Ana Sayfa Blog Sayfa 409

Atilla Yayla ve Liberal Düşünce Topluluğu

Hem bu köşede hem televizyonlarda hem de Taraf‘ta yazarken defalarca Atilla Yayla’ya yönelen linç sürecini anlattım, hatırlattım… Prof. Dr. Atilla Yayla, 18 Kasım 2006’da katıldığı bir konferansta “AB üyelik süreci devam ederse ileride Türkiye’ye gelen Avrupalılar, ‘Neden her yerde sadece Atatürk’ün heykelleri var, neden her yerde sadece aynı adamın fotoğrafları asılı?’ diye soracaklardır,” demişti. Bunun üzerine Turgay Ciner’in patronajındaki ve Osman Gençer’in yönetimindeki Yeni Asır gazetesi de, ‘Hain Sözler’ manşeti atarak yerel çapta linç kampanyası başlatmıştı. Ertuğrul Özkök’ün yönettiği linç ordusu da bu işi ulusal boyutta büyütmüş ve Yayla’nın hapse girmesi için uğraşmıştı… O kampanya hedefine de ulaştı; İzmir 8. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Yayla 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Yargıtay bu hukukdışı kepaze kararı 1 Kasım 2011’de bozdu. Sonrasında da 3 Nisan 2012’de hukuka uygun şekilde beraat kararı verildi. 
Şimdi Atilla Yayla haklı olarak kendisine yönelen sistematik linç sürecinin sorumlularının yargılanmasını istiyor… Yayla bu linç sürecini derin odaklardan talimat alarak başlatan Osman Gençer isminin üzerinde özellikle duruyor… 
Yeni Asır‘ın o zamanki genel yayın müdürü Osman Gençer (şimdi Habertürk gazetesinin Ege müdürü) isimli şahıs ertesi gün ‘Hain Sözler’ başlıklı, fotoğrafımla süslenmiş bir manşet çekerek beni ‘hain’ ilan etti. Gazete piyasaya çıktığı andan itibaren hayatım tehlikeye girdi. Bu zat, günlerce, kendisini hem savcı hem hakim hem de infaz memuru yerine koyarak beni linç etme, hedef haline getirme amaçlı yayınlarını sürdürdü. Nitekim, sonradan öğrendim ki, 19 Kasım sabahı ben ayrıldıktan sonra bir grup, kaldığım oteli basıp beni aramış. Bulsalardı, herhalde en azından tartaklanmış olacaktım. Ancak, bu mahalli linç kampanyasının ulusal ölçeğe taşınması İstanbul medyasının bir kısmının onun üzerine atlamasıyla oldu. Yani Osman Gençer kendisine suç ortakları bulmada zorluk çekmedi. Yapılmak istenen, AK Parti’yi zayıflatmaktı. AK Partililer aradan çekilince benimle karşı karşıya kaldılar.” Bunu tezgahlayanların, başta Osman Gençer’in adalet önünde hesap vermesi gerekiyor.” 

Yazının devamını Sabah Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Öcalan: Pimi çekilmiş el bombası

Kimilerine göre konuşulabilecek ‘en makul’ isim, kimilerine göre Kürt sorununun çözümü için ‘en milli, en yerli’ kişi. Abdullah Öcalan’dan söz ediyorum…

Dün Milliyet’te yayımlanan Öcalan’ın görüşme zabıtlarını okuyunca doğrusu kafam karıştı. Barış için ‘son umut’ olduğu söylenen adam buysa herkesin işi zor, başta da ‘İmralı sürecini’ yürüten hükümetin. Karşımızda ‘komplo’larla düşünen, her şeyi kendisine bağlayan megaloman bir ‘lider’ var. Sözleri çok iddialı, hatta hayal ürünü. ‘AKP’yi 10 yıldır ayakta tutan benim… Biz AKP’yi çıkartan gücüz’, diyor Öcalan ve devam ediyor; ‘İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk’. Öcalan’ın AK Parti’ye yaptığı ‘iyilikler’ bununla sınırlı değil; darbecilere karşı AK Parti’yi koruyup kollamış, MİT’in ‘gayri-milli’ ellere düşmesini engellemiş, Başbakan’ın tutuklanmasını önlemiş! ‘Nasıl yani?’ diye sormamak elde değil. Sırrı Süreyya Önder’in hitabıyla ‘başkan’ epeyce uçmuş!

Yazının devamını Zaman Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Tedirgin olan kim

Kürt meselesinde önemli hadiseler yaşandı. BDP heyeti, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Öcalan’ın mektupları başta BDP olmak üzere ilgili adreslere ulaştı. Muhatapların kendi aralarında değerlendirmelerini yapıp Öcalan’a verecekleri cevap beklenmeye başlandı.

Görüşmelerden Öcalan’ın, başlamış olan süreci “tarihî” olarak nitelediğini ve Kürt meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde ele aldığını gördük. Bu nedenle Öcalan, toplumun sinir uçlarına dokunacak ve geniş kesimlerdeki korkuları ayaklandıracak (federasyon, özerklik, öz savunma, vb.) kavramların kullanılmasından imtina edilmesini salık veriyor. Herkesin hassasiyetleri gözetmesini ve sorumlulukla hareket etmesini bekliyor.

Ahmet Türk’ün diplomatik bir dille ifade ettiği gibi “Devleti zorlayacak talepleri yok” Öcalan’ın. İronik bir durum ama Kürt milliyetçiliğinin en önemli aktörü olan Öcalan, Kürt milliyetçiliğine set çekiyor ve milliyetçilik temelinde değil demokratikleşme temelinde bir çözüm geliştiriyor. Anadilde eğitimin önündeki engeller kaldırıldığında, nötr bir vatandaşlık anlayışına geçildiğinde ve adem-i merkeziyet esasına dayalı bir yönetim tesis edildiğinde Türkiye’de hem Kürtlerin hem de Türklerin rahat edeceğini belirtiyor.

“İlk kurşun günü”

Öcalan’ın hareket planında silahların susması öncelikli adım. Newroz’da çatışmasızlık ilan edilmesini ve şartlar oluştuğunda da 15 ağustosta PKK’nin silahlı güçlerini sınır dışına çekmesini planlıyor. Bu tarihlerin sembolik önemi var: Newroz, yeni bir başlangıcı işaret ediyor. 15 Ağustos ise PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı ilk günü simgeliyor. Eğer süreç planlandığı gibi işlerse “ilk kurşun günü”nde PKK sınır dışına çıkacak.

Sürece dair hissiyatım; iktidar ile Öcalan arasındaki görüşmelerin kamuoyunun bildiğinin ötesinde olduğu yönünde. Keza Kandil de sürecin dışında değil. İşin doğası gereği Kandil ile bir temasın olması lazım. Hükümetin ve Öcalan’ın kendine güvenen hâlleri de, Kandil’in bir süreci akamete uğratmayacağının bir işareti. Yani, temel konular üzerinde bir mutabakat var; taraflar tabanlarını buna hazırlamaya odaklanmış durumdalar.

