Ana Sayfa Blog Sayfa 406

Türklüğü değil adaletsizliği terkediyoruz

Bu yazı Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

 

Türk olmaktan vaz mı geçeceğiz?” diye soruyorlar.

Zannediyorlar ki, anayasadaki vatandaş tanımından Türk’ü çıkarırsak Türklük elden gidecek.

Dün Osman Pamukoğlu, İlber Ortaylı, Alev Alatlı, Hüsamettin Cindoruk, Edip Başer ve Ümit Özdağ dahil 300 kişi ortak bir açıklama yaptı. CHP’li Birgül A. Güler de yine klasik mantığın dar kalıplarına meydan okuyarak, “Türk vatandaşlığı’ değil ama ‘TC vatandaşlığı’ etnik temele dayanan bir anayasa getirir” buyurdu.

Böyle düşünenler, biz eğer millet isek, bunu anayasaya borçlu olduğumuzu sanıyor olmalılar.

Böyle sanmaları da normal.

Çünkü bugüne kadar biri gerçek, diğeri resmi olmak üzere iki tür milletimiz oldu bizim. Gerçek millet, Türkü, Kürdü, Ermenisi ve Romanıyla, farklı dilleri ve inançlarıyla var olan milletti.

Resmi millet ise Kemalist kadronun hayal ettiği, döve döve bizi zorla benzetmeye çalıştığı milletti; “ulus”tu.

Olmadı.

Bütün sosyal mühendisliğe kalkışanlar gibi Atatürkçülerin de öngöremediği felaketli sonuçları oldu bu “ulus inşası”nın.

Sadece bizi birbirimizle kavga ettirdi, canımızı acıttı.

***

Şimdi bizilk defa millet, ulus, toplum, halk, adına ne derseniz deyin, beraberliğimizin sözleşmesi olan sivil bir anayasa yapıyoruz. Onun maddelerini konuşuyoruz. Vatandaşlığı nasıl formüle edeceğimizi konuşuyoruz. Sahi nasıl yapmalı bunu?

Adım adım gidelim:

Ben bu ülkede “en fazla bulunan vatandaş türünden”im. Türk’üm ve Sünni bir ailede dünyaya geldim. İkinci adım:

Bu ülkede benden başka insanlar da var. Onlardan bazıları Türk soyundan, bazısı değil.

 

Beraberliğimizin dayanacağı ortak kuralları gösteren bir “sözleşme” yani.

Bu kontratı en adil biçimde nasıl yazabiliriz? Vatandaşlığı kimsenin kendisini dışlanmış hissetmeyeceği biçimde nasıl tanımlayabiliriz?

Önümüzde en aziki yol var:

Ya şimdiki anayasanın yaptığı gibi hepimize “Türk” diyeceğiz. “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” demekte diretip, bunu dayatmaya çalışacağız.

Ya da etnik bir isim içermeyen ortak bir vatandaş tanımında anlaşacağız; örneğin “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları” diyeceğiz. Birincisi çıkmazyol.

Çünkü devlet, “bak, sen şimdi Türk’müşsün, tamam mı?” deyince insanlar Türk olmuyor, sadece mutsuz oluyor.

“Biz Türk’ü etnik anlamda kullanmıyoruz, etnisiteler üstü bir anlamda kullanıyoruz” demek de ne doğru, ne inandırıcı.

Ben Türk olarak inanmıyorum, köprülerin altından onca su akmışken Kürt niye inansın? Kaldı ki ne gereği var aynı zamanda bir etnik kimliğin de ismi olan bir kelimeyi etnik kimlikler üstü ortak etiket olarak kabul ettirmeye çalışmanın?

Ayıptır, günahtır.

***

Anayasanın bizi “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları” olarak tanımlaması, mevcut alternatifler arasında en adil ve kapsayıcı olanı.

 

Ben Türklüğümden vazgeçmiyorum. Dar kafalı ve vicdansız bürokratların kuyuya attığı taşı çıkarmaktan, adaletsizlikten vazgeçmekten söz ediyorum.

Anayasanın hepimizin anayasası olması gerektiğini biliyorum. Bu ülkeyi paylaştığım herkesle en geniş ortak paydada buluşmam gerektiğini biliyorum. Ve bunun benim etnik kimliğimin ismi olmayacağının farkındayım.

Kimsenin kendisini dışlanmış hissetmeyeceği, “bu benim de anayasam, burada ben de varım” diyebileceği bir anayasa istiyorum.

Adil olanı istiyorum.

Ve biliyorum ki, ondan daha sağlam harç olmaz insanları bir arada tutan

 

 

 

Akil insanlar meselesi

Malum, akil insanlar heyeti meselesi yeni değil. Sadece Öcalan değil, CHP de dahil başka birçok çevre tarafından epeydir savunuluyor.

