Ana Sayfa Blog Sayfa 390

Hilal Kaplan-‘Andımız’ kaldırılsın mı?

0

Tırnak içinde ‘andımız’ yazdım, çünkü kulağa her ne kadar kendiliğinden ‘biz’im benimsediğimiz bir antmış gibi gelse de, malumunuz ilkokuldan itibaren, tam olarak ne üzerine neden ant içtiğini bile bilemeyecek yaştaki çocuklara devlet eliyle ve zorla okutturulan bir metinden bahsediyoruz.

Velilerin, çocuklarının hangi kutsallara ne derecede bağlanması gerektiğine dair farklı inançları olabilir. Çocuklarını kimisi Allah yolunda, kimisi Türklük yolunda, kimisi Kürtlük yolunda, kimisi sosyalizm yolunda, kimisi de Atatürkçülük, vb. yolunda yetiştirmek isteyebilir. Andımız bağlamında vahim olan, besbelli ideolojikleştirilerek kutsanan bir anlayış üzerine tüm çocukların, üstelik askerî düzene sokularak zorla yemin ettirilmesidir.

Aşağıda, demokrat eğitimcilerin başlattığı ve gittikçe daha fazla kesimden destek bulan bir imza kampanyası çağrısı bulacaksınız. Mevzunun içeriğine ilişkin oldukça bilgilendirici olan bu metni paylaşıyor, kararı size bırakıyorum:

‘Toplumsal çatışmaların bir nedeni de, katı ideolojik tutumların ve toplumda, kendi ırkının, kendi sınıfının, ya da kendi inancının bir başkasına üstün olduğu bilincinin, özellikle eğitim aracılığıyla kazandırılmaya çalışılmasıdır. Ulus devletçi sistemler eğitim aracılığıyla toplumun tüm kesimlerine tek bir ideolojiyi dayatarak, bireylere ‘benim dünyamın dışındakiler işe yaramaz’ duygusunu aşılamaya çalışmıştır. Diktatörlerin, hâkim ideolojilerini, çocuklara daha küçük yaşlardan itibaren aşılamaya başladıkları ve militarist eğitime ayrı bir önem verdikleri de bilinen bir gerçektir. Örneğin, dönemin Almanya’sında ilköğretim öğrencilerine aşılanması gereken en önemli konunun, Hitler’e bağlılığın ne kadar kutsal bir duygu olduğuydu. Okulda her gün, yaklaşık on dakika, Hitler’in resmi selamlanırdı. İdeolojik ve beden eğitimi içerikli gençlik kamplarında çocuklara,’Führer’e adanmış kanımın her damlasıyla; ben tüm enerjimi ve gücümü Adolf Hitler’e ve ülkeme adayacağıma yemin ediyorum. Onun için, sahip olduklarımdan hatta hayatımdan bile vazgeçeceğime söz veriyorum ve bunun için Tanrı’dan yardım diliyorum’ diye yemin ettiriliyordu. Duçe lakaplı Mussolini İtalya’sında ise ilköğretimden itibaren faşist ideoloji ile yetiştirilen çocuklara ve gençlere şöyle yemin ettiriliyordu: ‘Tanrının adıyla ben liderimin bütün emirlerini yerine getireceğime, gerekirse bu uğurda kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğime yemin ederim, yaşasın faşist devrim…’

II. Dünya Savaşı öncesi, tüm dünyada esen ulusçuluk rüzgârından Türkiye de payını düşeni almış, Almanya ve İtalya’dan etkilenen bazı siyasetçi ve aydınlar benzer uygulamaların bizde de olması için öneriler sunmuşlardır. 1933 yılından itibaren, ülkemizde de, yeni rejimi ve devrimleri güçlendirme amacıyla, ilk ve ortaokullarda, ‘And’ okunmaya başlanmıştır. Nasyonal-sosyalist/faşist ideolojinin tüm unsurlarını taşıyan yemin metinleri günümüz Almanya’sında ve İtalya’sında bile kaldırılmış olmasına rağmen, ne yazık ki Türkiye’de, ilkokullarda çocuklara, askeri esas duruşta, ‘varlığım Türk varlığına armağan olsun’ andı tekrar ettirilmektedir. Hem içerik olarak hem de militarist söyleniş biçimi ile ‘andımız’, yaratıcılığı körelttiği, özgür düşünme becerilerine ket vurduğu ve barış söylemi ile çeliştiğinden dolayı, pedagojik açıdan sorunlu ve zararlı bir uygulamadır. Andımızın, tek tip birey yetiştirme amacına ve eğitim hakkının sadece ayrıcalıklı belli bir sınıfa ait ideolojiye hizmet ettiği de yadsınamaz bir gerçektir. Çocuklarımızı tek bir ideolojinin kıskacına kapatmak, zihinlerini ele geçirerek kontrol etmeye çalışmak yerine, onların, özgürlükçü, çok kültürlü, barışçı, yaratıcı ve üretken bireyler olmaları için çaba harcamalıyız.

Bu bağlamda, ilkokullardaki çocuklarımıza, her sabah asker komutlarıyla esas duruşta, ‘and’ içirmekten ve ‘varlıklarını Türk varlığına armağan etmelerini’ istemekten artık biz de vazgeçmeliyiz. Kaldı ki 1930’ların yükselen değeri ırkçı ideolojiler çağında yazılmış bu yemin metni ‘BM’in Her Türlü Irkçılık Ayrımcılıkla Mücadele Sözleşmesi’ olmak üzere evrensel insan haklarına, insani ve ahlaki değerlere de terstir. Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye eğitim sisteminden ‘andımız’ başta olmak üzere tüm militarist uygulamaları ivedilikle yürürlükten kaldırmalıdır.’

İmzacıları görmek ve imzalamak için: http://www.andimizkaldirilsin.com//index.php

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Hamit Emrah Beriş- Çözüm süreci etap etap mı?

PKK’nın her an geriye dönebileceğine dair ifadeler, muhalefetin olumsuz yaklaşımı nedeniyle kamuoyu karşısında sorumluluğu tek başına üstlenen hükümetin yükünü bir kat daha artırıyor. Zira pek çok etmeni bir arada değerlendirmesi gereken hükümetin aksine, PKK’nın bir “denge siyaseti” gütme yükümlülüğü yok.

 

Akil insanlar heyetlerinin çalışmalarını tamamlamasından sonra, bir süreliğine gündemden düşmüş gibi görünen çözüm sürecine ilişkin tartışmalar yeniden hız kazandı. Çalışmalar bağlamında yaz aylarının nispeten durgun geçmesinin ardından hükümetin hazırladığı demokratikleşme paketinin kapsam ve içeriği ekseninde sürecin ana hatları yeniden tartışılıyor. Çözüm süreci, sorunun taraflarının karşılıklı olarak atacakları adımlarla hayat bulacak. Bu açıdan, sürecin birbirini takip edecek farklı aşamalardan oluşacağı en baştan itibaren kabul ediliyor. İlk aşama, silahların susması ve PKK’nın silahlı unsurlarının ülke dışına çıkması. Aylardır sorun nedeniyle “cenaze kaldırılmaması” sürecin ilk aşamasının olumlu yüzü olarak görülebilir. Ayrıca bahar aylarından itibaren dağdaki militanların ülkeyi terk etmeye başladıkları biliniyor. Çekilme süreci tamamlandıktan sonra ikinci aşamaya geçilmesi ve hükümetin kapsamlı bir demokratikleşme paketini uygulamaya alması planlanıyor. Ancak sorunun tam da bu noktada başladığını söylemek yanlış olmaz. Zira çekilmenin kapsamı ve takvimi konusunda hükümetin beklentileri ve PKK’nın yaklaşımı uyuşmuyor.

Çekilme neden yavaş?