Kürtlerin bu anlaşmaya nasıl baktıkları son günlerde çok tartışıldı. Bazı köşelerde ve ekranlarda Kürtlerin bu süreçten tedirginlik duyduklarına dair görüşler serdedildi.

Bana göre; sokaktaki Kürtler ile Kürt siyasal eliti arasında bir ayrım yapılmalı. Eğer genel olarak “temkinli bir iyimserlik”ten bahsediliyorsa; sokakta umut ve iyimserliğin, siyasal mahfillerde ise temkinin ve tedirginliğin dozunun daha yüksek olduğu söylenebilir.

Sokaktaki Kürtler, savaşı solumaktan ve savaşın tahribatından bezmişler. Tekrar çatışmalı bir ortama dönülmesinden duydukları endişe samimi. Kafalarının bir köşesinde silahların patlamasına dair tüm korkular bulunduğu da doğru. Ama iyimserlikleri daha yüksek. Görüşmelerin yapılması, verilen ılıman mesajlar ve sürecin genel olarak iyi seyrediyor olması umutlarını ve desteklerini arttırıyor.

Kürt siyasal elitinde ise bir tedirginlik var. Siyasal elitten sadece BDP anlaşılmasın; BDP ve PKK’nin etki alanı içinde yer alıp aynı zamanda onları etkileyen sivil, siyasi ve medya yapılanmalarıdır kastedilen. Kürt siyasetinin karar merkezlerini tedirgin kılan nedenlerden biri AKP’yle ilgili. AKP’nin yaklaşan seçimleri kazasız belasız atlatmak için bu süreci başlattığı ve kullanacağı kuşkusu, buralarda yaygın. Ayrıca zaten hegemonik olan AKP’nin, bu sorunu çözmesi hâlinde mücadele edilmesi güç bir siyasi partiye dönüşeceği endişesi de az değil.

Öcalan tedirginliği

Bir de dışa vurulmayan Öcalan ile bağlantılı bir tedirginlik var. Öcalan, 20 yıldır kültleştirilen ve“tek adam” pozisyonuna oturtulan biri; onun hata yapacağını veya kandırılacağını söylemenin siyaseten yanlış olacağı biliniyor. Ama kaderin Kürtlere güldüğü ve onları Ortadoğu coğrafyasında önemli bir aktör hâline getirdiğinin düşünüldüğü bir dönemde, Öcalan’ın çıtayı en alt seviyede tutmasından rahatsızlık duyuluyor. Ve alttan alta Öcalan’ın tabiri caizse “davayı ucuza sattığına/satacağına” ilişkin bir şüphe dolaşıyor.

Bu tedirginlikleri anlıyorum, ama paylaşmıyorum. Öcalan’ın rahatlıkla manipüle edileceği ve devletin her talebine “evet” diyecek noktaya gediği endişesi, gerçeğe tekabül etmiyor.Dahası, sürecin onu başlatanlardan bağımsız kendi dinamikleri var. Çatışmaların olmadığı bir ortamda Kürtler, yürütecekleri siyasi bir mücadele ile demokrasiyi tahkim edebilir ve herkes için daha fazla özgürlük alanı açabilirler. Bunun için ise siyasetçilerin, tedirginlikten ziyade, kendilerine güvenmelerine ihtiyaç var.

Taraf, 01.03.2013

Darbelere karşı olmak iyi, ama… Cafer Solgun

0

Bugün 28 Şubat “post modern” darbesinin yıldönümü… 28 Şubat soruşturması da, hız kesmeden sürüyor. Son olarak 28 Şubat sürecinin “simge” olaylarından biri olan, Sincan’da tank yürüten emekli Kara Kuvvetleri Komutanı da tutuklandı.

28 Şubat soruşturmasının en ilginç boyutunu, kuşkusuz, dönemin “kudretli” paşası Çevik Bir’in “emir kuluydum, emirleri yerine getirdim” içeriğindeki ifadesi ile dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’yı ihbar etmesi oluşturdu.

Nitekim Karadayı savcılığa çağrıldı, ifade verdi ve “altında imzam olmayan hiçbir belge beni bağlamaz” dedi ve savcıların sorularının çoğuna “hatırlamıyorum” şeklinde yanıt vererek Bir’i “boşa” düşürdü. Bu arada asıl ilginçlik de, dönemin ünlü “Batı Çalışma Grubu”nun da ortada kalması oldu. Oysa hatırlıyoruz, BÇG faaliyetleri dönemin gazetelerinin en gözde haberleri arasında yer alıyordu. Şimdilerde neredeyse “öyle bir şey yok” denecek; tıpkı uzun yıllar varlığını ve kanlı icraatlarını herkesin bildiği ama resmiyette “yok” olan JİTEM gibi…

28 Şubat askeri müdahalesi, önceki darbelerden ciddi bir konsept farkıyla ayrıldı. Öncekiler genellikle “anarşiye, teröre, komünizm tehlikesine, bölücülüğe” karşı olmak iddiasıyla gerçekleşmişken, 28 Şubat müdahalesi, “irtica tehdit ve tehlikesine karşı” idi.

Darbeciler bugün ne düşünüyorlardır, bilemeyiz, ancak mahkeme ifadelerinden izleyebilmek olanağı var. Ve o ifadelerde de herhangi bir muhasebe yapmanın izine rastlayamıyoruz. Eylemlerini sahiplenmek şöyle dursun, “inkar yiğidin kalesidir” düsturuyla hareket ediyorlar. Çevik Bir bile “emir kuluydum…” dediğine göre…

Fakat 28 Şubat darbesi, bir yönüyle, darbecilerin arzu ve isteklerinin aksine, çok “hayırlı” bir sonuca yol açtı ve o da şu oldu: Dindar yurttaşlarımız, bu darbe vesilesiyle ilk defa devletin “derin” yüzüyle açıkça karşı karşıya geldiler. Kitlesel manada ilk defa o güne değin “peygamber ocağı” diyerek yücelttikleri orduya bakış açılarını sorgulamaya başladılar. Ve bugün, biraz da bu nedenle darbelere, askeri müdahalelere, muhtıralara karşı ciddi bir toplumsal duyarlılık var…

Bu bağlamda “iyi darbe, kötü darbe” türü yapay ayrımlar yapanlar da marjinalleşti. Malum, 27 Mayıs darbesi için sol cenah genellikle o darbeyi 12 Mart ve 12 Eylül’den ayırt eden bir yaklaşım içindeydi; çünkü Kemalizm ile zehirlenmişti ve 27 Mayıs “ilerici” idi… Yıllar önce “bütün darbelere karşı olmak gerektiğini” yazdığımda ve 27 Mayıs’ın da bu nedenle herhangi bir “ayrıcalığı” olmadığını savunduğumda, sol cenahtan eleştiriler almıştım. Şimdilerde sevinerek görüyorum ki, “solcu”lukları ulusalcı, milliyetçi özlerinin kisvesi olmaktan ibaret olan marjinal gruplar dışında kimselerin darbe ayrımı yaptığı yok. (O marjinal gruplara da ben “ulusolcu” diyorum…)

28 Şubat’ın böylesine “hayırlı” sonuçları oldu olmasına ama halen bu sonuçları ne ölçüde içselleştirmiş olduğumuz tartışılır bir husus olmaya devam ediyor.