Ben böyle bir heyete başından beri pek sıcak bakmadım. Neden bakmadığımı da hem söyledim hem de yazdım.
Her şeyden önce prensip olarak doğru bulmuyordum böyle bir heyet oluşmasını. Çünkü bana göre seçimler zaten toplumların kendi akil insanlarını seçmesi için yapılır. Siz demokrasi demişsiniz, siyasetin sorunlarını çözmek için en güvendiğiniz insanları seçip Meclis’e getirmişsiniz; ama en kritik süreçte, onları “akil insan” rolüne layık görmeyip devre dışı bırakıyor ve başka bir heyet oluşturuyorsunuz.

İşte bunu doğru bulmuyordum.

Ne var ki, İmralı sürecinin başlamasıyla birlikte ortaya yeni bir durum çıktı.

Yazının devamını Bugün Gazetesi’nden okuyabilirsiniz.

AB’den kopmanın ne faydası olacak?

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Avrupa’sız da ekonomik kalkınma olur mu? Demokratikleşme AB olmadan da sürdürülebilir mi? Bu sorulara verilecek cevap, ilgisiz gibi görülse de Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde belirleyici bir rol oynuyor.

Elli yıllık Avrupa Birliği üyeliği sürecine baktığımızda bu iki konu Türkiye’nin sürece yüklediği anlamla tamamen örtüşür. Hem devletin AB projesinde hem de toplumun süreci desteğinde temel dinamiklerin başında üyeliğin getireceği ekonomik artı değer beklentisi son derece önemliydi. Zaman zaman bu beklentinin abartılı bir noktaya ulaştığı da görüldü. Üyelik ile yoksulluğun, işsizliğin ortadan kalkacağı bile sanıldı. Artık farklı bir toplum ve ekonomi var. Kimse refah ve kalkınma için AB üyeliğini beklemiyor. AB üyesi ülkeler derin bir ekonomik kriz yaşarken Türkiye ekonomik performansıyla ‘özel’ bir yerde duruyor. Malî göstergeleri sağlam, ekonomik kalkınması yüksek.

Son dönemde AB üyeliğine yönelik kamuoyu desteği ciddi düzeyde düştü. Bunda elli yıllık süreçte AB üyeliği ile ekonomik beklentiler arasında kurulan ilişkinin çökmesi muhtemelen etkili oldu. Toplumun önemli bir kısmı AB üyesi ülkeler ekonomik krizdeyken Türkiye’nin krizden uzakta büyümeye devam etmesiyle AB’ye ihtiyaçlarının kalmadığını düşünmeye başladılar. Bu arada Türkiye’nin AB üyesi ülkelerle ticarî ilişkilerinin oransal olarak son on yılda azalması dikkate değer bir durum. Her ne kadar doğrudan yabancı yatırımlar itibarıyla Avrupa’dan sermaye girişi azalmasa da Türkiye’nin ekonomik ve sosyal olarak bölge, Asya ve Afrika ülkelerine doğru daha da yakınlaştığı bir gerçek. Sonuçta halkın AB üyeliğinden ekonomik beklentisi artık yüksek değil.  Dahası üyelik beklentisi çok düşük. Bu ikisi bağlantılı…

Baştaki ikinci soruya dönersek; AB üyeliği olmadan da Türkiye’nin demokratikleşme süreci devam eder mi? Üyelik sürecinden ‘demokrasi’ beklentisi daha çok 1980’lerin sonuna doğru gündeme geldi. Dönemin başbakanı Turgut Özal, “Yeni bir askerî darbe olsun istemiyorsak AB’ye üye olmalıyız.” deyivermişti. Üyelik ile demokratikleşme ve demokrasinin derinleştirilmesi arasında kurulan bu ilişki 1990’ların sonunda yeniden canlandı. Bu kez 28 Şubat sürecinin mağdurları askerin siyasete ve yargıya müdahalesine son verecek ‘aracı’ kuruluş ve süreç olarak AB’yi gördüler. Vesayet rejimine son veren reformlar AB üyeliği bağlamında meşrulaştırıldı, reforma direnen kesimler AB üzerinden etkisizleştirildi, en azından söylemsel düzeyde. O dönemlerde en sık duyduğumuz ifadelerden birisi, ‘önemli olan tam üyelik değil, sürecin kendisi’ydi.

Beklenti, sanırım kısmen gerçekleşti. Ardından AB süreci tıkanmaya başladı. Bunda AB çevrelerinin tereddütleri ve yarattığı engeller oldukça etkiliydi kuşkusuz. Yine de sürecin yavaşlaması ile bizde oluşmaya başlayan ‘artık AB’ye ihtiyacımız yok’ duygusu arasında bir ilişki olmalı. Mevcut durgunluk bununla alakalı. İlişkileri ‘kurtarma’ operasyonu gerektiği açık. Insight Turkey dergisinin dün Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda düzenlediği ‘AB ve Türkiye’nin yolları ayrılıyor mu?’ ana temalı yıllık toplantısında konuyu tartışan akademisyenlerin odaklandıkları nokta buydu. Toplantının açış konuşmasını yapan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Türkiye’nin reform sürecinde hâlâ Avrupa standartlarının yol gösterici rolünün altını çizdi. Ama aynı zamanda Avrupa’da ‘ilgili bir muhatap’ bulamadığından da yakındı.