Başbakan Erdoğan’ın değişik defalar ortaya koyduğu gibi PKK’nın çekilme süreci beklenenden çok daha yavaş ilerliyor. Bu bağlamda, Erdoğan’ın en son geçen hafta yaptığı, şimdiye dek silahlı örgüt militanlarından yalnızca beşte birinin ülkeyi terk ettiği yönündeki açıklama BDP tarafından da teyit edildi. Oysa en başta Eylül ayı içerisinde bu sürecin tamamlanması hedefleniyordu. Ancak burada bir yaklaşım farklılığının da bulunduğunu kaydetmek gerekiyor. PKK ve BDP’nin örgüt mensuplarının konuşlandıkları mevkileri terk etmelerini ve mobil halde bulunmalarını çekilme sürecinin bir parçası olarak gördükleri anlaşılabiliyor. Bunun ise çekilme sürecinin yavaşlığını tek başına açıklamaktan uzak olduğu kolayca kavranabilir bir durum. Varlığını büyük ölçüde silaha borçlu olan PKK’nın bir anda her şeyden vazgeçmesinin güç yitirmesi anlamına geleceği açık. Bu nedenle PKK, bir bakıma işi ağırdan alarak süreçte yaşanacak bir kriz durumunda muhtemel güç kaybını en aza indirmeye çalışıyor. Aynı zamanda örgütün, şehirlerden yeni militanlar devşirmeye ve bunları dağdan inenlerin yerine göndermeye çalıştığı biliniyor. Ancak bu yaklaşım, sürecin sağlığına zarar verme ihtimali taşıyor. Nitekim Başbakan’ın süreçle doğrudan ilgili başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın PKK’nın son dönemde izlediği çizginin “süreci enfekte etme” riski içerdiğini söylemesi, hükümetin bu konudaki kaygılarını gayet iyi özetliyor. En son örneği Cemil Bayık’ın geçen hafta yaptığı açıklamalarda görüldüğü gibi, PKK’nın her an geriye dönebileceğinin işaretlerini vermesi, muhalefetin olumsuz yaklaşımı nedeniyle kamuoyu karşısında sorumluluğu tek başına üstlenen hükümetin yükünü bir kat daha artırıyor. Zira pek çok etmeni bir arada değerlendirmesi gereken hükümetin aksine, PKK’nın bir “denge siyaseti” gütme yükümlülüğü yok. Dolayısıyla örgüt, hem muhtemel bir barış hem de çatışmaların sürmesi durumlarında pozisyonunu en güçlü kılmak amacıyla kendi kitlesi dışındaki kesimlerin tepkisini önemsemeden adım atıyor. Bu durum, doğal olarak, kendisi açısından hareket esnekliği fırsatı sunuyor; ancak masanın diğer tarafının işini zorlaştırıyor.

Sorunun başka bir boyutu, “siyasal kanat” BDP ile ilgili. Süreçle ilgili en çelişkili tavrı BDP’nin sergilediği görülüyor. Bir açıdan bakıldığında BDP, sorunun başlıca siyasal muhatabı. Bugüne kadar bölge insanının taleplerini siyasal düzleme taşıyan en önemli araçlardan biri olarak BDP şu anda masanın bir tarafında oturmayı hak olarak görüyor. İktidarın da buna ciddi bir itirazının olmadığı anlaşılıyor. Sürecin başarıyla sonuçlanması, bugüne kadar demokratik siyaset düzleminde meşruluk sorunları yaşayan BDP’nin ulusal ve uluslararası düzlemde tam anlamıyla kabul görmesini sağlayacak. Bu şekilde, BDP, hem söylem düzeyinde hem de hitap ettiği kitle bağlamında zeminini genişletme imkânı bulacak. Ancak BDP’nin paradoksunun da aynı noktada başladığını söylemek yanlış değil.  Zira BDP, bugüne dek kendi siyasetinin temel dayanağını Kürt sorununun yarattığı enerjide buldu. BDP, değişik dönemlerde yürüttüğü çabalara, örneğin son seçimlerde bir sol blok meydana getirme arayışına girmesine rağmen bir “Türkiye partisi” olmayı başaramadı. Dolayısıyla Partinin hem genel siyasetinin kurucu unsurları hem de söylemi Kürt sorununa münhasır kaldı. Bu nedenle sorunun çözülmesi BDP açısından kendilerinin de gayet farkında olduğu bir risk içeriyor.

BDP’nin ideolojik yapısı

Kürt sorununun çözümü noktasında sağlanacak bir ilerleme BDP açısından ideolojik boşluğa düşme sorununu beraberinde getirebilir. Hâlihazırda BDP’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ciddi bir karşılık bulmasını sağlayan temel etmen Kürt sorunu. Sorunun beraberinde getirdiği kültürel ve siyasal konular, dahası “Kürt kimliği” çerçevesinde oluşan genel kategori Parti ile kitlesi arasında ünsiyet bağı kurulmasını sağlıyor. Marxist-Leninist bir geçmişe sahip olan PKK ve BDP ortak sorunlar nedeniyle ideolojik kimliğini fazla açığa çıkarmadan, bütünleştirici bir çerçeve içinde siyaset yapma fırsatı buluyor. Sorunlar ekseninde bir grubun temsilciliğini üstlenmek BDP’nin ideolojik açıdan kendisine oldukça uzak duran dindar Kürtlerden bile oy almasını sağlıyor. Kısacası, “ortak yaralar”, aradaki farklılıkların ortaya çıkmasını veya ciddi bir ayrışmaya neden olmasını önlüyor. Oysa sorunun çözülmesi durumunda BDP kendi tabanı bağlamında önemli bir erozyonla karşılaşabilir. Çözümden sonra, halen tek bir soruna odaklanan ve siyasal dilini “savaş” üzerine kurgulayan BDP yeni bir strateji geliştirmek zorunda. Bu durumun siyasal açıdan daha riskli ve maliyetli olduğu açık. Üstelik bundan sonraki süreçte BDP, Kürtler içinde şimdiki kadar “heterojen” bir kitleyi temsil etme yeteneği gösteremeyebilir. Tüm bu etmenler, BDP’nin çözüm sürecinde izlediği ikircikli yaklaşımın nedenlerini açıklıyor.

Tabanı dinamik tutma kaygısı

Yukarıda sayılanların yanı sıra BDP ve PKK, çözüm süreci başladığından bu yana kendi tabanını diri tutmak için çaba harcıyorlar. İlk olarak en baştan itibaren gerek PKK gerekse BDP, sürecin kendileri tarafından başlatıldığını ve yönetildiğini anlatmaya çalışıyorlar. Bu anlamda, hükümetin attığı adımların örgütün çabaları sonucu oluşan “zorunluluk” durumundan kaynaklandığı mesajını vermeye gayret ediyorlar. Böylece, kendi tabanlarına çözümün kendi güçlerini eritmediğini, tam tersine artırdığı söyleyerek muhtemel bir güç zaafının önüne geçmek istiyorlar. Bunun yanında “hükümet adım at” mitingleri aracılığıyla hem tabanlarını diri ve moralli tutmayı hem de hükümetin üzerinde baskı oluşturmayı amaçlıyorlar. Bu noktada, “Gezi parkı eylemleri”nin örgüt çevreleri için öğretici bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Muhtemelen, örgüt, bundan sonraki süreçte sivil yönü ağır basan gösteriler aracılığıyla meşru bir zeminde daha fazla karşılık bulacağını düşünerek yeni bir eylem stratejisi geliştirecek.    

Öte yandan sorunun diğer tarafı olan hükümetin de nispeten ihtiyatlı bir tavırla hareket ettiği söylenebilir. Son on yılda hemen her alanda kapsamlı reformlar gerçekleştiren hükümetin son demokratikleşme paketini ağırdan alması, sürecin genel gidişatını takip etme çabasıyla yakından bağlantılı. Daha açık bir ifadeyle, hükümet, adım atmadan önce karşı tarafın samimiyetini görmek istiyor. Bu şekilde, paketin içereceği unsurların kamuoyu önünde daha kolay savunulması mümkün olacak. Aynı zamanda, paketin içeriğinin süreçte kat edilen mesafe doğrultusunda doldurulacağı da tahmin edilebilir. Ancak bundan daha önemli konu, hükümetin bu aşamada gündeme getirilmesinde yarar bulunmadığını düşündüğü “kırmızı çizgileri”nin olduğunun ortaya çıkması. Örneğin hükümet yetkilerinin açıklamalarından PKK-BDP çizgisinin ısrarla üzerinde durduğu “anadilde eğitim” konusunun paketin içeriğinde bulunmayacağı anlaşılabiliyor. Bunun yanında hükümet, seçim barajının düşürülmesi konusuna da sıcak bakmıyor. Bu bağlamda, “temsilde adalet” ve “demokratik katılım” sorunlarının üstesinden gelmek için seçim sisteminin “daraltılmış bölge” modeline kaydırılacağı görülüyor. Ayrıca siyasal iktidarın, partilerin devletin malî desteğinden yararlanma yöntemlerini kolaylaştırarak BDP’nin taleplerine kısmen cevap vermeye çalışacağı anlaşılıyor. Bu bağlamda, hükümet, yeni hazırlanacak demokratikleşme paketini, ülkenin son on yılda izlediği “normalleşme süreci”nin doğal uzantılarından biri olarak kabul ediyor. AK Parti hükümeti, demokratikleşmenin zaten kendi ajandasının en önemli maddelerinden biri olduğu, bu konudaki kararlılığının PKK’nın ya da BDP’nin talepleriyle ilişkili bulunmadığı mesajını vermeye özen gösteriyor.

