Ana Sayfa Blog Sayfa 410

Ah bu arşivlerin gözü kör olsun!

“Dersine iyi çalışsın, yoksa mahcup olur” diyor Nuray Mert (BirGün, 18.2.2013)

Meğer yazısının tarihini yanlış yazmışım. 10.1.2009 değil, 10.9.2009 olacakmış. Mert, bu vahim (!) yanlışımı delil gösterip “yazısını okumadığıma, kulaktan dolma söylentilerle yola çıktığıma” hükmetmiş.

Aslında dersime iyi çalışırım. Alıntıların doğru ve sağlam olmasına dikkat ederim. Sözkonusu yazıyı yazarken de Mert’in 2009’da yazdığı bütün yazılara baktım, notlar aldım. Ama insanız nihayetinde, hepimizin gözünden kaçan hatalar olabilir.

Nitekim Mert de, benden bahsederken bir yerde “Çosun”, bir yerde de “Çoşkun” yazmış. Şimdi ben de bu yanlışa işaret edip “Mert, önce dersine çalışsın, soyadımı doğru yazmasını öğrensin de, ondan sonra gelsin tartışalım” mı diyeyim? Demem, çünkü bu tür yanlışlara takılmanın argümanı olmayanların sığınağı olduğunu bilirim; özü tartışmayı tercih ederim.

Öze gelince, sanırım Mert iki konudan çok rahatsız olmuş: İlki, Ertuğrul Özkök ile aynı kefede değerlendirilmesine çok kızmış. Kendisi ile Özkök’ün tavrı arasında hiçbir düşünce akrabalığı olmadığını okuması yazması olan herkesin kolayca tespit edebileceğini” belirtiyor.

Okur-yazar olmadığımdan olsa gerek, ben aralarında anlamlı bir fark görmedim. Sahiden göremedim. Geçmişte Mert, bugün de Özkök benzer “hassasiyetlerin” altını çiziyorlar; Cumhuriyet’in fay hatlarının sürekli gündeme getirilmesinin, buralarda yüzleşme ve değişim taleplerinin yükselmesinin sıradan Türkleri bir sıkıştırılmışlık duygusuna ittiğini belirtiyorlar. 

Yazının devamını Taraf Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Demokrasi davalarında durum

0

Cumhuriyet tarihinin demokrasi açısından en mühim davaları olan Ergenekon ve Balyoz davaları etrafında tartışmalar sürüyor. Bu davalardan memnun olmayanlar, onların asıl mahiyetini ve muhtevasını halktan gizlemek, davaları önemsizleştirmek, sonuca ulaştırılmalarını engellemek için var güçleriyle çalışıyor.

Bu uğurda açık ve örtülü, doğrudan ve dolaylı yollara başvuruyor. Dezenformasyon taktiklerinden çarpıtmaya ve savcı ve yargıçları tehdide kadar her yöntemi kullanıyor. Son zamanlarda yığınak yaptıkları yerler, bazı hasta sanık ve mahkûmların acıklı hikâyelerini kullanmak ve ordunun tutuklamalar yüzünden artık normal görevlerini ifa edemez duruma düştüğü havasını yaymak.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Milliyetçilik: Baş tacı mı, ayak altı mı?

Sinop ve Samsun’da taşkınlık yapanlar kimlerdi? Herkesin bir faili var; AK Parti’ye göre kalabalık CHP ve MHP’lilerden oluşuyordu, CHP’ye göre AK Partililerden.

Bence herkes doğruyu söylüyor. BDP’lileri linçe kalkışan kalabalıkta her partiden insanlar vardı, çünkü mesele parti değil milliyetçilik-ulusalcılık. Bir duygu, tutum ve duruş olarak milliyetçilik partiler üstü, değişik dozları ve farklı vurgularıyla adeta bir ‘ortak kimlik’. Hepimiz milliyetçiyiz… Zaten bu anayasal bir zorunluluk.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Liberaller Arasında 20 Yıl

 

Üniversitede kendi işiyle, böceklerle uğraşan bir öğretim üyesi olarak görev yapıyordum. Niyetim etliye sütlüye karışmadan kendi işimi yapmaktı.

