Ana Sayfa Blog Sayfa 280

Yıkmak üzere birleşmek yetmemeli

7 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu en önemli sonuçlarından biri, Meclis’teki partilerin bir şeyi yıkmak üzere birleşmelerinin yetmediğiydi. Eğer iktidarı yıkmak üzere ittifak kuran partiler yıktıktan sonra “kurmak” üzere de birleşemiyorlarsa, işte böyle oluyor.

CHP, MHP ve HDP seçim öncesinde AK Parti’yi yıkma hedefi etrafında üzere birleştiler; bu ittifak sayesinde bir sinerji yaratıp AK Parti’yi azınlığa düşürmeyi başardılar.

Ama sonra?

Üç benzemez oldukları için birleşip bir koalisyon kuramadılar, böylece kendilerine oy verenleri de aldatmış oldular.

Bu mesele bundan sonra da önemli. Artık kimsenin savunmaya cesaret edemediği yüksek baraj bugün olmazsa yarın kalkacağına göre, gelecek meclislerimizin de dört partili olmasına, dolayısıyla koalisyonlara alışmalıyız.

Zaten, dünyadaki trend de aynı yönde… Çoğunluk iktidarları hızla tarihe karışıyor. Hiçbir parti kolay kolay oyların yüzde 51’ini alıp “kaya gibi” hükümetler kuramıyor. Bu tablo bir bakıma çağdaş toplumlarda yaşanan farklılaşma ve çeşitlenme eğiliminin siyasi alana yansıması.

Dolayısıyla, koalisyonlardan yakınıp durmak yerine, koalisyonların taşıdığı zaafları giderecek önlemler üzerinde düşünmek lazım.

Bu zaaflardan önemli bir tanesi şu:

Partiler aralarında anlaşıp koalisyon kuramadıkları için seçimden bir hükümet çıkmıyor ya da seçim öncesinde öngörülmeyen koalisyonlar oluşuyor. Seçmen bir partinin önüne koyduğu programı ciddiye alıp oy verdikten sonra, o parti o seçmenin hiçbir zaman desteklemeyeceği bir başka partiyle koalisyona gidip, bu iki programın tuhaf bir meleziyle karşısına dikiliyor. Dolayısıyla seçmenin siyasi iradesi hiçe sayılmış, kötü bir emrivakiyle karşı karşıya bırakılmış oluyor.

Evet, siyaset imkânlar ve uzlaşma meselesidir. Ama sandığa giden seçmenin uzlaşmanın kiminle ve ne koşullarda olacağını önceden bilmesi ve oyunu vermeden önce, buna razı olup olmadığına karar verebilmesi koşuluyla…

Peki bu nasıl sağlanabilir?

Aslında, hem seçim sonrası koalisyon kurulamaması problemini, hem de beklenmedik koalisyonlarla seçmene emrivaki yapılmasını önlemenin bir yolu var: Ön koalisyon…

Eğer siyasi partiler seçim ittifakı kuruyorlarsa, kurdukları bu ittifakı seçim öncesi koalisyonu haline getirmeliler.

Yani, seçmenlerine, eğer tek başına iktidar olamazlarsa hangi partiyle ya da partilerle ve nasıl bir protokol çerçevesinde koalisyon kuracaklarını seçim öncesi deklare etmeliler. Seçmenin karşısına iki bildirge ile çıkmalılar. Birincisi, tek başına iktidar oldukları takdirde uygulayacakları program, ikincisi ise azınlıkta kaldıkları takdirde koalisyon kuracakları parti ya da partilerle üzerinde anlaştıkları bir ön koalisyon protokolü…

Bu şekilde seçmen, koalisyonun hangi ortağına oy verirse versin, oy verdiği partinin kiminle koalisyon yapacağını bilir; oyunu verirken koalisyon programına da bakar. Seçim sonuçları toplum için daha az sürprizli hale gelir ve tabi bir de, koalisyon pazarlıkları seçim öncesinden yapılıp bitirildiği için, seçim sonrasında hükümet kurulamaması gibi bir durum da yaşanmaz.