Çünkü mesele ciddi ve köklü bir geçmişle yüzleşme meselesidir. Devletin yanı sıra toplumsal bağlamda da yüzleşme meselesidir…

Darbecilerin eylemlerini meşrulaştırırken, gerekçelendirirken, üzerinde durdukları bir toplumsal zemin vardı. Darbecilerin eylemleri neden görmezden gelemeyeceğimiz bir toplumsal destek bulabilmişti? Mesela 12 Eylül darbesi… “Her türlü darbeye karşı olmak”, iyi ve olumlu bir şeydir; ama bu sorunun yanıtlarını verebildiğimiz ölçüde…

 

http://www.cafersolgun.net/darbelere-karsi-olmak-iyi-ama/

Liberal Düşünce Dergisi sayı 68: LDT’nin 20. Yılı

Takdim

Değerli Özgürlük Dostları,

Liberal Düşünce’nin Kış 2012 sayısı ile karşınızdayız. Bu sayıda uzun bir takdim yazmayacağım. Zira, bu sayıyı oluşturan yazılar, büyük oranda, akademik veya aktüel değerlendirme yazılarından ziyade Liberal Düşünce Topluluğu çevresinin, Topluluğun 20. Yılı münasebetiyle kaleme aldıkları yazılardan oluşmakta. Bunun tek istisnası, Prof. Dr. Ergun Özbudun tarafından kaleme alınan, “Türkiye’de Anayasa Yargısının Doğuşu: 1961 Anayasası Üzerindeki Kurucu Meclis Tartışmaları” başlıklı yazı. Bu yazıda Profesör Özbudun Türkiye’de kanunların anayasaya uygunluğunun denetimini gerçekleştirecek bir anayasa mahkemesinin kuruluşu sürecini adeta bir tarihçi titizliği ile ele almakta ve anayasa hukuku/yargısı tarihimizin çok bilinmeyen bu yönüne ışık tutmaktadır. Dergimizin geri kalan kısmı 20. Yıl Özel Dosyası olup iki farklı türde yazılardan oluşmaktadır. Bu yazıların bir kısmı, kuruluşundan bu yana Liberal Düşünce Topluluğu’nun gelişimi, entelektüel ve siyasi çizgisi, başarılarının yanı sıra yaşadığı başarısızlık ve hayal kırıklıklarını konu alan makalelerden oluşmakta; bir kısmı da Dergimiz tarafından sorulmuş, ağırlıklı olarak Topluluk hakkındaki, 8 soruya yazarların verdiği cevaplardan oluşmaktadır. Yazarlar bu sorulara verdikleri cevaplarda kendilerinin liberal fikirler ve Liberal Düşünce Topluluğu ile tanışma süreçlerinden başlayıp, Topluluğun bugünü ve yarını hakkındaki görüşlerini bizlerle paylaşmakta.  

Son olarak, Liberal Düşünce’nin gelecek sayılarının dosya başlıkları hakkında sizleri bilgilendirmek istiyorum. Önümüzdeki Kış 2013 sayısının dosya konuları, “Liberalizm ve İslam ilişkisi” ile “Liberaller ile Muhafazakârlar” üzerine, Bahar 2013 sayısının dosya konuları da “Liberalizm ve Demokrasi” ile “Liberalizm ve Cumhuriyetçilik İlişkisi” üzerine olacak. Nihayet Yaz 2013 sayısını “Liberalizm ve Farklılık” konusuna ayırmış bulunmaktayız. Bu sayıda lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireyler, kadınlar, engelliler, dini azınlıklara mensup bireylerin karşı karşıya kaldıkları ayrımcılık ve diğer sorunları liberal perspektiften değerlendirmeyi amaçlıyoruz. Kış 2013 sayısının dosyaları kapatılmış olup, Bahar 2013 ve Yaz 2013 sayıları için yazı kabulü devam etmektedir.

2013 yılının ülkemize ve tüm dünyaya daha çok özgürlük, hoşgörü ve refah getirmesi dileğiyle…

Keyifli okumalar…

Dr. Bican Şahin

Editör

 

Osman Gençer hakkında suç duyurusu

0

 

Osman Gençer’in bana yaptığıyla bir insana silahla suikast yapmak arasında fazla bir fark görmüyorum. Adlî makamlara sesleniyorum: Lütfen gereğini yapın.

Hayatımın en korkunç olayını 2006 yılının kasım ayında yaşadım. 18 Kasım 2006’da İzmir’de AK Parti Gençlik Kolları il başkanlığı tarafından düzenlenen AB hakkındaki bir panelde yaptığım bir konuşmadaki kimi ifadelerim uygarlık ve insanlık düşmanı bazı kişi ve çevreler tarafından hayatımı cehenneme çevirme gerekçesi ve aracı yapıldı. Medyanın bir kısmı şahsıma karşı bir linç kampanyasıbaşlattı. Gazi Üniversitesi hakkımda iki soruşturma açarak ders vermemi engelledi ve beni açığa aldı. Yargı bürokrasisi taciz konvoyuna katılarak hakkımda bir ceza davası açtı. Üniversiteden iki kınama cezası verildi. Uyduruk bir iddianameye dayalı göstermelik bir yargılamanın ardından 15 ay hapis cezasına çarptırıldım, fakat ceza ertelendi. Medya kampanyası ve ifade özgürlüğüne zerre kadar saygısı olmayan organize çevrelerin bu saldırıları hayatımı altüst ettiCan güvenliğim tehlikeye girdi. Çeşitli yollardan çok sayıda ölüm tehditleri aldım. Haftalarca öğrencilerim tarafından korundum. 19 Ocak 2007’deki Dink cinayetinden sonra hükümet tarafından şahsıma bir koruma polisi tahsis edildi. Üç yıl böyle dolaştım. Bir yıl gönüllü sürgüne gitmek zorunda kaldım. Benim yanımda ailem de maddî ve manevî sıkıntılar yaşadı. Kısaca, şahsımda bir üniversite profesörü fikirleri yüzünden medyanın ağırlıklı kısmı ve o zaman daha canlı olan bürokratik devletle sivil maskeli uzantıları tarafından çarmıha gerilmek istendi.