Paketten beklenen…

Meclis’in açılmasına yakın bir zaman diliminde gündeme gelecek olan demokratikleşme paketinin BDP ve PKK’yı tatmin etmeyeceği, en azından bunların siyasal argümanlarını “paketin yetersizliği” üzerine kurgulayacakları öngörülebilir. Kuşkusuz, hükümet de elindeki tüm kartları aynı anda açmak istemeyecektir. Ancak on yıllardır devam eden ve adeta kangren haline gelmiş bir sorunun üstesinden atılacak birkaç basit adımla gelineceğini düşünmek de oldukça iyimser bir beklenti. Dolayısıyla “süreç” ifadesinin bizatihi kendisinin de ima ettiği gibi, zamana yayılan, tedrici bir ilişki ve gelişme bütünüyle karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Yaşanan süreçte, şiddete başvurulmaması ve siyaseten müzakere yöntemlerinden vazgeçilmemesi ile çözüme ulaşılmasını sağlayan asıl anahtar olacak.     

Star Gazetesi Açık Görüş

Kurtuluş Tayiz- Süreç başarısız olursa ‘Apo öldü’ dersiniz

İmralı Zabıtları’nda Abdullah Öcalan, KCK’nın süreci boşa çıkarması durumunda alacağı tutumu böyle açıklıyor. Tabii devamı da var bu sözlerin; Öcalan, “Sorumluluk üstlenmem, BDP ve PKK’ya kendimi kullandırmam” diyerek de uyarıyor. 
KCK’nın çekilmeyi durdurma kararı nereden bakılırsa bakılsın riskli bir karar. Görünür gerekçeleri  hükümetin“demokratikleşme adımlarını atmaması” biçiminde. Ancak bu gerekçenin ikna edici olmadığı da ortada. Çünkü çözüm sürecinin birinci aşamasını oluşturan silahlı unsurların sınır ötesine çekilmesi “şartsız, koşulsuz” bir adım olarak öngörülmüştü. KCK’nın 25 Nisan tarihli çekilme kararının açıklandığı basın toplantısında güvenlik şartının dışında siyasi bir ön şart öne sürülmemişti. İmralı mutabakatında da böyle bir koşul yoktu. Çekilme şartsız olacak, demokratik adımlar ikinci aşamada başlayacaktı. Murat Karayılan’ın 25 Nisan tarihli çekilmeyi ilan ettiği basın toplantısında öne sürdüğü şartlar arasında “demokratik adımların atılması” gibi bir siyasi koşul söz konusu değildi. Karayılan, “Operasyonların durdurulması ve İnsansız Hava Araçları’nın keşif uçuşlarını durdurması” gibi güvenlikle ilgili beklentilerini dile getirmişti. Nitekim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da 22 Nisan tarihli Taraf gazetesinde çıkan röportajında ve 1 Haziran tarihli gazetecilerle gerçekleşen buluşmasında çekilme süreci tamamlandıktan sonra sıranın demokratikleşme adımlarına geleceğini açıklamıştı. 
Şimdi ne oldu da birdenbire KCK ve BDP cephesi tutum değiştirdi? 
“Hükümet adım atmadığı” gerekçesiyle mi KCK, çekilmeyi durdurdu? 
Sürecin böyle tasarlanmadığını BDP ve KCK’nın en yetkili yöneticilerinin çeşitli tarihlerde verdiği açıklamalardan biliyoruz. 
En geç temmuz ayına kadar çekilme tamamlanacak ve hükümet de yeni yasama yılının açılışında demokratikleşme paketini açıklayacaktı. 
Fakat KCK’nın çekilmeyi tamamlamadığı gibi çözüm takvimine uymadığı da ortaya çıkıyor. 
KCK’nın öncelikle çekilmeyi neden tamamlamadığını açıklaması gerekiyor. 
Bu soruya yanıt vermeden sadece hükümeti suçlaması pek gerçekçi değil. 
KCK çekilmeyi tamamlayıp ardından hükümetin ikinci aşamada öngörülen demokratikleşme adımlarını atmaması üzerine süreci durdurduğunu açıklasaydı,yerden göğe kadar haklı olduğunu düşünür ve hükümetin eleştirilmesini haklı bulurdum.  Ancak çekilmeyi tamamlamaya niyeti olmadığı gibi dağa silahlı savaşçı alımlarını da sürdürmeye devam etti. 
Bu durumda çözüm takvimine uymayan bir taraf varsa öncelikle bunun Kürt hareketi olduğunun altını çizmek gerekiyor. 
O halde “KCK’nın amacı ne” diye sorulabilir. 
Bu noktada KCK’nın iki aşamalı bir strateji izlediğini düşünüyorum.  Birincisi hükümeti Öcalan’ın “stratejik konum” talebini karşılamaya zorlamak, Öcalan’ı daha aktif hale getirmek. 
Bundan sonuç alamadıkları takdirde ikinci bir seçenek olarak seçim sürecine “silahlı” girmek istiyorlar. Silahsız seçimlerin örgütü fazlasıyla korkuttuğu anlaşılıyor. 
Ölüm oruçlarında devreye girerek rol alan Öcalan’a, bu sefer de, çekilme krizini çözerek “stratejik konum” elde etmesi sağlanmak isteniyor. Eğer bu stratejiden sonuç alınamazsa, Cemil Bayık’ın daha önce işaretini verdiği gibi ulusalcı güçlerle daha yakın bir çizgi benimsenecek, çözüm karşıtı cephenin istediği gibi PKK silahları koz olarak kullanacak, çekilmeyecek ve seçimlere silahlarla girecek. 
Hükümetin Öcalan’ın durumunu zaten stratejik olarak ele aldığını Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamalarından öğrenmiştik. Arınç, Öcalan’ın zaten stratejik olarak değerlendirildiğini açıklamıştı. Öcalan’ın önünün açılması konusunda hükümetin zamanlama konusunda bir sıkıntı duyabileceğini düşünüyorum. Newroz’da Öcalan’ın mektubunun milyonlara ulaşmasını sağlayan hükümetin, Öcalan’ı “taktiksel araç” olarak kullanmadığı ortada. 
Ancak iktidarın KCK’nın bu şantaj ve tehdit dilinden rahatsız olduğu da bir gerçek. BaşbakanErdoğan’ın Arjantin dönüşü demokratikleşme paketini açıklayacağı bilinmesine rağmen KCK’nın çekilmeyi durdurması ancak bir ön alma olarak değerlendirilebilir. Abdullah Öcalan’ın devreye girerek bu krizin aşılmasını sağlayacağını düşünüyorum. Çözüm süreci öyle kolayca bitecek bir süreç değil. Eğer süreç başarısızlıkla sonuçlanırsa bu en çok Kürt tarafı için felaket olur. Öcalan’ın sözleriyle hatırlatmak gerekirse: “Süreç başarısız olursa ‘Öcalan öldü’ dersiniz, ben kendimi BDP ve PKK’ya kullandırtmam!”

Bu yazı Akşam Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Andımız Kaldırılsın İmza Kampanyası

0

Toplumsal çatışmaların bir nedeni de, katı ideolojik tutumların ve toplumda, kendi ırkının, kendi sınıfının, ya da kendi inancının bir başkasına üstün olduğu bilincinin, özellikle eğitim aracılığıyla kazandırılmaya çalışılmasıdır. Ulus devletçi sistemler eğitim aracılığıyla toplumun tüm kesimlerine tek bir ideolojiyi dayatarak, bireylere “benim dünyamın dışındakiler işe yaramaz” duygusunu aşılamaya çalışmıştır. Diktatörlerin, hâkim ideolojilerini, çocuklara daha küçük yaşlardan itibaren aşılamaya başladıkları ve militarist eğitime ayrı bir önem verdikleri de bilinen bir gerçektir. Örneğin, dönemin Almanya’sında ilköğretim öğrencilerine aşılanması gereken en önemli konunun, Hitler’e bağlılığın ne kadar kutsal bir duygu olduğuydu. Okulda her gün, yaklaşık on dakika, Hitler’in resmi selamlanırdı. İdeolojik ve beden eğitimi içerikli gençlik kamplarında çocuklara,‘Führer’e adanmış kanımın her damlasıyla; ben tüm enerjimi ve gücümü Adolf Hitler’e ve ülkeme adayacağıma yemin ediyorum. Onun için, sahip olduklarımdan hatta hayatımdan bile vazgeçeceğime söz veriyorum ve bunun için Tanrıdan yardım diliyorum.’ diye yemin ettiriliyordu. Duçe lakaplı Mussolini İtalya’sında ise ilköğretimden itibaren faşist ideoloji ile yetiştirilen çocuklara ve gençlere şöyle yemin ettiriliyordu: ‘Tanrının adıyla ben liderimin bütün emirlerini yerine getireceğime, gerekirse bu uğurda kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğime yemin ederim, yaşasın faşist devrim…’

