. Bunun yanısıra farklılıklara kapalı, aile tercihlerine de imkân tanımayan zorlu ve zorunlu bir eğitim hizmeti sunmaktadır.

Bu sebeple yeni eğitim modeli çerçevesinde eğitimde özel teşebbüsün teşvik edilmesi, düşük vergilendirme ve eğitimde özelleştirme gibi başlıkları gündeme almak durumundayız.

4+4+4’ün başarılı olabilmesi için mutlaka ‘serbest eğitim piyasası’ da oluşturulmalıdır. Homeschooling gibi alternatif eğitim modellerinin önü açılmalı, modern demokratik ülke-lerde olduğu gibi okullara özerklik tanınmalı ve kamusal eğitim yerel yönetimlere devredilmelidir Bugün mevcut özel okullar müfredatlarını kendileri belirleyemiyor. Bu tekel ortadan kalkmalıdır. Eğitim büyük ölçüde topluma bırakılmalı ve farklı kesimlerin, cemaatlerin müfredatlarını ve eğitim politikalarını kendilerinin belirlemeleri kaydıyla kendi okullarını açabilmelerinin önündeki yasal engeller kaldırılmalıdır. Bu durum en çok yığılmaların yaşandığı devlet okullarının lehine olacaktır.

Ne var ki bütün bu değişiklikler uzun vadeli ve stratejik bir plan dâhilinde yapılmadığı izlenimini veriyor. Değişim ümit verici ama ilk bakan değişikliğinde sistemin kökten değişmeyeceğine dair bir güven vermiyor.

EĞİTİM ANLAYIŞI DA DEĞİŞMELİ

3. Yeni dönemde eğitim anlayışı nasıl olmalı; Eğitim anlayışı, bireyin kendini bilmesine, tanımasına ve yaşamı bir bütün olarak algılamasına dönük yeni, özgün ve özgür bir anlayış üzerine bina edilmelidir. Bu bakımdan çocuklarımıza ‘gelecek’ olarak bakmamamız gerekiyor. Klasik eğitim anlayışı çocuklara gelecek olarak bakıyor ve onlara şimdiki zamandan soyutlayarak belirli bir kalıba sokmaya çalışıyor. Sonuçta idealler uğruna yaşamdan kopuk, sevgi ve şefkat ortamından uzak, karmaşık bireyler yetişiyor Onlara kendi doğrularımızla yön vermeye çalışmamalıyız aksine kendilerini keşfetme imkânı tanımalıyız. Bunu da onlara okula bir yaş erken kayıt ederek ve sınıfları ağzına kadar doldurarak başaramayız. Bu onlar üzerinden bir planımız olduğu anlamına gelmiyor mu? Oysa Türkiye’nin önce insanı ve değerlerini tanıyan özgür, özgüvenli, ahlak ve erdem sahibi bireylere ihtiyacı var. Çünkü çocuklar birer makine değildir.

Sonuç olarak okula erken başlama yaşının doğurduğu birtakım sorunlar halledilebilir. Mühim olan eğitimin anlayış olarak daha köklü sorunlarının yeni eğitim modeli çerçevesinde çözüme kavuşmasıdır. Son zamanlarda bu alanla ilgili olarak bakanlığın olumlu katkıları oldu. Ancak hâlâ ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Bu sebeple yeni eğitim modeli eğitimin temel sorunlarına dönük olarak köklü bir zihniyet değişikliğini de beraberinde getirmesi gerekmektedir.

Yeni Şafak, 03.09.2012

 

Paralimpik Olimpiyatları’na neden ilgi gösterilmedi?

0

Londra’da yaşamı kendi çevresinden ibaret sananlar, kendini dünyanın merkezine koyanların dışında; yeni yepyeni bir hayat filizlenmekte. Bu kendilerini ve kalplerini dünyaya kapamış olanların göremediği bir şeydi.

Görülmemelere, duyulmamalara inat, ötekileştirip ötelenen bireylerin, zorluklara, yokluklara, ilgisizliğe rağmen filizlendirdikleri koca bir yaşam.

PARALİMPİK OLİMPİYATLAR

Sevginin dilden kalbe aktığı, bir çığlık şeklini aldığı, Türkiye’den kopan çığlığın, dünyada yankısını bulduğu ve türküye, şarkıya, şiire dönüştüğü azmin dalga dalga yayıldığı, sevginin dilinin kalplerde filizlendiği bu etkinlik 14.’cüsü yapılan ‘Paralimpik Olimpiyatları’ydı.

Dünyanın farklı yerlerinden; etnik, dinsel, dilsel, fiziksel farlılıklarına rağmen ‘insan’ olma suretinde birleşmiş, adları, yaşları farklı yüzlerce ‘engelli birey’ ‘sevginin diliyle’ barış şarkılarını söylemekte. Diğer ülkelerden gelen yüzlerce kendi gibi; duymayan, görmeyen, konuşamayan, koşamayan fizikdaşıyla birlikte, gücün ve erkin simgesi olan ‘spor’ branşında adeta ezberleri bozuyor, fizik kurallarını yeniden yazıyorlardı.

Kolay gelinmede bugüne, her adımında, her nefesinde binlerce sıkıntı, tasa, gam var ama; pişmanlık, yılgınlık yok. Alışıla gelen sporcu profillerine uymuyorlardı. Tekerlekli sandalyede, olmayan kollarıyla, protez bacaklarıyla koşuyor, basket atıyor, halter kaldırıyor, yüzüyor vb. yani ezberleri bozuyorlardı.

DÜNE KADAR YOK SAYILIYORLARDI

Daha düne kadar gözleri görmüyor diye konservatuar kapılarından geri çevriliyorlardı. Gözleri görmüyor diye ÖSYM kılavuzunda hadlerini bilmeleri gerektiği tavsiye ediliyordu. Sokaklar çukur, barikat ve çeşitli, engeller ile dolu olduğundan sokağa dahi çıkamayanlar bütün yokluklara ve zorluklara rağmen Londra’da Paralampik Olimpiyatları’nda destan yazıyorlardı.

Nazmiye Uslu halterde dünya rekorunu değil aynı zamanda engellilere yönelik önyargılarıda yerle bir etmekteydi. Engellilerin çekmiş oldukları bütün sıkıntılar yerini mutlu/huzurlu bir tebessüme bırakmıştır. Adları, dilleri, ülkeleri farklı binlerce engelli bütün izleyenlere insan olmanın fiziki görünümden ibaret olmadığını da göstermişlerdir.

Daha dün yok sayılan, görülmeyen , insan yerine konmayan; ‘kör’, ‘topal’, ‘sağır’, ‘özürlü’, ‘sakat’, ‘engelli’ yaratıklar. Bugün insanın insanileşme çabasında yeni mesajlar vermekte, insan hakları mücadelesinde değişimin ve dönüşümün itici ve öncü motoru olmaktadırlar. Öyle bir zamana gelinmiştir ki Marshall Berman’ın ‘katı olan her şey buharlaşıyor’ dediği bir dünyada yaşamaktayız.

Bir avuç gönül insanının muhteşem idealleri düşleyerek başlattığı bu gönül yolculuğu, birilerinin boş hayal olarak görüp dudak büktüğü, bu adım aynı zamanda, egemen ‘sağlam’, ‘sağlıklı’ paradigmanın yıkıldığı anında başlangıcıydı. Ufak adımlarla başlayan bu yolculuk, büyük adımlara dönüşmekte ‘yeni engelsiz bir dünya ‘kurmaya doğru evrilmektedir.

Bütün yok sayılmalara rağmen ‘yeni engelsiz bir dünya’ kuruluşunda, ‘beyaz sağlam adamın’ dünyasında ‘yarım insan’ olarak artık onlarda varlar. Ekranlardan evlerimize yansıyan görüntülerden tarihe not düşülmekte, bütün Türkiye ekranlar aracılığıyla bu önemli anlara tanık olmaktaydı. Gelişime/değişime/dönüşüme ayak diretenlere rağmen; diyalogdan, sevgiden çoğulculuktan yana bir dünya kuruluyor. İnsan olmanın tanımı yeniden yapılacaktır.