Bunların sebebi neydi

Ne olmuştu da benim etrafımda bir fırtına kopartılmıştı? Aslında hiçbir şey olmamıştı. Paneldeki konuşmamda Kemalist tek parti diktatörlüğünün ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, teşkilatlanma özgürlüğü, siyasî katılma hakları, siyasî iktidarın kullanılış biçimi ve denetlenebilirliği açısından ilerlemeden çok gerilemeye tekabül ettiğini söyledim. Bu gerçek, tek parti dönemi 1925 öncesiyle ve 1950 sonrasıyla karşılaştırılırsa açıkça ortaya çıkar dedim. Soru cevap kısmında ise, bir muhabirin sorusu üzerine, bu tür şeylerin soğukkanlılıkla tartışılması gerektiğini belirttim ve şunu ekledim: “AB üyelik süreci devam ederse, ileride Türkiye’ye gelen Avrupalılar ‘neden her yerde sadece Atatürk’ün heykelleri var, neden her yerde sadece aynı adamın fotoğrafları asılı’ diye soracaklardır.” İzmir’deYeni Asır adında zaten bir linç alışkanlığı ve geleneği olan bir gazete varmış. Gazetenin genel yayın müdürü Osman Gençer (şimdi Habertürk gazetesinin Ege müdürü) isimli şahıs ertesi gün “Hain Sözler” başlıklı, fotoğrafımla süslenmiş bir manşet çekerek beni “hain” ilan etti. Gazete piyasaya çıktığı andan itibaren hayatım tehlikeye girdi. Bu zat, günlerce, kendisini hem savcı hem hâkim hem infaz memuru yerine koyarak beni linç etme, hedef hâline getirme amaçlı yayınlarını sürdürdü. Nitekim, sonradan öğrendim ki, 19 kasım sabahı ben ayrıldıktan sonra bir grup kaldığım oteli basıp beni aramış. Bulsalardı, herhalde en azından tartaklanmış olacaktım. Ancak, bu mahallî linç kampanyasının ulusal ölçeğe taşınması İstanbul medyasının bir kısmının onun üzerine atlamasıyla oldu. Yani Osman Gençer kendine suç ortakları bulmada zorluk çekmedi.

Linçe katılan başkaları da var…

Aradan yıllar geçti. Ceza mahkûmiyeti hem usul hem esas bakımından Yargıtay tarafından bozuldu. İlk derece mahkemesi da bu karara uyarak sözlerimin ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna ve suç teşkil etmediğine hükmetti. Bekledim ki, Osman Gençer ve ortakları bir pişmanlık ve utanma emaresi göstersin, bir özür dilesin. Hiç tınmadılar. Bu yazıyı kaleme almamın ana sebebi bu. “Pişmanız, kusura bakma” deseydiler yaptıklarını unutacaktım. Yapmadılar. Yazının ikinci sebebi yanlışlıkları ve alçaklıkları teşhir ederek aynı facianın başkalarının da başına gelmesine engel olmaya katkı sağlamak. Evet, Osman Gençer hayat hakkıma saldırı noktasına ulaşan bu suçun baş sorumlusu. Vicdansız, uygarlık dışı bir linç kampanyasının asıl müsebbibi. Ama başkaları da var. Sanırım kim olduklarını tahmin edebilirsiniz. Gazetesini yıllarca adeta şeytanın hizmetine koşan, bu çerçevede bana karşı da silah gibi kullanan ve kullandırtan, kendisine yakışan çirkinlikte ve acizlikte bir saldırı yazısı karalayan ve cevabımı da yayımlamayan Ertuğrul Özkök. Hem aynı gazetenin web sitesinde hem de, Murat Çelik’le birlikte, Habertürk’te, sürüye katılan Fatih Çekirge. Tabiî ki Emin Çölaşan. Böyle linç kampanyaları hiç onsuz olur mu? Kanaltürk’ün o zamanki sahibi Tuncay Özkan ve kanalın isimlerini bilmediğim haber editörleri. ATV’de haber sunan Ali Kırca ve mutfaktaki ortağıYılmaz Özdil. Tekrar tekrar 20 yıla kadar hapis talebiyle yargılanmam için yazılar döşenen Hulki Cevizoğlu. Daha düşük perdeden de olsa koroya katıla Defne SamyeliRıza ZelyutMustafa MutluNecati DoğruÜmit ZileliMine Kırıkkanat vb. Aylar sonra saçma sapan yazılarla müdahil olmaya çabalayan Zülfü Livaneli. Ve şimdi adlarını hatırlamadığım daha birçok gazete fıkra yazarı. Emekli General Şener Eruygur ve başka bazı subaylar. YÖK’e öğretim üyeliğinden atılmam için dilekçe veren TGB’ciler. Emir komuta zinciri içinde Malatya Üniversitesi’ndeki tüm hocalara aleyhime bildiri imzalatan Fatih Hilmioğlu. Aynı şeyi Gazi İİBF’de yapmaya çalışan Muhteşem Kaynak. Ve elbette Gazi’nin o zamanki rektörü Kadri Yamaç

Hepsinden “özür” alacaklıyım

Bu kimselerin hepsinden birer özür alacaklıyım. Peki, özür dilerler mi? Sanmam, zira herkes kumaşının gereğini yapar. Zaten benim onların özrüne ihtiyacım da yok. Çabam, uygarlık değerlerine aykırı, insanlık dışı eylemlerini teşhir etmeye yönelik. Ancak,Osman Gençer’in durumu farklı. Onun bana yaptığıyla bir insana silahla suikast yapmak arasında fazla bir fark görmüyorum. Bunu anlayacak çapta mıdır bilmem, ama aynı şey kendi başına gelseydi mutlaka anlardı. Evet, adlî makamlara sesleniyorum: Bu yazı Osman Gençer hakkında bir suç duyurusudur. Lütfen gereğini yapın.

Taraf, 23.02.2013

 

Doğacak güneşe “doğ” demek

Doğru olan, İmralı görüşmeleriyle yeni anayasa yapım sürecinin aynı döneme denk gelmemesi, anayasanın şimdiye kadar bitirilmiş olmasıydı.

Eğer öyle olsaydı, şimdi bazı BDP ya da PKK sözcülerinin çıkıp, AK Parti’nin zaten uzun süredir savunduğu ve artık gerçekleştirmek üzere olduğu kimi anayasal reformları“Öcalan’ın talepleri” gibi ortaya koyması; “Sayın Öcalan anayasadaki vatandaşlık tanımının şöyle olmasını, yerel yönetimlerin yetkilerinin böyle olmasını istiyor”diye konuşması da mümkün olmayacaktı. Öcalan’la görüşmeye giden BDP heyetinde Anayasa Komisyonu’ndan iki kişinin olmasına özel anlamlar atfedilmeyecek; sanki bu kişiler oraya Öcalan’la birlikte anayasa yazmaya gidiyorlarmış gibi bir hava yaratılamayacaktı.

Her neyse, doğacak güneşe “doğ” demek kendilerini iyi hissetmelerini sağlayacaksa, varsın desinler, biz bu üslubu da susarak geçiştirebiliriz.