Biliyorum, birçok siyasetçi bu öneriye liderlerin politik manevra imkânı daraltacağı endişesiyle karşı çıkacaktır. Oysa önerinin özü de zaten bu manevra imkânını kontrol etme ihtiyacından kaynaklanıyor. Seçmen, oy verdiği partinin direksiyonunda oturan kişinin verdiği adrese gitmesini istiyor. Direksiyona oturur oturmaz geri vitese takıp tam tersi yönde yola koyulmasından ya da tehlikeli manevralarla güzergâhtan ayrılıp bilinmez yollara sapmasından endişe ediyor. Bir an için bu sistemin 7 Haziran seçimlerinde geçerli olduğunu düşünün. AK Parti’yi yıkmak üzere ittifak cephesi kuran üç parti, iktidarı yıkmayı başardıkları takdirde hangi temelde birleşip nasıl olsalardı ne yaparlardı acaba?

Örneğin, MHP seçim öncesinde “HDP’nin olduğu hiçbir yerde olmam, dışarıdan desteği de kabul etmem” deseydi; ya da HDP “MHP’li bir koalisyona katılabileceğini” deklare etseydi, oyları nasıl etkilenirdi?

Ve bugün, 1 Kasım seçimlerinde yine AK Parti’ye ve Erdoğan’a düşmanlık temelinde oluşturulan cephenin unsurları, neyi yıkacakları kadar, neyi kuracaklarını da söylemek zorunda kalsalar ne söylerlerdi?

Bu yazıyı okuyanların “Sen hangi ülkede yaşıyorsun, bu ülkede böyle bir şey mümkün mü?” diyeceklerini bile bile yazdım bu yazıyı.

Zihinlerimizi gerçekleşebilir olanla sınırlamanın yarattığı kısırlaşmayı bir nebze olsun aşabilmek için…

Akşam, 03.10.2015

Jean Tirole ve Alfred Nobel’in kemikleri

Jean Tirole 2014’te Nobel ödülü verilen Fransız iktisatçı. Alfred Nobel ise keşifleri ve icatları insan hayatına katkıda bulunan bilim insanlarını teşvik etmek üzere adına ödül konan bir müteşebbis. Tirole’un Nobel ödülüne lâyık görülmesi A. Nobel’in ruhunu sevindirdi mi üzdü mü? Kemiklerini sızlattı mı rahatlattı mı?

Tirole Nobel ödülünü regülasyon üzerindeki çalışmalarıyla aldı. İddia ettiğine göre, birkaç büyük firmanın egemen olduğu sektörlerde devlet regülasyonuna ihtiyaç var, çünkü az sayıdaki firma, ürünlerin fiyatını ve kalitesini etkilemeye muktedir olmaları yüzünden, piyasanın etkin işleyişini bozar. Bu da, bireylerin refahına ve toplumsal refaha zarar verir.

Frank Shostak’ın da işaret ettiği üzere, bu akıl yürütme “mükemmel rekabet” varsayımına dayanıyor. Başka bir deyişle: 1) piyasada birçok alıcı ve satıcı olduğunu, 2) homojen ürünlerin ticaretinin yapıldığını, 3) alıcı ve satıcıların tam bilgiye sahip olduğunu, 4) pazara girişin önünde hiçbir bariyerin ve engelin olmadığını varsayıyor.

Ortodoks iktisat eğitiminde hâlâ revaçta olan bu kavrayış birçok yanlışa dayanıyor. Sonuçları daha da kötü, zira müteşebbislik faaliyetlerine hiç yer bırakmıyor. Mükemmel rekabet modelinin tasvir/talep ettiği tam kesinlik dünyasında hiç risk yoktur ve bu yüzden hiçbir girişim faaliyetine ve müteşebbise ihtiyaç duyulmaz.

Ekonomik hayat böyle işlemez. Hiçbir zaman hiçbir yerde tam rekabetçi bir ekonomi görülmedi, görülemez. Tirole gibi devletçi iktisatçıların ekonomik hayata devlet müdahalesinin gerekçesi saydığı şeyler, piyasa ekonomisinin dinamizm, yenilik ve üretkenlik kaynağıdır.