Sonuçta iki tarafın da birbirlerine ihtiyacı var. Avrupa’dan ekonomi ve demokrasi konularında mucize katkılar görmeyebiliriz, ama kopmanın bize ne faydası olacak?

“Sıra Gazze çözümünde”

Üstünden beş ay bile geçmedi daha…

2012 Kasım’ında Başbakan’ın İsrail’in Gazze saldırısı üzerine aldığı aşırı sert tutum her zamanki gibi geniş bir çevrede tepkiyle karşılanmış ve eleştirilere konu olmuştu. Bu sert ve kökten çıkıştan rahatsız olanlar, ateşkesin sağlanmasında Türkiye’nin değil Mısır’ın etkili olmasını da Erdoğan’ın izlediği “yanlış” politikanın ve üslubun bir sonucu olarak gördüler, “İşte öyle sert çıkışlar yaparsan, böyle devre dışı kalırsın; Mursi de seni sollayıp rolü kapar” tarzı yorumlar aldı yürüdü basında. Türkiye’nin İsrail’le bütün ilişkilerini bitirdiği ve “etkisiz faktör” haline geldiği söylendi.

O zaman, bunu söyleyenlere karşı şöyle yazmıştım:

“Erdoğan işgalciye ‘işgalci’, katile ‘katil’ demekten geri durarak, İsrail’le geleneksel iyi ilişkileri korumaya özen göstererek bugün Gazze’de arabuluculuk yapabilirdi belki. Ama o bunu seçmedi. Onun Davos’tan bu yana seçtiği yol, Filistin meselesinin bugün sıkışıp kaldığı dar alanda manevralar yaparak güç toplamaya çalışmak değil; ilkeli ve ahlaki bir politik çizgi izlemek, Ortadoğu halklarının özlediği dobra ve cesur ses olmak ve böylece Filistin meselesinin gerçek çözümünü mümkün kılacak olan yeni dünya düzeninin iklimini yaratmaya çalışmak…”

Yazının devamını Bugün Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Demokratik siyasetin ilk işi yeni anayasa olmalı

Barış sürecinde Türkiye’nin önüne sahici bir barış dili ve felsefesi koymuş olmasını, 2013 Diyarbakır Nevruz Deklarasyonu’nun en önemli sonucu olarak değerlendirebiliriz. Silahların susması ve silahlı unsurların hayatımızdan çekilmesi gerektiğine dair çağrı yapılması önemlidir, ancak yeterli değildir. Demokratik ve sivil bir anayasanın yapılması, sahici anlamda Yeni Türkiye’nin inşasını sağlayacak yeni bir dönemi başlatacaktır.

İmralı sürecinin başlamasından beri toplumda Kürt sorununun çözümü konusunda büyük bir umut ve iyimserlik havası belirdi. Sürece yoğun ve derin bir toplumsal desteğin olması, bu sürecin en güçlü tarafını oluşturmaktadır. Hem hükümet hem İmralı, sürece olan sosyal desteğin çok iyi farkındaydılar ve bu toplumsal destek temelinde sürecin kademeli olarak götürülmesi için çaba harcadılar.

2013 Diyarbakır Nevruzu’nun, barışı inşa sürecinde kilit bir yere sahip olacağı düşünülüyordu.21 Mart’ta gerçekleşen Diyarbakır Nevruzu, gerçekten barış sürecinde bir dönüm noktası anlamı taşımasından dolayı çok önemliydi ve anlamlıydı. Yüz binlerce insanın katıldığı Diyarbakır Nevruzu’nu, son yüzyılın en büyük kitlesel deklarasyonu olarak okuyabiliriz. Yeni bir Türkiye ve Ortadoğu konsepti içerisinde Kürt sorununun çözümüne dair ilk defa açık ve net bir anlayışın ortaya konması açsından Diyarbakır Nevruzu, tarihi olarak nitelenmeyi çoktan hak etmektedir. İmralı’dan gelen mesaj, Diyarbakır Nevruzu’nda odaklanılan unsurdu. Ancak Diyarbakır Nevruzu’nun İmralı mesajının ötesinde çok daha kapsayıcı bir anlam ve önemi olduğu unutulmamalıdır.

Yazının devamını Yenişafak Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Kıyafet serbestliği bir özgürlük meselesidir.

Bireysel özgürlükler çerçevesinden bakıldığında kılık kıyafetin tamamen bireyin tercihlerine bırakılması talep edilmelidir. Özgürlük her şeyden evvel insanların kendi eylemleri için plan yapmasını ve karar alıp vermesini mümkün kılar. Kıyafet tercihi de bu özgürlük alanlarından birisidir.

