Ana Sayfa Blog Sayfa 405

Engelli bireyler karar süreçlerine de katılmalı

 

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Engelli insanların hayatlarını kolaylaştırmaya yönelik politikaların oluşturulmasında, alınmasında ve uygulanmasındaki en büyük eksiklik, karar alıcı ve uygulayıcı konumda olan mekanizmaların içerisinde engelli bireylerin olmamasıdır. Ve bu mekanizmaların içerisinde bulunanların büyük çoğunluğunun önceliğinin ‘engelli bireyler’ olmamasıdır.

Toplumun engelliler ile ilgili önyargıları henüz yıkılmış değildir. Ne yazık ki önyargıların yıkılmasına yönelik çalışmalar henüz istendiği sonucu vermekten uzaktır. Engelli birey hala yardım edilmesi ve korunması gereken varlıklar olarak görülmektedir. Bu bakış da engelli bireyin haklarının güçlendirilmesi ve korunması önünde büyük bir engeldir. Diğer bir engel ise engellilere yönelik küçültücü bir dilin ne yazıkki hala işlevliğini sürdürmesidir. İnsan hakları temelli bir dil oluşturulamamıştır.

KADERİNİ TAYİN HAKKI

İnsan hakları kapsamında engelli bireyin güçlendirilmesi önemli bir tezdir. Engelli bireyin kendi bedeni ve kaderi üzerinde söz sahibi olması, engellilere yönelik oluşturulacak politikalarda ve karar süreçlerine etkin katılması, toplumun diğer kesimleri ile eşit ilişki kurmasını ve eşit yurttaş olmalarını sağlayacaktır.

Engelliler ile ilgili politikaların alınması ve uygulanması sistemin demokratik olduğu ve hak temelli işlediği anlamına gelmez. Eğer engelli bireyler çözüm ve karar alma süreçlerine engelsiz katılabiliyor ve politikaların oluşmasına etki edebiliyorlarsa işte ozaman katılımcı anlamda demokratik bir sistemden söz edebiliriz.

BM Engelli Hakları Sözleşmesi (EHS) başlangıç bölümü; ‘n) Kendi seçimlerini yapma özgürlüğü dahil olmak üzere engellilerin bireysel özerkliğinin ve bağımsızlığının önemini kabul ederek, (o) Engellilerin kendilerini doğrudan ilgilendiren ve diğer politika ve programların karar alma süreçlerine etkin olarak katılabilmeleri gerektiğini dikkate alarak’ diyerek engelli bireylerin kara alma süreçlerine etkin katılımın vurgu yapmaktadır.

Yine 4. maddedeki Genel Yükümlülükler bölümünde; ‘3. Taraf Devletler, bu sözleşmeyi yürürlüğe koyacak yasaların ve politikaların gelişimi ve uygulanmasında ve engellilere ilişkin diğer karar alma süreçlerinde, engelli çocuklar dahil engellilere onları temsil eden örgütler aracılığıyla sık sık danışacaklar ve onları etkin bir şekilde sürece dahil edeceklerdir’. demektedir. Burdan anlaşılaçağı gibi, önemli olan tek başına engelliler ile ilgili politikaların oluşturulması değil, engelliler ve onların temsilcileri ile işbirliği içerisinde politikaların oluşturulmasıdır. Mevcut Sözleşmeler çercevesinde İnsan hakları alanında elde edilen kazanımlar itibariyle gelinen noktada; ben yaptım oldu ‘paternalist’ anlayışın yerine, engellilerin ‘kaderini tayin’ hakkı ön plana çıkarılmalıdır. Bu söylemin pratikte tam karşılığını bulduğunu söylemek ne yazık ki zordur.

KATILIMIN ENGELLERİ

Engelliler; siyasi partiler, yerel yönetimler, sendikalar, özel/kamu gibi. kurumlarda karar verme mekanizmaları içerisinde etkin/yetkin görevlerde bulunmaları oldukça sınırlı ve yok denecek kadar azdır. Ve bunun sonucunda da karar verme ve alma süreçlerinin dışında kalmaktadırlar. Karar verme süreçlerinde yer almak aynı zamanda karar üzerinde söz sahibi olmak demektir. Engelli bireylerin kendileri ile ilgili politikaların oluşturulması sürecinin dışında kalmaları kendi kaderlerini belirlemenin önündeki en büyük engellerden biridir.

Engelli bireyin önündeki engelin kaldırılması ve engellilerin karar alma süreçlerine etkin katılabilmeleri için engelli hareketinin misyonu önemli bir etkendir. Son yılları saymaz isek ne yazık ki engelli STK’ları hak temelli bir sivil toplum anlayışı yerine, engelli bireye yardım ve korumaya dayalı bir yol izlemiştir. Bu anlayış engelli bireyin kamusal alana çıkmasının önündeki engellerin kaldırılmasını değil, yapılacak yardımlarla (tekerlekli sandalye dağıtmak gibi) günlük hayatı önceleyen aktivitelere öncelik vermiştir. Böylece engelli bireyin özel alana hapsolmasını meşrulaştırmışlardır. Sokakların tekerlekli sandalyeye uygun olup olmadığı o günler için STK ların gündeminde olmamıştır. Zaten bir çok STK nın da yerel yönetimler ile çeşitli işbirlikleri içerisinde olmaları hak temelli bir engelli STK anlayışını engellemiştir.

NE YAPMALI

Son zamanlarda az da olsa hak temelli yaklaşım ön plana çıkmakta ve tekerlekli sandalye dağıtan STK anlayışı kısmi olarak da olsa yıkılmaktadır. Bunda özellikle BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin büyük bir itici gücü olmasının yanısıra engelli bireyin internet araçılığıyla dünyayı takip etmesi, eğitim alanında yapılan çalışmalar ile engelli bireylerin özellikle yüksek öğretim de yer alması ve buna bağlı olarak haklar konusunda bilgi sahibi olmaları, ekonomik bağımsızlık gibi. etkenler engelli bireyin mücadelesini hak temelli bir alana doğru yöneltmiştir.

Engelli STK’ları siyasi partilerde, parlamantoda, yerel yönetimlerde, sendikalarda, kamu ve özelde üst dizey yönetici pozisyonunda daha çok engelli bireyin görev ve yer alması için sivil baskı gücünü kullanmalıdır. Engelli bireyler böylece karar alma süreçlerine katılarak kendi kaderini belirleme noktasında söz sahibi olabilir.

 

Saf Liberaller

AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu önemli açıklamalarda bulunmuş, benim favori pasajım şu: “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak. Onun için işimiz çok daha zor.”

Bu “tarihi” açıklama biz “liberal kesimler”in de desteklediği “demokratikleşme” hamleleri olmasaydı AK Parti’nin kapatma davası delilleri arasında yer alacak bir gazete kupürüydü. Şimdilik her yer güllük gülistanlık olsa da, ben henüz maçın bittiğini düşünmüyorum, bir yerlerde halen bu güzel açıklamalar istifleniyor muhtemelen ve Allah muhafaza konjonktür değişirse bu açıklama çok iş görecektir. AK Parti Babuşçu’nun bahsettiği “inşa” hamlesini başaramazsa veya liberal kesimlerin desteklediği demokratikleşme hamleleri yetersiz kalıp da medeni demokrasiler ligine çıkamazsak yüce divan yolunun en güzel taşlarından biri olacaktır bu açıklama. Hayırlı olsun.

Liberal kesimlerden kendi payıma, AK Parti ile “şu veya bu şekilde paydaş” olmadım, AK Parti’nin yaptığı demokratikleşme hamlelerini Çin Komünist Partisi yapmış olsa da desteklerdim, eldekiyle yetindik, hepsi bu. AK Parti’den beklentiyi yüksek tutmamayı da öğrendik zaman içinde, artık AK Parti kadrosunun demokratikleşmede sınır ve kapasitelerini az çok biliyoruz. Bu açıklama da bu sınıra çok güzel bir örnektir zaten.

Peki bu açıklama ne yapmış oldu?