Bu tür yaklaşımlardaki temel yanılgı, rekabetin ürünler değil firmalar üzerinden düşünülmesi. Rekabetin ana maddesi ürünlerdir. Ürünlerde ne kadar büyük bir çeşitlilik olursa, ürünler arasında rekabet te o kadar büyük olur. Bir firma tüketicinin ilgisine mazhar olacak yeni bir ürünle piyasaya girdiğinde, muhtemeldir ki, o üründe bir tekel konumuna oturur. Ancak, bu konumunu uzun süre koruyamaz. Başarıyı ve kârı gören başka müteşebbisler hızla aynı ürün alanına girer. Çok geçmeden kıran kırana bir rekabet başlar.

Piyasaya ilk giren firmanın tüketiciyi istismar edeceği, dolayısıyla toplumsal refaha zarar vereceği iddiası da temelsiz. Bu bakış, tüketiciyi çaresiz, edilgen, isabetli karar verme ve doğru seçim gücünden mahrum bir özne olarak görüyor. Oysa, durum farklı. Bir kere, hiçbir ürün, piyasaya çıkar çıkmaz bir vazgeçilmez hâline gelmez. Yeni ürünün akıbetinin ne olacağına tüketici, özellikle zengin tüketici karar verir. İkincisi, bir ürünü ilk defa pazara süren firma, sonsuz bir hareket alanına sahipmiş gibi davranamaz. Müteşebbis yeni ürünlerin fiyatını belirlerken maliyetler yanında tüketicinin ödemeye istekli olduğu tahmini miktarları da dikkate almak zorundadır. Üçüncüsü, yeni bir ürün piyasaya çıktığında, rekabetçi fiyatın ne olacağını kimse belirleyemez. Devlet bürokratları buna hiç karar veremez. Fiyatın nereye doğru evrileceğini piyasa belirler.

Piyasa kalıcı ve zararlı tekel yaratmaz, tekelleri dağıtır. Her tekel zararlı değildir. Zararlı tekel kavramının serbest piyasa eko-sistemi ile bir alâkası yoktur. Asıl zararlı tekeller devlet müdahale edip lisanslama yoluyla pazardaki ürünlerin çeşitliliğini kısıtladığında ortaya çıkar. Tirole gibi kötü iktisatçıların devlet müdahalelerine gerekçe hazırlamak için yırtınmaları piyasanın ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlamamalarının sonucu. Tabiî ki, müelliflerinin fantezisi olarak kâğıt üzerinde kaldıkları sürece, bu türden yaklaşımların bir mahzuru ve zararı yok. Maalesef, durum farklı. Kamu politikalarını belirleyenler hatalı iktisatçılardan etkilenince, yanlış ekonomi politikalarına sapıyor. Sonuçta tüm insanlar zarar görüyor, refah kaybına uğruyor.

Alfred Nobel insanlara zarar verenlerin değil, fayda sağlayanların ödüllendirilmesini istemişti. Tirole’un ödüllendirilmesi A. Nobel’in ruhuna azap vermiş, kemiklerini sızlatmış, mezarında ters dönmesine yol açmış olmalı.

Yeni Şafak, 08.10.2015

Muğlaklığın Gücü

Ankara’da memleketin yüreğinde patlayan bombalar, Türkiye tarihinin en büyük terör eylemi olarak kayıtlara geçti. Ülkeyi sarsan bu hunhar saldırının failleri tespit edilemedi henüz. Herkes kendince saldırganların kimliğini ve amaçlarını teşhis etmeye çalışıyor. Değerlendirmeler muhtemel aktörlerin genellikle gündelik ve/veya kısa vadeli siyasi hesaplarına dayandırılıyor. Ancak bu vahşetin, uzun vadeli etkileri çok daha fazla olacak.