İLGİSİZLİĞE RAĞMEN REKOR VE MADALYA GELDİ

Bütün yaşananların gururuna rağmen, eksik ve hüzünlü bir yanıda vardı. ‘2012 Londra Olimpiyatları’na’ gösterilen ilgi yoktu. Türk TV’leri yedi kanalla ‘Londra Olimpiyatları’nı’ canlı/özel yayınlar ile her gün evimize taşırken Paralampik Olimpiyatları’nı nedense görmedi, duymadı, söylemedi. İlgi göstermeyen sadece onlar mıydı? Değildi tabii.

Yazılı ve görsel medya, siyasiler de ilgisizdi.

İnsanca ve birlikte bir yaşam için ‘Paralampik Olimpiyatları’dan yükselen insanlığın evrensel sesine ses vermeliyiz. Evet, önyargıları yıkıyorlar ve yeni engelsiz bir dünya kuruyorlar, bunun için yeni bir adım atma ve ezberleri bozma zamanıdır. Haydi Türkiye bir adım da sen at, engelline sahip çık!

Yeni Şafak, 03.09.2012

 

Bedava ekmek yok…

 

Almadan vermek Allah’a mahsustur. Devlet, bazılarının sandığı gibi Tanrı değildir. Tanrısal varlık da değildir. Yani Tanrıya ait bazı özelliklere sahip bir varlık olarak görülemez.

Ama bazen insanlar devlete olağanüstü vasıflar atfeder. Bu doğrudur. “Devlet yol yaptı”, dendiğinde aslında yapılan şeyi, soyut olarak devlet yapmaz. Yolu, o anda muhatabımız olan devlet görevlileri yapmıştır. Yani soyut devlet düşüncesi, bizi, devlet mistisizmine götürür.

Devleti aşkın bir varlık olarak görmeye başlayınca, devletin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif gibi suçları da ihdas etmekkolaylaşır. Böyle bir devlet anlayışından dolayı, örneğin, “Devlet sınıfta kaldı” haberi, bir basın mensubunun başını ağrıtabilir.

***

Harçlar kalktı. Artık, paralı eğitim dönemi bitti. Bu, külliyen yalan. Böyle bir şey yok. Zira devletler, bir mal veya hizmeti üretir ve sunarken, bunun maliyetini mutlaka vatandaşından çıkarmak zorundadır. Yükseköğretimde bu maliyetlerin bir kısmı dün, öğrenciden alınıyordu, bugün ise başka birinden alınacak demektir.

Hükümetin öğrenci harçlarını kaldırması, siyasî bir tercih. Bunun hükümet açısından mutlaka getirisi ve götürüsü olacaktır. Burada, bu kararın isabet derecesinden daha çok, bir yanılsamaya dikkat çekmeyi arzuluyorum. Devlet, bedava bir şey sunamaz. Devletlerin gıdası vergilerdir. Vergiler olmadan hizmet sunulamaz.

Peki, durum böyle ise yani devlet, bedava bir şey sunamıyorsa harçların kalkması ne anlama geliyor? Çok basit. Devlet, başka yollarla bunu alacak demektir. Yani bu bize, amiyane tabirle söylemek gerekirse, yol, su, elektrik olarak geri dönecek demektir. (Eğer ilave gelire ihtiyaç yok, alınan harçlar fazladan bir şeydi, denilirse, o zaman, bugüne kadar hiç gereği yokken niçin harç alınıyordu, diye sormak gerekir.)

***

Bir başka yanlışa daha işaret etmek gerekir: Ak Parti, Kürtçe yayın konusunda bazı belediye başkanlarını soruşturduğu dönemde TRT tutup Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı açmıştı, hatırlayalım. (Bu karar, kanaatimce, doğruydu.) Ama bu karar, doğal olarak, “Madem Kürtçe yayını serbest bırakacaktın, ne diye Kürtçe yayını bir soruşturma sebebi saydın” yakınmalarına yol açmıştı. Aynı yakınma, öğrenci harçlarını protesto eden ve bu yüzden soruşturulan ve hatta hapse atılan öğrenciler için de geçerli olacak.

***

Yeri gelmişken, şunu da belirtelim: Öğrenciler, parasız eğitim istediğinde karşılarında Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’ni buluyorlardı. YÖK, sessiz sedasız Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’ni değiştirdi ve yeni Yönetmelik 18 Ağustos 2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Önceki yönetmelikle komedi sayılabilecek gerekçelerle öğrencinin cezalandırılması mümkün olabiliyordu. Yeni Yönetmelik, demokratik standartları daha yüksek bir metin gibi duruyor. Ama bilinen bir şeyi tekrar etmekte yarar var: Hukukî metinler, onu uygulayacak inanların elinde can bulurlar.

Şöyle ki: 1993 yılında bir arkadaşımız Samsun’a anket yapmaya gitmişti. İzinsiz anket yaptığı gerekçesiyle karakola götürülmüş, o da, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunuyla getirilen yeni düzenlemeyi hatırlatmış, “Avukatımı istiyorum” demişti. Muhatabı olan polis de arkadaşa güzel bir tokat yerleştirip “Al sana avukat” cevabını vermişti. (Polis teşkilatı, artık 1993 yılındaki polis teşkilatı değil elbet. Bu olayı anlatmamın sebebi, polis teşkilatı da değil zaten.)

Meramım şu: Bu olay yaşandığında, Amerikan filmlerinde duymaya alıştığımız “Şu andan itibaren tutuklusun, susma hakkın var, avukat tutma hakkın var…” tarzı düzenlemeler hukuk sistemimize yeni dâhil edilmişti. Ama söz konusu olay bize şunu gösteriyordu: Bir şeyin hukuk sistemine dâhil edilmesi, onu otomatik olarak, hayatın bir parçası yapmıyor.

Dikkat çekmek istediğim şey bu. Öğrenci Disiplin Yönetmeliği değişti ama üniversiteler buna bir anda intibak edemeyebilir, hatta pek çok üniversitenin bundan haberi bile olmayabilir.

***

Bu bilgisizlik büyük sorunlara yol açar; doğru. Ama bir o kadar önemli bir bilgisizlik de, devletin hakikaten “bedava” bir şey sunabileceğine inanmaktır.

RotaHaber, 01.09.2012

 

4+4+4: model yeni, anlayış eski

0

Eğitim şu iki şeyi gerçekleştirmek üzere tanzim edilmelidir. Birincisi eğitim, bireyin kendini bilmesine, yaşamı derin bir kavrayışla ve sevgiyle bir bütün olarak algılamasına başka bir deyişle bireyde özgür, özgün ve bağımsız düşünme kanallarını açmasına ikincisi ise bireyin yeteneklerini keşfetme, zekâsını en verimli biçimde sadece insanlık adına kullanmasına katkı sunmalıdır. Bakıldığında mevcut klasik eğitim sisteminin bireyi başlı başına bir değer olarak ele almadığını aksine bireyleri grup psikolojisi içerisinde standartlaştırdığını tanıklık ediyoruz. Modern devletlerin özgür ve bağımsız düşünen, eleştiren, sorgulayan ve kendi yaşam haritalarını özgürce ve sevgiyle çizen barışçıl bireylerden korktuklarını biliyoruz. Onlar daha çok başarıya tapınan, sevgiden uzak, kendi yaşamı üzerinde bile kontrolü olmayan dağınık, itaatkâr vatandaşlar isterler. Ve sonra kurnazca duygu ortaklığından bahsederler. Otoriter, her şeyi tepeden kumanda eden, güçlü bir kitle ile bu güce bağımlı, itaatkâr bir toplum arasında nasıl bir duygu birlikteliği olabilir ki?