Birincisi, bu açıklama “AK Parti’nin gizli ajandası var!” diyen ve şeriat getireceğinden korkan kesimleri haklı çıkarır. Ben hala böyle bir şey olduğuna inanmıyorum, olsa bile başarıya ulaşamayacağına dair her türlü bahse girebilecek kadar öngörüme güveniyorum. AK Parti’nin şeriat getirmek istediğine dair argümanlara gülüp geçmeye devam edeceğim ama artık bu argümanı dillendiren Kemalistlerle muhatap olmayı düşünmüyorum. Meydan sizindir, cenginiz mübarek olsun.

İkincisi, açıklamanın sorunlu dili nereye çeksen oraya gider nitelikte. Ergenekon, Balyoz ve diğer kritik davaları “AK Parti’nin tasfiye operasyonu” şeklinde kodlayan zihniyete çok güzel bir malzeme vermiş oldu. “Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı.” cümlesinin bir itiraf olarak görüleceğinden hiç şüphem yok. Dolayısıyla medeni demokrasiler ligine giden en önemli adımlardan olan darbe yargılamaları ve derin devletin geriletilmesi sürecini çarpıtma için bundan daha veciz bir şekilde malzeme verilemezdi diye düşünüyorum.

Hasıl-ı kelam: Babuşçu’nun üslubuna bakılırsa, Başbakanın koyduğu 2071 vizyonunu, ülkeyi 2071’e kadar AK Parti’nin yöneteceğini şeklinde anlamış fakat liberal kesimler AK Parti’nin bir siyasi parti olduğunu ve toplumun gerisine düşerse bir seçimlik saltanatı olduğunu biliyor, o yüzden kasmıyor.

Tamer Çetin – Regülasyon çağında devlet modeli

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Yeni anayasayla, bağımsız düzenleyici kurumların anayasal hale gelmesi ve daha önemlisi, bu kurumların düzenleyici faaliyetlerinde, siyasetle regülatör arasındaki bağımsızlığın tam olarak tesis edilmesine imkân tanıyacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Anayasa yapma ve/veya değiştirme süreçlerinde, devletin ekonomik rolü sıklıkla tartışılır. Zira bir anayasa, devletin ekonomiye müdahale şeklini tayin eden kurumsal hiyerarşinin temel belirleyicisidir. Bu kapsamda hemen akla gelen birkaç model sıralamak mümkündür. Yelpazenin en solundan başlarsak, sosyalist planlamacı devlet, sosyal refah devleti, kalkınmacı devlet, kamu hizmetleri devleti, düzenleyici devlet ve belki en sağda klasik anlamda liberal devlet modellerini sıralamak mümkündür. Düzenleyici devlet ile liberteryan devlet kısmına kadar, anlama açısından çok bir sorun bulunmuyor. Hem teorik bazda hem de uygulamada, önceki modeller hakkında net fikirlere varmak mümkün. Bununla birlikte ilgili tartışmalarda pek çok farklı devlet modeli için liberal piyasa ekonomisine sıklıkla atıf yapılır, fakat liberal bir devlet modelinin ne olduğu vuzuha kavuşturulamaz bir alan olarak bırakılır. Solcu iktisatçılar, genellikle bırakınız yapsınlar yerine müdahaleyi öne alan düzenlemeler önerirler. Ancak bazen şaşırtıcı şekilde, liberal olduğunu iddia eden iktisatçılar bile örneğin para ve maliye politikalarına ilişkin düzenlemelerin anayasaya yazılmasını önerirler. Ne olması gerektiğini tayin etmek çok kolay olmamakla birlikte, düşünüldüğü kadar da zor değildir. Bu yazı, günümüz toplumlarında hakim iktisadi algı ve sistem olarak uygulanan devlet modelinin ne anlama geldiği ve bu kapsamda yeni anayasada bu modelin niçin tercih edilmesi gerektiği üzerinde durmaktadır.

Pek çok yorumcu, bugün özellikle gelişmiş Batı’daki devlet modelinin liberal piyasa ekonomisi olduğunu ve bunun da liberteryan bir sistem önerisi veya çabası olduğunu düşünmektedir. Bu doğru değildir. Öncelikle bugün modern toplumların tercih ettiği devlet modeli, düzenleyici devlet (regulatory state) modelidir ve düzenleyici devlet modeli, liberal iktisadi sistemin teorik temellerini teşkil eden Neo-klasik iktisadın önermeleri ve bulguları üzerine bina edilmiştir. Bu anlamda liberal bir sistemdeki devlet modeline atfen liberal piyasa ekonomisi olarak da tanımlanmakta, fakat buradan yanlış yargılara varılmaktadır. Bu modelde, önceleri kamu mülkiyeti altında dikey bütünleşik devlet tekelleri tarafından yürütülen pek çok mal ve hizmetin, zamanla özelleştirilmesi ve özelleştirmeler sonucunda, devletin tamamen piyasadan çekilip, ilgili mal ve hizmet piyasalarındaki iktisadi faaliyetin tamamen piyasa süreçlerine bırakıldığı iddia edilir. Hatta bazı ileri yorum(cu)lar, bu modeli devletin, toplumunun sosyal maliyetlerini devletleştirip, özel çıkar grupları manipülasyonuyla kaynakları, devletten iş dünyasına servet transferi olarak aktarmak için kullandığını iddia etmektedirler. Öncelikle tam olarak yukarıda sözü edilen alanların tamamen deregüle edilip, piyasa mekanizmasına bırakıldığı böyle bir model, eğer uygulanmış olsaydı, evet pür liberal veya liberteryan bir model olabilirdi, ancak gerçek dünyada böyle bir model bulunmamaktadır ve hiç de denenmemiştir. Ayrıca özelleştirmelerin varlığı durumunda olası bir kaynak transferi de mutlaka yukarıda sözü edilen ileri yorum anlamına gelmemektedir. Velev ki bazı çıkar grupları, bu süreçlerde bir servet transferi ile rant sağlıyor olsalar bile, bu mutlaka liberal iktisadi emperyalizmin dayattığı bir sonuç anlamına gelmez. Açıklayalım.

Öncelikle sözü edilen kamu hizmetlerinin düzenleyici devlet modelindeki durumuna bakalım. Elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, deniz, demir, hava ve karayolları, bankacılık, eğitim ve sağlık gibi önceleri neredeyse tamamen devlet tarafından faaliyet gösterilen alanlarda, düzenleyici devlet modeliyle birlikte mülkiyetin özel sektöre devredildiği doğrudur. Bu anlamda düzenleyici devlet modelinin, liberal bir arka plana sahip olduğu da doğrudur. Ancak pek çok yorumcunun sandığının aksine, özelleştirmeler, bu model içinde mutlaka tamamen bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mantığına dayanan bir piyasa ekonomisine terk edilmemektedir. Sözü edilen alanların hemen hepsinde devlet, iki temel iktisadi değişken olarak fiyatları veya piyasaya girişi düzenlemeye devam etmektedir. Bunun dışında ilgili endüstrilerde, hizmetin kalitesi, çevre sağlığı, iş güvenliği gibi alanlarda sosyal regülasyonlar da mutlaka devam etmektedir. En azından ilgili iktisat literatürü böyle olması gerektiğini nedenleri ile birlikte tek tek sıralamaktadır.

Şu halde düzenleyici devlet modeli, piyasaların başarısız olduğu kabul edilen endüstrilerde, endüstrilerin dikey olarak ayrıştırılıp, rekabetçi segmentlerinin özelleştirilmesine ve rekabete açılmasına imkân tanır, fakat bu mutlaka ilgili alanların bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler modeline göre işletildiği anlamına gelmez. Özel sektör mülkiyetinde fiyat ve piyasaya giriş, özellikle bağımsız düzenleyici kurumlar marifetiyle düzenlenir. Bu durumda düzenleyici devlet modelinin, rekabeti, devlet müdahalesine göre öne aldığını söylemek mümkündür, ancak bu mutlaka, pür liberal bir devlet modeli anlamına gelmemelidir. Diğer yandan devletin, bazı iktisadi ve sosyal regülasyonlara devam etmesi, bu modeli, planlamacı, kalkınmacı veya sosyal refah devleti de yapmaz. Düzenleyici devlet modeli, her iki grubun arasında yer almaktadır. Bunun en temel göstergelerinden biri de, bu modelde devletin, klasik yapısından farklılaşarak, ilgili düzenlemelerin, bağımsız düzenleyici kurumlar tarafından gerçekleştirilmesidir. Geleneksel bürokrasinin yerini, alanında uzman ve nitelikli donanım sahibi regülatörlerin yer aldığı düzenleyici kurumlar, düzenleyici devlet modelini, diğer modellerden ayıran bir önemli faktör olmaktadır.