Bir önceki yazımda, toplumsal hafızaya kazınan bu vahşetin üç hedef gözetilerek sahneye konduğunu belirtmiştim: Kürt meselesini daimi bir çatışma platformunda tutmak, 1 Kasım seçimlerini manipüle etmek ve Türkiye’yi Suriye’de hizaya sokmak. Failin kimliğiyle irtibatlı olarak bu hedeflerden biri diğerlerinin önüne geçebilir. Lakin birbiriyle bağlantılı bu hedeflere bir bütün olarak bakıldığında görülecektir ki uzun erimli maksat, Türkiye’yi yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkarmaktır. İstikrarın dibini oymak, güvensizlik duygusunun dalga dalga yayılmasını sağlamak, her tarafa devletin/hükümetin hadiseleri kontrol edemediği düşüncesinin sinmesini sağlamaktır.

Hayırhah güç

Bombalarla masumların canına kıyanların kanlı oyun planlarının, devletin ve hükümetin endişeye gark olması ve bunun da onlara yanlış yaptırması üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Buna göre, korkuya kapılan devlet/hükümet daha güvenlikçi bir noktaya savrulacak. Oluşacak demokrasi açığı üzerinden toplumsal kutuplaşma daha rahat körüklenecek. Toplumdaki yarılma siyasetçileri birbiriyle konuşamaz ve birlikte iş yapamaz bir hale getirecek. Siyaset aciz kılacak ve can yakan problemlere çare üretemeyecek. Siyasetçiler sorun çözme kabiliyetlerini yitirecek ve insanlar siyasetten umutlarını kesecek. Ülke yönetilebilir olmaktan çıktıkça siyaset ve demokratik mekanizmalar tukaka edilecek, onların yerini insanları düştükleri bu uçurumdan çekip alacak hayırhah bir güç beklentisi alacak.

Ankara katliamındaki muğlâklık bu oyun planını kuvvetlendiriyor. Şöyle ki: Her terör eylemi topluma etkilemek üzere yapılır. Kitlelere dönük eylemlerde hedef, öldürülen insanların şahsı değildir. Eyleme karar ve onu icra edenler, canına kast ettikleri insanları tanımazlar bile. Onların gayesi topluma bir mesaj vermektir. Elden geldiğince çok sayıda insanın kanına girmek isterler; zira bu, mesajlarının tesirini de artıracaktır.

Bilinmezlik perdesi

Eğer mesajı verenler belliyse, hem mesajı deşifre etmek ve hem de mesaj sahipleriyle mücadele etmek nispeten daha rahattır. Çünkü toplum genel olarak onları tanır. Gayelerini, yöntemlerini ve kapasitelerini bilir. Devletin buna nasıl tepki vereceğini tahmin eder.

Lakin eğer failin kimliği bir gizin altındaysa, mesajı çözmek de bununla baş etmek de güçleşir. Bahusus toplumsal çatlakların olduğu Türkiye gibi ülkelerde muğlâklık çok daha büyük bir tehlikeye dönüşür. Bilinmezlik perdesi, kitlelerin yönlendirilmesini kolaylaştırır. İşgal ettiği pozisyona göre her grubun “mutlak” bir faili vardır. Herkes ölümlerin müsebbibi ve sorumlusu olarak karşıt gördüklerini ilan eder. Eylem ve fail üzerine odaklanmak yerine karşıyı yıpratmaya mesai harcanır. Ağızlardan en ağır sözler çıkar. Karşılıklı suçlamalar en üst perdeden yapılır. Kimse bir diğerini duymak istemez. Böylelikle toplumsal kutuplaşma yayılır ve kökleşir.

Favori katil

Türkiye’de maalesef olan bu. Ne olup bittiğine dair sağlıklı küçük bir bilgi ortalarda yokken insanlar -ve dahi siyasi liderler- birbirlerini “katil” diye damgalıyor. Öyle bir zemin oluştu ki Türkiye’de, hangi olay olursa olsun, kimin kime ne diyeceğini, kimin kimi nasıl ve ne şekilde suçlayacağını öngörmek zor değil artık. Herkesin favori bir katili var. Bilgiden azade olarak herkes, bütün suçları hızla o favori katilinin boynuna yıkıyor. Bunda da herhangi bir beis görmüyor.