Özgür/organik eğitim anlayışı şart

İdeolojik bir çerçevede tanzim edilen eğitimin bireyin içsel dünyasını tahrip ettiğini biliyoruz. Bu aynı zamanda bireyin kendini bilme, insanlığını gerçekleştirme kanallarını tıkar. Devletler hiç hakları olmadığı halde bireyi belirli bir kalıba sokmaya çalıştılar. Eğitimi de bu doğrultuda kurguladılar. Oysa belirli bir kalıba sokmaya çalışan klasik eğitim anlayışı insanları karmaşık ve merhametsiz yapıyor. Bu da farklı inançlara, mezheplere, ırklara, dillere ve düşüncelere karşı merhametsiz bireylerin yetişmesine imkân tanıyor. 13 yaşındayken dünya öğretmeni seçilen J. Krishnamurti devletlerin eğitim kanalıyla bireylere milliyetçilik aşıladığını bunun da tüm savaşların nedeni olduğunu ifade eder. Krishnamurti; “Ebeveynler çocuklarını seviyorlarsa milliyetçi olmazlar, kendilerini herhangi bir ülkeyle özdeşleştirmezler çünkü ülkeye tapınma savaşı getirir ve savaş oğullarını öldürür ya da sakat bırakır” der. Oysa çocuklarda sınıf bilinci yoktur. Onlar için okul bahçesinde oyun arkadaşlarının bir Kürt, Alevi, Roman, Ermeni, Mihellemi, olmasının önemi yoktur. Bunu okulda ya da evde öğreniyorlar. Bu bakımdan bizler kendi korkularımız, hazlarımız ve önyargılarımız üzerinden çocuklarımıza bir yaşam anlayışı dayatmamalıyız.

Bu yüzden eğitimde “organik eğitim” anlayışını devreye sokmamız gerekecektir. Nasıl bir bahçıvan bitkisini kimyasal bir takım ilaçlarla erken yetişmesini sağladığında toplum sağlığına zararlı ürünler yetiştirmiş oluyorsa aynı şekilde çocukların tabiatına, doğal gelişim özelliklerine aykırı bir takım üsten kumanda edilen, kanun ve yönetmeliklerle, militarist uygulamalarla ve eğitim anlayışıyla insanlığa zararlı bireyler yetiştirmiş oluruz. Epeydir yeni eğitim reformu çerçevesinde yapılan tartışmalara baktığımda ne yazık ki kimsenin meselenin özüne dönük ciddi bir öneri sunmadığını görmekteyim. Oysa eğitim adına asıl tartışmamız gereken alan teknik bir takım değişiklikler değil eğitimin anlayış ve uygulama olarak hâlâ eski yasa ve yönetmeliklerin tahakkümü altında olması meselesidir. MEB Teşkilat Kanunu’nda yapılan önemli değişikliği saymazsak eğitim hâlâ eski anlayış ile şekillenmektedir. Bu bakımdan yeni eğitim reformunu kısaca değindikten sonra yapılması gerekenleri kısaca değinmek istiyorum.

Eğitim reformu ne getiriyor

Eğitimde köklü bir değişiklik olarak takdim edilen eğitim reformunun ilk gündeme geldiği günden bu yana bir dizi değişiklikten geçmesine rağmen hala tartışmalar devam ediyor. Çünkü bu yıl 60-66 aylık çocuklarında sisteme dâhil edilmesiyle okullar bir hayli sorun yaşayacak gibi. Oysa ebeveyn eğitimine öncelik verilerek çocukları daha fazla aile ortamında tutmak gerekirdi. Ya da bu yığılmayı önlemek için Finlandiya örneğinde olduğu gibi ilköğretim için derslerin günlük 4 saate çekilmesi planlanabilirdi. Hatırlarsanız tasarıda 4 yılın sonunda evde eğitimin yolunu açacak bir düzenleme vardı. Bu özellikle kız çocuklarını eve kapatacağı ve ilk sekiz yıl okula gitmenin eskiden olduğu gibi devam edeceği gibi endişelerle kaldırıldı. Şimdi ikinci 4 yıldan sonra evde eğitim imkânı sunuluyor ama bu imkândan da dileyen herkes yararlanamayacak. Yeni modelin ilk 4 yıldan sonra eğitimi okul dışına taşıyacak olması olumlu bir gelişmeydi. Bu uygulama zamanla evde eğitim (homescooling) modelinin işlerlik kazanmasına yol açacak dolayısıyla diğer farklı alternatif eğitim modellerinin de hayat bulmasını kolaylaştıracaktı. Serbest eğitim piyasanın önündeki engel olan Tevhid-i Tedrisat kanunun da yol açtığı bu tıkanma başından giderilebilirdi.

Şimdi yeni sisteme göre eğitim, üç kademede gerçekleştirilecek. Birinci kademe ilköğretimin ilk 4 yılını oluşturacak. İkinci kademe ise ‘ortaokul’ evresi… Yani 5’inci sınıfla beraber öğrencilere kendilerinin belirleyeceği alanlarda eğitim yapma imkânı sunulacak. Bu aşamada öğrenciler, ortaöğretim programlarına hazırlanmalarını sağlayacak dersler alacak. Temel derslerin yanı sıra öğrenciler, seçmeli dersler tercih edebilecek. Seçmeli dersleri ve içeriklerini Milli Eğitim Bakanlığı, yönetmelikle belirleyecek. Öğrenciler 5, 6, 7 ve 8. sınıfta seçmeli derslerde ister sosyal ister sayısal alanda veya mesleki yoğunluklu eğitim alabilecek. Seçmeli ders saati, ilerleyen sınıflarda artacak. Bu dersler, öğrencilerin seçecekleri lise türlerini etkileyecek.

Sistem reforme edilmezse yeni model tıkanır

2012 model bir eğitim sistemi olmasına rağmen bakıldığında eğitim hayatını tanzim eden bazı kanunların kabul tarihinin çok eski olduğunu görmekteyiz eğer bu alanda reforma gidilmezse yeni modelin ileriki yıllarda tıkanması gecikmeyecektir. Örneğin 1973 tarihli MEB Temel Kanunun Madde 10’u “Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasa’da ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır” diyerek devam eder. Demokrasi ilkesinde “ancak” diye başlayan ve eleştirmeyi fırsat tanımayan cümleler yer almaktadır. Diğer taraftan kabul tarihi 1930 olan ilk ve orta tedrisat muallimlerinin terfi ve tecziyeleri hakkındaki kanun var. Ayrıca andımız, kılık kıyafet ve nöbetçi öğrencilik gibi birtakım uygulamalar da devam etmektedir.

Bu bakımdan yeni sistemle ilk yapılacak değişiklik; her gün çocuklara askerî komutlarla ezberlettirilen “andımız” adlı yemin metninin kaldırılması olmalıdır. Bu yıl 5,5 yaşında çocukların okul bahçesinde hizaya sokulup sokulmayacağı, rahat hazır ol komutlarıyla onlara andımızın okutturulup okutturulmayacağı konusunda bakanlık bir açıklama yapmak durumundadır. 5,5 yaşındaki çocukların hizaya sokulmaların ne pedagojik ilkelerle ne de evrensel hukukla bağdaşmayacağı da ayrıca bilinmelidir. Eğitim, gerek anlayış ve gerekse uygulama alanı olarak toplumun beklentilerine cevap verebilecek özgürlükçü bir çerçevede ele alınmalıdır. Kısaca eğitim ideolojik endoktrinasyon kurumu olmaktan artık çıkartılmalıdır. Başındaki “Milli” sıfatı kaldırılıp genel ifadeyle “Eğitim Bakanlığı”na dönüşmelidir. Eğitim gibi evrensel bir alanın ulusal sınırlar içerisine hapsedilmemesi daha doğru bir yaklaşım değil midir?