DEVLET PİYASADA AKTÖR OLMALI MI?

Düzenleyici devlet modelinin buraya kadar anlatılan kısmı, piyasaların başarısız olması ile ilgilidir ve eğer iktisadi etkinliği sağlamada piyasa başarısızsa, devletin düzenleyici rolü mutlaka olmalıdır. Bunun dışında düzenleyici devlet modelinin bir önemli unsuru, devlet başarısızlığı kısmıdır. İlgili literatür, devletin de iktisadi faaliyet içinde bir aktör olarak fena olabileceğini kabul etmekte ve bu nedenle, piyasa başarısızlıkları durumunda, tüm piyasalarda iktisadi değişkenler üzerine planlama, kumanda etme ve düzenleme görevlerini, piyasa süreçlerine bırakması gerektiği kabul görmektedir. Bu aşamada fiyatlar, firma sayısı, piyasaya giriş çıkış ve üretilecek mal/hizmet miktarı konusunda devletin yerini piyasanın alması gerektiği kabul görmekte, ama çevre, sağlık, hizmet kalitesi vb. durumlarda devletin rolüne ilişkin durum hakim iktisat içinde de tartışmalıdır. Klasik liberaller veya liberteryanlar, bu tür sosyal regülasyonların da uygulanmaması gerektiğini savunurken, modern liberaller sadece iktisadi regülasyonları, Anglo-Sakson muhafazakârlar sadece sosyal regülasyonları savunmaktadırlar. Bunun dışında kıta Avrupası muhafazakârlığı, hem iktisadi hem de sosyal regülasyonlar konusunda devlete önemli bir rol biçmekte ve bu nedenle düzenleyici devlet modelinin, sosyal refah devletine yaklaşmasına zemin hazırlamaktadırlar. Devletin başarısızlığı argümanına dönecek olursak, tüm bu tartışmadan çıkarılacak sonuç, eğer piyasa başarısızsa iktisadi regülasyon, değilse rekabet olmalıdır. Bunun dışında devlet, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre sosyal regülasyonlar konusunda rol oynayabilir. Çünkü özellikle az gelişmiş toplumlarda bu tür alanlardan kaynaklanabilecek tüketici istismarları, azımsanmayacak boyutlara ulaşabilmektedir. Piyasa ekonomisinin daha kurumsal ve yerleşik olduğu ülkelerde, bu tür fiyat dışı rekabet alanları çok geliştiği için devletin yerini piyasa alabilmektedir.

Bu noktada yeni anayasada devlete biçilen rol ne olmalıdır? Açıkça iktisat içindeki yerleşik algı, düzenleyici devlet modelini salık veriyor. Bu model, Türkiye’nin de son 10 yılda tercih ettiği model, ancak yine de Türkiye örneği tam olarak kurumsallaşabilmiş değil. Bunun için öncelikle yeni anayasayla, bağımsız düzenleyici kurumların anayasal hale gelmesi ve daha önemlisi, bu kurumların düzenleyici faaliyetlerinde, siyasetle regülatör arasındaki bağımsızlığın tam olarak tesis edilmesine imkân tanıyacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bunun için yeni anayasada iktisadi faaliyete ilişkin hiçbir düzenlemenin olmaması, ama iktisadi faaliyeti düzenleyici kurumların idari yapıdaki statülerini netliğe kavuşturan bir düzenlemenin yapılması yeterli olacaktır. Gerisi piyasanın işidir ve piyasa, doğru motivasyonlar sağlamada genellikle etkindir.

Kürt sorunu, başkanlık ve yeni anayasa

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Epey bir süredir Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, daha doğrusu Sayın Başbakan’ın “başkanlık sistemi”ne geçmeyi istediği biliniyor. Nitekim basın-yayın organlarında iktidar partisinin, bu yönde hazırladığı bir taslağı Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu haberleri çıktı.

Dahası, muhalefetin bu öneriye sıcak bakmaması karşısında, AKP’nin bu işte BDP ile birlikte hareket etme niyetinde olduğu, Kürt sorununun çözümü girişimini de bunun için uygun bir fırsat olarak gördüğü söyleniyor. Tahmin edilebileceği gibi, iktidar partisinin bu eğilimi başkanlık sistemine karşı olan veya bu konuda çekinceleri bulunan kişi ve kuruluşların itirazlarını yükseltmesine yol açtı. Ancak, tabiî, itirazlar sadece bu cenahtan ileri gelmiyor. Kimileri de, Kürt sorununun çözümüne dair ortaya çıkan iyimser havanın başkanlık sistemine geçiş için bir fırsat olarak kullanılmasına karşı çıkıyor. Bu itirazların bir kısmının da Başbakan Erdoğan’ın “başkanlık sistemi” adı altında bir tür kişisel diktatörlük kurmak istediğine ilişkin demokratik endişeden kaynaklandığını da teslim etmek gerek. Nihayet bir de, Erdoğan “başkan” olmasın da varsın Kürt sorunu çözülmesin demeye getirenler var.

(Bu arada, Kürt sorununun çözülme ihtimalinden başka nedenlerle de hazzetmeyenler olduğunu biliyoruz. Meselâ, öyle görünüyor ki, bazı kesimler bu sorunun çözülmesini istemiyorlar; çünkü ideolojik pozisyonları gereği şiddeti kategorik olarak reddedemiyor ve “doğru” veya “haklı” davalar için şiddete başvurmanın meşru olduğuna kesin inanç besliyorlar. Bazıları da Kürt sorunu çözülecekse bile bunun şerefinin Tayyip Erdoğan’a ait olmasından ürküyor.)

Kürt sorununun çözümünün başkanlık sisteminin kabulüne endekslenmesine yönelik itiraz ve eleştirilerde bir haklılık payı bulunduğunu kabul edelim. Gerçekten de, eğer gerçek durum buysa, “başkanlık sistemi”ne geçişin bu şekilde oldubittiye getirilmesini hesaplayan bir fırsatçılığa tevessül edilmesi uygunsuzdur. Ama bundan, çözüm sürecine karşı çıkmak gerektiği sonucu çıkmaz. Çünkü, bugün için, insanî maliyeti artık katlanılmaz boyutlara ulaşmış olan bu acılı büyük sorunumuzu kansız bir şekilde çözmekten daha büyük bir önceliğimiz olamaz. Son günlerde çözüm konusunda iyimserliği artıran gelişmelerin art arda gelmesi fevkalâde sevindiricidir. Bu arada elbette Türkiye’nin demokrasi rotasından sapmaması için de çaba göstermekten geri durmamalıyız.

Hatta, eğer yılgınlığa kapılmayıp enerjimizi bu yönde yoğunlaştırırsak, belki de Kürt sorununun çözümünü Türkiye’nin genel olarak özgürleşmesinin ve demokratikleşmesinin bir vesilesi haline getirmemiz mümkün olabilir. Bunu ise ancak çözüm sürecini destekleyerek, ona elimizden geldiğince katkı yaparak başarma şansımız vardır; onun çıkmaza girmesini dileyerek veya bu meselede ciddî bir risk almış olan hükümeti tökezletmeye çalışarak değil. Böyle bir yola sapmak ahlâken de doğru değildir.