Ama bizim bir şeyi aklımızdan çıkarmamamız lazım: Biz bu anayasayı kendimiz için; daha demokratik bir Türkiye için, Kürtler ve Türkler arasındaki gönüllü beraberliği pekiştirmek için yapıyoruz. Bu ülkede Anayasa’nın 66. Maddesi’nin değiştirilip hiçbir etnisiteye atıf yapmayan yeni bir vatandaşlık tanımının getirilmesi için yürütülen demokratik mücadelenin on yıllara dayanan bir geçmişi var.

Yazının devamını Bugün Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.


Kimseyle 10 yıllık aktivizim anlaşması yapmadık, Abdullah Güner

Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde son 10 yıldır adını sürekli duyduğumuz Genç Siviller ODTÜ’lü bir grup öğrenci tarafından kurulur. Kaynaşlı Depremi sonrasında yardım için bir araya gelen bir grup gencin birlikteliği zamanla bir mail grubuna dönüşür. Daha sonra Gaziantep, Mardin ve Van’da Buluşmalar gerçekleştirilir. Bu Buluşmalar daha sonra birçok ilde de yapılır. 

2003 yılında Ankara’da TBMM salonunda gerçekleşen Buluşma’larında ‘19 Mayıs Törenlerini Stadyumlardan Kurtaralım’ başlıklı bildirilerini Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’te dinleyince bu çağrıya medyanın ilgisi de artar. Burada Genç Siviller’i Genç Siviller olmaya taşıyacak olan ise Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet’in manşetine taşıdığı ‘Genç Subaylar Tedirgin/Rahatsız’ haberidir. İşte Genç Siviller adına ve spor ayakkabası sembolüne giden yol Balbay’ın bu haberine bir cevap niteliği taşıyan ‘Genç siviller de sizden rahatsız’ diyebilme hakkı Genç Siviller’in bugünkü adının tam karşılığı olur. 

Genç Siviller Hareketi Sözcüsü Turgay Oğur ile hem Genç Siviller’i hem de Türkiye’deki gençliğe nasıl baktıklarını konuştuk.

GENÇ SİVİLLER

“GENÇ SİVİLLER ADINA VE SPOR AYAKKABISI SENBOLÜNE GİDEN YOL MUSTAFA BALBAY’IN HABERİYLE BAŞLADI”

Öncelikle bize Genç Siviller’i anlatır mısınız? Hangi amaçla, ne zaman kuruldunuz? Kimsiniz, neler yapıyorsunuz? 

Genç sivillerin içinde olan her bir ferdin kendi hikayesini Genç Siviller’in hikayesinin başlangıcı olarak alabiliriz aslında. 

Herşey ODTÜ’lü bir grup öğrencinin Kaynaşlı Deprem bölgesine yardıma gitmesi, burada herkes gibi devlet baba ikonunun enkaz altında kaldığını görmesi, sivil inisiyatiflerin ve amatör radyoların ne kadar çok işe yaradığını anlamasıyla başladı.  Bu birliktelik bir mail grubuna dönüştü. Mail grubuna başka üniversitelerden de öğrenciler katılmaya başladı. O yıllarda (1999) sanal ortamda biraraya gelmek, fikir tartışması yapmak henüz çok yeni bir şeydi. 

Sanal ortamda biraraya gelen insanlar en az yılda bir defa fiziksel olarak da bir araya gelmeye karar verdi. İlk olarak DSP’li Kültür Bakanı Ahmet Tan’ın desteğiyle Ankara’dan bir tren dolusu üniversite öğrencisiyle Gaziantep, Mardin’e gittik.

Daha sonra 19 Mayıs Gençlik Bayramı’nı vesile ederek ‘buluşma’ etkinliklerine başladık.İlk buluşma 2000 yılında henüz Olağanüstü Hal Bölgesi olan Van’da gerçekleşti. Dönemin ANAP’lı Kültür Bakanı Erkan Mumcu ve DYP Van Milletvekili Hüseyin Çelik’in desteğini aldık. Bugün televizyoların en aranan yüzleri ile Van’a büyük bir çıkarma yaptık. 2000 yılı için radikal denilebilecek konular konuşuldu. Bu etkinlikten iki ay sonra Van’da Olağanüstü Hal uygulaması sona erdi. 

Buluşmalar, İstanbul, Rize, Ankara, Konya, Diyarbakır, Bursa gibi şehirlerde yapılmaya devam etti. 2003 yılında Ankara’da TBMM salonlarında gerçekleşen Buluşma’da ‘19 Mayıs Törenlerini Stadyumlardan Kurtaralım’ başlıklı bir bildiri okundu. Henüz ‘Genç Siviller’ adını almadan ilk şöhret gelmişti. Ertesi gün bütün gazetelerde manşetteydik. Bu ilgi sadece bizim bildiriden dolayı değildi, DYP’den Ak Partiye geçmiş ve Milli Eğitim Bakanı olmuş Hüseyin Çelik’in de toplantının yapıldığı salona uğraması ve bu çağrımıza katıldığını söylemesi medyanın ilgisini daha da arttırdı. 

Ertesi gün çıkan gazetelerden bizim bu çağrımızı olumlayan Radikal de vardı, konuya nötr kalanMilliyet  de, ‘Hazmedemediler’ diye linç edenCumhuriyet de. 

Bizi buradan Genç Siviller olmaya taşıyacak olan ise Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet’in manşetinden görülen ‘Genç Subaylar Tedirgin/Rahatsız’ haberi oldu. Türkiye siyasi geleneğinde darbenin ayak sesleri vardır. Bu sesler genel olarak gazetlerin attıkları ‘Asker rahatsız’, ‘Genelkurmayın ışıkları sabaha kadar açık kaldı’, ‘Hişt hişt’ gibi manşetleri aracılığıyla duyurulur. 

Ordu, klasik yönteme başvurmuş, AKP iktidarına ilk uyarısını yapmak için Balbay’a haber yaptırmış, bu iş için bizim çağrımızı da kullanmıştı. Tıpkı 27 Nisan e-muhtırasındaki Kur’an okuma yarışması gibi bizim 19 Mayıs tartışmamız askerlerin hoşuna gitmemişti.   

İşte Genç Siviller adına ve spor ayakkabası sembolüne giden yol Balbay’ın bu haberiyle başladı.‘Genç siviller de sizden rahatsız’ diyebilme hakkı elimize geçmişti artık. 

Bu hakkımızı 2006 yılında “Kürt Sorunu” ile ilgili bir bildiride kullandık. ‘Bu dünyada Türklerle Kürtler de bir arada yaşayamayacaksa BATSIN BU DÜNYA’ diye biten bildirimiz çok ses getirdi. Çünkü ilk defa çok ciddi bir konu Orhan Gencebay’ın, Sezen Aksu’nun, MFÖ’nün şarkı sözleriyle anlatılmıştı. 

O gün bu gündür adımız Genç Siviller Rahatsız’a çıktı. Postalı en çok andıran spor ayakkabısı da logomuz oldu.