Ne var ki, üniversiteler bildiğimiz üniversitelere benzemiyordu; aşırı derecede siyasallaşmış, aşırı derecede ideolojik olarak kadrolaşmış kurumlardı. Bilim adamlarımız devlet ideolojisini aşırı önemsiyor, Atatürk ilke ve inkılaplarını korumayı her türlü bilimsel faaliyetin üstünde tutuyorlardı. Bilim adamalarının odalarında çeşit çeşit Atatürk’ün resimleri asılı ve yakalarında Atatürk rozetleri takılıydı. Üniversitelere misafir olarak gelen yabancı bilim adamları bu durumu başlangıçta yadırgıyorsa da, zamanla onlar da bu durumu doğal karşılamaya başlıyorlardı.

Liberaller Arasında Bir Entomolog

1980 darbesinin lideri Kenan Evren yüksel tahsil yapmaya çalışan kız öğrencilerin başlarını örtmelerini hoş görmediğini açıklayan bir konuşma yapınca, YÖK, üniversite rektörleri ve öğretim üyelerinin büyük çoğunluğu durumdan kendilerine görev çıkarmayı zorunlu gördüler.

Çalıştığım bölümü ziyaret eden rektör yardımcısı bölüm öğretim üyelerini başörtüsü yasağının uygulanması konusunda uyardı, bu konuda müsamaha istemediğini söyledi. Zaten uyarmasına da gerek yoktu, herkes kendisince gayrete gelmiş, yasağın uygulamasına katkı sağlamaya çalışıyordu. Adı muhafazakâra çıkmış öğretim üyeleri bile, kendilerini güvenceye almak için, başını örten öğrencilere karşı gösterdikleri müsamahasızlıkla dikkati çekmeye çalışıyorlardı.

Ben her ne kadar konunun dışında kalmak istiyorsam da, başörtülü öğrencileri derse almakta bir sakınca görmeyen bir öğretim üyesi olarak rektör yardımcısının sözlerine kendimi muhatap saydım. Herkesin önünde rektör yardımcısına, kendimin bir öğretim üyesi olduğumu, hükümet komiseri olmadığımı söyledim. Rektör yardımcısı kararlı bir tavırla, “Başörtülüleri derse alanı yakarım” dedi; konunun tartışılacak bir tarafı yoktu…

Rektör yardımcısının “yakarım” sözünün bir şekilde altında kalmamam gerekiyordu.  Resmi ideolojiye bağlılılık ve başörtüsü konusunda üniversitelerin tutumunu eleştiren yazılar yazmaya karar verdim. Zaman ve Yeni Şafak’ta bu konularla ilgili olarak yazdığım birkaç yazım yayınlandı. Temel insan haklarını veya demokrasiyi savunmak için değil, kendime olan saygımı kaybetmemek için yazıyordum. Başım belaya girebilirdi; neyse ki üniversite yöneticilerinden hiç kimse bu gazeteleri okumuyordu.

Birkaç Cesur Adam

Liberal Düşünce Topluluğu’nun faaliyetlerini baştan beri takip ediyordum, ama onlarla tanışmam 2000 yılında oldu. Atilla Yayla ve arkadaşları bir sempozyum sebebiyle Adana’ya gelmişlerdi. Bu vesile ile onlarla tanıştım. Atilla Yayla, yazılarımı LDT’nin internet sitesine gönderebileceğimi söyledi. Böylece liberallerin arasına karışmış oldum. O günden sonra siyasi tavrımı soranlara “liberal” olduğumu söylemeye başladım. Bir ara yolum Ankara’ya düşmüştü. LDT’yi ziyarete gittim, orada Özlem Hanım, Seval Hanım, Berat ve Murat’la da tanıştım. Böcek bilimiyle uğraşan biri olmama rağmen, eksik olmasınlar, liberaller beni birçok toplantılarına çağırdılar, zamanla liberallerin birçoğu ile tanışma fırsatı buldum.

Kolektivizme ve devlet sultasına pek hoş bakmadığımdan, liberal görüşlere eskiden beri sempatim vardı. 1960’lardan, solculuğun pek rağbette olduğu bir dönemde, Vecihi Ünal diye bir yazarı hatırlıyorum. Galiba Akşam gazetesinde yazıyordu, Türk basınında liberalizmi savunan ender yazarlardan biriydi. O zaman Türkiye’de liberalizmi savunmak bugünkünden de zordu.