Kürt sorununun barışçı çözümünü demokratikleşmeye nasıl hizmet ettirebileceğimize gelince: Aslında, bu sorunun çözülmesi zaten kendi başına özgürleşme ve demokratikleşmeye hizmet eder. Dört yıl kadar evvel “Bizi Kürtler özgürleştirecek” diye yazarken de kastettiğim buydu. Çünkü, Kürt sorununun çözümü, her şeyden önce, devletin özgürlüklerimizi bir de bu sorunu bahane ederek budamasına son verecek. Ayrıca, açıktır ki, Kürt sorunu sadece PKK’ya silâh bıraktırmakla çözülmez, çözülemez; bunun için aynı zamanda bir yandan siyasî birliğin yeniden tanımlanmasına, sivil özgürlüklerin takviyesine ve kültürel hakların tanınmasına, öbür yandan da devlet teşkilâtının siyasî-idarî bakımdan adem-i merkezileştirilmesine ihtiyaç vardır. Önümüzdeki anayasa yapımı sürecini bunun için iyi bir fırsat olarak kullanabiliriz.

Bu süreçte Türkiye’nin demokrasiden sapmamasına başka bir şekilde daha katkı yapabiliriz. O da AKP’nin “başkanlık sistemi” adı altında ortaya attığı öneriyi eleştirmek ve düzeltilmesi için karşı öneriler getirmek yoludur. Bunu söylemekle, AKP’nin bu ad altında önerdiğinin başkanlık sisteminden tamamen başka bir şey olduğunu da söylemiş oluyorum. Esasen ben teorik bir model olarak başkanlık sisteminin sadece etkinlik bakımından değil, daha da önemlisi özgürlük ve demokrasi idealleri bakımından da parlamenter sistemden daha uygun bir rejim modeli olduğunu düşünüyorsam da; Türkiye’nin siyasî kültürünün, kurumsal geleneklerinin ve siyasî parti yapısının başkanlık sistemine uyarlanmasının hiç de kolay olmadığı kanaatindeyim. Sahici bir başkanlık sistemi hakkında böyle düşünürken, AKP’nin önerdiği “başkancı” modeli desteklemem evleviyetle mümkün değildir [1]. Bunu söylerken, Türkiye’nin carî rejiminin demokratik kusurlarının, eksik-gediklerinin de elbette farkındayım. Ama buna rağmen Türkiye’nin demokratik geleceği hakkında kötümser değilim. “Aman başkanlık sistemi gelmesin de varsın Kürt sorunu çözülmesin” diyecek kadar akıl ve iz’anını yitirmiş olanlara da şaşıyorum. Şu var ki, iktidar partisinden de, hiç değilse, kendisine “düşman” olmadığı besbelli olanlardan gelen yapıcı eleştirileri göz ardı etmemesi beklenir.

[1] Başkanlık sisteminin Türkiye’ye uyarlanabilirliğini ve AKP’nin bu konudaki önerisini Yeni Türkiye dergisinin çıkacak olan ilk sayısında “Başkanlık sistemi, demokrasi ve Türkiye” başlığı altında daha etraflıca değerlendirdim. Bu konuda ayrıca, meslektaşım Prof. Dr. Levent Köker’in bu gazetede daha önce çıkan ilgili yazılarına da bakılabilir.

 

 

Kürt Bölgesel Yönetimi, Türkiye ve Petrol

 

CHP’nin Ahmet Davutoğlu hakkında verdiği gensoru önergesi (http://goo.gl/pwGac) şimdiye kadar çok da dikkat çekmeyen ama aslında oldukça önemli olan bir sürecin kamuoyu gündemine gelmesine neden oldu. CHP’nin verdiği gensoruda, Kuzey Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY) ile Türkiye arasında kurulan ilişkinin hem ahlaki, hem hukuki, hem siyasal hem de güvenlik açısından sorunlu olduğunu belirtmesinin ötesinde, bu gensorunun, kurulmaya çalışılan ekonomik ilişkinin referans noktalarını görmemize yardımcı olmasından başka bir önemi yok gibidir.

CHP, taraflar arasındaki enerji anlaşmasını (eğer varsa) ahlaki açıdan sorunlu bulmuş; çünkü petrol taşımacılığı ve inşaat sektöründe faaliyet gösteren iki şirket Başbakan’a yakınmış ve şimdi yapılan anlaşma çerçevesinde bu iki şirket kazanç sağlıyormuş. Hukuki açıdan sorunluymuş; çünkü anlaşma yapılmış olmasına rağmen TBMM’nin onayına gelmemiş. İlk iddianın kanıtlanmasının mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz; üzerinde durmanın gerekli olmadığı açık. CHP, ikinci iddiasında haklı olabilir; ancak bu sonuçta hukuki, yani teknik bir mesele ve düzeltilmesi mümkün bir durum.

Gensorunun, konunun meşruiyetini sorgulayan kısmı ise kurulan ekonomik ilişkinin siyasi açıdan sorunlu olduğunu iddia ettiği kısmıdır. Bu anlaşmayla KBY’yi – bir devlet olarak – tanımış olacağımız, bu tanımanın Irak’ı bölecek bir sürece gideceği ve Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma politikamızı ihlal edeceği endişesi vardır. Bundan daha kötüsü, bu ilişkilerin Türkiye’yi de bölecek olmasıdır. CHP’nin verdiği gensorunun rasyonel ve barışçıl olmayan kısmı da aslında burasıdır.

Niye mi?

Önce rasyonel olmayan kısmına değinelim: Bugün, Kürt Bölgesel Yönetiminin kontrolünde bulunan bölgede 22 ülke, 50 şirket ve 15 milyar Dolar  civarında enerji yatırımı vardır. Basra Körfezi’nde bulunan birçok Amerikan şirketi, petrol tesislerini Kuzey Irak’a kaydırmaktadır. Türkiye’nin, bölgesinde, özellikle yeraltı enerji kaynakları açısından fakir bir ülke olduğu ve halihazırda İran ve Rusya’ya bağımlı olduğu bilinmektedir. Dünyanın neredeyse en pahalı enerjisini kullanan Türkiye, bu iki ülkeden enerjiyi ciddi anlamda pahalıya almaktadır. Öyleyse, Türkiye’nin, hemen sınır komşusu olan, sahip olduğu kaynakları kullanarak kendine ekonomik ve siyasi kazanımlar sağlamaya çalışan bir bölgenin sağladığı bu doğrultudaki bir avantajı, çok da anlamlı olmayan bir siyasi çıkarım yüzünden görmezden gelmesi ve bölgedeki hareketliliği başka ülkelerin kontrolüne bırakması irrasyonel olmaz mı!

Irak Anayasası, bugün Irak’ın enerji ticaretinden elde ettiği gelirin % 17’sinin KBY’ye bırakılmasını öngörmekte. Ne var ki Bölgesel Yönetim bu miktarı Merkezi Hükümet’ten alamamaktadır. Maliki’nin, Barzaniler’den hoşlanmadığı çok açık ve Bölgesel Yönetimin anayasa tarafından öngörülen payını vermemek konusunda inatçı görünmektedir. Nitekim, KBY’nin ekonomik ve siyasi anlamda güçlenmesi Maliki’nin arzuladığı bir gelişme olmayacaktır. Bu nedenle Irak’ın bölünebileceği iddiasını ortaya atarak duruşunu meşrulaştırmaya uğraşması doğal bir çabadır. Öte yandan Merkezi Hükümetten hakkı olan payı alamayan Bölgesel Yönetim, doğal olarak başka bir alternatife yönelerek  elindeki en güçlü kartı oynamayı tercih etmektedir. Enerji ticaretiyle hem ekonomik hem de siyasi avantaj elde etmeyi beklemektedir. Nitekim Erbil’in son yıllarda yakaladığı gelişme,  hevesleri de arttırmaktadır. Buna rağmen, Bağdat, Irak’ın tüm petrolleri üzerinde tek egemen ve yetkili olduğunu iddia etmeye devam etmektedir.