2. Dünya Savaşı öncesi, tüm dünyada esen ulusçuluk rüzgârından Türkiye de payını düşeni almış, Almanya ve İtalya’dan etkilenen bazı siyasetçi ve aydınlar benzer uygulamaların bizde de olması için öneriler sunmuşlardır. 1933 yılından itibaren, ülkemizde de, yeni rejimi ve devrimleri güçlendirme amacıyla, ilk ve ortaokullarda, “And” okunmaya başlanmıştır. Nasyonal-sosyalist/faşist ideolojinin tüm unsurlarını taşıyan yemin metinleri günümüz Almanya’sında ve İtalya’sında bile kaldırılmış olmasına rağmen, ne yazık ki Türkiye’de, ilkokullarda çocuklara, askeri esas duruşta, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” andı tekrar ettirilmektedir. Hem içerik olarak hem de militarist söyleniş biçimi ile “andımız”, yaratıcılığı körelttiği, özgür düşünme becerilerine ket vurduğu ve barış söylemi ile çeliştiğinden dolayı, pedagojik açıdan sorunlu ve zararlı bir uygulamadır. Andımızın, tek tip birey yetiştirme amacına ve eğitim hakkının sadece ayrıcalıklı belli bir sınıfa ait ideolojiye hizmet ettiği de yadsınamaz bir gerçektir. Çocuklarımızı tek bir ideolojinin kıskacına kapatmak, zihinlerini ele geçirerek kontrol etmeye çalışmak yerine, onların, özgürlükçü, çok kültürlü, barışçı, yaratıcı ve üretken bireyler olmaları için çaba harcamalıyız.

Bu bağlamda, ilkokullardaki çocuklarımıza, her sabah asker komutlarıyla esas duruşta, “and” içirmekten ve “varlıklarını Türk varlığına armağan etmelerini” istemekten artık biz de vazgeçmeliyiz. Kaldı ki 1930’ların yükselen değeri ırkçı ideolojiler çağında yazılmış bu yemin metni “BM’in Her Türlü Irkçılık Ayrımcılıkla Mücadele Sözleşmesi” olmak üzere evrensel insan haklarına, insani ve ahlaki değerlere de terstir. Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye eğitim sisteminden “andımız” başta olmak üzere tüm militarist uygulamaları ivedilikle yürürlükten kaldırmalıdır.

 

İmzalamak için:

Andımız Kaldırılsın İmza Kampanyası İnternet Sitesi

 

İLK İMZACILAR

Atilla YAYLA, Yıldıray OĞUR, Markar ESAYAN, Ufuk COŞKUN, Bekir Berat ÖZİPEK, Hilal KAPLAN, Kemal BURKAY, Murat ERDİN, Fuat UĞUR, Bican ŞAHİN, Vahap COŞKUN, Bekir GÜR, Şenol KALUÇ, Cafer SOLGUN, Murat YILMAZ, Şahin M.CANDAŞ, Özlem Çağlar YILMAZ, Ömer Faruk GERGERLİOĞLU, Güldalı COŞKUN, Bilal SAMBUR, Nevzat ÇİÇEK, Cemile BAYRAKTAR, Fadime ÖZKAN, Behcet CANÖZ, Hasan Yücel BAŞDEMİR, İkram BAĞCI, Sıddık ERTAŞ, Nezir AKYEŞİLMEN, Oktay AYDIN, Beytullah Emrah ÖNCE, Bengül GÜNGÖRMEZ, Harun KABAN, Mehmet Ali İLKAYA, Cennet USLU, Ercüment YILDIRIM, Zeynep K.ŞAMDANCI, Sümeyra TANSEL, Ünsal ÇETİN, Ali AKKUŞ, Zeynep BOZDAŞ, Mahir YEŞİLDAL, Musa TOPÇU, Yusuf EKİNCİ, Reha RUHAVİOĞLU, Yusuf ÇINAR, Yüksel GÖKTAŞ, Şinasi HAZNEDAR, Emine UÇAK, Yıldız RAMAZANOĞLU, Ferhat KENTEL, Mustafa SELÇUK

Hilal Kaplan-‘Andımız’ kaldırılsın mı?

0

Tırnak içinde ‘andımız’ yazdım, çünkü kulağa her ne kadar kendiliğinden ‘biz’im benimsediğimiz bir antmış gibi gelse de, malumunuz ilkokuldan itibaren, tam olarak ne üzerine neden ant içtiğini bile bilemeyecek yaştaki çocuklara devlet eliyle ve zorla okutturulan bir metinden bahsediyoruz.

Velilerin, çocuklarının hangi kutsallara ne derecede bağlanması gerektiğine dair farklı inançları olabilir. Çocuklarını kimisi Allah yolunda, kimisi Türklük yolunda, kimisi Kürtlük yolunda, kimisi sosyalizm yolunda, kimisi de Atatürkçülük, vb. yolunda yetiştirmek isteyebilir. Andımız bağlamında vahim olan, besbelli ideolojikleştirilerek kutsanan bir anlayış üzerine tüm çocukların, üstelik askerî düzene sokularak zorla yemin ettirilmesidir.

Aşağıda, demokrat eğitimcilerin başlattığı ve gittikçe daha fazla kesimden destek bulan bir imza kampanyası çağrısı bulacaksınız. Mevzunun içeriğine ilişkin oldukça bilgilendirici olan bu metni paylaşıyor, kararı size bırakıyorum:

‘Toplumsal çatışmaların bir nedeni de, katı ideolojik tutumların ve toplumda, kendi ırkının, kendi sınıfının, ya da kendi inancının bir başkasına üstün olduğu bilincinin, özellikle eğitim aracılığıyla kazandırılmaya çalışılmasıdır. Ulus devletçi sistemler eğitim aracılığıyla toplumun tüm kesimlerine tek bir ideolojiyi dayatarak, bireylere ‘benim dünyamın dışındakiler işe yaramaz’ duygusunu aşılamaya çalışmıştır. Diktatörlerin, hâkim ideolojilerini, çocuklara daha küçük yaşlardan itibaren aşılamaya başladıkları ve militarist eğitime ayrı bir önem verdikleri de bilinen bir gerçektir. Örneğin, dönemin Almanya’sında ilköğretim öğrencilerine aşılanması gereken en önemli konunun, Hitler’e bağlılığın ne kadar kutsal bir duygu olduğuydu. Okulda her gün, yaklaşık on dakika, Hitler’in resmi selamlanırdı. İdeolojik ve beden eğitimi içerikli gençlik kamplarında çocuklara,’Führer’e adanmış kanımın her damlasıyla; ben tüm enerjimi ve gücümü Adolf Hitler’e ve ülkeme adayacağıma yemin ediyorum. Onun için, sahip olduklarımdan hatta hayatımdan bile vazgeçeceğime söz veriyorum ve bunun için Tanrı’dan yardım diliyorum’ diye yemin ettiriliyordu. Duçe lakaplı Mussolini İtalya’sında ise ilköğretimden itibaren faşist ideoloji ile yetiştirilen çocuklara ve gençlere şöyle yemin ettiriliyordu: ‘Tanrının adıyla ben liderimin bütün emirlerini yerine getireceğime, gerekirse bu uğurda kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğime yemin ederim, yaşasın faşist devrim…’

II. Dünya Savaşı öncesi, tüm dünyada esen ulusçuluk rüzgârından Türkiye de payını düşeni almış, Almanya ve İtalya’dan etkilenen bazı siyasetçi ve aydınlar benzer uygulamaların bizde de olması için öneriler sunmuşlardır. 1933 yılından itibaren, ülkemizde de, yeni rejimi ve devrimleri güçlendirme amacıyla, ilk ve ortaokullarda, ‘And’ okunmaya başlanmıştır. Nasyonal-sosyalist/faşist ideolojinin tüm unsurlarını taşıyan yemin metinleri günümüz Almanya’sında ve İtalya’sında bile kaldırılmış olmasına rağmen, ne yazık ki Türkiye’de, ilkokullarda çocuklara, askeri esas duruşta, ‘varlığım Türk varlığına armağan olsun’ andı tekrar ettirilmektedir. Hem içerik olarak hem de militarist söyleniş biçimi ile ‘andımız’, yaratıcılığı körelttiği, özgür düşünme becerilerine ket vurduğu ve barış söylemi ile çeliştiğinden dolayı, pedagojik açıdan sorunlu ve zararlı bir uygulamadır. Andımızın, tek tip birey yetiştirme amacına ve eğitim hakkının sadece ayrıcalıklı belli bir sınıfa ait ideolojiye hizmet ettiği de yadsınamaz bir gerçektir. Çocuklarımızı tek bir ideolojinin kıskacına kapatmak, zihinlerini ele geçirerek kontrol etmeye çalışmak yerine, onların, özgürlükçü, çok kültürlü, barışçı, yaratıcı ve üretken bireyler olmaları için çaba harcamalıyız.