Diğer taraftan “Nöbetçi öğrencilik” uygulamasına da son verilmelidir. Miadını dolduran, yüksek teknolojiyi, gelişen yaşam anlayışlarını ve yenilikleri artık kaldıramayan Tevhidi Tedrisat yasası da kaldırılmalıdır. Eğitimde özel sektör teşvik edilmeli, toplum ihtiaç hissettiği din adamını ve meslek adamını kendi kuracağı özel okullar kanalıyla yetiştirebilmelidir. Devlet, özel finans seçenekleriyle yoksul ailelerin çocukları için kaliteli eğitim öğretim ortamları sunmalıdır. Ve mümkün olduğunca eğitimi topluma bırakmalıdır. Müdürler torpille değil seçimle iş başına gelmeli, modern demokratik ülkelerde olduğu gibi okullara özerklik tanınmalı ve kamusal eğitim yerel yönetimlere devredilmelidir.

Diğer taraftan kılık kıyafet yönetmeliği de kaldırılmalıdır, öğretmen ve öğrencilerin istedikleri kıyafeti giyebilmelerinin yolu açılmalıdır. “Evde Eğitim” ya da bundan farklı olarak “Sanal Kamu ve Özel Okul” uygulamasının yasal çerçevesi çizilmeli ve serbest olmalıdır. Ders kitaplarının içeriği militarist unsurlardan tamamen ayıklanmalıdır. Yeni kitaplar daha özgürlükçü ve farklılıklara açık olmalıdır. Eğer eğitim özü itibariyle bir değişime uğramaz ve hâlâ tek parti zihniyetinin bir ürünü olarak işlev görmeye devam edecek olursa gelecek Türkiye adına sunacağı hiç bir katkı olmayacaktır. Aksine korku, nefret ve tek bir anlayışı nesilden nesile aktarma aracı olmaya devam edecektir. En önemlisi de başında da ifade ettiğimiz gibi hayata sevgi ve merhametle bakan özgür, ahlak, vicdan ve erdem sahibi bireylerden yoksun kalacağız. Bu aynı zamanda insanlık adına da büyük bir kayıptır.

Taraf, 02.09.2012

Devlet din eğitimcisi olabilir mi?

Antalyalı bir vatandaş çocuğunun din derslerinden muaf olması için mahkemeye başvurdu. Danıştay 8. Dairesi, bu başvuruyu birçok gerekçe ileri sürerek reddetti. Vatandaşın din dersinden muaf olma talebini reddeden mahkemenin ileri sürdüğü gerekçeler arasında din dersinin anayasal olarak zorunlu olması ve yapılan son düzenlemelerden sonra din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin objektif, çoğulcu ve inançlar üstü bir muhtevaya kavuştuğu şeklindedir. Danıştay 8. Dairesi’nin vermiş olduğu devlet-din eğitimi ilişkisi ve din özgürlüğü konusu üzerinde ciddiyetle durmamızı gerekli kılmaktadır.

Her şeyden önce çocuğunun din dersinden muaf tutulmasını isteyen baba, din ve vicdan özgürlüğüne uygun bir talepte bulunmuştur. Ebeveynin çocuğuna din eğitimi alıp aldırmama hakkı vardır. Ancak mahkeme vermiş olduğu kararla bu hakkın kullanımına engel olmuştur. Burada sorun olan babanın talebi değil, mahkeme kararıdır.

1982 anayasasının 24. Maddesindeki düzenleme ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri’nin okullarda zorunlu olarak yer alması, çok ciddi bir sorundur. Zorunlu din dersi uygulaması, bir 12 Eylül icadıdır. Din derslerinin anayasal bir madde ile zorunlu bir statüye kavuşturulması din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bir düzenlemedir. Mevcut anayasal düzenleme, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini dokunulamaz ve değiştirilemez bir statü kazandırtmaktadır. Din eğitimi konusunda din ve vicdan özgürlüğüne uygun bir uygulamaya geçmemiz için, din derslerinin anayasada ifade edilen zorunlu statüsünün kaldırılması gerekmektedir. Ancak Danıştay vermiş olduğu kararla, mevcut uygulamanın aşılmazlığını ortaya koymuştur.

Din ve vicdan özgürlüğü, tek boyutlu bir özgürlük kategorisi değildir. Din ve vicdan özgürlüğü, dini yaşama özgürlüğünü, dinden özgürleşme özgürlüğünü ve toplumsal alanda dini yaşama özgürlüğünü kapsamaktadır. Çoğu zaman din özgürlüğü, sadece dindarların dini yaşama özgürlüğü olarak anlaşılmakta, din dışı inanç, felsefe ve yaşam tarzlarını benimseyenlerin dinden kendilerini özgürleştirme hakları ihmal edilmekte veya önemsizleştirilmektedir. Mahkeme vermiş olduğu kararla asıl olanın dini yaşamak ve din eğitimi almak olduğunu, din eğitimi almama ve dinden özgürleşme hakkını ise marjinal ve önemsiz bulduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır. Mahkemenin vermiş olduğu karar, hem dindara hem ateiste din dersini zorunlu tutmaktadır. Bu karar, din dersini almak isteyen kişileri marjinalleştirmekte, ötekileştirmekte ve önemsizleştirmektedir. Mahkeme, bireyden çok din dersinin kendisini önemli ve öncelikli görmektedir.

Ortaöğretimde okutulan dersin ismi Din Kültürü ve Ahlak Dersi olmasına rağmen, uygulamada ve muhtevada bu ders, resmi sınırlar dahilinde İslam, ahlak ve toplumsal değerlerin endoktrine edildiği bir faaliyettir. Mevcut din dersinin objektif, çoğulcu ve inançlar üstü bir muhtevaya kavuşturulduğunun söylenmesi, bir gerçeklikten çok bir miti ifade etmektedir. Mevcut ders kitaplarına Alevilikle ilgili on-on beş sayfalık bilgilerin eklenmesi, din derslerini çoğulcu ve objektif hale getirmemektedir. Müfredata sadece resmi çizgiyle uyumlu olacak şekilde Aleviliğe dair bilgiler eklenmiştir. Yani dersin muhtevasında niteliksel bir değişme olmamıştır. Yapılan değişiklik muhtevanın niceliğinde olmuştur. Burada sorun dersin muhtevasından çok dersin niteliği sorunudur. İnsanlara anayasal düzenleme ile zorla din eğitimi aldırılması sorundur. Başka bir ifade ile dersin zorunlu olması, sorundur. Dersin zorunlu olmaktan çıkarılarak seçmeli hale getirilmesi gerekmektedir. Din dersini zorunlu olmaktan çıkarmak yerine ders kitaplarında niceliksel değişiklikler yapma yoluna gitmek, din ve vicdan özgürlüğü açısından olumlu uygulamaların önünü açmamaktadır. Danıştay’ın kararı, yapılan şekli düzenlemelerin din ve vicdan özgürlüğü aleyhine kullanılacağının iyi bir örneğini oluşturmaktadır.

Türkiye’de devlet en büyük din eğitimcisi konumundadır. AB ülkeleri içinde anayasasında hem laikliği zikreden, hem din ve vicdan özgürlüğünü ifade eden, hem din dersini zorunlu kılan tek ülke Türkiye’dir. Tevhid-i Tedrisat Yasası, din eğitim ve öğretimini tamamen bir devlet faaliyetine indirgemektedir. Başka bir ifade ile devlet, din eğitimi üzerinde tekel kurmuştur. Devletin karışmasının ve müdahale etmesinin meşrulaştırılamayacağı alanların başında din ve din eğitimi gelmektedir. Devletin din eğitimi üzerinde tekel kurması, fiilen din ve vicdan özgürlüğünün ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Devletin din eğitimi ve öğretimi vermek gibi bir görevi yoktur. Dindar bireyler ve gruplar din eğitimi alıp verebilirler. Devletin dindar insanların yerine kendisini ikame ederek din eğitimciliği rolüne soyunması, dini hayata yapılan çok ciddi bir müdahaledir. Din eğitiminin kendisi sorun değildir. Sorun olan devletin din eğitimcisi rolüne soyunması ve din eğitimini tekeline almasıdır. Danıştay, din eğitimini vermeyi devletin doğal hakkı saymakta ve din eğitiminden muaf olma talebini marjinal bir kişisel talebe indirgemektedir. Son mahkeme kararının, sadece bir vatandaşın din dersinden muaf olma talebini reddetmenin ötesinde bir anlamı vardır. Danıştay, bu kararı vermekle aslında din eğitimi üzerindeki devlet tekelini savunmayı amaçlamaktadır.