Sayın Ömer Dinçer döneminde 27.11.2012 tarihinde yürürlüğe konulan yönetmelikle önümüzdeki yıldan itibaren okullarda kılık kıyafet serbest olmuştu. Ne var ki Yeni MEB Bakanı Sayın Nabi Avcı, velilerden ve eğitim sendikalarından gelen yoğun şikâyet üzerine yönetmeliği yeniden inceleme kararı aldı. Özel okullarda, velilerin yüzde 60’ının onayına bırakılan serbest kıyafet uygulamasının devlet okullarında da geçerli olması düşünülüyor.

Kıyafet meselesine dair daha evvel bu sayfalarda üniformacılığın ulus devletçi sistemlerden kalma bir uygulama olduğunu başka bir deyişle kıyafet dayatmasının; ulus devletlerin, bireyin bedeni, aklı ve ruhu üzerinde kurduğu hegemonyanın bir çeşit ürünü olduğunun altını çizmiştik.

Yazının devamını Yenişafak Gazetesi‘nden okuyabilirsiniz.

Nevruz Deklarasyonunun Anlam ve Önemi

 

İmralı sürecinin başlamasından beri toplumda Kürt sorununun çözümü konusunda büyük bir umut ve iyimserlik havası belirdi. Sürece yoğun ve derin bir toplumsal desteğin olması, bu sürecin en güçlü tarafını oluşturmaktadır. Hem hükümet hem İmralı, sürece olan sosyal desteğin çok iyi farkındaydılar ve bu toplumsal destek temelinde sürecin kademeli olarak götürülmesi için çaba harcadılar.

2013 Diyarbakır Nevruzu’nun, barışı inşa sürecinde kilit bir yere sahip olacağı düşünülüyordu. 21 Mart’ta gerçekleşen Diyarbakır Nevruzu, gerçekten barış sürecinde bir dönüm noktası anlamı taşımasından dolayı çok önemliydi ve anlamlıydı. Yüz binlerce insanın katıldığı Diyarbakır Nevruzu’nu, son yüzyılın en büyük kitlesel deklarasyonu olarak okuyabiliriz. Yeni bir Türkiye ve Ortadoğu konsepti içerisinde Kürt sorununun çözümüne dair ilk defa açık ve net bir anlayışın ortaya konması açsından Diyarbakır Nevruzu, tarihi olarak nitelenmeyi çoktan hak etmektedir. İmralı’dan gelen mesaj, Diyarbakır Nevruzu’nda odaklanılan unsurdu. Ancak Diyarbakır Nevruzu’nun İmralı mesajının ötesinde çok daha kapsayıcı bir anlam ve önemi olduğu unutulmamalıdır.

Diyarbakır Nevruzunun ilk temel mesajını ortak vatan olarak okuyabiliriz. Anadolu ve Mezopotamya’nın birbirinden kopmaz coğrafyalar olduğu gerçeğinin farkında olan Kürt halkı, Anadolu ve Mezopotamya’yı kapsayan ortak bir vatanda diğer bütün farklı kimlik, inanç ve kültürlerle barış içerisinde bir arada yaşama iradesini ortaya koymuştur.Tek bir etnik grubun merkezde olduğu tek bir vatan yerine herkesin merkezde olduğu ortak vatan kavramı, barış sürecinin dayanacağı yapıcı bir anlayışın oluşmasına ciddi bir katkı olarak değerlendirebiliriz.

Ortak vatan kavramı, tek bir grubu özne, diğer unsurları ise nesne durumuna koymamaktadır. Herkesin özne olabilmesi için alınan referans demokrasidir. Demokrasi kavramının temel referans alınması, bu kavramın barış, özgürlük ve adaletle özdeşleştirilmesinden dolayıdır. Barış, özgürlük ve adalete dayanan bir demokrasi sayesinde herkesin özne olduğu ortak bir vatan kurulabileceği düşüncesi Nevruz Deklarasyonu’nun ana özünü oluşturmaktadır.

Anadolu’yu ve Mezopotamya’yı, Ağrı ve Erciyes’i, Sakarya-Meriç-Fırat’ı kapsayan ortak vatan kavramı, Ortadoğu’dan kopuk bir bölge olarak kurgulanmamaktadır. Anadolu ve Mezopotamya’yı Ortadoğu’dan ve dünyadan soyutlayan ulus devlet modelinin içinde yaşadığımız dönemde geçerli olmadığı, Ortadoğu’da kimlikler, inançlar, mezhepler ve kültürler arasında yapay sınırların olmadığı yoğun ilişkilerin olduğu yeni bir model arayışına duyulan ihtiyaç Nevruz Deklarasyonu’nda ortaya konmuştur. Ortadoğu’da savaştan çok söz edildi, ancak Ortadoğu’da barış şimdiye kadar gerçekleşmedi. Ortadoğu Barışı düşüncesinin gerçekleşmesi için ortak vatandaki bütün gruplar arasında diğer Ortadoğu halklarını kendilerine akraba gören yeni bir anlayışın gelişmesi gerekmektedir. Suriye’de yaşanan büyük insani trajedi göz önüne alındığında Ortadoğu’da yeni bir dönemin yeni ilişkilerle nasıl başlatılacağı sorusu, önümüzdeki en hayati sorun olarak durmaktadır.