LDT liberalizmi akademik ortamda tanıtmak ve yaymak için çaba sarf eden, işin siyasi yönüyle pek ilgilenmeyen bir kuruluş olarak ortaya çıktı. Üniversitelerin içinde bulunduğu durumu düşünerek, Kazım Berzeg, Mustafa Erdoğan, Atilla Yayla ve arkadaşlarının boşuna bir çaba içinde olduklarını düşünüyordum. Ben, halkın üniversitelerden daha özgürlükçü olduğunu düşünerek, daha çok Besim Tibuk’un  LDP’sinden birşeyler bekliyordum. Sonuç benim düşündüğüm gibi olmadı. LDP halka inemedi ve Besim Tibuk’un partiyi bırakması ile de bitti. Buna karşın LDT düşünce dünyamızda hatırı sayılır bir başarı kazandı.

Türkiye’de LDT mensuplarının sabırlı çalışmaları ve uzun süren gayretleri ile gerçek anlamda bir liberal kültür oluştu. Şu anda dostu düşmanı, aşağı yukarı liberalizmin ne olduğunu bilmektedir. Bu kolay olmamıştır.

Son 20 yıl Türkiye’nin zor yılları idi. 28 Şubat süreci, RP ve FP’nin kapatılması, başörtüsü yasağı,  Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanı seçilmesi, 27 Nisan muhtırası, Meclis’in cumhurbaşkanı seçmesinin engellenmesi, darbe çağrıları, darbe hazırlıkları, AKP’yi kapatma teşebbüsü… LDT mensupları bütün bu süreçlerde zorbalığa karşı ve millet iradesinden yana tavırlarını açıkça koymaktan çekinmediler. 

Üniversitelerin tümüyle demokrasi karşıtı cephede yer aldığı, öğretim üyelerinin resmi ideolojiye biat ettiği bir ortamda, bir avuç akademisyen arkasını hiçbir güce yaslamadan özgür düşünceyi savundular.  Herkesin resmi ideolojiyi savunmayı kendine görev bildiği bir ortamda, ben bilim adamıyım, resmi ideoloji beni bağlamaz, benim için Atatürk’ün söyledikleri değil Hayek’in söyledikleri daha anlamlıdır demek her babayiğitin kârı değildi. Tabii, bunun bir faturası da vardı. Anayasa Mahkemesi üyeleri Mustafa Erdoğan’ı mahkemeye vererek maddeten çökertmeye çalıştılar. İzmir’de Atilla Yayla’yı linç etmek istediler; hem linç etmek istediler, hem de suçlu gibi yargıladılar.

Üniversitede devlet ideolojisine ve asker vesayetine karşı çıkmak o kadar kolay bir şey değildi. Kariyer yapmayı ve meslekte yükselmeyi gözden çıkarmak, bölüm başkanı, dekan, rektör, YÖK üyesi, Üniversitelerarası Kurul Üyesi vs olmayı da unutmak gerekiyordu. Türkiye Bilimler Akademisi üyesi olmak için adınızın Şerif Mardin olması bile yetmiyordu, rejime sadakatinizi ispat etmeniz gerekiyordu.

Türkiye Liberalleri

Türk liberalleri Avrupalı liberallerden epeyce farklı, onlardan daha özgürlükçü ve daha sahiciler.

Avrupa’da liberaller olmasa da olur. Orada herkes özgürlükleri savunuyor. Hıristiyan demokratlar da, sosyal demokratlar da, yeşiller de, hatta komünistler de temel özgürlükleri liberaller kadar savunuyorlar. Liberallere kala kala kürtajı ve eşcinsellerin haklarını savunmak kalıyor. Şimdilerde de en hararetle savundukları konu eşcinsel evliliklerinin devlet tarafından tanınması… Bizim liberallerimiz herkesin yaşam biçimine saygı duyuyorsa da, Avrupalı liberaller gibi herkes gibi yaşamaya pek yatkın değiller. Bu konularda bizim solcularımız ve sosyal demokratlarımız Avrupalı liberallere daha yakınlar.