Konunun tarafları yalnızca Bağdat ve KBY değildir elbette. ABD halihazırda konrolü elinde tutarken, İran faktöründen dolayı Bağdat’ın yanında olmak durumunda kalmaktadır. Güçsüz bir merkezi Irak hükümeti bölgede İran’ın elini güçlendirecekken bu, son noktada ABD’nin çıkarlarına ters düşecektir. Bu nedenle ABD, Türkiye’nin, KBY ile kurmaya çalıştığı ilişkilerde Bağdat yönetimini aşması konusunda rahatsız durumda. Bunun yanında, Kuzey Irak’a taşınmaya başlayan ABD petrol şirketleri de farklı bir amacın göstergesi olarak algılanmalıdır.

Bir başka aktör olan Türkiye ise dış politika ve enerji politikasında rasyonel davranmayı tercih etmektedir. İran ve Rusya arasında sıkışmış olan Türkiye, daha ucuz ve masrafı az enerji almayı istemekte, dolayısıyla hemen sınırında duran bir alternatifi değerlendirmeye çalışması mantıklı durmaktadır.

Tartışmanın önemli bir diğer boyutu, enerji alışverişi dolayısıyla Türkiye ile KBY arasında artan ikili ticari ilişkilerin uzun vadede istikrar getirebileceğinin görülememesi. Türkiye, zaten uzun yıllardır Kuzey Irak’la ticaret yapmaktadır. Halihazırda yüzlerce Türk şirketi bölgede faaliyet göstermektedir. Nitekim, Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın uzun vadede Türkiye-Irak ilişkilerine önemli katkılar sağladığı da bir gerçek.  Kuzey Irak’tan Türkiye’ye giren petrol hem Türkiye’yi hem de Irak’ı değiştirmiştir. Kısa bir süre önceye kadar bölgedeki Kürtlerle (KBY’yle) muhatap olmaktan çekinen Türkiye, ticaret sayesinde –zaten bölgede siyasi ve sosyal bir gerçeklik olan- Kürt Bölgesel Yönetimiyle iyi ilişkiler kurmak yönünde olumlu adımlar atmaya başlamıştır. Yani aslında çoğu zaman anlamı olmayan siyasi kaygılar nedeniyle belirli avantajlı durumları görmezden gelmek gibi irrasyonel ve çatışmacı bir tercih yerine, ilişki kurup barışçıl bir süreçte ticaret yaparak kazanım elde etme alternatifini kullanmayı istemektedir.

Bu süreçten birkaç önemli sonuç çıkarmak mümkündür: Herşeyden önce, enerjinin ciddi bir siyasal unsur haline dönüştüğü günümüzde, Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda bir enerji politikası üretmesi ve bununla bağlantılı bir dış politika belirlemesi kadar normal bir durum yoktur. İkincisi, bu anlamda KYB ile geliştirilecek ticari ilişkiler, tıpkı son yıllarda Erbil’de olduğu gibi, bölgenin gelişmesine ve refahın artmasına katkı sağlayacaktır. Buna ilaveten, yapılacak enerji ticareti uzun vadede bölgenin istikrarlı bir hale gelmesine ve barışa destek sağlayacaktır. Oluşturulacak karşılıklı bağımlılık hali, daha az sorun çıkmasına yol açacak; sorun çıksa bile barışçıl yollardan çözümlenmesi gerektiğini hatırlatacaktır.  Irak’ın bölüneceğini, bunun Türkiye yüzünden olacağını ve ardından da Türkiye’nin akıbetinin de aynı olacağını öngörmek için elimizde hiçbir veri yoktur. Söz konusu durum bir ihtimalse, bu ihtimal her ülke için geçerli olabilir. Öte yandan, Türkiye’nin bölgede böyle bir girişimde bulunmuş olmasının güvenliği ortadan kaldıracağına yönelik argüman da yeterli değildir. Tam aksine, bu tarz bir ilişkinin daha çok güvenlik yaratacağını söylemek mümkündür. Bölgedeki çıkarlarının tehlikeye düşmesini istemeyen taraflar, bölgenin güvenliğini de tehlikeye atmayacaklardır. Öyleyse, Türkiye’nin rasyonel davranıp kendi çıkarlarını korumaya ve enerjiyi daha ucuza almaya, bu anlamda Rusya ve İran’a bağımlılığını azaltmaya çalışmasında; buna ilaveten, barışçıl yollarla ticaret yaparak ilişkilerini düzeltmeye uğraşmasında ne gibi yanlış vardır!

 

Çoğulcu yönetim modeliyle huzurlu yaşam mümkün!

Bu yazı Milliyet Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

“Türkiye’de federalizm konusuna endişeyle yaklaşıldığı bir gerçek. Endişelerin kökeninde ülkenin federatif yapıyla bölüneceği korkusu yatıyor. Oysa bugün dünyanın geldiği nokta; Fransız devrimiyle ortaya çıkan ulus devletçi anlayışların artık miadını doldurduğunu bizlere göstermektedir. Farklılıklar artık tekçi, etnik temelli, üniter yönetim modelleriyle değil daha esnek, özgürlükçü, çoğulcu, multikültüralist yönetim modelleriyle huzurlu bir yaşam alanı sunulabiliyor.”

1974 Muğla-Milas doğumlu. Uzun yıllar çeşitli sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yaptı. Eğitim,insan hakları, bireysel özgürlükler ve temel sosyal sorunlara dönük kaleme aldığı çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Makaleleri Zaman, Radikal,Yeni Şafak ve Taraf gibi ulusal gazetelerin yanı sıra birçokinternet sitesinde ve hakemli dergilerde yayımlanmıştır. Eğitim, sivil toplum, insan hak ve özgürlükleri konularında birçok yerde tebliğler sunan Coşkun, benzer görüşlerini katıldığı CNN Türk,BUGÜN TV, IMC TV, TGRT ve HİLAL TV gibi ulusal kanallarda da dile getirmektedir. En son 10. Kalkınma Planı Eğitim sisteminin kalitesinin artırılması özel ihtisas komisyonunda görev almıştır. Üniversite dünyasında faaliyetler yürüten LDT bünyesinde Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi’nde görev yapmaktadır.

Bilindiği gibi Türkiye çok dilli, çok dinli, çok mezhepli, çok uluslu bir yapıya sahip. Bu tür çoğulcu bir yapıya sahip ülkelerde yaşayan farklılıklar için üniter, katı merkeziyetçi bir yönetim anlayışının bir takım zorlukları da beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu yüzden dünyada birçok ülkenin tercih ettiği bir sistem var; federalizm. Federal sözcüğü Latincede anlaşma, sözleşme anlamına gelen “foedus” tan gelir. Yani federalizm çeşitli grupların işbirliği yapmak üzere bir birlik oluşturmasını ifade eder. Federalizm kuramcılarına göre federalizm devletin değil toplumun bir özelliğidir. Livingston’a göre eğer farklılıklar belirli coğrafi bölgelerde kümelenmişler ise toplumun federal yapılı olduğundan söz edilebilir. Kısacası federalizm farklı ulusları ve etnik kimlikleri tek bir devlet çatısı altında tutabilmenin en uygun yolu olarak benimsenen bir yönetim şeklidir. Yani korkulanın aksine bölünmeyi, ayrılıkçı talepleri körükleyen bir sistem değildir. Türkiye’de özellikle belirli kesimler tarafından federalizm, ayrılıkçılık olarak takdim edilmektedir. Hatta bir zamanlar federal sistemi savunmak parti kapatma nedeni olarak düzenlenerek kesin olarak yasaklanmıştır.

DİL TARTIŞMASI
Temmuz 2011 itibariyle dünyada 28 adet federal devlet vardır. Örneğin bunlardan ABD 50 eyalet ve bir tane federal bölgeden oluşan bir federal anayasal cumhuriyettir. Almanya bir federal parlamenter cumhuriyettir. 16 eyaletten oluşmaktadır Belçika federal bir devlet yapısına sahip olup, Felemenkçenin resmi dil olduğu Flaman Bölgesi, Fransızcanın resmi dil olduğu Valon Bölgesi ve her iki dilin de resmi dil sıfatını taşıdıkları Brüksel Başkent Bölgesi’nden oluşur.Kanada 10 eyalet ve 3 bölgeye ayrılmıştır. Eyaletlerin federal yönetimden geniş oranda özerkliği varsa da bölgelerin bağımsızlığı daha azdır. Kanada federal devletinin tümünde Fansızca veİngilizce resmi diller olarak birbirine eşittir. Bu durum Kanada’nın kendisini federal düzeyde çift dilli ve çok kültürlü bir ulus olarak tanımlamasına yol açtı. Parlamentoda her iki resmi dilde de tartışma yapılabilir. Kanunlar her iki resmi dilde de eşit otoriteyle yazılmaktadır. Parlamentotarafından kurulan herhangi bir mahkemede iki resmi dilde de işlem yapılabilir. Herkes federal devletten iki resmi dilden istediğiyle hizmet alma hakkına sahiptir vs.