“POPÜLER DİL VE MİZAH BİZİM EN BÜYÜK FAKLILIĞIMIZ”
Genç Siviller’i diğer gençlik STK’larından ya da yapılanmalarından ayıran özellikler nelerdir?
 
Bizim sırtımızda yumurta küfesi yok. Yaptığımız işlerin birilerini rahatsız veya memnun etmesini çok dert etmiyoruz. Vicdani siyaset yapıyoruz, interneti etkin kullanıyoruz ve hızlı hareket ediyoruz. Siyasetin çatık kaşlı yüzünü ve ciddi dilini değiştirmeye çalışıyoruz.Popüler dili ve mizahı kullanıyoruz. Bu, Türkiye’de siyaset yapanların çok alışık olmadığı bir durum. Sanırım en büyük farklılığımız da bu.

Açıkcası yaptığımız işler bizi eğlendiriyor ve amacına ulaşıyor. Sırf bir şey söylemiş olmak için konuşmuyoruz. Sonuç almayı, etki etmeyi, kendimizde söz ettirmeyi önemsiyoruz. Türkiye’de genelde eylem yönü olan örgütler eteklerindeki taşı dökerler, adeta ‘laflarını ortaya koyarlar. Beğenen alır gider beğenmeyen bırakır kaçar’. Biz bu tavrı şımarıkça buluyoruz. Tek dikkat edilmesi gereken şey söylediğin sözün doğru olması değil, ne zaman, nerede ve hangi cümlelerle söylediğin de çok önemli. Bizden hiçbir zaman şu şikayeti duyamazsınız. ‘Biz şu kadar faaliyet yaptık, basın bizi görmedi’basın bize bakmıyorsa biz basının baktığı tarafta dururuz. 1 Mayıs 2008’de The Marmara Oteli’nden sarkıttığımız ‘1 Mayıs 1977’de buradan ateş edenler bulunsun’ pankartı eylemi tam olarak ne demek istediğimi çok iyi anlatıyor. Bütün televizyon kameraları Taksim Meydanı’na bakarken mesajı baktıkları tarafa asmak.

“KİMSEYLE 10 YILLIK AKTİVİZİM ANLAŞMASI YAPMADIK!”

Genç Siviller kurulduğu günden bugüne yaptığı faaliyetlerle adını çokça duyurdu. Son dönemde ise sessizliğe büründüğüyle ilgili eleştiriler duyuyoruz. Bunu da iktidarla temasınız olmasına bağlıyorlar. İçinizden biri mecliste olduğu için sesiniz çıkmadığı söyleniyor. Bu eleştirilere cevabınız ne olur? 

Elelştirileri umursamıyoruz. Kimse ile 10 yıllık aktivizim anlaşması yapmadık. Devletten maaş almıyoruz. Kamu görevlisi değiliz. Keyfimiz nasıl isterse öyle yaparız. 

Esas önemli konu şu: Genç Siviller’in sesinin çıkmadığını duyabiliyorsanız ortam çok sessiz olmalı. Demekki kimseden bir ses çıkmıyor. Doğrusu biz bu kadar büyük bir alanı kapladığımızı düşünmüyorduk. 

CHP ile ilgili bir kaç eylemi hariç tutarsak; Genç Siviller parlamentoya yönelik değil Türkiye’nin rejimine yönelik eylemler yaptı. Türkiye’de siyasete vurmayan STK’ya kız vermiyorlar neredeyse.  Bir de bizim bakanların milletvekillerinin peşinden koşmamıza gerek yok.  

Kurumlar özel koşullarda doğuyor. Özel şahıslarla yükseliyor. Sonra o koşullar biraz değiştiğinde ya da lokomotif insanlar çaptan düştüğünde kurumlar da yıkılmaya mahkum kalıyor. 

Biz Genç siviller’in iyi bir deneyim olduğunu, elindeki ‘know how’ın örgütlenme, ilginç fikir bulma ve iş yapma tarzının yeni nesil aktivizmine çok uygun olduğunu görüyoruz.Bu nedenle kendimizi tekrar ederek yavaş yavaş ölmek yerine yeni alanlar açarak kurumsallaşmayı tercih ettik. Genç Sivillerin kuruluşu üzerine hiç kafa yormamıştık. Herşey kendiliğinden olmuştu. Şimdiye kadar tepe tepe kullndığımız bu araç için ilk defa oturup düşünüyoruz. Bakıma sokuyoruz. Yeni modüller ekliyoruz.

“CHP’DEN OLMAK HALA MAKBUL, DİĞERLERİNDEN OLMAK KİRLENMİŞLİK”

Genç Siviller’in içinden arkadaşınız Bilal Macit’in Türkiye’nin en genç milletvekili olarak şu an mecliste olmasını nasıl buluyorsunuz? Bunun size olumlu-olumsuz etkileri ne yönde oluyor? 

Emine Ülker Tarhan CHP’den vekil seçildi. Emine hanım hala halkın gözünde bir hukukçu.Osman Can Ak Parti MKYK üyesi oldu. Ancak kamuoyu bunu Osman Can AKP’li oldu diye okudu. Maalesef CHP’li olmak hala çok makbul, diğerlerinde olmak kirlenmişlik. Önce bu algı ile savaşmalıyız. 

Bilal Macit’in Türkiye’nin en genç vekili olması bizim için iftihar vesilesi. Bir yıl içinde 30’yakın üniversitede konferans verdi. Malezya’dan Londra’ya kadar çok sayıda önemli toplantıda Türkiye’yi temsil etti. Meclis kürsüsünde ezber bozan konuşmalar yaptı. Seçim sürecinde medyanın en çok ilgi gösterdiği adayların ilk 10’unda yer aldı. Meclis Divan üyesi seçildi. Parlamentoyu çok iyi öğreniyor. Önü çok açık.

“TÜRKİYE’DE İNSANLAR YAŞLANDIKÇA ESNEKLEŞİYORLAR”

Genç Siviller “gençlik” kavramını nasıl tarif ediyor? Ayrıca gençlerle ilgili çalışmalarınızdan, birlikte neler yaptığınızdan kısaca bahseder misiniz?

Gençlik fikirlerin kemikleşmediği, etkiye açık olduğumuz biyolojik bir evredir. Henüz mal mülk edinme hırsları, aile geçindirme dertleri kapıya dayanmamıştır. Yapılabilecekler listesi tazedir.Hayat ajandasında plan yapacak çok fazla boş alan vardır. 

Ancak bizde ana okulundan başlayan eğitim o kadar tek tipçi o kadar doktiriner ki bu tedrisattan geçmiş bir gencin zihini kaskatı olabiliyor. Hatta Türkiye’de insanlar yaşlandıkça esnekleşiyorlar. 

Genç Siviller demokrasiyi savunuyor. Bunun herkese faydası var. Herkese faydası olanın gençlere de faydası var tabii.