Türk liberallerinin içinde yaşadığı sorunlar Avrupalı liberallerinkinden çok farklı. Türkiye’nin temel insan hakları ve siyasi özgürlükler konusunda çözmesi gereken önemli sorunları var. Türk devletinin, her şeyin devlet tarafından düzenlenmesini öngören bir resmi ideolojisi ve buna göre oluşmuş bir devlet geleneği var. Siyasi partiler de serbest piyasa ekonomisini sadece muhalefette oldukları zaman savunuyorlar, iktidara gelip paraya hükmetme ve ekonomiyi istediği gibi manipüle etme imkânını ele geçirdiklerinde serbest piyasa ekonomisini de, demokrasiyi de hemen unutuyorlar.

“Türkiye demokratik, laik, çağdaş bir hukuk devletidir” diye tekrarlayıp duranlar demokrasiden de, laiklikten de, hukuk devletinden de pek hazzetmiyorlar,  halkı küçümsüyorlar,  darbelere çağrı yapıyorlar,  hukuku siyasî amaçları için soysuzlaştırma gayreti içerisindeler. En çok yozlaştırılan kavram da laiklik… Hiç kimsenin inancına ve düşüncesine saygısı olmayanlar, en çok da bu kavramın içini boşaltıyorlar.

Türkiye’de liberallerden başka herkes özgürlüğü yalnız kendisi için istiyor. Liberaller kendilerinden olmayanların da hakkını ve hukukunu savunuyor; insanların kimliklerine ve kişiliklerine saygı gösteriyorlar, insanların devletten ve otoriteden bağımsız düşünmesi için çaba gösteriyorlar, insanların birey olması için çabalıyorlar. Onların belli bir saplantıları yok, her düşünceye açıklar; baskı altında olan dindarları da savunuyorlar, dinsizleri de; haksızlığa uğrayan Türkü de savunuyorlar, Kürdü de, Ermeni’yi de…

afozgur@hotmail.com

Yüz yıllık kâbustan uyanmak

Geçen yüzyılın başında, en kötü senaryo gerçekleşti.

Hoyrat bir kuşak, her şeyi kırıp döktü.

1920’lerin başında, kırılanı yapıştırabilmek için bir umut vardı.

Anadolu’da kurulan Meclis, geçmişten ders alarak hasarı tamir edebilir, kırılanı yapıştırabilirdi.

Ama bu olmadı.

Çeşitliliği ve özgürlükçü sesleriyle ilk Meclis tasfiye edildi. Cumhuriyet’e geçildi, “cumhur” siyasetten kovuldu.

İttihat Terakki geri gelmişti.

Kemalist rejim, bırakın eski kırgınlıkları gidermeyi, kırılmamış olanı da kırdı.

İslami kesimler, Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler “kamusal alan”ın dışına sürüldü.

Kürt Sorunu hiç yaşanmayabilirdi. Seksen yıllık bu acılı tarih olmayabilirdi. Böyle olmak zorunda değildi.

Ama oldu.

Milliyetçilik ayrımcılık demekti ve ayrımcılıkdevlet politikası oldu.

Etnik, dini, siyasi çeşitlilik kötü görüldü ve olağanüstü renkli bir ülkede “homojen toplum yaratmaya” kalkışmak gibi korkunç bir proje uygulandı.

Sonuçta, yüz yıl boyunca, huzursuzluk eksik olmadı bu ülkeden.

Yazının devamını Star Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

“Türk sorunu” çıkmıyorsa, yaratmak…

Türkiye’de epeyce bir zamandır, Kürt sorununu çözme gayretlerinin “Türk sorunu” yaratacağı uyarısında bulunup duranlar var.

Onlar söyleyip duruyor ama Türkler’in bir türlü “Türk sorunu” çıkarttıkları yok! Anlaşılan sonunda beklemekten bıkıp bir türlü çıkmayan “Türk sorunu”nu kendi elleriyle çıkartma yoluna gittiler. Bence Sinop böyle bir denemedir.

Karakol baskını sökmeyince

Geçmişte barış görüşmelerini sabote etmek isteyenlerin ilk denedikleri şey bir karakol baskınıyla yüksek sayıda askeri şehit etmek olurdu. Ama aynı provokasyon türünü o kadar çok kullandılar ki artık işlemez oldu. Artık bu tür katliamlar hem Türk hem de Kürt kitlelerinde savaş değil, barış arzusunu kışkırtıyor. Yani provokatörün işine yaramıyor.

Yazının devamını Bugün Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.