Barış sürecinin gerçek anlamda ortak vatanın ve Ortadoğu Barışının inşasına evrilmesi için hiç kimsenin bir diğerinden daha üstün olmadığı özgür ve eşit insan ve yurttaş talebi yüksek sesle gündeme getirildi. Eşit ve özgür insan ve yurttaş talebinin, Ortadoğu’ya ait referanslarla dile getirilmesi önemliydi. İslam’da hiçbir şekilde baskı, inkar ve asimilasyonun olmadığı, asimilasyon uygulamasının modern döneme ait totaliter bir yaklaşım olduğu özellikle gündeme getirildi. Sait Nursi’nin özgürlüğün insan için ekmekten bile daha önemli olduğu fikri ayrıca ifade edildi. Nevruz Deklarasyonu, insanların hukuk ve özgürlük arayışını bu coğrafyaya ait dini ve entelektüel referanslarla temellendirmesi açısından anlamlıydı.

Barış, geçmişe bakan bir perspektifle oluşturulamaz. Geleceğe bakan, geçmişte yaşanılan olumsuzlukları geleceğe taşımayan, bir bakıma helalleşme erdemini gösterebilen yeni bir bakış açısıyla barışı inşa mümkün olabilir. 1920 Meclisi gibi toplumsal farklılıkların bir araya gelerek ortaya özgürce bir arada yaşama şeklinde bir irade koymaları gibi bir tarihi tecrübe elbette önemlidir. Bunun gibi tarihsel tecrübelerden ders alınmalıdır. Ancak özgürce ve eşit olarak bir arada yaşama tecrübesi, tek bir olayla sınırlanabilecek bir olgu değildir. Önemli olan barış ve özgürlük içinde bir arada yaşamanın kurumsallaştırılması ve devamlı hale getirilmesidir. Türkiye’nin önündeki en önemli sorun herkesin barış ve özgürlük içinde yaşayacağı demokratik, çoğulcu ve eşitlikçi bir yapıyı inşa edememiş olmasıdır. Kürt sorunu, Alevi sorunu, Azınlıklar sorunu gibi sorunlar, demokratik ve çoğulcu bir yapının yokluğundan kaynaklanmaktadır.

İki binli yıllardan itibaren Türkiye, Eski Rejimin ağırlığından kurtulup Yeni Türkiye’yi inşa etmeye çalışmaktadır. 2013 Diyarbakır Nevruzu, Eski Rejimin yarattığı Kürt sorununun barışçıl bir şekilde çözümü için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nevruz Deklarasyonu’yla, silah ve şiddetin hakim olduğu eski dönemin sonu ifade edilmiş, sözün ve demokratik siyasetin hakim olacağı yeni bir döneme geçildiği vurgulanmıştır. Yeni dönemde silahların susması ve silahlı unsurların hayatımızdan çekilmesi gerektiğine dair çağrı yapılması önemlidir, ancak yeterli değildir. Demokratik ve sivil bir anayasanın yapılması, sahici anlamda Yeni Türkiye’nin inşasını sağlayacak yeni bir dönemi başlatacaktır. Barış sürecinde Türkiye’nin önüne sahici bir barış dili ve felsefesi koymuş olması, 2013 Diyarbakır Nevruz Deklarasyonu’nun en önemli sonucu olarak değerlendirebiliriz. 

 

Barışımız kutlu olsun

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.
Bahar hiç bu kadar güzel gelmemişti bu ülkeye.
Newroz hiç bu kadar anlamlı olmamıştı.

Bugün büyük bir gün yaşıyoruz.

Diyarbakır’daki meydandan dalga dalga umut ve sevinç yayılıyor bütün Türkiye’ye. Bugün, bu ülkenin üzerine karabasan gibi çöken kötü kaderin değişmek üzere olduğuna, artık ölümün değil hayatın galebe çalacağına her zamankinden daha çok inanıyoruz.

Ben, bu büyük bayram gününde endişelileri, karamsarları, bölünme korkuları içinde kıvranan herkesi endişelerini, korkularını, karamsarlıklarını bir yana bırakmaya; birlikte sevinmeye çağırıyorum.