Bu bağlamda, ilkokullardaki çocuklarımıza, her sabah asker komutlarıyla esas duruşta, ‘and’ içirmekten ve ‘varlıklarını Türk varlığına armağan etmelerini’ istemekten artık biz de vazgeçmeliyiz. Kaldı ki 1930’ların yükselen değeri ırkçı ideolojiler çağında yazılmış bu yemin metni ‘BM’in Her Türlü Irkçılık Ayrımcılıkla Mücadele Sözleşmesi’ olmak üzere evrensel insan haklarına, insani ve ahlaki değerlere de terstir. Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye eğitim sisteminden ‘andımız’ başta olmak üzere tüm militarist uygulamaları ivedilikle yürürlükten kaldırmalıdır.’

İmzacıları görmek ve imzalamak için: http://www.andimizkaldirilsin.com//index.php

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

“Bizim aile yapımız”

Bazı çevreler “bizim aile yapımıza uygun değil” demiş, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da bir yönetmelik değişikliği ile stüdyo dairelerin yapımını yasaklamış.

Yani bundan böyle tek başına yaşayan bir kişiyseniz ve bir kenarında küçük bir açık mutfak olan, bir kenarında da paravanla ayıracağınız yatak bölümü olan 20-25 metrekarelik tek salondan oluşan bir ev bana yeter diyorsanız, böyle ev bulamayacaksınız.

Koca bakanlık, yememiş içmemiş, oturmuş oturma odasının, yatak odasının kaç metrekare olacağına karar vermiş.

Bundan böyle inşa edilecek en küçük dairede oturma odası en az 12, yatak odası 8, mutfak 3.3, banyo 3 ve tuvalet 1.2 metrekare olacakmış; bir dairenin toplamda 27 metrekareden daha küçük olması da yasakmış. Yatak odası oturma odasının bir nişi (girintisi) olsa bile en az 8 metrekare olacak, yani arada kapı olmasa bile ayrı bir oda yapılması zorunlu olacakmış.

Habertürk’te Rahime Ak’ın haberinde sözü edilen bu bazı çevrelerin kim olduğunu bilmiyorum. Ama şu “bizim aile yapımız” lafını çok sık işitiyorum ve her işittiğimde de büyük bir tepki duyuyorum.

Bir kere, ne demek “bizim aile yapımız?”

Sanki Türkiye’de tek bir aile yapısı var; herkes bir örnek ailelerde yaşıyor ya da o “bazı çevreler”, kendi aile yapılarının bütün Türkiye’nin aile yapısı olarak sayılmasını istiyor.

Paşa gönlüm 25 metrekarelik daire istiyor 

Oysa Bakanlık, stüdyo daire yapımını yasaklamadan önce Türkiye İstatistik Kurumu’nun hane halkı araştırmalarına şöyle bir göz atsa, “bizim aile yapımız” diye bir şey olmadığını görecekti.

Bakın ne gösteriyor 2011 yılı istatistikleri:

Ülkemizde hane halklarının yüzde 7,9’unu tek kişilik haneler, yüzde 7,8’ini tek ebeveynli haneler, yüzde 55,1’ini çocuklu çiftlerden oluşan haneler, yüzde 14,9’unu çocuksuz çiftlerden oluşan haneler ve yüzde 14,4’ünü üç kuşağı içeren geniş haneler oluşturuyor.

Yani, anne baba ve çocuklardan oluşan tipik çekirdek aileler toplam nüfusun sadece yüzde 55’ini oluşturuyor. Geri kalan yüzde 45 farklı aile tipleri içinde yaşıyor. Bu yüzde 45 içinde yer alan yalnız yaşayanlar (yüzde 7.9) tek ebeveynle yaşayanlar (yüzde 7.8) ve çocuksuz çiftler (14.9) toplam nüfusun yüzde 30’u gibi önemli bir kısmını oluşturuyor ki, bu kesime aynı zamanda stüdyo tipi evlerin potansiyel müşterileri diyebiliriz.

Peki o zaman, Bakanlık nüfusun üçte birinin ihtiyaç duyabileceği bir konut tipini yasaklama hakkını nereden alıyor? Yatak odamızın, salonumuzun, mutfağımızın büyüklüğünü belirlemek Bakanlık’a mı düştü? Benim paşa gönlüm 25 metrekarelik bir daire istiyorsa sana ne! Aile üyeleri salonda karşılıklı somyalarda mı yatacak yoksa ayrı yatak odası mı olacak, kararını vermek Bakanlık’ın işi mi?

Neden bırakmıyor konut tiplerini, büyüklüklerini emlak piyasası belirlesin?.. Stüdyo tipi daireler eğer alıcı ya da kiracı bulamazsa, piyasa bunları zaten üretmez ya da ne kadar talep varsa o kadar üretir. 27 metrekareden küçük evler, alıcılara çok küçük gelirse zaten elde kalır, satılamaz. Devlete ne oluyor? Neden burnunu her işe sokuyor?

Daha az yönetilmek 

Alt tarafı bir ev tipi diyebilirsiniz… Sakın küçümsemeyin. İnanın ki devletin üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokması rejimin en temel sorunlarının başında geliyor.

Evet, doğrudur, Türkiye’de seçilmişlerin yönetme hakkı o kadar çok ihlal edildi, o kadar budandı ve kuşa döndürüldü ki, bürokrasinin müdahalelerine karşı sandıktan çıkanın yönetme hakkını savunmak her zaman en acil görev haline geldi.

Ama unutmayalım ki, seçilmişlerin alanını bürokrasinin aleyhine genişletmek bir hedefse, yönetilenlerin alanını seçilmişlerin aleyhine genişletmek de onun kadar önemli bir hedeftir.

Özellikle, farklılıklarımızla bir arada yaşayabilmek için, mutlaka ama mutlaka daha az yönetilmeliyiz. Homojen bir kitle olmaktan çıkmış, kendi içindeki farklılıkların, çeşitliliklerin farkına varmış, bireyselleşmenin ileri düzeylerde yaşandığı toplumlarda huzurun ve istikrarın anahtarı daha az yönetilmek, daha az ortak karar, daha çok bireysel karardır; devletin mümkün olduğu kadar küçülmesi, bireysel alanın mümkün olduğu kadar genişlemesidir. Böylece farklılıklar çatışma noktaları olmaktan çıkar.

Kısacası, eğer daha az yönetilirsek, yasama meclisimiz daha az şeyi yasa konusu yapar, daha az yönetmelik çıkarır, hükümetlerimiz hayatlarımızın iplerini daha çok bize bırakırsa, kimse “bizim aile yapımız” gibi laflar etmezse, daha az çatışma yaşar, daha kolay bir arada yaşayabiliriz.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

İdris Kardaş- Barışa gol atmak kolay değil

Ortadoğu yangın yeriyken PKK silah bırakmaz söyleminin aksine PKK tam da bu dönemin farkında olarak silahsızlanmaya gitme yolunu seçmektedir. Zira dünyanın silahlı örgütlere bakışının gayet farkında olan kadrolara sahipler.

Kürt meselesinde önemli bir kavşakta olduğumuz artık su götürmez bir gerçek. Hükümet bir barış süreci yürüttüğünü açıklamış, Öcalan silahlı mücadele döneminin bittiğini ilan etmiş, PKK silahlı gruplarını sınır dışına çekeceğini söylemiş, çatışmalar durmuş, gençler artık ölüm korkusu duymamaya başlamışlar. Yani daha önce Türkiye’yi bilen ve dışarıdan bakan biri bu ülkede bir barış ortamının yaşandığını anlar sanırım. Ama ne hikmetse içerideki bazı kesimler her fırsatta barışın imkansızlığını bizlere bildirmek için nefes alıyorlar adeta.

Karayılan yerine Bayık mı geldi hemen savaş baltalarını çıkarıyorlar. Bayık bir açıklama mı yaptı hemen hazırda beklettikleri eski yazılarının linklerini, ekran görüntüsünü aldıkları eski tweetlerini ben demiştim demek için hiç fırsat kaybetmeden paylaşıyorlar. Son olarak Bayık’ın yaptığı açıklama yine bu kesimi heyecanlandırdı ama sonra Demirtaş’ın açıklamalarıyla tekrar savaş için sessizliğe büründüler. Ama neyse ki bunların hiçbirinin bir önemi yok. Süreci durdurmaya kimsenin gücü yetmez. Zira bu barış sürecinin sigortası yine bu sürecin ta kendisidir. Nedenlerine birlikte bakalım.