Seçmeni köşeye sıkıştırmak

Son günlerde en fazla kafama takılan soru şu:

Yarın öbür gün, Kürt sorununun anayasadaki köklerini temizlemiş, Türk etnisitesine atıf yapılan maddeleri kaldırmış, anayasal vatandaşlık anlayışına göre düzenlenmiş, hak ve özgürlükler açısından devleti değil bireyi önceleyen ama öte yandan başkanlık sistemini korktuğumuz bütün unsurlarıyla birlikte getiren bir anayasa karşımıza gelirse ne yapacağım? Referandum sandığında ne oy vereceğim?

Kürt sorununun -ve şiddetin- bitmesi uğruna son derece sakıncalı bulduğum bu Türk tipi başkanlık istemine boyun mu eğeceğim yoksa başkanlık sistemine geçit vermemek için Kürt meselesinin ve savaşın sürmesini göze mi alacağım?

Açıkçası ‘kırk katır mı kırk satır mı’ gibi bir durum…

Benim gibi, yazı yazmaya başladığı günden bugüne kadar, yani 30 yılı aşkın bir süredir Kürtler’e uygulanan inkar ve asimilasyona karşı mücadele etmiş biri, bu inkar ve asimilasyon politikasını anayasadan temizleyen, yerinden yönetimi güçlendiren bir anayasa değişikliğine nasıl hayır der! Ama öte yandan, 30 yıldır siyasette otoriterleşme eğilimlerine karşı mücadele etmiş biri, güçler ayrılığını ortadan kaldıran, yasama ve yargıyı tam kontrole alan bir başkanlık sistemine nasıl evet der!

Geri dönüş ne kadar mümkün?

Geçenlerde Kürşat Bumin’in yazısını okuyunca, bu sorunun sadece benim kafamı meşgul etmediğini; kendini zor bir tercihle karşı karşıya hisseden başkaları da olduğunu gördüm.

Bumin, AK Parti’nin BDP ile yapmaya hazırlandığı anayasa ittifakı üzerine yazdığı yazıda şöyle diyor:

“Bu yeni süreç ‘iç savaş’a son verecek ise benim açımdan da hoş geldi sefalar getirdi… Bu olumlu tablo ancak bu şekilde oluşacaksa taraflara akıl vermek hakkını -ve yetkisini- kendimde görmüyorum tabii ki. Yanlış olarak ‘başkanlık’ olarak sözü edilen sisteme -açıklanan öneriler çerçevesinde- kendimi hiç mi hiç yakın hissetmesem de, sürecin sonunda eğer ‘iç savaş’ın bir daha geri gelmemek üzere ülkeyi terk etmesi gerçekleşecek ise ‘Şimdilik kaydıyla bu sistemi de tecrübe edelim’ diyebilirim.”

Kürşat Bumin’in kafası benden daha net görünüyor. Keşke ben de onun kadar rahat olabilsem. Ama böyle bir sistem değişikliğinin “şimdilik” kaydıyla tecrübe edilip, sonra kolaylıkla geri dönülebileceğine hiç aklım ermiyor ki…

Sonuçta, herhangi bir sistemin nasıl uygulanacağında, nasıl hayata geçeceğinde belirleyici olanın söz konusu toplumun demokrasi bilinci olduğunu bilsem de; bizim toplumun bu konuda hiç de küçümsenmemesi gerektiğini düşünsem de; bütün güçleri elinde toplamış bir başkanın anayasayla ele geçirdiği mutlak iktidarı geri vermemek için neler yapabileceğini düşünmek bile korkutucu…

Bir tüzük değişikliği her şeyi çözebilirdi 

Gördüğünüz gibi, kendimi tam olarak köşeye sıkışmış hissediyorum ve herhangi bir iktidarın seçmeni böyle köşeye sıkıştırmasını etik olarak doğru bulmuyorum.

Oysa bütün bunlara mecbur değildik. Bir tüzük değişikliği her şeyi çözebilirdi ve hâlâ da çözebilir. Askeri vesayetten sonra Kürt sorununu da terör sorununu da çözmüş bir Erdoğan, Cumhuriyet tarihinin görüp göreceği en güçlü başbakan olarak, cumhurbaşkanlığı makamında oturan Gül’le de uyum içinde tarih yazmaya devam edebilir.