Din ve vicdan özgürlüğü, ebeveynlere çocuklarını istedikleri inanç, felsefe ve ahlak sistemine göre yetiştirip yetiştirmeme hakkı vermektedir. Devletin, din eğitimi üzerinde tekel kurması, aslında devletin ebeveynin yerine geçmesi anlamına gelmektedir. Danıştay kararı, din eğitimi konusunda ebeveynin değil devletin tek karar verici olduğunu ilan etmektedir. Devletin din eğitimi üzerindeki tekeli ortadan kaldırılmadan özgürlükçü ve çoğulcu bir din özgürlüğü ve eğitimi uygulaması gerçekleşmeyecektir. İnsan haklarının ve bireysel özgürlüklerin devlete karşı korunabilmesi için devletin din eğitimi alanındaki tekeli kırılmalıdır.

Taraf, 03.09.2012

Amaç hükümeti 90’lara döndürmek

PKK’nın ve BDP’nin Şemdinli’yi kurtarılmış bölge gibi göstermeye çalışmasının amacının ne olduğunu dün yazmıştım:

Terör örgütü ve siyasi uzantısı, Şemdinli’de girişilen “halk ayaklanması” macerası fiyaskoyla sonuçlandıktan ve halktan destek alamayan teröristler dağ başında yapayalnız kaldıktan sonra, şimdi de 700 kişiyle 400 kilometrelik bir alanı tuttukları, Türkiye sınırları içinde bir toprak parçasını ele geçirdikleri ve “kurtarılmış” bir bölge yaratmayı başardıkları propagandasıyla hem Türkiye kamuoyunun moralini bozmak hem dünya kamuoyuna “Arap Baharı’nın Türkiye’ye de sirayet ettiği; Türkiye’de de tıpkı Suriye gibi bir iç savaşın başladığı görüntüsü vermeyi umuyorlar.

Ama sadece bu değil. Bu temel amacın yanı sıra, yürütülen propagandadan umduğu başka bir amacı daha var PKK-BDP hareketinin: Hükümeti tahrik ederek 90’lı yılların çizgisine döndürmek…

“Halkını vuran ordu” tablosu

Şöyle bir düşünün; Selahattin Demirtaş’ın üstüne basa basa devletin Şemdinli’ye giremediğini açıklamasının, buna paralel olarak birçok yayın organının “devlet terör karşısında zaafa düştü, hakimiyeti kaybetti” diye yazıp çizmesinin devleti yönetenler üzerindeki etkisi ne olabilir? Bu “zaaf” görüntüsünü bir an önce ortadan kaldırmak üzere gözü kara bir saldırıya girişmek… Öyle değil mi? İşte PKK ve BDP’nin bu propagandadan ikincil amacı da bu… Devlet bu zafiyet görüntüsünü ortadan kaldırmak için sap saman demeden gözü kara bir saldırıya girişecek, teröristlerin yanında birçok masum insan da mağdur edilecek… Böylece ortaya “halkını vuran ordu” tablosu çıkacak… Bu tablo üzerinden “Esed-Erdoğan” “Türkiye-Suriye” benzetmeleri yapılacak…

Aslında hükümet bu planın baştan beri farkında olduğu için, Şemdinli’deki girişime karşı mücadelede son derece dikkatli bir yol izledi. O günlerde bazı yorumcuların “Şemdinli operasyonu neden bu kadar uzun sürdü, yoksa ordu PKK’yla baş edemiyor mu” eleştirilerine rağmen çizgisini değiştirmedi.
Neydi bu çizgi?

“Uzun sürede ama az kayıpla”

Hürriyet Gazetesi’nden Şükrü Küçükşahin 13 Haziran tarihli yazısında hükümetin Şemdinli’de izlediği çizgiyi şöyle anlatıyordu:

“Bu arada Şemdinli operasyonu niye uzun sürdü onu da açıklayalım. Süreci tamamen sivil kadrolar yönetti. Komutanların ifadesi ile vali ‘git’ dedi, asker gitti. Vali, ‘kal’ dedi asker kaldı. Vali de süreci siyasi otoritenin ‘Öncelik hava harekatı. Yavaş da olsa, emin ilerleyin. Uzun sürse de kayıp az olsun’ talimatına göre yönetti. Çünkü PKK, çok geniş bir alana mayınlar döşemiş, tuzaklar kurmuştu. Yani uzun operasyon, siyasi bir karardı ve siyaset sonuçtan memnun kaldı.”
Tabii biz de çok memnun kaldık…

Hükümeti önyargısız bir şekilde izleyebilen herkes, bütün o dönem boyunca “güvenlikçi politikalara döndü” diye suçlanıp duran iktidarın izlediği sakin tutumu, terörle mücadeleyi hukuk içinde ve sivil halka zarar vermeden yürütme iradesini gördü ve takdir etti.

Şimdi hükümet bir kez daha tahrik ediliyor. Şahinleşmesi için provoke edilmeye çalışılıyor. Yine bazı kalemler, Demirtaş’ın açıklamasından hareketle hükümeti “alan hakimiyetini PKK’ya kaptırmakla”suçluyor. Bazıları “Şemdinli olayları sırasında AK Parti Hükümeti’nin PKK terörünün üstüne yanlış gidişinin PKK’yı şımarttığını, hükümetin askeri birlikleri mümkün olduğu kadar alandan uzaklaştırarak şehit sayısını düşük tutarken PKK’nın alanda ister istemez etkinliğini artırdığını ancak İsviçre gibi ülkelerde güvenlik güçlerine uygulanabilecek hukuki kurallarla Güneydoğu Anadolu’da güvenlik güçlerinin elini kolunu bağladığını, PKK’yı ise rahatlattığını” söylüyor.

Bense hükümetin bu defa da tahriklere kapılmadan; “özgürlük mü-güvenlik mi” ikileminin gerçekte bir ikilem olmak zorunda olmadığını dosta düşmana ispatlayabileceğini düşünüyorum.

Dilerim AK Parti doğru bir mücadele çizgisiyle, bu eleştirileri yöneltenlere Türkiye halkının da İsviçre gibi ülkelerde uygulanan hukuki kurallara layık olduğunu bir kez daha gösterir.

Bugün, 01.09.2012

Şemdinli’ye bayrak dikmek

“Şemdinli ve Çukurca’da denetim PKK’da. Orada kara operasyonu yok.

Askeri noktalar gitti, yolları artık PKK denetliyor. İnanmayan bakan veya bir yetkili varsa, birlikte gidelim.”

BDP Eşbaşkanı Demirtaş, dün Taraf’a verdiği demeçte böyle demiş. Taraf da bu haberi, yani Türkiye’nin güneydoğusunda, Batı’nın haberi olmadan bir kurtarılmış bölge oluştuğu iddiasını manşetten vermiş.
Haber değerlendirmelerine karışacak değiliz elbette ama tepeye çıkardıkları bu “haber”in oldukça bayat olduğunu söylememize de kızmazlar herhalde.

Zira bu iddia hiç de yeni değil. PKK-BDP çizgisi bu iddiayı epey bir süredir dile getiriyor. Terör örgütünün giriştiği “Şemdinli’de halk ayaklanması başlatma” teşebbüsü fiyaskoyla sonuçlandıktan ve halktan destek alamayan teröristler dağ başında yapayalnız kaldıktan sonra şimdi de 700 kişiyle 400 kilometrelik bir alanı tuttukları, Türkiye sınırları içinde bir toprak parçasını ele geçirdikleri ve “kurtarılmış” bir bölge yaratmayı başardıkları propagandası yapıyorlar. Suriyeli PKK şefi Behruz Erdal’ın adamlarına yolladığı “Ne yapın edin, Şemdinli’de bir resmi dairede bir saat olsun PKK bayrağının dikilmesini sağlayın”talimatı da aynı propaganda çabasının bir parçası…

Buna karşılık hükümet ise PKK’nın bir karış toprağın bile denetimine sahip olmadığını; yapılan açıklamaların bir hayalden öte geçmediğini açıklıyor.