Yüzyıllık bu sorunda Kürt tarafının tartışmasız en önemli aktörü Öcalan’dır. Artık bu konuda kimsenin bir şüphesi olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar bazı kesimler tarafından ara sıra test edilmeye çalışılsa da bunlar Kürt kamuoyunun çoğunluğu tarafından bir anlam ifade etmiyor. Nitekim yıllardır BDP ve PKK, Öcalan muhatap alınsın diye uğraşıp durdular. Gün geçmiyordu ki bu konuda bir açıklama yapılmasın. Rastgele seçtiğim ve 9 Ekim 2011 tarihli bir konuşmasında BDP Genel Başkanı Demirtaş: ‘Bugün artık barışa giden en önemli yol, İmralı’dan geçiyor” diyerek bunun altını çizdiği yüzlerce konuşmasından birini yapmaktaydı.

ÖCALAN’IN MEKTUBU!

Bugün ise barış süreci başladığından beri Öcalan’ın rolünün daha da perçinlendiğini görürüz. Mesela Demirtaş’ın 17 Ağustos’ta Öcalan ile yaptığı görüşmenin hemen ertesi günü Nuçe tv’de yaptığı açıklamada da şu cümleleri sarf ediyor. ‘Öcalan’ın Kürt halk Önderi olarak hem KCK hem halk üzerindeki hem de dünya siyaseti üzerindeki etkisi düşünülerek stratejik bir rolünün olduğunun görülmesi gerekiyor. Şu anda bir tartışma zemini yakalandı. Daha önce taleplere kulaklarını tıkayan bir hükümet yerine şu anda en azından hazırlık yapan bir hükümet var. Bu yönüyle bakıldığında sürecin ilerlemesi imkanı var.’ Görüşmenin mesajı çok net: Öcalan hala ve hep çok önemli bir aktördür, barış sürecine ve hükümetin yapacağı çalışmalara duyulan inancımız hala devam ediyor.

Öcalan’ın önemli bir aktör olduğunun altını çizecek yüzlerce PKK, BDP açıklamaları var. Açlık grevlerinin bitirilmesine olan etkisinden silahlı mücadeleyi sonlandırdık dediği konuşmasına duyulan itibara, geri çekilen PKK gruplarından Kürtleri Gezi’den uzak tutmaya kadar onlarca örnek sayabiliriz. Bu konuda kimsenin bir şüphesi yoksa hep birlikte Öcalan’ın barış sürecini netleştirdiği 21 Mart Diyarbakır Newroz’unda okunan mektubunu tekrar hatırlayalım. ‘Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara suni problemlere gark etmeye çalışmıştır…Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor…Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşeceğiz…Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler. Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.’

BARIŞ BİTİYOR DEMEK!

Öcalan’ın barış sürecinde kafasında netleştirdiği tablo böyleyken, Ortadoğu’da Kürtleri, Türkleri, Arapları vd. bekleyen tehlikenin bu kadar farkındayken, resmin bu kadar büyük kısmı ile ilgileniyorken, hala her küçük açıklama ve strateji gibi görünen küçük hesaplara bakarak barış süreci bitiyor demek saflık değilse bile kötü niyettendir. Öcalan gibi etkili bir aktörün milyonların şahitliğinde verdiği sözü tutamamış bir lider olmasına yol açmak, bu süreci bitirmek isteyen güçlerin tek başına yapamayacağı bir şeydir.

Barışın önünde durmanın mümkün olmadığı bir diğer konu ise Kürt siyasal hareketinin gerek Türkiye gerekse de dünya kamuoyunda elde ettiği meşru zeminle ilgilidir. Sözgelimi Karayılan’ın 25 Nisan’da Kandil’de düzenlediği basın toplantısına BBC, Reuters, El Cezire, AP gibi ajans ve televizyonların katılmış olması, yine Karayılan’ın yerine Bayık’ın geçtiği Kongra Gel 9. Genel Kurulu’nun medya tarafından ilgi ile takip edilmiş, yönetici kadrosunda yaşanan değişikliğin anlamı ilgili günlerce gazete ve televizyonlarda analizler yapılmış olması Kürt siyaseti için önemli gelişmelerdir. Tıpkı bunlar gibi Kandil’den yapılan her açıklamanın medyada geniş yer tutmuş olması siyaset içerisinde kalmanın ne kadar önemli olduğunu bu kadrolara çok net göstermiştir. Açıkçası bugün Kılıçdaroğlu CHP’den ayrılsa bu kadar analiz yazısı okur muyuz emin değilim. Dolayısıyla siyaseten mücadele etmenin anlamlı ve dünya tarafından da meşru kabul edildiği duygusunun yerleşmesiyle birlikte PKK’nin silahlı mücadeleye tekrar döneceğini beklemek rasyonel değildir.

BARIŞ HEPİMİZE LAZIM

Son olarak bugün Kürt meselesinin uluslararası bir boyut kazandığını söylüyorsak, Kürt siyasal hareketlerinin uluslararası alanda meşru olmak için çaba sarfedeceğini öngörmek çok zor değil. Ortadoğu yangın yeriyken PKK silah bırakmaz söyleminin aksine PKK tam da bu dönemin farkında olarak silahsızlanmaya gitme yolunu seçmektedir. Zira, dünyanın silahlı örgütlere bakışının gayet farkında olan kadrolara sahipler. Özellikle bugün Suriye’de yaşanan gelişmelerde bir aktör olarak PYD’nin kendini sivil bir siyaset içerisinde ortaya koyması ve bunun yanı sıra başta Türkiye olmak üzere tüm dünya ile birlikte hareket etme isteği bunun en açık kanıtıdır. PYD Başkanı Salih Müslim’in, Türkiye’ye davet edilmesiyle Suriye siyasetinde bir aktör olarak kabul görmesinin getirdiği sorumluluğun bilincinde olarak ılımlı açıklamalar yapması, PYD’nin sivil siyasetin kazanımlarının tadına vardığını göstermektedir.

Dünyanın her yanı böylesine kaynıyorken, iç savaşlar, darbeler sonucunda her yerde bir istikrarsızlık hali mevcutken, aklı başında hiç kimse Türkiye’deki barış sürecinin bitmesini istemez. Bu sürecin aktörleri de büyük resmin farkında oldukları için herhangi bir çatışmaya mahal verecek hareketlerden kaçınacaklardır. Newroz’daki mesajında Öcalan’ın Ortadoğu’daki değişimlere olan özel vurgusu bunu çok açık gösteriyor. Hükümetin de Ortadoğu’daki gelişmeleri iyi okuyacak araçlara doğal olarak sahip olduğunu düşünürsek, sonuç olarak sadece duygusal olarak değil, reel politik olarak da barış herkes için çok önemli. Konuyla ilgili devlet perspektifi sonraki yazıya.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Üniversite ve Fanatizm

0

Türkiye’nin en çok tartışılan kurumlarının başında üniversite gelmektedir. Üniversitelerin sürekli ideolojik ve siyasi tartışmalarla gündeme gelmesi, bu kurumların asli işlevleri olan bilimsel araştırma ve düşünce üretme yapmanın önünde engel oluşturmaktadır. Üniversitelerin varoluş nedenlerinin dışında başka faaliyetlerle meşgul olmaları üniversite kavramı ve olgusunun radikal bir şekilde tartışılmasına neden olmaktadır.

Üniversite ve akademik sermaye açısından çok zengin olmayan ülkemizin yüksek öğrenim kurumlarından biri olan ODTÜ hakkında zihinlerde en seçkin üniversitelerden biri şeklinde pozitif bir algı oluşmuş bulunmaktadır. Son günlerde ODTÜ’de yaşanan bir olay, bu üniversitenin akademik niteliğinden çok fanatizm ve faşizmle gündeme gelmesine neden oldu. Her üniversiteye kayıt döneminde özel yurtlar, öğrenci çekebilmek amacıyla kampüslerde stantlar açarlar. ODTÜ’de bu sene açılan özel yurt stantlarında görev yapan başörtülü kızlar, Komünist görüşlü kız öğrencilerin taciz niteliğindeki saldırılarına maruz kaldılar. Komünist görüşlü kızlar, cemaat yurtlarının standını üniversitede istemediklerini söyleyerek başörtülü öğrencilerin kampüsten çıkması için saldırganca tutum, davranış ve söylemlerde bulundular. Yaşanan bu olay, üniversite, fanatizm ve çoğulculuk kavramları konusunda yeniden düşünmemizi gerektirmektedir.