ÖZÜ BÖLÜNME DEĞİL
Dünyadaki federalizm örneklerine bakıldığında federalizmin; içyapıları itibariyle özerk olan devletlerin (federe devlet) oluşturduğu siyasi bir birlik olduğunu anlıyoruz. Bu durumda federe devletlerin her biri kendi ülkesine, anayasasına sahip iken diğer devletlerle olan ilişkilerin düzenlenmesinde yetki federal devlete aittir. Bununla birlikte federe devletlerin içinde kendiyasama, yürütme ve yargı organları da vardır. Fakat yasalar üst devlet (federal devlet) kimliğine ait anayasaya aykırı olmama koşulu taşır. Federe devletler iç güvenliklerini sağlamak amacıyla kendi polis teşkilatını kurabilir ve farklı yargılama hususları belirleyebilir. Bir federe devlet için suç teşkil eden bir yasa diğer devlet için suç teşkil etmeyebilir. Ülkeden ülkeye göre bazı farklılıklar taşısa da nihayetinde federalizmin özünde bölünmeyi görmüyoruz.

DEMOKRATİK MODEL
Türkiye’de federalizmi bir reçete olarak sunan HAK-PAR’da benzer görüşleri paylaşıyor.Geçenlerde HAK-PAR’ın düzenlediği bir kahvaltıda Genel Başkan Kemal Burkay’a çok merak ettiğim federalizmi sordum. Kemal bey federalizmin üniter sisteme kıyasla demokrasiyle daha barışık bir model olduğunu vurguladı. Bu sebeple Türkiye’nin federal bir yapıyla daha demokratik, istikrarlı ve yönetilebilir bir ülke haline gelebileceğini ifade etti. Türkiye’de federalizmin bir öcü gibi gösterildiğini bunun da bilinçli olarak yapıldığını oysa federalizmin Türkiye’yi parçalayacak bir sistem olmadığını, tersine farklılıkların eşitlik temelinde yaşamasını güvence altına alan demokratik ve katılımcı bir model olduğunu ifade etti.

SOMUT UYGULAMALAR
Kemal Burkay Türkiye için önerdiği federalizm modelini şu şekilde somutlaştırıyor; Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölge olmak üzere ekonomik, sosyal ya da toplumsal farlılıkların gerektirdiği diğer bölgelerde federe yapılar kurulmalı. Dış ilişkiler, güvenlik, maliye gibi ulusal ölçekli hizmetlerin dışında kalan eğitim, sağlık, ulaşım, güvenlik gibi hizmetler federe bölgelerde seçilecek meclislerin yetki alanına bırakılmalı. Federal sistemde bölgeler birbirlerinden sınırlarla ayrılmayacak. Mevcut sistemde illerin birbirinden ayrılması söz konusu olmadığı gibi.Bu bölgesel yerinde yönetim modeline göre belediye ve İl Genel Meclisleri daha aktif bir konuma gelecek.Belediye ve İl Genel Meclis tensilcilerinden Bölge Meclisleri oluşacak. Eğitim,sağlık,ulaşım,kültür ve konut gibi başlıca hizmetlere ilişkin yetkiler bölge meclislerine bırakılacak.Valiler ve kaymakamlar seçimle iş başına gelecek vs..

ÖNYARGILARI YIKMALI
Sanıldığı gibi modelde ayrılıkçı ve bölünmeye dönük herhangi bir talep yer almıyor. Çok kültürlü, dinli, dilli ve mezhepli bir coğrafyada herkesimden insanın kendine yer bulacağı, demokratik, özgürlükçü ve adil ortamların tesis edilmesini arzu ediyorsak eğer işe önce önyargılarımızdan kurtulmakla başlayabiliriz. Yani tartışmaktan korkmamalı ve alternatif modelleri önyargıyla yaklaşmamalıyız. Şiddetten, silahtan, nefretten uzak içinde insani değerleri barındıran özgürlükçü her türlü fikre açık olmak durumundayız. Bu ülkeyi yaşanabilir bir ülke haline getirmek, farklılıklarımızla huzur ve barış içinde yaşamak için buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu bir gerçek.

‘Türk kimliği’ meselesi

Sonunda, gerçekten özgürlükçü bir anayasaya kavuşabilir miyiz bilmem ama yeni anayasa yapma sürecinin kendi başına çok yararlı olduğu kanaatindeyim. Zira bilhassa 2007’den sonra yoğunlaşan tartışmalar sayesinde herkes eteğindeki taşı dökmek durumunda kalıyor. Böylece her bir aktörü ve onların siyasi tahayyüllerini daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz.


“Herkese özgürlük”
 diyenler ile sadece kendisine özgürlük talep edenler ayrışıyor. Adaletsizliği apaçık olan mevcut düzeni değiştirmek isteyenler ile imtiyazlarını kaybetmemek için sistem muhafızlığına soyunanların kimlikleri belirginleşiyor.

Maskeler düşüyor; hak, hukuk ve hürriyet sözcüklerini dillerine pelesenk edenlerin, somut taleplerle karşılaştıklarında nasıl da savruldukları görülüyor. Demokrasi üzerine en afili cümleleri kuranların, ötekilerin hakları sözkonusu olduğunda ne denli otoriter bir bünyeye sahip oldukları açığa çıkıyor.

Önyargılar yıkılıyor; bir yanda yeni birlikteliklerin harcı karılıyor, diğer yanda kader ortaklarının yolları ayrılıyor. Hep aynı cephede durdukları sanılan kişilerin aslında farklı düşündükleri ortaya çıkıyor. Birlikte hareket edeceklerine asla ihtimal verilmeyen şahısların gerçekte müttefik olduklarına tanıklık ediliyor.

Ezcümle, sağlıklı bir öğrenme süreci bu; Türkiye’nin yakıcı meselelerinde kimin ne düşündüğü hakkında ilk elden bilgilere sahip oluyoruz. Farklı taleplerle karşılaşıyor, kendi kabullerimizi sorguluyor, çevremizi gözden geçiriyoruz. İyi oluyor.


“Türk Milletine Çağrı”

Yeni yayınlanan bir bildiri, bu öğrenme sürecimizi daha bir zenginleştirdi. “Türk Milletine Çağrı”başlığı altında yayınlanan metnin imzacıları arasında Halil İnalcıkİlber OrtaylıAlev Alatlı,Hasan Celal GüzelEdip BaşerHüsamettin CindorukOsman Pamukoğlu ve Talat Şalkgibi isimler var. 

Yazının devamını Taraf Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Vatandaşlık meydan savaşı

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

300 Türk aydını “Türk milletine çağrı” adı altında bir bildiri yayınlamışlar.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve anayasadan çıkarılamaz” diyorlar.

İlk bakışta gayet makul bir açıklama. Bu demokratik bir tartışma ve herkes gibi onların da fikirlerini söylemeye hakları var.

Ne var ki, mesele bu kadar basit değil.

Zira ne olur bugünkü tanım Anayasa’dan çıkarılmazsa? Devlet, inkar politikasından asla vazgeçmeyeceğini deklare etmiş olur,

Kürtler de bunu kabul etmez ve savaş devam eder.

Gördüğünüz gibi, bu bildiriyi yazarak Türkler’in “devletin sahibi” olarak kalmasını isteyenler, sadece bir fikir ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda savaşa devam çağrısı da yapmış oluyorlar.