“GENÇLERİ BÜYÜK SİYASETTEN AYRI BİR YERE KOYMUYORUZ”

İnsan gençken daha savruk, daha gözü kara, daha hesapsız oluyor… Bu anlamda gençlerin doğru yönlendirilmesi zorunlu oluyor. Gençlere kılavuzluk yaparken, örnek olurken hareket ettiğiniz temel dinamikleriniz (değerleriniz) nelerdir? 

Aslında gençlere yönelik pek bir faaliyetimiz yok. Adımızdaki ‘Genç’ ifadesi bizim genç olmamızla ilgili değil. Başta bahsettiğim ‘Genç Subaylar Rahatsız’ manşetinden geliyor. Yani biz Genç Tüsiad, Genç Müsiad gibi yetişkin bir grubun gençlik kolu değiliz.

Türkiye’de yıllarca gençliğin önüne birtakım idealler servis edildiğini ama yapılanların genellikle bunların anlatılmasından ibaret kaldığını görüyoruz. Bu anlamda geleceğin inşası için gençlere ne yapmak gerekiyor?

Gençlik, genel kabul gördüğü kadar özel bir grup değil. Örneğin; Aleviler, Kadınlar, Trabzon Sporlular, Rumlar kendi içlerinde ortak sorunları olan toplumsal gruplardır. Gençlik ise tüm bu tür grupları keser. Çünkü herkesin bir gençlik dönemi var. Bu yüzden gençleri büyük siyasetten ayrı bir yere koymuyoruz.

Gençlerle ilgili çalışmalarınızı yürütürken hangi gelenekten besleniyor musunuz? 

Demokrasi geleneğinden…
“BİZİM ÜLKEMİZDE %65 DEVLETİN ÇIKARLARI ÖNCE GELİR”

Türkiye’de yakın zamana kadar özgürlüklerle ilgili ciddi sorunlar yaşanıyordu. Bu sorunların birçoğunun bugün çözülmüş durumda olduğunu görüyoruz. Türkiye’de özgürlüklerle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Özgürlük mücadelesi hep tetikte olmayı gerektirir. Hiç bir zaman ideale kavuşmaz. Özgürlük ve güvenlik çelişkisi hep var olacak. Özgürlükler için adeletin tesis edilmesi gerekir. Bizim ülkemizde hukuk eğitiminden çıkanlar, adalet mi devletin çıkarlarımı sorusuna %65 devletin çıkarları önce gelir cevabını vermiş. Bundan ötesi yok. Mücadele bitmeyecek.

“YURTDIŞINDA HAYATIN ‘CENNET’ OLDUĞU BİR EZBER”

Yapılan araştırmalara göre Türkiye’deki gençlerin büyük bir çoğunluğu imkanı olsa yurt dışına gidebileceğini ve orada yaşayabileceğini söylüyor. Sizce gençler Türkiye’den neden gitmek istiyorlar? Gençler, Türkiye’de gerçekten neyden memnun değil?

Bir kere yurtdışında hayatın ‘cennet’ olduğu bir ezber. Hiç bir yer ‘cennet’ değil. Türkiye de fırsatlar ülkesi. Ancak herkes keşke bir süre yürtdışında yaşayabilse. Bu beyin göçü değildir. Yurtdışından da birileri buraya gelir. Beyin ithalatı da olmuş olur. Ancak yine de ‘vatan’ diye bir şey var. İnsanın kendini oralı hissettiği yer. Kendini güvende hissettiği yer. Biber dolması kokusu.

Bugünkü gençlerin hepsi televizyonla büyüdü. Şimdi buna bir de sanal dünya eklendi. Gençlerin algılamaları, hayal dünyaları, zihinlerinin çalışması, bakışları, görüşleri, kodlamaları, hepsi görsel ya da sanal dünyanın kurallarına göre şekilleniyor. Bu dünyanın nimetleri ya da kötülükleri gençleri nasıl etkiliyor? Gençlere ne yapmalarını tavsiye edersiniz?

Bıçak, ateş, otomobil neyse internet ve televizyon da o. Dünyada herşeyin nimet tarafı da kötü tarafı da var. Ben bu nimetleri çok seviyorum. 

“SOSYAL MEDYA DA OKUL BAHÇESİ, OTURMA ODASI GİBİ BİR ORTAM”

Sanal dünyanın nimetlerinden biri de gençlerin sosyal medyada kendilerini ifade etmelerinde aracı olması. Hatta son dönemde ‘Arap Baharı’yla sosyal medya üzerinden gerçekleşen ayaklanmaların, devrimlerin olduğu söyleniyor. Sosyal medyayla ilgili ne düşünüyorsunuz? 

Sosyal Medya da okul bahçesi, sokak, oturma odası gibi bir ortam. Diğerlerine göre de çok daha fazla insanın çok daha hızlı biraraya gelip dağılabildiği bir ortam. Kimlikler de kolay kolay saklanamıyor. Sokakta takınabildiğimiz maskeler bazen sosyal medyadan daha fazla olabiliyor. 

Yeni kuşak gençlik “Y kuşağı gençlik” olarak da adlandırılıyor. Bu kavram genellikle 90’ sonrası doğumlular için kullanılan bir ifade. Y kuşağı gençler; iyi seviyede teknoloji algısı, bilgisi, kullanımı olan gençler olarak ifade ediliyor… Sizce teknoloji gençleri nereye götürüyor? Ya da gençler bu teknolojiyle nereye gidiyor?

Dünya on bin yıldır biryere gidiyor. Teknolojinin de bu yolculuğun küçük bir parçası olduğunu düşünüyorum. 


“ZAMANIMIZI SANATLA, SİYASETLE, SPORLA İLGİLENEREK GEÇİREBİLECEĞİMİZ BİR DÜNYA HAYAL EDİYORUM”

Türkiye’yi gençler üzerinden düşündüğünüzde nasıl bir gelecek tasarlıyorsunuz? Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyorsunuz? Gelecek hayalinizi kısaca anlatır mısınız?

Teknoloji sayesinde emek yoğun üretimin azaldığı, mesai saatelerinin yarı yarıya düştüğü, Çarşamba günlerinin de tatil olduğu, zamanımızı güzel sanatlarla, siyasetle, sporla ilgilenerek geçireceğimiz bir dünyayı hayal ediyorum.

http://www.on5yirmi5.com/genc/haber.120017/kimseyle-aktivizim-anlasmasi-yapmadik.html

Engellilik girişime engel değil

0

Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan AK Parti gurup toplantısında, ‘iktidar oldukları 10 yıllık süreç içerisinde engelli bireylerin istihdamını AK Parti olarak her zaman önemsediklerini ve gerek engelli bireyleri ve gerekse işverenleri bu noktada her zaman teşvik ettiklerini belirtmiştir. Kamuda 2002 yılında sadece 5 bin 777 engelli memur olarak istihdam ediliyorken AK Parti hükümeti göreve geldikten sonra bu sayıyı yaklaşık 5 kat artırarak 27 bin 224 kişiye çıkarmış olduklarının’ altını çizdi. 