Bugün, 19.02.2013

Bir ülkenin toplu intiharı

Suriye’de facia devam ediyor. Yüz binlerce kişi ülkeyi terk etti. Kalanlar sürekli ölüm tehdidi altında. Esed yönetimi kendi şehirlerine SCUD füzeleri atıyor. Ülke harabeye döndü…Ne kadar sürecek bu?

Esed’in bu yazın sonunu görmesi zor ama imkânsız değil. Muhalefetin mücadelesi sürüyor ama henüz total bir başarıdan hayli uzak. Bu yaz sonuna kadar Esed’i gönderemezlerse rejim ve mevcut durum kalıcı hale gelebilir.

Muhalefet yeniden yapılandı, temsil düzeyi yükseltildi. Kuzey’de Türkiye’nin de gayretleriyle Özgür Suriye Ordusu ve Kürtlerin örgütü PYD arasında bir anlaşmaya varıldı. Muhalifler bazı bölgeleri kontrol altına aldılar ama güçleri kısa sürede Esed rejimini devirebilecek düzeyde görülmüyor.

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Bekir Ağırdır – Özgürlük mü, güvenlik mi?

Gündelik hayatın ritmi değişti, hızlandı. Daha karmaşık, daha hızlı bir gündelik hayat var artık. Üstelik hayatın içinde hem aktörler çeşitlendi ve çoğaldı, hem karar odakları. Hangi aktörün, hangi amaç ve dürtülerle aldığını bilmediğimiz kararlar gündelik hayatımızı doğrudan etkiliyor.

Böylesi bir ritm ve karmaşıklıkta geleceğe dönük olarak iki unsur hem davranışlarımızı hem de zihin haritalarımızı değiştiriyor. Birincisi, bu karmaşıklık içinde yarın ne olacağı, neyle karşılaşacağımız eskisi kadar kestirilebilir, bilinebilir değil. Bu kestirilemezlik her bireyde endişe duygusu yaratıyor, az veya çok. Bu endişe duyguları giderek korkulara ve paranoyalara dönüşüyor. Bu korkular ve paranoyalar üzerinden de ayrı bir manipülasyon ve politika üretme alanı açılıyor.

İkincisi kendini güvende hissetme ihtiyacı, güvenli alanlar yaratma ihtiyacı artıyor. Bu ihtiyaç teknolojiden devlet politikalarına kadar hem bireysel hem de ülke hayatı bakımından bir dizi yeni alan açıyor.

Bilgisayarların ekran koruyucu şifrelerinden antivirüs yazılımlara kadar teknolojiyle ilişkili tüm uygulamalarda kendimizi ve bilgilerimizi koruma amaçlı teknikler gelişiyor. Evlerde çelik kapılardan, kameralı koruma sistemlerinden, bina girişlerinde güvenlikçilerden, sitelerin etrafındaki yüksek duvarlara kadar bir çok koruyucu önlem sıradanmış gibi geliyor artık.

Tüm bu endişe ve güvenlik ihtiyacı bireysel hayat kadar ülke hayatını, toplumsal hayatı da etkiliyor. Neredeyse sokaktaki tüm binaların dış koruma kameralarından, yerel veya ulusal yönetimlerin döşediği elektronik kontrol sistemlerine, haberleşme veya bankacılık sistemlerinin güvenlik ihtiyaçlarından şehirlerin güvenlik ihtiyacına kadar hemen her yeni uygulama ile tüm bir hayat izlenmeye ve korunmaya çalışılıyor.

Bir yandan daha iyi ve hızlı hizmet için tüm nüfus, adres, sağlık, eğitim, adalet, bankacılık bilgi ve sistemleri gelişiyor, yayılıyor. Bu sistemlerin doğal sonucu olarak her birimizin her türlü bilgisi ve hareketi bir yerlerde kayda girmiş oluyor. Öte yandan bu sistemlerin ve bilgilerin güvenlik ihtiyacı artıyor.

İzleme mi, koruma mı?

Paradoks da tam bu noktada başlıyor. Hem daha iyi ve hızlı hizmet için bu sistemlere ihtiyacımız var hem de bilgilerimizin ve hayatımızın güvenliğine. Çünkü bu devasa sistemler bireylerin kontrolünde değil kamu otoritelerinin ve devletin kontrolünde.