Burada şu soru gündeme gelir: Acaba bugün Türkiye’de yaşayan Türkler arasında vatandaşlık tanımından “Türk”lüğün çıkarılmasını savaş sebebi sayacak kaç kişi çıkar? Yani kaç kişi, 90 yıllık inattan vazgeçmemek uğruna, Kürtler’e Türk demekten vazgeçmemek uğruna ölmeyi göze alır?

80 milyonluk bu halk işgal altında yaşamamak için savaşır. Bağımsızlık ve hürriyet için ölmeyi göze alabilir. Demokrasiyi yok eden faşist bir darbeye karşı direnmek için ölümü göze alabilir. Ama bin yıldır birlikte yaşadığı Kürtler’e efendilik taslamaya devam etmek için savaşmaz; bu uğurda çocuklarını ölüme göndermez.

Aslına bakarsanız, bırakın ölümü göze almayı, Türkler’in büyük çoğunluğu ne kendini “devletin kurucusu ve sahibi” gibi hisseder ne de vatandaşlık tanımının öyle değil de böyle yapılmasını zerrece önemser. Hatta “Eğer problem oluyorsa, boş verin hiç tanımlanmasın” der, geçer gider…

Kendi savaşını kendin yap

Dolayısıyla, “bugünkü vatandaşlık tanımından vazgeçilemez” cümlesinin anlamı savaşın devamı olduğuna göre, bu savaş sadece bu cümleyi paylaşanların savaşıdır.

Aynı şeyi, Kürt cephesi için de söyleyebiliriz. Bugün Kürt halkının çoğunluğu eşit yurttaşlık temelinde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde birlikte yaşamak istiyor; statü filan da istemiyor. Ama küçük bir grup “statüden vazgeçilemez” diye tutturuyorsa; bu uğurda savaşa devam edilmesini savunuyorsa, bu da sadece onların savaşıdır.

Özetle demek istediğim şu ki: Türkler’in büyük çoğunluğunun nötr bir vatandaşlık tanımına itirazı yoksa, Kürtler’in büyük çoğunluğunun da statü talebi yoksa, o zaman bırakalım savaş isteyenler kendi “davaları” için kendileri savaşsın.

Şöyle düz bir ova bulalım onlara, toplasınlar bütün güçlerini, bir tarafta “devletin sahibi” olmaya devam etmek isteyenler, öbür tarafta kendi devletlerini kurmaya yeminliler, karşı karşıya saf tutsunlar ve bir meydan savaşı yapsınlar. Birbirlerini bitirinceye kadar savaşsınlar. Adını da “Vatandaşlık meydan savaşı” koysunlar.

Söz, hepsini şehit sayacağız…

Peki, ‘Türk çoğunluk’ ne istiyor?

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

 

Kürt meselesinin aslında bir ‘Türk meselesi’ olduğu çok söylendi. Öyle çözüm sürecinde ‘Türk meselesi’ çıkarmaya niyetli olanların yazdıklarını kastetmiyorum. ‘Bu iş çözülecekse Türklerin dahli ve iradesiyle çözülecektir’ tespitini yapanlardan söz ediyorum.

Konuyu Mümtaz’er Türköne bir paradoks olarak niteleyerek izah etti: “Meselenin demokrasi içinde çözülmesi, çoğunluğun desteği ile çözülmesi demek… Çoğunluk, azınlığın sorunu hakkında bir hüküm verecek… Türk lafzının, sayıca çok olanları, Kürt lafzının da sayıca az olanları ifade ettiğini, dolayısıyla Türklerin Kürtlerin sorununu çözme sorumluluğu ile karşı karşıya olduğunu unutmayalım.”

Türköne’nin bu tespiti çok önemli. Meseleyi şiddetten arındırıp siyasetin bir konusu haline getiriyorsak, siyaseti de demokratik yöntemler ve süreçler üzerinden yapıyorsak son sözü toplum söyleyecektir. O toplum da Türklerden oluşan bir  ‘çoğunluk.’ Yani, PKK’nın silah bırakması, mensuplarının dağdan inmesi, Kürtlerin siyasal ve kültürel zeminde kendilerini bu ülkenin eşit yurttaşı hissetmesi, bütün bunlar ‘Türk çoğunluğun’ kararıyla ve onayıyla olacak. Dolayısıyla ‘Kürtler ne istiyor?’ sorusu, çözüm sürecinde ‘Türkler gerçekten ne istiyor?’ sorusuna dönüşmüş durumda.

Bu, ilk anda sanılanın aksine ‘Türkler’in kaygı duyacakları bir soru değil. Aksine, çoğunluğun kabulünü ve onayını almak adına Kürt taleplerini makul demokratik bir çerçevede tutacak bir durum. Kararı ‘Türk çoğunluk’ verecekse, Türköne’nin dediği gibi ya ‘az olanların’ da hukukunu gözetecek ya da onları inkar edecek.

Dolayısıyla çözüm sürecinde toplumun ‘doğru’ karar vermesini sağlayacak yöntemlere ihtiyaç var.

İmralı sürecinin hem en olumlu hem de en olumsuz yönü ‘liderler’ üzerinden gidiyor olması. Bu olumlu çünkü liderlerin güçlü, karizmatik, inandırıcı. Ayrıca sürecin hızla ilerlemesi şart. Toplumsal bir müzakere ve uzlaşma süreci yerine liderler arası bir mutabakat yoluyla mesafe almak hem daha hızlı hem daha kolay.

Ancak sürecin lider odaklı yürümesinin sakıncaları da var. Siyaset yoluyla ve demokrasi çerçevesinde bir çözüm arıyorsak nihai karar mercii aslında toplumun kendisi. Uzlaşan liderler sonunda ‘halka gitmek’ ve onay almak zorundalar. Sürecin sonunda toplumdan destek bulmayan bir siyasal aktörün bulduğu ‘çözüm’ uygulama şansı bulamayacaktır. Süreci yürüten aktörler sonunda toplumdan da destek ve onay alacaklarını düşünüyorlar. Ama toplumu hazırlayacak, onları çözümün bir parçası haline getirecek daha ‘doğrudan’ yöntemler kullanılmalı.

Neden mi? Barış sürecinde iki taraf da kararlı, sonuca ulaşmaya istekli. Şiddet içeren provokasyonlar bile bu inancı ve kararlılığı sarsamaz, aksine güçlendirir. Sürecin ilerlemesine ilişkin tek risk toplumun algısı, tepkisi ve tutumu. Taban desteğinin azaldığını gören hiçbir politik aktör sürece devam edemez. Bu nedenle süreci lider odaklı götürmek kadar toplumsal paydaşların da katkıda bulunacağı, içinde yer alacağı, kendini karar verici bir aktör olarak göreceği mekanizmalar geliştirmek gerek. Toplumu hazırlamadan, sürece katmadan ‘liderler’ tek başlarına ne kadar ilerleyebilir?

Süreç toplumun izin verdiği kadar ilerler. Liderler topluma bakarlar. Tabanlarının ilerisinde bir çözüm üretmelerini beklemek haksızlık olur. Dolayısıyla çözüm sürecinde test edilen aynı zamanda ‘toplumun’ demokratik olgunluğu.

Şimdiye kadar Kürt kimliğini bastıran, Kürtleri inkar eden devletti. Bildiğimiz Kemalist, vesayetçi ve otoriter devlet. Çözüm sürecinde ise devlet topluma soruyor: ‘Kürtlerle nasıl yaşayacağız?’ Artık bundan sonrası devletin değil toplumun kararı olacak. Bakalım toplum ‘bildik’ devlet refleksi mi gösterecek, yoksa herkes için ‘hak, hukuk, eşitlik, adalet’ mi diyecek?

 

 

Silahların gölgesinden barışın gölgesine

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Üzerinde yaşadığımız siyasî coğrafyanın adı Kürdiye.