Tabi bunun mağdur olan topluma bir faydası yok. Çünkü bu durum, bir taraftan katillerin ekmeklerine yağ sürüp gayelerine ulaşmalarını kolaylaştırırken, diğer taraftan da yeni katliamlar için onları cesaretlendiriyor. Bu nedenle Ankara Garı’nı kana bulayanlar, Türkiye’deki bu körleştirici karşıtlık ve düşmanlığı ellerini ovuşturarak izliyor olsalar gerek.

Serbestiyet, 12.10.2015

Yıldıray Oğur – Sevgili Arkadaşım Sözcü

Ekim 2012 yılında Türkiye, Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün şu sözlerini uzun süre konuşmuştu:

“Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz. ‘Benim yitik evladım dağa çıkmış keşke ulaşabilseydim, keşke ona normal bir hayat sunabilseydim. Keşke terörize olmasına mani olabilseydim’ diye ağlarım. Yani her teröriste de içim ezilir…”

Yeni Gaffar Okkan ilan edilen Emniyet Müdürü Recep Güven’i bu sözleri yüzünden eleştiren Başbakan Erdoğan da epey eleştirilmişti.

Recep Güven Mayıs 2015’te usulsüz dinlemeler soruşturması kapsamında tutuklandı. Pazar günü Güven’in yatmakta olduğu Sincan Cezaevi’nden avukatı aracılığıyla mahkemeye sunulmak üzere gönderdiği mektubu Sözcü gazetesi yazarı Saygı Öztürk’ün köşesinde yayınlanmaya başlandı. 

Mektubun içeriği çok ilginç. Ama bu mektup alışverişinin kendisi de ondan daha az ilginç değil.

Saygı Öztürk, Kemalist bir gazeteci. Ergenekon ve benzer, davalara karşı haberleri kitaplarıyla biliniyor. Okyanus Ötesindeki Vaiz adlı kitabı Fethullah Gülen ve cemaati üzerine. Balyoz’da Kumpas, Belgelerle Ergenekon kitapları da bu davalara karşı yazılmış kitaplar.

Peki Recep Güven kim? 2001’de Emniyet İstihbaratı’nın başındaki Sabri Uzun’un önüne Ergenekon dosyasını ilk koyan kişi. Uzun’un kitabında anlattığına göre İstihbarat Dairesi Başkanı olan kendisinden 2006 yılında Ergenekon’a operasyon isteyen şube müdürü de o.

Yani Ergenekon davalarının arkasındaki akıllardan biri Recep Güven. Hapse atılıyor ve hapisten mahkemeye yazdığı çözüm süreciyle ilgili bir mektup Ergenekon davalarına askere kumpas diyen bir gazetecinin köşesine ulaşıyor.

Kimsenin tanımadığı cemaatin önde gelen isimlerinden Süleyman Müftügil’in telefonda hükümeti yıkmak, Barzani’yi, Öcalan’ı devirmekten bahsedip, “Güney’deki sevdiğimiz ülke”den bahsettiği kişinin bir başka Sözcü muhabiri olduğunu hatırlatıp mektuba geçelim. 

Mektuptan 2009 yılındaki ilk çözüm süreci, KCK operasyonlarının nasıl başladığı hakkında çok şey öğreneceğiz. Ama esas olarak devlet içinde devletin ne olduğu ve nasıl çalıştığı hakkında.

Ergenekon ve KCK soruşturmalarının yılı olan 2009’da vekaleten Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı yapan Recep Güven mektubunda önce 2009 yılında  bağlı olduğu İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda başlayan demokratik açılım üzerine ne yaptığını anlatıyor:

“Çözüm süreci’ni duyunca ben ve ekibim hemen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a gittik. Konuyu anlamadığımızı söyledik ve ‘Nasıl bir yol izleyelim?’ diye sorduk. Bir büyük projeyi, yapacağımız operasyonlarla çıkmaza sokacağımız endişesini dile getirdik. Sayın Başbakan ‘Siz işinize bakın’ dedi.

Bir iki gün sonra aynı heyetle sayın Cumhurbaşkanı’na (Abdullah Gül) çıktık. ‘Süreç nedir?’ diye sorunca ‘Tarihî bir fırsat yakaladık’ dedi. Sayın Cumhurbaşkanı’na ‘Beşir Atalay hocayı anlamadığımızı, süreci hangi temellere oturttuğunu bilmediğimizi’ söyledik. ‘Siz Beşir hoca’yı yabana atmayın. O yavaş çalışır ama gergef gibi işler’ dedi.”