PKK’nın propagandasının asıl hedefinin dünya kamuoyu olduğu besbelli. Bütün çaba, Türkiye’de de tıpkı Suriye gibi bir iç savaşın başladığı görüntüsü verebilmek… Gerçi bir örgütün 700 silahlı adamla 400 kilometrelik bir alanı tuttuğuna, 1 milyonluk bir orduyu kara operasyonu yapamaz hale getirdiğine inanmak için sadece Türkiye gerçeklerinden, Kürt bölgesindeki halkın durumundan, ordunun ve güvenlik kuvvetlerinin gücünden habersiz olmak yetmiyor, aynı zamanda asgari askerlik bilgisinden de mahrum olmak da şart ama işte ya tutarsa hesabı… 

Haber doğru olsaydı ne anlama gelirdi?

Ama ben bu yazıda konunun bir başka boyutu üzerinde durmak istiyorum.
Eğer PKK Şemdinli ve Çukurca’yı ele geçirmiş; bayrağını da dikmiş olsaydı, bunun anlamı ne olurdu?
Eğer böyle bir şey olmuş olsaydı, bu iki yerleşim bölgesindeki halkın silahlı bir grup tarafından rehin alınmış olduğu bir durumla karşı karşıya olurduk. Hepsi bu…

PKK’nın açıklamalarını sanki bir başarı öyküsü gibi veren ya da tarafsız bir dil kullanan yayın organları, bir grup terörist bir alışveriş merkezini ya da okulu basıp içindekileri rehin alsaydı, acaba aynı dili mi kullanacaklardı? “Filanca örgüt filanca binayı denetimine aldı” mı diyeceklerdi?
Elbette hayır…

Peki Şemdinli ve Çukurca’da yaşayanların, bir binada kıstırılan insanlardan farkı nedir?
Tamamen kendi iradeleri dışında meydana gelen; hiçbir şekilde fikirleri sorulmadan ve bir emrivakiyle gerçekleşen bir olayla, seçmedikleri kişilerin “iktidar alanı” içinde yaşamak zorunda kalan bu insanların olayın asıl mağduru olacağını gören yok gibi…

İşte benim en çok garipsediğim nokta da bu… PKK’nın özerk bölge kurma, bağımsız Kürdistan oluşturma ya da federasyon kurma çabaları, üniter devletin akıbeti açısından ya da Türkler’in ülkelerinin bölünmesine razı olup olmayacakları açısından tartışılıyor ama Kürtler’in iradesinin hiçe sayılması açısından konuşulmuyor. PKK’nın herkesten önce Kürtler’in kendi kaderini tayin hakkını hiçe saydığı; onlara kendi yönetimi altında yaşamak isteyip istemediklerini sormadığı kimsenin umurunda değil.

Oysa PKK’nın bölgede silah zoruyla hakimiyet kurma girişimlerini gayrimeşru kılan temel nokta budur. Geri kalan her şeyi sorgulayabiliriz: Üniter devlet Allah’ın emri mi diyebiliriz. Kürtler ayrılmak için Türkler’in rızasını almak zorunda değil diyebiliriz. Ama PKK Kürtler’e sormadan, onların iradesini hiçe sayarak özerk bölge kurabilir diyemeyiz. En ufak bir demokrasi nosyonumuz varsa, bunu meşru göremeyiz.

Ama ne yazık ki Türkiye, Kürtler’in ensesine silah dayayarak kurulacak bir “kurtarılmış bölge”nin onlar için bir kurtuluş değil koyu bir esaret olacağını göremeyen “demokrat”larla dolu.

Bugün, 31.08.2012

Parasız eğitim yanılgısı

0

 

Yakında seçim yok ancak hükümet üniversite öğrencilerinden alınan harçları kaldırdı ve üniversitede “parasız eğitim” dedi.

Ve şu an hakkında dava açılan “parasız eğitim eylemcileri” görece bir zafer kazandı. Bu hamle toplumun geniş kesimlerince olumlu karşılandı ancak hiç kimse işin aslını sorgulamıyor, sorgulayanlar ise olaya AKP karşıtlığı ile bakıyor. Hâlbuki parasız eğitimin aslında parasız eğitim olmadığı, bunun bir çeşit sübvansiyon ve haksızlığı derinleştiren bir sorun olduğunun farkında bile değiliz.

Türkiye’de tarım üreticisinden sanayi üreticisine pek çok alanda sübvansiyonlar var ancak bu paraların nereden geldiği ise hemen hiç sorgulanmıyor. Sorgulanmadığı gibi hemen her sektör bunlardan pay alabilmek için siyasi parti ve hükümetleri etkilemek için büyük paralar harcamaktan çekinmiyor ve çoğu kez bu çıkar mücadeleleri ustalıkla kamufle edildiği için halktan destek alıyor. Hâlbuki sübvansiyonlar vatandaşların cebinden çoğu kez “ulusal çıkar” veya “milli menfaatler” ifadelerinin arkasına saklanarak yapılan açık bir hırsızlık. Sübvansiyon nedeniyle evimize giren pek çok şeyin fiyatı daha ucuz olabilecekken artıyor ve bizler önce vergi sonra da artan fiyatlarla iki kez soyuluyoruz. Üreticileri desteklemek adına yapılan yanlış sübvansiyonlar sektörleri geliştirmek yerine yıllardır yapılan yanlışların tekrarına, rekabet koşullarının zedelenmesine, piyasaya yeni girişlerin önünün kesilmesine ve daha önemlisi kalitenin yükselmesine engel oluyor.

“Parasız eğitim” altında talep ettiğimiz şey tüm sübvansiyonlar gibi eğitimin de vergilerle finanse edilmesidir ve bu paralarda hayatlarında hiç okul yüzü görmemiş ya da çocuklarını okula gönderememiş insanların da katkısı var ve bu paralar hemen her konuda olduğu gibi bu alanda da çok büyük bir müsriflikle harcanıyor. Parasız eğitim talebinin özünde eşitlik beklentisi olmasına rağmen bu modelin fakirlerden ziyade zenginlere yaradığı ise acı bir gerçek. Bugün Türkiye’nin en iyi okulları olarak gösterilen fen liseleri ile köklü Anadolu liselerinde okuyan öğrencilerin aile profillerine bakıldığında bu gerçek tüm çarpıcılığı ile karşımıza çıkıyor; Dünya Bankası’nın Türk eğitimine yönelik hazırladığı rapora göre, fen liselerine gidenlerin üçte ikisi, Anadolu liselerine gidenlerin ise yüzde 50’si Türkiye’nin en zengin kesimi olan yüzde 20’lik dilimdeki ailelerin çocukları. Öyleyse neden bu eğitimi çok rahatlıkla finanse edebilecek ailelerin çocuklarının eğitimini Türkiye’nin en fakir kesimleri finanse etsin ki? Yapılması gereken, fakir ve zeki çocukların okumalarını kolaylaştıracak bir sistemin kurulmasıdır. Kamu okullarında ve özel okullarda kontenjanlar dâhilinde başarılı fakir aile çocukları tam veya yarı bursluluk şeklinde desteklenmelidir.