Kürdiye’nin ulus-devleti Kürt milliyetçiliğine dayanan bir siyasî organ. Resmî dil ve zorunlu eğitim dili Kürtçe. Kürt devleti ana azınlık olan Türklerin ulus devletin tanımladığı ideal vatandaş tipine uymasını sağlamak için sık sık “Vatandaş Kürtçe Konuş” kampanyaları düzenler. Türkçe eğitim her seviyede yasaktır. Türk yerleşim bölgelerinin adı Kürtçe isimlerle değiştirilmiş ve değiştirilmektedir. Türkler büyük uygarlık dili Kürtçenin alfabesinde bulunmayan harfleri kapsayan isimleri çocuklarına veremezler. Kamu dairelerinde, mahkemelerde tüm işlemler Kürtçe yapılır. Türklerin çoğunlukta olduğu şehirler kendi kendilerini idare edemez, en küçük mahallî işlere bile başkentteki hükümet veya onun mahallî temsilcisi vali karar verir. Her seviyedeki mahallî idareler Kürdiye’nin başkenti Diyarbakır’ın sıkı vesayet denetimi altındadır. Kürdiye’nin anayasasına göre Kürdiye’de yaşayan her insan Kürt’tür. Kürt olmak için Kürt olmak şart değildir, Kürdüm demek yeter. Türklerin çocuklarına her sabah okullarda varlıklarını Kürtlüğe adamalarını telkin eden, Kürt ulusunun üstün vasıflarını anlatan ve “Ne mutlu Kürdüm diyene” haykırışıyla biten antlar bağırttırılır.

     Böyle farazî bir ülkede yaşayan Türkler ne hissederdi? Kendilerini Kürtlerle eşit vatandaşlar olarak mı yoksa ikinci sınıf vatandaşlar olarak mı görürlerdi? Varlıkları inkâr edilen ve hakları çiğnenen Türklerin itirazlarına Kürtler “Kardeşiz, kardeşliğimizi bozmayın!”, “Birlik ve beraberliğimize zarar vermeyin!”, “Burası Kürdiye, beğenmiyorsanız defolun gidin!” türünden cevaplar verseydi, Türkler ne yapardı? Ne yapmaları doğru ve haklı olurdu? Vicdandan ve adâlet duygularından mahrum olmayan bütün Türklerin, kendilerini yukarıdaki senaryoya yerleştirerek, yani günümüz Türkiye’sindeki Kürtlerin yerine koyarak, Kürt problemi üzerinde düşünmeleri lazım. Bu yöntem, büyük ahlâk filozofu Adam Smith’ten beri bilinmekte ve uygulanmakta. Smith buna “duygudaşlık (sempati) ilkesi” adını verdi. Buna göre, ahlâklı bir duruş, kendimize yapılmasını istemediğimiz, onamadığımız şeylerin başkalarına yapılmasını da istememeyi, onamamayı gerektirir. Yukarıda tasvir edilen hayalî Kürdiye’de en geniş azınlık olarak kendilerinin tek tek saydığım uygulamalara maruz bırakılmamasını talep eden Türklerin, mevcut Türkiye’de en geniş (toplumsal) azınlık olan Kürtlerin de aynı şekilde muameleye tabi tutulmamasını istemesi ahlâkî duruşun ön şartıdır.

     Ne yazık ki, geride kalan 30 korkunç yılda Türklerin çoğu bu ahlâk testinden sınıfta kaldı. Türkler sesini yükseltse ve Kürtlere yöneltilen yanlış muamelelere, hak ihlâllerine itiraz etseydi, bu problem çoktan çözülmüş olurdu. Ne yazık ki idrakler çok geç uyandı. Bazı iyi adımlar atıldı ama hep geç atıldı. Problemi kontrol altına almak yerine problemin esiri olundu. Böylece binlerce hayata mal olan vahim hatalar ve gecikmeler yaşandı. Olsun, gün yine de sevinç günüdür. Bu utanç verici problemin 60 yıl sürmektense 30 yıl sürmüş, 100 bin cana mal olmaktansa 50 bin cana mal olmuş olması da bir teselli. Şimdi kuvvetli bir umudumuz var. Bu topraklarda yaşayan ve sağduyusunu yitirmemiş, vicdanını iblise teslim etmemiş her insan, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, barışın her seviyedeki öncüsüne, mimarına ve işçisine şükran borçlu.

     Herkesin vurguladığı üzere, muhteşem başlangıcı tamamına erdirmek zaman alacak ve kolay olmayacak. Çok dikkatli olmak lâzım. Taraflar dillerini hızla yumuşatmalı, savaş ve gerilim dilinden barış ve işbirliği lisanına geçilmeli. Bu çerçevede Kürt hareketi, ayrılığı ve şiddeti öne çıkaran bir dil yerine demokratik siyaseti ve müzakereyi vurgulayan bir söylemi benimsemeli. BDP’nin doğru kavramsal çerçevesi Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan mektubunda mevcut. Türk tarafı psikolojik harp taktiği yansıması olan “terörist”, “teröristbaşı” gibi kelimeleri yerli yersiz kullanma alışkanlığından vazgeçmeli. Lisanını geçmişe mahkum etmeyip geleceğe ayarlamalı. Barış ve eşitliğe dayalı birlik isteyen herkes, muhtemel provokasyonlara karşı hazırlıklı ve bunların süreci bozmasına veya duraklatmasına izin vermemeye kararlı olmalı. Belki de hükümet ve Öcalan adına BDP ne tür bir provokasyon vuku bulursa bulsun, fevrî ve karşı tarafla bilgi-fikir alışverişine dayanmayan tepkiler göstermeyeceğini ve her halükârda süreçte yer almaya devam edeceğini resmen açıklamalı. Bu, muhtemel provokasyon çabalarını önemli ölçüde açığa düşürebilir. Nitekim, daha şimdiden Atatürkçü faşist medya ile Kemalist nasyonal sosyalist medya ifsat ve provokasyon çabaları sergilemeye koyuldu. Neo-faşistlerin öncü kalemi, sureti haktan görünerek Türk-Kürt beraberliğinin sosyolojik olarak imkânsızlığı tezinin taşlarını döşemeye başladı.

     Kürt probleminin barışla, demokratik usullerle çözümü gençlerin ölmemesi yanında Türkiye’nin geleceği açısından da hayatî öneme sahip. Mazallah, Türkiye’den doğacak, PKK’nın liderliğindeki bir Kürdistan, sosyalist bir diktatörlük olurdu. Küçülen Türkiye ise tam faşist bir diktatörlüğe dönüşürdü. Demokratik ve barışçı bir çözüm Kürtleri ve Türkleri kendilerini bekleyen bu tehlikelerden kurtaracaktır. Uzun vadede bu belki de, kurtarılan canlardan sonra, en önemli kazancımız olacaktır. Kürt hareketi ilk ve en önemli adımı attı. Şimdi sıra Türkiye Cumhuriyeti devletinde. PKK militanlarının güvenlik ve güven içinde çekilmesini sağlamak, ordu içinden bunu engellemek için atılmak istenebilecek adımlara mani olmak yapılacak işler listesinin en başında. Sonra sıra Kürtlerin anayasal ve hukukî statüsünün iyileştirilmesine geliyor. Vatandaşlık Türklüğe bağlı olmaktan çıkartılmalı. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan rezervler kaldırılmalı. İç mevzuatta buna uygun değişiklikler yapılmalı. Pilot bölgeler seçilerek her seviyede Kürtçede eğitime (Kürtçe eğitimine değil) başlanmalı. Bölgede Kürtçe (ve diğer mahallî diller) belediye hizmetlerinde serbestçe kullanılmalı. Yer adları iade edilmeli ve Kürt anne-babaların çocuklarına istedikleri ismi vermelerinin önündeki bariyerler kaldırılmalı.

     Şüphesiz, ne yapılması gerektiğini Başbakan ve çalışma arkadaşları en az benim kadar iyi biliyor. Ben sadece hatırlatmak istedim. İnşallah, başlangıçta sergiledikleri cesaret ve basireti son noktaya kadar taşımaya devam ederler. Yaşasın barış! Yaşasın hayat! Yaşasın tam hukukî ve siyasî eşitliğe dayanan bir eşit vatandaşlıkla taçlanan kardeşlik!

a.yayla@zaman.com.tr