İnsanların beğenmediği bir grubu eleştirme ve faaliyetlerini protesto etme hakkı vardır. Ancak ODTÜ’deki saldırıyı gerçekleştiren Komünist öğrenciler, beğenmedikleri bir grubu protesto etmek yerine onlara karşı saldırganlık düzeyinde tutum, davranış ve söylemler ortaya koymuşlardır. Başörtülü öğrencileri kampus dışına çıkarmak için güvenlik görevlilerinin çağrılması, hiçbir hakları olmamasına rağmen kimlik sormaları ve istemediklerimizi buraya sokmayız şeklindeki dayatmacı tavırlar ODTÜ saldırısının sivil demokratik bir protesto olarak değil, fanatizm ve şiddet içeren bir zorbalık ve taciz olarak niteleyebiliriz.

ODTÜ saldırısı, bu ülkede bazılarının, kendilerini toplumun çoğunluğundan üstün görme ve topluma tahakküm etme imtiyazını kendilerinde görme şeklindeki faşist ve patolojik ruh halini ve zihniyetini tezahür ettirmektedir. Kendilerinden farklı olanla eşit olmayı kabul etmeyen ve farklı olanla aynı mekânda olmayı hazmetmeyen Komünist görüş sahipleri, saldırgan, niteliksiz ve fanatik bir insan tipini üniversite kampüsü içerisinde sergileyebilmişlerdir.

Yaşanan olay, kamuoyunda ODTÜ’de faşizmin hortlaması olarak değerlendirildi. ODTÜ’de gerçekleşen saldırı, gerçek anlamda faşizmin günlük hayatlarımıza nasıl saldırabileceği, faşizmin sıradanlaşması halinde ortaya insanlık adına utanç verici sahnelerin çıkmasını göstermesi açısında sarsıcıydı. Komünist görüşlülerin cemaat yurtlarını istemiyoruz gerekçesiyle başörtülü öğrencilere saldırması ve onları kampüsten kovmaya kalkışması, 1950’li yıllarda Amerika’da beyazların siyahları okullardan kovmasını hatırlatmaktadır. Irkçılığın ve faşizmin ülkemizin önde gelen bir üniversitesinde saldırganlık ve taciz olarak önümüze çıkması, insanlık adına hepimizi utandırmış ve kaygılandırmıştır. Ancak ODTÜ saldırısı, faşizmin ve komünizmin özünde insana karşı olduklarını, farklı gördükleri insanları ortadan kaldırmak dahil her türlü zorbalığa başvurabilecek barbarlıklar olduğunu bir kez daha bize göstermiştir. Komünizm, sosyalizm, faşizm, nasyonalizm ve ırkçılık gibi kolektivist ideolojilerin barbarlıktan başka bir şey olmadığını ODTÜ saldırısında yeniden gördük.

Komünizm ve faşizmin ittifak kurduğu ODTÜ saldırısında Komünist kızlar, sivil dini yapıları ve dindarları ötekileştirme ve öcüleştirme konusunda büyük bir yeteneğe ve kapasiteye sahip olduklarını tezahür ettirmişlerdir. Cemaatleri ve dindarları istememenin kendilerine fanatizm ve ayırımcılık yapma imtiyazı verdiğini düşünen Komünist faşistler, toplumun da kendilerini onaylamasını ve istedikleri yerde faşizmlerini uygulama ayrıcalığını bütün topluma dayatmaya kalkmışlardır. İnsan onuruna utanç verici bir saldırı niteliğindeki bu olay, faşizmin en seçkin bir üniversitede bile ortaya çıkabileceğini, bu üniversite öğrencilerinin ciddi bir bölümünün farklılıkları tanıyarak onlarla ilişki içine girerek birlikte yaşama düşüncesine sahip olmadıklarını, ama kendilerinden farklı olanı kovma ve yok etme şeklindeki fanatizmi benimsedikleri görülmektedir.

ODTÜ, Türkiye’nin iki yüze yakın üniversitesi arasında önemli bir kurum olarak vardır. Sol, sosyalist ve komünist çevreler, ODTÜ’yü kendi arka bahçeleri olarak görmekte ve bu üniversitede yapacakları her türlü fanatizmin ve şiddetin kendi meşru imtiyazları olduğu şeklinde patolojik bir saplantı içindedirler. Sosyalist kolektivizmin mekânları fetişleştirme saplantısı öteden beri bilinmektedir. Taksim’i bir meydan olmanın ötesinde kendisinin kutsal merkezi olarak tasavvur eden Sosyalist faşizm için ODTÜ, devrimciliğin beşiği olan bir yerdir. ODTÜ’yü özgür bir akademik bir kurum olarak görmeyen bu anlayış, sergilediği zorbalık ve fanatizmle ODTÜ’nün sırtında kaldırılması imkânsız bir yüke dönüşmüş bulunmaktadır.

Üniversiteler, özgürce her türlü fikrin tartışıldığı, bütün insani farklılıkların var olduğu ve hiç kimsenin ötekine tahakküm etmediği kurumlardır. Ancak otoriter ve totaliter nitelikli toplumsal mühendislik projelerinin kurgulandığı yapılar olarak işlev gören üniversiteler, akademik araştırma, akademik özgürlük ve çoğulculuk gibi temel niteliklerini büyük ölçüde yitirmiş bulunmaktadırlar. ODTÜ saldırısı, üniversitenin otoriter ve totaliter grupların tahakküm sahası olmaktan çıkarılması gerektiğini, bütün farklılıkların özgürce ve barışçıl bir şekilde yarıştığı ve birlikte var olduğu bir atmosfere sahip olma ihtiyacını hepimize fark ettirmiştir. ODTÜ örneğinde ortaya çıkan fanatizm, ayırımcılık ve zorbalık toplumsal çoğulculuğu ve barışı tehdit ettiği gibi, üniversite kavramının dayandığı eğitim hakkını, akademik özgürlüğü ve kampüs hayatının çoğulculuğunu da zayıflatmaktadır.

“Liberal Türkiye” Manifestosu

Türkiye’de liberal fikirlerin gelişmesine ve liberallerin birbirlerinden daha fazla haberdar olarak çeşitli faaliyetlere imza atmasına vesile olması maksadıyla facebookta Atilla Yayla öncülüğünde “Liberal Türkiye “adıyla bir grup sayfası açıldı. Bu sayfa sadece üyelere açık olacak. Haberleşme ve tartışmalar bu grup üzerinden yapılacak. Facebook grubumuza üye olacak arkadaşların öncelikle aşağıda yer alan manifestoyu okumalarını öneriyoruz. “Liberal Türkiye” grubunun bu ilkeler doğrultusunda hareket edeceğini bilmelerini isteriz.. Gruba üye olmak isteyen arkadaşlar kısa bir CV ve iletişim bilgilerini ufukcoskunn@gmail.com adresine atabilirler.

 

Liberal Türkiye Manifestosu:

Türkiye’nin daha özgürlükçü ve müreffeh bir ülke olmasını istiyoruz. Soğu ve solcu, laik ve dindar radikal grupların hak ve hürriyetleri gasp ederek, bireyleri istedikleri gibi şekillendirmek için devleti kullanarak gerçekleştirmek istedikleri toplum mühendisliği proje ve girişimlerini hem mikro hem makro ölçekte reddediyoruz. Kimseye iyi hayat biçimi önermiyor, kimsenin de bize iyi hayat biçimi önermesini istemiyoruz. Barışçıl bir ortak hayat çerçevesinin yapı taşları olarak liberal usulî kuralları benimsiyoruz. Bu kuralları ve liberal değerleri yaymak, savunmak ve hayata aktarmak için bir araya geliyoruz. Bu çerçevede:

1. Her türlü kollektivist radikalizme karşıyız. Atatürkçülük, sosyalizm, faşizm ve dinî kaynaklı ideolojilerin ülkenin resmî ideolojisi olarak tanınmasını kabul etmiyoruz.

2. Hiçbir hayat tarzının diğer hayat tarzlarına kendiliğinden üstün olduğunu kabul etmiyoruz. İnsan haklarının hayat tarzlarını ve kültürleri değerlendirmede yegane kriter olduğunu düşünüyoruz. Devletin herhangi bir hayat tarzını bütün olarak veya parça parça eğitim, hukuk baskısı veya başka yollarla empoze etmesine karşıyız.

3. Özel mülkiyeti ve serbest mübadeleyi temel haklar arasında görüyoruz. Devletin ekonomik hayata keyfi ve abartılı müdahalesine karşıyız. Vergilemenin soyguna dönüşmemesini, lisanslama ve regülasyonların vatandaşlar arasında negatif ve pozitif ayrımcılığa aracı yapılmamasını talep ediyoruz.