Üniversitelerde harçları kaldırmak yerine daha köklü bir reforma ihtiyaç var. Fakir aile çocukları ile orta ve üst sınıf çocuklarını eşitsiz bir yarışa sokmak yerine üst sınıfları rahatlatacak alt sınıflara ise yol açacak modeller oluşturulmalıdır. İşin çözümü aslında çok basit, çözüm parasız eğitimde değil tam tersi paralı eğitimde. Okumak isteyen gençlerin önü açılmalı ama nasıl? Zengin ailelerin çocuklarını bedeli karşılığında istedikleri alanlara göndermelerine izin verilirken ekonomik durumu yetersiz ama okumak isteyen gençlerin istedikleri bir eğitim alanında -başarılı olma şartı ile- harcamalarının önemli bir kısmı devlet ya da vakıflar tarafından karşılanmalıdır. Ancak bu karşılama karşılıksız olmamalı, karşılığı ileride para ya da hizmet olarak tahsil edilmelidir. Çünkü yarın doktor, avukat, hâkim, savcı, mühendis, öğretmen vs. olduklarında harcadıkları emeğin karşılığını elde ettikleri kazanımlarla fazlasıyla alacaklar.

Komik bir burs anlayışımız var. Devlet herkese burs vermeye çalışırken, pek çok özel vakıf başarıya göre üniversite öğrencilerine yüklü miktarlarda karşılıksız burs veriyor. Örneğin bir özel vakıf, 2011 yılında burs vermek için koyduğu alt puan barajını 460 ile 490 arasında belirlemiş. Şimdi sormak lazım Kütahya’nın, Şırnak’ın, Diyarbakır’ın, Tekirdağ’ın ya da tüm Türkiye’nin arka varoşlarında yokluklar içinde mücadele eden kaç fakir öğrenci bu barajı geçebilir? Bu çocukların çoğu ellerinden geleni yaparak geleceklerini kurtarabilmek adına çeşitli üniversitelere yerleşiyorlar. Ve çoğu aile çocuklarının eğitim hayatı boyunca açlık sınırının altında bir yaşam sürmek zorunda kalıyor.

ABD ve Avrupa ülkelerinde pek çok devlet ve vakıf üniversitesi bağışlarla yaşıyor. Çünkü kontenjanları her isteyene açık, parası olan veliler çocuklarını istedikleri üniversitelerde yüklü miktarda bağışlarla okutuyor ve bu bağışlar sayesinde onlarca fakir öğrenci okuma imkânına kavuşuyor. Türkiye’de üst sıralarda yer alan üniversitelerde de benzer bir sisteme geçilebilir ve zenginler muhtemelen ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi gibi üniversitelerde çocuklarını okutmak isteyecektir. Bu okullar kontenjanlarının bir kısmını zengin çocuklarına yüklü bedellerle açsa ve buradan gelecek paralar ile daha çok fakir genç bu okullarda ekonomik sıkıntı çekmeden okusa iyi olmaz mı? Eğitimin parasız olmasında inat etmenin hiçbir mantıki gerekçesi olmadığı ortada ancak önyargılar o kadar güçlü ki basit gerçekleri görmek ve aklıselim ile yaklaşmak mümkün olmuyor.

Zaman, 31.08.2012

 

Suriye’nin Türkiye’yi Pakistanlastırma tehlikesi var mı?

 

Türkiye olarak zor bir dönemden geçi-yoruz. Bir taraftan Suriye’deki iç savaştan kaçanların oluşturduğu ve sayıları seksen bine ulaşan göçmen sorunu; diğer yandan Esed rejiminin ve dostlarının Türkiye’nin Suriye’ye yönelik izlediği dış politikasını değiştirmek için oynadığı şeytani oyunlar ve nihayet tüm bu gerginlik ortamını kendi çıkarları için kullanmak isteyen PKK’nın şiddeti yaygınlaştırma hamleleri Türk kamuoyunu germeye başladı.

Hatırlayalım. Türkiye Arap Baharı denen süreçte haklı ve doğru biçimde Ortadoğu’nun otoriter sistemlerini değiştirmek için sokağa dökülen halkların yanında yer aldı. Tunus ve Mısır’da değişim kısmen daha kolay gerçekleşti. Libya’da NATO dış destek sağlayarak muhalefetin Kaddafi yönetimini devirmesine yardımcı oldu. Türkiye bu üç ülkedeki değişimde de, bazen sözle (Mısır ve Tunus) bazen de askeri yöntemler kullananlara destek sağlayarak (Libya) devrimlerin gerçekleşmesine hem katkı sağladı hem de izlediği politikasıyla dünya kamuoyunda ve bölge halkları nezdinde ciddi takdir topladı. Halkların gönlünü ve kalbini kazandı.

SURİYE’NİN TEMEL FARKI

Suriye ise Arap devrimleri içinde en kanlı halkalardan biri haline geldi. Esen güçlü demokrasi rüzgarı bir buçuk yıl önce Şam sokaklarına ulaştığında Türkiye beklendiği gibi tavrını değişimden yana belirledi. Esed yönetimiyle kurduğu ilişkilerine güvenerek değişimin düzenli biçimde gerçekleşmesi için telkinlerde bulundu ve bir süre sonra da Esed yönetimi ile bağlarını kesti. Suriye muha-liflerinin Türkiye’de toplanmasına müsaade etti. Suriye’nin dostları grubunun kurulması için Arap Birliği ile birlikte öncülük etti. 2012 Nisanında İstanbul’daki toplantıda Suriye muhalefetinin Misak-ı Millisi’nin hazırlanması ve yayınlanmasına destek verdi.

Ancak gelişmeler Türkiye’nin istediği istikamette gitmedi. Uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Rusya ve Çin’in vetosu nedeniyle Suriye konusunda adım atamadı. Karar tasarıları her defasında (üç kez) veto edildi. Başbakan Erdoğan’ın Moskova, Pekin ve Tahran ziyaretleri ise bu başkentleri ikna etmede yetersiz kaldı. ABD ise elini taşın altına koyacak güç, cesaret ve liderlik gösteremedi. Bu süre zarfında, Suriyeli muhalefete yönelik dış destek yalnızca S. Arabistan ve Katar’ın finansman ve lojistik desteği ile silah sevkiyatı şeklinde oldu. Türkiye insani yardım ve göçmenlere kucak açan bir kardeş ve komşu ülke olarak kaldı. İçeride muhalefet ne yazık ki kendi iç dağınıklığı ve yetersiz dış destek nedeniyle Esed’in ağır silahları ve hava unsurları karşısında kesin galibiyet kazanmada yetersiz kaldı. Şimdi hem insani kayıplar artıyor hem de göç dalgası giderek genişliyor.

TÜRKİYE ÇOK ETKİLENİYOR

Türkiye Suriye’deki gelişmelerden en çok etkilenen ülke konumunda.

Pek çok nedenden dolayı Suriye’deki gelişmeler en çok Türkiye’yi etkiliyor.

Öncelikle, göç ile Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin barınma ve iaşe gibi giderleri var. Bundan daha önemlisi göç alan şehirlerde asayiş ve güvenlik sorunları artmaya başladı. Gelenlerin ne kadarı gerçekten masum ve mağdur insanlar, ne kadarı Suriyeli Esed rejiminin istihbarat elemanı olduğu ve ne kadarının PKK veya diğer terör gruplarına mensup militanlar olduğunu ayırt etmek ve içeri girdikten sonra bu insanları tek tek kontrol etmek hiç kolay değil.

İkinci olarak Suriye’deki gelişmelerin PKK terörü üzerindeki etkisidir. PKK ile otuz yılı aşkındır mücadele veren Türkiye artık sorunu siyaseten çözme noktasına gelmişken ve içerideki demokratik sistemini derinleştirecek adımlar atmaya başlamışken, bu gelişmelerden baştan beri rahatsız olan PKK ve şiddet yanlısı gruplar şimdi yeniden şiddet eylemlerini artırmışlardır. Çukurca olayından başlayıp Şemdinli ve Gaziantep eylemlerine uzanan çizgide Şam ve Tahran rejiminin Türkiye’nin bölgesel politikasından duyduğu rahatsızlıkların izlerini okumak mümkündür. PKK ise inanılmaz bir manevra alanı bulmuştur.