30 yıldır kan ve gözyaşından başka bir şey yaşamayan bu ülkenin insanları olarak, bu sevinci kendimize çok görmeyelim. Bırakalım umudun tatlı esintileri hepimizi sarıp sarmalasın, mutluluktan sarhoş etsin.
Gördünüz işte; korkacak, kaygılanacak bir şey yok.

Gizli anlaşma yok! Gizli pazarlık yok! Özerklik yok! Federasyon yok!

Bölünme yok! Statü yok!

Peki ne var?

Silah bırakma çağrısı var. Silah yerine siyaset var. Tek vatan var. Misak-ı Milli sınırları içinde birlikte yaşama iradesi var. Kucaklaşma ve helalleşme çağrısı var.

Zaten on yıllardır istediğimiz şey tam da bu değil miydi?

Kardeşlik yeniden kuruluyor

Türkiye bugün yeni bir başlangıç yapıyor; tarihinde yeni bir sayfa açıyor. Devletin 1925’te açtığı Kürtler’i inkar, baskı ve asimilasyon dönemi ebediyen kapanıyor; Kürtler’in, Türkler’in bütün farklılıklarıyla birlikte yaşamalarına olanak veren yeni bir sayfa açılıyor. Bozulan Kürt ve Türk kardeşliğinin yeniden inşası dönemi başlıyor.

Kürtler bugün Diyarbakır’da, yaşadıkları onca zulme rağmen, bu ülkede Türkler’le birlikte yaşamaktan başka bir şey istemediklerini büyük bir coşkuyla koydular ortaya.

Çünkü artık devletin değiştiğine inanıyorlar. Artık bu ülkede eşit vatandaşlar olarak yaşayabileceklerine; ezilmeden, horlanmadan, inkar edilmeden var olabileceklerine, bütün taleplerini serbestçe ortaya koyabileceklerine güveniyorlar.

İşte sürecin en önemli güvencesi “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına” duyulan bu güvendir.

Elbette daha çok anlaşmazlıklar çıkacak ortaya; çok badire atlatacak, çok kavga edeceğiz.

Ama zaten yaşadığımız bu olay mücadeleyi bırakmak değil, yeni bir mücadele başlatmaktır. Yeni mücadelenin tek silahı siyaset olacak. Bedenler değil, fikirler çarpışacak artık. Fikirlerin çarpışmasından kan çıkmayacak, çözüm enerjisi çıkacak. Daha demokratik, daha eşitlikçi, daha özgür bir Türkiye çıkacak.

Türkiye’nin Kürt sorununu ilelebet bir kambur olarak sırtında taşıması için elinden geleni ardına koymayacak dış mihrakların olduğunu; bu mihrakların kah doğrudan kah taşeronları aracılığı ile süreci provoke etmek için her şeyi yapacağını biliyoruz.

Ama şunu da biliyoruz ki, bugün Diyarbakır’da yüz binlerin ortaya koyduğu irade o kadar güçlü ki, iç dinamiklerin yarattığı bu barış ortamını ortadan kaldırmaya hiçbir “dış dinamik”in gücü yetmez.

Haydi, hiç değilse bugünlük korkuları, kaygıları “temkinli” karamsarlıkları bir yana bırakıp geldiğimiz bu noktanın tadını çıkaralım.

Millet olmak, tasada ve kıvançta birlik olmaksa eğer, biz de bir millet olduğumuzu gösterelim: Doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle, Kürt’üyle Türk’üyle bu kıvanca ortak olabildiğimizi ortaya koyalım.

Kürt Sorununa Osmanlı Barışı

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Nihayet mektup okundu. Öcalan silahlı mücadelenin sona erdiğini ilan etti; PKK’ya da sınır ötesine çekilmesi çağrısında bulundu.

Detaya, çözümün içeriğine ve sürecin akışına ilişkin birçok soru hâlâ karşılıksız da olsa barış ve çözüm için umutlar arttı, tereddütler azaldı.

 

Diyarbakır’daki tablo sürece Kürt siyasal hareketinin sivil kanadında çok büyük bir destek olduğunu gösterdi. Öcalan’ın liderliği tam anlamıyla restore edildi. Barışın muhatabı adeta adım adım güçlendirildi. Habur görüntüleriyle kıyaslandığında dün Diyarbakır’da ‘sahne’nin gayet iyi yönetildiği kuşkusuz.

Öcalan görüntülerinin önünde Kürtçe ve Türkçe mesajının okunması, okunabilmesi ve bunun tüm Türkiye önünde yapılması ‘rüyada görülse inanılacak türden’ bir tablo değil Kürtler için. Süreç Kürtleri bence tümüyle kazandı. Sıra, Türklerde de benzer bir desteği oluşturmakta… Bu şart; aksi halde ‘bıçak sırtı’ bir düzlemde ilerlemek zorunda kalacak siyasal irade.