Başbakan ayrıca,’2011 yılında bir yasa değişikliği ile dünyada ilk defa engellileri merkezi bir sınava tabi tutarak kamuda istihdam etmeye başladıklarını ve 2013 yılında 8 bin 115 engelli bireyin  daha kamuda istihdam edileceğini belirtti’.

Bu açıklama ve uygulamalarda gösteriyor ki, toplumun en dezavantajlı grubunu oluşturan engellilerin çalışma yaşamında yer almaları ve imkan bulmaları aynı zamanda ekonominin güçlü ve istikrarlı bir şekilde büyüdüğünü ve geliştiğini de göstermektedir.

KALKINMA VE ENGELLİLER

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Bankası’nın (DB) 2011 yılında açıkladığı ve Şubat 2012’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından Türkiye’de tanıtımı yapılan ‘Dünya Engellilik Raporu’nun engellilik ile ilgili çarpıcı ve önemli sonuçlardan biri de engellilikten kaynaklı sorunların çözümünün bir insan hakları olduğunun yanı sıra ‘kalkınma’ öncelikli olduğunun da altını çizmesidir. Böylece kalkınma politikalarının oluşturulması/uygulanması çerçevesinde engelli bireylerin de göz önünde bulundurulması ve sürece katılması önemsenmektedir.

Böylece, engellilerin ‘kalkınma’ önünde bir engel değil, kalkınmanın bir aktörü olarak görülmesi engellilere yönelik, ‘asalak’, ‘beleşçi’, ‘işe yaramaz’ gibi, ‘toplumsal engelli’ bakış paradigmasının da değiştiğinin bir göstergesi olmaktadır.

3 Aralık 2012 Dünya Engelliler Günü’nde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı arasında imzalanan İşbirliği Protokolü kapsamında Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve KOSGEB tarafından geliştirilen ortak bir çalışma ile ”Girişimcilik Engel Tanımaz” projesini hayata geçirmek için ilk adım atılmıştır.

Bu projenin en önemli yanlarından birisi dünya engelliler gününde başlangıç yapması ve diğer bir yönü ise çalışma süreçlerine katılırken büyük sıkıntı ve engellerle karşılaşan engellilerin ‘girişimci’ olarak işgücü piyasasına dâhil olmalarını desteklemesidir. 

ÖNYARGILARI YIKMAK

Engellilerin hayata girişimi için, kamu kurum ve kuruluşlarına, yerel yönetimlere, üniversitelere, engelli STK’larına, işveren kuruluşlarına, ailelere kısacası herkese büyük görev ve sorumluluk düşmektedir.

Proje ortaklarından biri olan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı her yıl açıklamış olduğu ‘Üniversitelerarası Girişimcilik ve Yenilikçilik Endeksi’ kriterleri arasına engelli bireyin hayatına dokunan yenilikçi ve fark yaratan çalışmaları ön plana çıkaran araştırmaları yapan ve bunu hayata geçiren çalışmaları da eklemeli ve bu yönde üniversiteleri teşvik etmelidirler.

Kamu idaresi, yerel yönetimler, üniversiteler ile işbirliğine giderek engelli bireylerin ‘engelli girişimciliği’ni ve inovasyon çalışmalarını yapabilecekleri ‘Engelsiz Girişimcilik Merkez’lerini açmaları, kurmaları yönünde desteklemelidirler.

Engelli STK’ları bu süreçde etkin ve aktif bir rol almalı yapılan çalışmalara destek vermelidirler. Artık engelli  STK’larının  ve engelli temsilcilerinin  ciddi bir paradigma değişimine ihtiyaçları vardır. Kamu, yerel yönetim, işveren, girişimci gibi paydaşların kapılarını iş bulmak, bağış toplamak, yardım almak, bilet satmak için değil yaptıkları projelere, girişimci fikirlere, buldukları ürünlere patent almak, sponsor bulmak, destek almak vb. gitmelidirler.

Kamuya yararlı dernek olabilmek için özellikle engellilik alanında ya da engellilik için çalışan STK’ların yapmış oldukları faaliyetler; inovasyon, teknolojik, bilimsel, girişimcilik, sosyal girişimcilik  gibi. kıstaslara tabii olmalı ve ancak bu şartları yerine getiren STK’lara bu hak verilmelidir. Bu ve bunun gibi konulara dikkat ettiğimiz sürece, engelli bireyin insan haklarına ve onuruna yaraşır bir yaşam kurmalarına yardımcı ve destek vermiş oluruz.

En büyük görev ve sorumluluk engelli bireyin kendisine ve ailesine  düşmektedir. Yasaların çıkmasını beklemek ya da çıkarılması için uğraşmak tek başına engellilerin yaşadıkları dezavantajlı durumları ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.

SÖZ DE YETKİ DE ENGELLİDE

Engelli birey, bir başkasından bir şeyler beklemek yerine kendisi için, kendisi bir şeyler yapmalıdır. Engelli bireylerin girişimcilik alanında ön plana çıkması aynı zamanda engellilerin istihdamını da artıracak ve ülkenin kalkınmasına katkı sunacaktır. Engelli bireyler yaşamları boyunca, hayatın içinde kalmak ve hayata tutunmak için büyük mücadele vermektedirler. ‘Girişimcilik Engel Tanımaz’ projesinden alacakları bilgi ve destekle bir çok ‘engelli girişimci’ iş dünyasında yer alacaktır.

Hz. Mevlana’nın dediği gibi ‘yeni şeyler söylemek lazım’ diyerek, yapılması gereken engelli bireye güvenmektir. Engelli birey de ‘devlet kapısı’nda iş bulmak için beklemek yerine, kendi işini kurmak için harekete geçmelidir.  Engelliler artık ‘iş verilen’ değil, ‘işveren’ olmayı istemelidirler.

Yeni Şafak, 24.02.2013

Kürtçe ve Matematik

Kürtçe ve matematiğin ne alakası var diyeceksiniz…

Çok alakası var. İkisi de birer dil… Kürtçe dünyada 40 milyon civarında insan tarafından konuşuluyor (Kemal Burkay’a göre) matematik ise, bütün dünya milletleri tarafından konuşulan evrensel bir dil…

Şimdi konumuza gelelim:
2012-2013 öğretim yılına ait seçmeli ders tercihlerinin dağılımı açıklandı. Türkiye çapında matematik dersini seçenlerin sayısı 783 bin küsur olmuş. Yaşayan diller ve lehçeler dersini (yani Kürtçeyi) ise sadece 28 bin küsur öğrenci seçmiş…

Kaba bir hesapla, Kürtlerin genel nüfus içindeki payını yüzde 15 olarak kabul edersek ve aynı oranın 18 yaş altı grupta da geçerli olduğunu varsayarsak; 16 milyonluk toplam öğrenci kitlesi içinde 2 milyon 400 bin Kürt öğrenci olduğunu söyleyebiliriz.

Yazının devamını Bugün Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.