Bir yandan hırsızdan, uğursuzdan korunmak için kameralara ihtiyaç var öte yandan o kameralar aracılığıyla tüm hayatımızın her bir saniyesi kayıt altında. Bir yandan kredi kartıyla simit bile alabilmekten mutlu oluyoruz, öte yandan her bir hareketimiz, ne yiyip ne içtiğimiz, nereden neyi satın aldığımız, tüm bir hayat örgü ve tercihlerimiz kayda alınmış oluyor.

Sorun da bu noktada başlıyor. Birincisi bu bilgiler nasıl korunacak ve saklanacak. İkincisi bu bilgiler nasıl kullanılacak.

Devlet aygıtı binlerce yılın becerisiyle yeni alana da uyum sağlayıp, hayatı ve vatandaşı denetlemek için yeni politika ve uygulamalar geliştirmek konusunda oldukça mahir.

Elektronik iletişimi, telefonları izlemek ve dinlemekten başlayarak, görünür amacı güvenliğimiz olan bir dizi uygulama hem yaygınlaşıyor hem de güvenlik ihtiyacımızdan meşruiyet üretiyor. Maillerimizden telefon konuşmalarımıza hemen her bir iletişimimiz bir yerlerde kayda alınmış, yığın bilgiler hâlinde biriktiriliyor. Devlet ve hükümetler görünürde haklı gerekçelerle bu iletişim bilgilerine ulaşabiliyor, izleyebiliyor, geriye dönük inceleme yapabiliyor.

Benzer mesele adreslerimizden, mali bilgilerimizden sağlık kayıtlarımıza kadar hemen her alan için geçerli.

Konforu genişletmeyi de sürdürmeyi de istiyor muyuz?

O zaman iki önemli soru ortaya çıkıyor. Birincisi, hangi kamu görevlisi ve kurumu, hangi bilgilerimize, hangi gerekçelerle bakabilir, kullanabilir? Güvenlik ihtiyacımız ile bireysel özgürlüklerimiz arasındaki sınırı, kim, hangi gerekçeyle çizecek?

İkinci soru, farklı yerlerde (nüfus idarelerinde, hastanelerde, dükkânlarda, lokantalarda) oluşan bu bilgiler nerede biriktirilecek, hangi noktalarda birbirleriyle ilişkisi kurulacak, bu bilgi yığını hangi kurum ve kurallar ile güvenlik içinde korunacak?

Bırakın büyük, skandal siyasi örnekleri, düşünün ki kritik bir sağlık bilginiz iş başvurunuzda önünüze gelebilir. O sağlık bilginizin ortalığa dökülmesi sizin toplumsal aidiyetiniz, itibarınız ve hayatınız için çok önemli bir şey de olabilir.

Toplumsal hayatın güvenliği için gerekli istisnai güvenlik amaçlı uygulamalar, giderek yaygın ve standart uygulamalar hâline dönüşüyor. Korunmaya çalışırken özgürlüklerimiz daralıyor.

Günümüz insanının önemli bir sorunu da bu noktada başlıyor: Güvenlik uygulamaları arttırılarak mı özgürlüklerimiz korunabilir? Ya da özgürlüklerimiz genişletilerek mi güvenliğimiz sağlanabilir?

Dengeyi nerede ve nasıl kuracağız? Bu dengeyi hangi kurum ve kurallarla nasıl sürdürülebilir kılacağız?

Taraf, 18.02.2013

PKK’nın Tasfiyesi

Barışı ne kadar istersek isteyelim, eğer çözümü doğru formüle edemezsek ona ulaşmamız mümkün olmayabilir.

Evet, hepimiz üslubumuza dikkat edeceğiz, süreci tıkayıcı, tarafları kışkırtıcı ifadelerden ve üsluptan kaçınacağız. Ama bunu yaparken, çözümün dayanması gereken ana ilkelerde bulanıklık da yaratmayacağız.

Bu uzun giriş, Sırrı Sakık’ın son konuşmasında kullandığı bir ifade ile ilgili.

“Eğer gerçekten siyasal iktidar 90 yıllık Kürt sorununu çözmek için bu müzakereleri sürdürüyorsa, doğru yoldadır. Ama Kürt sorununu çözmek yerine PKK’yı çözmeye çalışıyorsa, PKK’yı tasfiye etmeye çalışıyorsa yanlış yoldadır” diyor Sırrı Sakık…

Yazının devamını Bugün Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.