Gelelim Öcalan’ın mesajlarına… ‘Silahlı direnişten demokratik siyaset’e geçiş stratejisinden söz edilmesi önemli; Kürt siyasal hareketi için bir dönüm noktası demek bu. Ayrıca, silahların susması ve PKK’nın sınır ötesine çekilmesi çağrısı da tarihî nitelikte. Ama bence en önemlisi ‘silahlı mücadele’ zemininin kalmadığına ilişkin analiz. Öcalan’ı bugünkü noktaya getiren bu.

‘Zamanı doğru okumak’tan söz ediyor Öcalan. Kendi ‘okumasına’ göre mevcut koşullar ‘silahlı mücadele’ döneminin bittiğini söylüyor. Öcalan biliyor ki ya gelişen koşullara kendini uyarlayıp barış yapacak ya da Kürt siyasal hareketi toplumdan, bölgeden, dünyadan kopup, yok olmasa bile marjinalleşecek. Irak Kürtleri devlet olurken, Suriye Kürtleri Esed’e karşı dünya ile birlikte hareket etmeye başlamışken PKK’nın silahı, Öcalan’ın ve Kürt siyasal hareketinin sırtında bir yük. Çözüm süreci, bu anlamda genel Kürt siyasetinde Öcalan’ın ‘küllerinden doğma’ girişimi.

Öte yandan on yılı aşkın bir süredir Kürt sorununa yönelik atılan adımlar, inkâr ve asimilasyon politikalarına demokratikleşme, çoğulculuk, dindaşlık ve stratejik ortaklık adına son verilmesi karşısında ‘silah’ anlamlı bir tavır olmaktan zaten çıktı. Buna paralel olarak 2007’den itibaren Kürt siyasal hareketinin Türkiye siyasetine Meclis üzerinden entegre olması PKK’yı iyice anakronistik hale getirdi. KCK yapılanması PKK’nın silahlı mücadeleden, silahların gölgesinde siyasal sürece katılma ve siyasal aktöre dönüşme arayışını yansıtıyordu.

Sonuçta, uzun zamandır PKK’nın silahlı mücadelesini gerektirecek, haklılaştıracak bir durum kalmadığı ortadaydı. Öcalan bunu dün itiraf etti. Şimdi sorun; işi, işlevi biten PKK’yı ne yapacağı.

Öcalan ‘yeniden doğmaya’ çalışırken Kürt siyasal hareketine ‘kaybetmediniz, başardık’ mesajı veriyor. Türklere ‘İslam bayrağı’ altında toplaşmaktan, birlik ve beraberlikten, kardeşlik hukukundan söz ediyor. ‘Yeni Türkiye-Yeni Ortadoğu’ sözleriyle iktidar partisine ‘ortak vizyon’ mesajı gönderiyor. Yani ciddi ciddi ‘siyaset yapan’ bir Öcalan vardı dün karşımızda. Ayrıca, Marxist-Stalinist bir jargondan ‘medeniyetçi’ bir dile sarılmış. Bu toprakların medeniyet birikimine ve vizyonuna dayanan bir ‘yeni model’ arayışından söz ediyor. ‘Özüne ve aslına dönen Anadolu ve Kürdistan halkı’ için ulus devlet ötesi, yerli, medeniyetçi bir model…

Öcalan barışa ikna olmuş. İkna edenleri tebrik etmek gerek. Öcalan’ın ikna olduğu barış, bir ‘Osmanlı barışı’. Ulus devletin Cumhuriyet dönemi deneyimini reddeden, çok dilli, çok etnisiteli, çok kimlikli bir ‘Osmanlı barışı’. Selahattin Demirtaş’ın son İmralı görüşmesinden aktardığı izlenimlerden de hareket ederek diyebiliriz ki Öcalan ‘demokratik cumhuriyet’ yerine ‘Osmanlı barışı’na razı olmuş gibi.  Neden olmasın ki? 

 

Newroz û Aşitî pîroz be

 

Bu yazı Taraf Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Kaderin cilvesi bu olsa gerek.

Elâlemin Diyarbekir’e aktığı bir günde ben memleketten ayrı düştüm. Önceden kararlaştırılmış bir program nedeniyle Diyarbekir’den uzak kalınca, muazzam Newroz’u yerinde idrak etmek nasip olmadı. Payıma, bu özel ve güzel günün bahtiyarlığını uzaktan hissetmeye çalışmak düştü.

Diyarbekir’in tarihî bir Newroz’a evsahipliği yapacağı belliydi zaten. Bir haftadır bölgenin her noktasında, barışa duyulan özlemi, heyecanı ve umudu yansıtan kutlamalar yapılıyordu. Ama Diyarbekir bir başkaydı; bu kadim kentten yükselecek güçlü bir barış isteği, çatışmaların ve ölümlerin damgasını vurduğu uğursuz bir dönemin kapanmasına giden yolu açacaktı.