TEDBİR ALMALIYIZ

Üçüncüsü ise Suriye’deki rejim değişimi hızla gerçekleşmez ve düşük yoğunluklu bir iç çatışma süreci uzarsa, böyle bir şiddet döngüsünün Türkiye’nin güvenliğine, ekonomik yapısına ve hatta siyasi-demokratik istikrarına olumsuz etkileri artarak devam edecektir. Nasıl Afganistan’daki uzun iç çatışma süreci Pakistan’ın siyasi ve ekonomik istikrarını çökertmiş ve uluslararası prestijine ve güvenliğine zarar vermişse, Suriye’deki gelişmeler, Irak ve Lübnan da birlikte düşünüldüğünde gelecek yıllarda Türkiye’nin Pakistanlaş(tırılması)ması tehlikesine yol açabilir. Pakistan Afganistan’daki kendine yakın grupları desteklemek ve insani ve siyasi nedenlerle kabul ettiği göçmenlerin yarattığı dinamikler nedeniyle zaman içinde hem şiddet sarmalına sürüklenmiş hem de ABD gibi ülkelerin hedefi haline gelmiştir. Unutmayalım ki, Taliban’ın yaratılması dahil Afganistan ile ilgili her operasyon Pakistan üzerinden; çoğu zaman da ABD istihbaratıyla birlikte planlanmış ve yürütülmüştür. Sonunda Afganistan’daki gruplar arası çatışmalar ve mücadeleler bir şekilde Pakistan’a sıçramış; etnik, mezhepsel ve dini temelli şiddet Pakistan siyasetini rehin almıştır.

Son Gaziantep saldırısı bu bağlamda planlama, strateji ve kullanılan yöntem ve seçilen hedefler bakımından Pakistan’daki eylemleri hatırlatmaktadır. Türkiye bu tehlikenin en azından farkında olmalıdır. Bu bağlamda göçmenlere yönelik olarak destek elbette devam etmelidir. Ancak uluslararası camiayı ikna ederek Suriye içinde güvenli bölgeler oluşturulması projesine ağırlık verilmelidir. Terörle mücadele için demokratik açılımlardan vazgeçilmeden yeni mücadele stratejileri geliştirilmelidir. Bu arada toplum özellikle mezhep temelli propaganda ve provokasyonlara karşı psikolojik olarak hazırlanmalıdır. Başta Alevi ve Kürt vatandaşlarımız olmak üzere herkese bu ülkede özgür ve eşit yurttaşlar olduğu hissettirilmelidir. Bugün kardeşlik ve dayanışma zamanıdır.

Yeni Şafak, 31.08.2012

 

Siyaset bitti mi?

0

Bugün siyasetin alanını daraltan, siyasete müdahale eden siyaset dışı aktörler yok. Darbe girişimleri ve hukuksuz uygulamaları deşifre edilen, üst düzey mensupları yargılanan ordu artık siyasetin dışında görülüyor.

 

12 Eylül referandumuyla yeniden yapılanma sürecine giren yargı da siyaseti tanzim etme misyonunu bırakmış durumda. Kısaca ‘Kemalist-askeri vesayet’in kurumları bugün siyaseten etkisizler.

Dolayısıyla ‘siyasal alanın’ düne göre genişlemesi beklenir. Ancak fiili durum pek de öyle değil. İşin ilginci, bunda siyasetin bizzat kendisinin payına düşen ciddi bir sorumluluk var. Yani, bugün siyasetin alanını daraltan ‘siyaset dışı aktörler veya kurumlar’ değil, siyasal alanın yeni aktörlerinin özellikleri.

Bu özelliğin başında ‘tekelci bir siyasal hegemonya’ geliyor; tek bir parti, daha doğrusu onun lideri bütün siyasal alanı ‘domine ediyor’. Diğer bütün siyasal aktörler ‘etkisiz ve önemsiz’ görülüyorlar.

Siyaset sahnesindeki ‘hegemonya’, siyaseti yani dinamik toplumsal tartışma ve müzakere zeminini bastırıyor. Farklı fikir, çıkar ve kimlik taleplerinin sürekli etkileşim içinde yeniden müzakere edildiği bir süreç olarak ‘siyasetin sonu’nu yaşıyoruz sanki.

Egemen siyasal parti, daha doğrusu bunun lideri dışında başka bir ‘aktör’ yok siyaset sahnemizde. Geriye kalanlar (içeride veya dışarıda) siyaseten etkisiz eleman. Ne varlıkları anlamlı ve işlevsel ne de görüş ve tutumları.

Sonuçta ‘siyaset yapmak’ isteyenler ‘hakim parti’ye katılmak zorunda kalıyorlar, çünkü onun dışında bir siyaset alanı görülmüyor. Ancak, ‘yeni veya potansiyel’ siyasal aktörlerin farkında olmadıkları, ‘hakim parti’ içinde de ‘siyaset’in yapılmadığı. Paradoksal gibi görünse de ‘hakim parti’nin içinde kabul gören siyaset yapma tarzı, ‘siyasetsizleştirme’. Geçmişin etkin veya bugünün potansiyel aktörleri parti içindeki siyasetsizlik siyasetiyle kendi başlarına birer ‘aktör’ olmaktan çıkıyorlar. Bugün partide sadece gücü değil ‘temsil kabiliyeti’ olan tek isim ‘lider’. Geriye kalanların ne toplumsal ne de siyasal bir karşılıkları var; dolayısıyla ne de güçleri. Acaba neden ve nasıl? Düşünmeleri gerek bunun üzerinde.

Böyle bir siyasal iklimde Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in ulusal mutabakat girişimi pek makbul karşılanmadı. ‘Muhtıra’ diyen de oldu, ‘usul ve yöntem bakımdan yanlış’ olduğunu söyleyenler de. Çevresinde ‘otonom siyasal aktörler’ görmeye alışkın olmayan iktidar partisi Cemil Çiçek’in girişimini hoş karşılamadı.

İçeriği tartışma götürür. Zaten Çiçek’in kendisi de ‘ister beğenirsiniz ister beğenmezsiniz’ diyor. Ama tartışılabilir, geliştirilebilir, eksiklerine rağmen bir başlangıç noktası olarak bile düşünülebilir. Ama gelen tepkilere baktığımızda ‘içeriğin’ hiçbir önemi yok.

Türkiye siyasetinin oyun kurucuları ‘otonom bir siyasal aktör’ görmek istemiyorlar; herkes kendilerine ‘eklemlensin’, aktörler ve kurumlar hiyerarşik olarak altlarında yer alsın istiyorlar. Dolayısıyla Meclis Başkanı, yani Türkiye’de ‘siyaset kurumu’nu temsil eden bir kişi siyasal partilere ve kamuoyuna bir çağrıda bulunduğunda ‘rol çalmakla’ itham ediliyor.

Hakim parti siyaseti kilitleyip, siyaset üzerinden toplumsal müzakereleri kapatmayı bir siyaset tarzı olarak tercih edebilir. Ama siyasetin doğası bu kilitlenmeyi kabul etmez. Diyelim ki ‘Meclis Başkanı rol kapmaya çalışıyor,’ iktidardan, siyasal partilerden. Peki o zaman neden siz rolünüzü oynamıyorsunuz da kaptırıyorsunuz?

Siyasal projeler, aktörler ve inisiyatifler bakımından müthiş bir fakirleşme içindeyiz. Dünün tüm dinamik toplumsal ve siyasal aktörleri kenara çekildiler. Genç Siviller bile ortalıkta yok.

Acaba artık siyasete lüzum mu yok? Aktörleri, değerleri, projeleri ve aktiviteleriyle siyaset sadece askeri vesayet karşısında gerekmez, onlarla mücadele için icat edilmiş değiller. Dolayısıyla askerler pratikte etkisizleştirildiklerinde de ‘siyaset’ bitmez. Askerî vesayet yok diye toplum siyaseti bırakacak değil; kimse de ‘daha ne istiyorsunuz?’ demesin. Siyasetsiz, yani itirazsız bir toplum henüz icat edilmedi.

Zaman, 31.08.2012