4. Devletin eğitimdeki rolünün bugün sahip olduğu rolden çok daha küçük olması gerektiğini düşünüyoruz. Devletin özellikle değer (din, ahlâk, ideoloji) eğitiminden elini çekmesi ve değer eğitimini ya tamamen topluma bırakması veya bütünüyle değer gruplarının istek ve tercihleri doğrultusunda sağlaması gerektiğini düşünüyoruz.

5. İdarî yapının ademi merkezileştirilmesini, mahallelerin ve şehirlerin kendilerini ilgilendiren kararları kendilerinin alabilmesini talep ediyoruz. Her şeyin Ankara’dan ve siyasi iktidar – devlet tarafından karara bağlanmasını istemiyoruz.

6. Doğal insan haklarına (hayat, hürriyet ve mülkiyet) inanıyor, sivil özgürlüklerin (ifade, toplanma, din, seyahat, yerleşme özgürlükleri) uygarlığın temel kurumları olduğunu kabul ediyoruz. Bu özgürlüklerin asla ortadan kaldırılamayacağına, buna teşebbüs eden siyasi iktidarların meşruiyetini kaybedeceğine, bunu yapmak isteyen kişi ve grupların ise toplum adına devlet tarafından engellenmesi gerektiğine inanıyoruz.

7. En az kötü siyasi yönetim biçimi olarak demokrasiyi görüyoruz. Demokrasinin en büyük erdeminin en iyi kararların alınmasını sağlaması değil, kötü yönetimlerden en düşük maliyetle kurtulmamızı sağlaması olduğuna inanıyoruz. Demokrasinin kamu iktidarının (devlet, hükümet, belediye, bürokratik organlar) alanının sivil toplum aleyhine olacak şekilde genişletilmesine karşıyız. Liberal demokrasinin ilkeleri gereği, çoğunluk tahakkümüne de şımarık ve organize azınlıkların çoğunluğun yönetme hakkını engellemesine de karşıyız. Seçimle gelen hükümetlerin seçimle gitmesini istiyoruz. İnsan haklarını sistematik bir şekilde ve ısrarla ihlal eden, bu ihlallere karşı idari, hukukî ve toplumsal mücadele yollarını kapayan, seçimle geldiği hâlde seçimle gitmeyi reddeden hükümetlere – devletlere karşı liberal teoride izah edilen direnme hakkımızı kıskançlıkla saklı tutuyoruz.

Bu maddelerde ifade edilen ilke, değer ve kurumlara inanan bizler, onları ne ve kim adına olursa olsun çiğnemek isteyen radikallere ve kamu otoritelerine karşı çıkabilmek için bütün şehirlerde bir araya geliyoruz. Kültür, bilim, eğitim, sanat, yayım faaliyetleri gerçekleştirmeyi, şiddet içermeyen destek ve protesto eylemleriyle ses çıkarmayı, varlık göstermeyi amaçlıyoruz.

Facebook adresi: https://www.facebook.com/groups/liberalturkiye/

Kurtuluş Tayiz- Süreç başarısız olursa ‘Apo öldü’ dersiniz

0

İmralı Zabıtları’nda Abdullah Öcalan, KCK’nın süreci boşa çıkarması durumunda alacağı tutumu böyle açıklıyor. Tabii devamı da var bu sözlerin; Öcalan, “Sorumluluk üstlenmem, BDP ve PKK’ya kendimi kullandırmam” diyerek de uyarıyor. 
KCK’nın çekilmeyi durdurma kararı nereden bakılırsa bakılsın riskli bir karar. Görünür gerekçeleri  hükümetin“demokratikleşme adımlarını atmaması” biçiminde. Ancak bu gerekçenin ikna edici olmadığı da ortada. Çünkü çözüm sürecinin birinci aşamasını oluşturan silahlı unsurların sınır ötesine çekilmesi “şartsız, koşulsuz” bir adım olarak öngörülmüştü. KCK’nın 25 Nisan tarihli çekilme kararının açıklandığı basın toplantısında güvenlik şartının dışında siyasi bir ön şart öne sürülmemişti. İmralı mutabakatında da böyle bir koşul yoktu. Çekilme şartsız olacak, demokratik adımlar ikinci aşamada başlayacaktı. Murat Karayılan’ın 25 Nisan tarihli çekilmeyi ilan ettiği basın toplantısında öne sürdüğü şartlar arasında “demokratik adımların atılması” gibi bir siyasi koşul söz konusu değildi. Karayılan, “Operasyonların durdurulması ve İnsansız Hava Araçları’nın keşif uçuşlarını durdurması” gibi güvenlikle ilgili beklentilerini dile getirmişti. Nitekim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da 22 Nisan tarihli Taraf gazetesinde çıkan röportajında ve 1 Haziran tarihli gazetecilerle gerçekleşen buluşmasında çekilme süreci tamamlandıktan sonra sıranın demokratikleşme adımlarına geleceğini açıklamıştı. 
Şimdi ne oldu da birdenbire KCK ve BDP cephesi tutum değiştirdi? 
“Hükümet adım atmadığı” gerekçesiyle mi KCK, çekilmeyi durdurdu? 
Sürecin böyle tasarlanmadığını BDP ve KCK’nın en yetkili yöneticilerinin çeşitli tarihlerde verdiği açıklamalardan biliyoruz. 
En geç temmuz ayına kadar çekilme tamamlanacak ve hükümet de yeni yasama yılının açılışında demokratikleşme paketini açıklayacaktı. 
Fakat KCK’nın çekilmeyi tamamlamadığı gibi çözüm takvimine uymadığı da ortaya çıkıyor. 
KCK’nın öncelikle çekilmeyi neden tamamlamadığını açıklaması gerekiyor. 
Bu soruya yanıt vermeden sadece hükümeti suçlaması pek gerçekçi değil. 
KCK çekilmeyi tamamlayıp ardından hükümetin ikinci aşamada öngörülen demokratikleşme adımlarını atmaması üzerine süreci durdurduğunu açıklasaydı,yerden göğe kadar haklı olduğunu düşünür ve hükümetin eleştirilmesini haklı bulurdum.  Ancak çekilmeyi tamamlamaya niyeti olmadığı gibi dağa silahlı savaşçı alımlarını da sürdürmeye devam etti. 
Bu durumda çözüm takvimine uymayan bir taraf varsa öncelikle bunun Kürt hareketi olduğunun altını çizmek gerekiyor. 
O halde “KCK’nın amacı ne” diye sorulabilir. 
Bu noktada KCK’nın iki aşamalı bir strateji izlediğini düşünüyorum.  Birincisi hükümeti Öcalan’ın “stratejik konum” talebini karşılamaya zorlamak, Öcalan’ı daha aktif hale getirmek. 
Bundan sonuç alamadıkları takdirde ikinci bir seçenek olarak seçim sürecine “silahlı” girmek istiyorlar. Silahsız seçimlerin örgütü fazlasıyla korkuttuğu anlaşılıyor. 
Ölüm oruçlarında devreye girerek rol alan Öcalan’a, bu sefer de, çekilme krizini çözerek “stratejik konum” elde etmesi sağlanmak isteniyor. Eğer bu stratejiden sonuç alınamazsa, Cemil Bayık’ın daha önce işaretini verdiği gibi ulusalcı güçlerle daha yakın bir çizgi benimsenecek, çözüm karşıtı cephenin istediği gibi PKK silahları koz olarak kullanacak, çekilmeyecek ve seçimlere silahlarla girecek. 
Hükümetin Öcalan’ın durumunu zaten stratejik olarak ele aldığını Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamalarından öğrenmiştik. Arınç, Öcalan’ın zaten stratejik olarak değerlendirildiğini açıklamıştı. Öcalan’ın önünün açılması konusunda hükümetin zamanlama konusunda bir sıkıntı duyabileceğini düşünüyorum. Newroz’da Öcalan’ın mektubunun milyonlara ulaşmasını sağlayan hükümetin, Öcalan’ı “taktiksel araç” olarak kullanmadığı ortada. 
Ancak iktidarın KCK’nın bu şantaj ve tehdit dilinden rahatsız olduğu da bir gerçek. BaşbakanErdoğan’ın Arjantin dönüşü demokratikleşme paketini açıklayacağı bilinmesine rağmen KCK’nın çekilmeyi durdurması ancak bir ön alma olarak değerlendirilebilir. Abdullah Öcalan’ın devreye girerek bu krizin aşılmasını sağlayacağını düşünüyorum. Çözüm süreci öyle kolayca bitecek bir süreç değil. Eğer süreç başarısızlıkla sonuçlanırsa bu en çok Kürt tarafı için felaket olur. Öcalan’ın sözleriyle hatırlatmak gerekirse: “Süreç başarısız olursa ‘Öcalan öldü’ dersiniz, ben kendimi BDP ve PKK’ya kullandırtmam!”

Bu yazı Akşam Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.