Herkes de bu ağır sorumluluğun farkındaydı. Gerek kamu yöneticileri, gerek siyasi ve sivil aktörler barışın ruhuna zarar verecek bir olumsuzluğun meydana gelmemesi için azami dikkat içindeydiler. Bu, çaba etkisini göstermişti; Newroz Parkı’ndaki arkadaşlarım alışılmadık bir huzurun ortama hâkim olduğunu söylüyorlardı.

Bilumum medya araçlarından büyük gösteriyi yakından takip ediyorlardı. En üst seviyedeki heyecan ve umuttan Türkiye kamuoyunu anbean haberdar ediyorlardı. Rengârenk giysileri içinde büyük bir kitle, coşku ve hevesle barışın yanında saf tutmuş, yapılacak bir barış çağrısına kulak kabartmıştı.


Havada barış kokusu var

Öcalan beklentiyi boşa çıkarmadı; mektubun içeriği havadaki barış kokusuna uygundu. Üzerinde derinlemesine çalışıldığı ve sarf edilen her bir sözün ayrıntılı olarak düşünüldüğü belli olan mektupta, hem Kürt ve hem de Türkiye kamuoyuna mesaj vardı.

Kürt kamuoyuna verilen mesaj, silahın miadını dolduğuydu. “Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler” diyen Öcalan’a göre, belli dönemin şartları silahlı direnişi zorunlu kılmışsa da, artık dönem değişmişti. Artık siyasetin vaktiydi. Halledilmesi gereken, ekonomik, siyasi ve hukuki birçok problem bulunuyordu ama bunların tümünün çözümü siyasetin içinde aranmalıydı.“Silahlar susmalı, fikirler konuşmalıydı.” Bunun için Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi durdurması ve silahlı unsurlarını Türkiye sınırlarının dışına çıkarması çağrısında bulundu.

Bu çağrıyı yaparken Öcalan, Kürt kamuoyunun bir kesiminde var olan bazı itirazları ve endişeleri de gözetmiş ve onlara da cevap vermişti. Mesela, Öcalan’ın çözüm çerçevesini tatminkâr bulmayan ve“Bu mücadele bunun için miydi? Bu kadar mücadele boşuna mı verildi? ” diyenlere Öcalan’ın yanıtı; mücadelenin boşuna olmadığıydı. Öcalan, bu mücadele sayesinde Kürtlerin ret ve inkârına dayanan politikanın ortadan kaldırıldığını, siyasi ve sosyal planda birçok kazanımın elde edildiğini belirtti.

Keza “Kürtlerin hakları için mücadele edilmeyecek mi?” endişesini taşıyanlara ise Öcalan, mücadelenin devam ettiğini, ancak mücadelenin şeklinin değiştiğini hatırlattı. Öcalan’a göre Kürtler talepleri için bundan böyle de mücadele vermekten geri durmayacaklardı. Ama bu mücadelede artık araç olarak silaha ve yöntem olarak şiddete başvurmayacak, bunun yerine demokratik siyaseti yükselteceklerdi.


Demokratik Türkiye

Türkiye kamuoyuna ise birlik vurgusunu öne çıkaran bir mesaj verdi Öcalan. “Misak-ı Milli sınırları içinde demokratik Türkiye” formülasyonu, yürüyen süreçten bir ayrılma/bölünme doğacağı kaygısını taşıyan kesimleri teskin etmeye yönelikti. Etnik kimlik üzerinde biçimlenen yeni bir ulus-devlet yaratmanın Kürtlere bir faydasının dokunmayacağını belirten Öcalan, amaçlarının herkesin kendini daha özgür hissedeceği bir Türkiye inşa etmek olduğunun altını çizdi.

Öcalan’ın birlik düşüncesinin dayandığı iki nokta vardı: Biri, ortak tarihti. Öcalan, Çanakkale’de birlikte ölen, kurtuluş mücadelesini birlikte yürüten ve ilk meclisi birlikte kuran Kürtlerin ve Türklerin tarihî bağlarının çok kuvvetli olduğuna işaret etti. Diğeri ise ortak kültür ve dindi. Kürtlerin ve Türklerin İslamiyet’in çatısı altında yaşarken büyük bir sorunla karşılaşmadıklarını söyleyen Öcalan’a göre; soruna kaynaklık eden ayrımcılığın nedeni “kapitalist modernite” idi. Dolayısıyla ortak tarihî ve dinî bağları olan, ortak kültür ve duygu dünyasını paylaşan Kürtler ve Türkler, ayrılık yerine, birlik temelinde yeni bir “demokratik modernite” üretebilirdi.

Öcalan’ın farklı çevrelerinin hassasiyetlerine dikkat eden dengeli mektubu ve görkemli Newroz kutlamasıyla süreç, çok önemli bir virajı aldı. Dün yaşananlar, barışın kapısını araladı ve barışı destekleyenlere güç kattı. Türkiye’nin önünde yeni bir dönem açılıyor. Sonu hayırlı olacak inşallah.

Taraf, 22.03.2013