Bağlı olduğu İçişleri Bakanı’nın başında olduğu sürece karşı çıkmak için “ekibiyle” Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na giden bir polis şefiyle karşı karşıyayız.

Peki 14 Nisan 2009’da yani PKK’nın Oslo görüşmeleri çerçevesinde ateşkes ilan etmesinden bir hafta sonra başlatılan KCK soruşturmaları? Güven’in mektubundan okuyalım:

“KCK operasyonu sonrası aldığımız bir randevuda, ‘Bu operasyonu yapanlar ihanet derecesinde zarar verdiler’ dedi. Biz operasyonun gerekli olduğunu, boş elle masaya oturmanın anlamsızlığını, bu operasyonla devlete en az iki yıl vatandaşla bütünleşme projelerini gerçekleştirmesi için zaman kazandırıldığını lisan-ı münasiple arz ettik. Görüşmelerden ve toplantılardaki havalardan anladık ki bu ‘süreç çuvalı’ bizim değil.”

Siyasi iktidarın “ihanet derecesinde zarar verdiler” diye karşı çıkmasına rağmen, somut suç tespitinden hareketle değil, “Masaya elimiz boş oturmayalım”, “Devlete zaman kazandıralım” gibi siyasi saiklerle hareket edip yüzlerce insanı yıllarca hapse atmış yarayı derinleştirmiş, bir polis ya da paralel devlet aklı…

Devam ediyor. Hem de KCK operasyonunu 30 Mart 2009’daki yerel seçimlerden önce yapmak için uğraşmış:

“2009 yılının 14 Nisan’ında yapılan KCK operasyonu, şubat başında yapılsaydı memleketin hali böyle olmazdı diye bende bir kanaat var. Zira o dönem artık bir çizgi üzerindeydi; devlet operasyon yapsa, açılımı da devam ettirse vatandaşın tavrı farklı olurdu. Diyarbakır’a ilgili şube müdürlerimizle gittim. Dönemin Emniyet Müdürü Zeki Çatalkaya’ya ‘Bu operasyonu yapalım’ dedik. ‘Avrupa, bunu seçime müdahale sayar’ dedi. ‘Biz iki taraf değiliz, karşımızda terör örgütü var’ desek de dinletemedik. Başbakan’a ‘Operasyonu yaparsak vatandaşı kazanırız’ diye bir not gönderdim. Büyük bir ihtimal not iletilmedi.”

Başbakan’a operasyon yaparsak vatandaşı kazanırız diye not gönderen bir polis şefi…

Burada da durmamış:

“Açılım süreci ile ilgili bir yol haritası oluşturduk. Sayın bakana arz edildi. Aslında konu önemine binaen TBMM’de ele alınmalı orada karara bağlanmalıydı. Kanaatimiz buydu ancak olmadı. Okusun diye aynı raporu sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na 2009’da 3-4 saatlik görüşmemizde okuttuk. MHP milletvekili aracılığıyla da Devlet Bahçeli’ye ilettim. Bizim kırmızı çizgilerimiz BTÖ’nün her cümlesinin ne anlama geldiğinin deşifresini de dercettik rapora. ‘Lütfen TBMM’de görüşülsün. Yarın çok geç olur’ dedim. Evet, şimdi çok geç oldu.”

Burası çok ilginç 2009’da Kemal Kılıçdaroğlu’yla 3-4 saat görüştüğünü söylüyor Recep Güven. O sıralar Ergenekon davalarını yerden yere vuran Kılıçdaroğlu ile 3-4 saat görüşen Ergenekon davalarının arkasındaki akıllardan biri. İyi de neden Kılıçdaroğlu’yla görüşmüş? Daha Deniz Baykal’ın kasedinin çıkıp, genel başkanlığa seçilmesine 1 yıl var. Bağlı olduğu bakanı, hükümeti atlatıp, Meclis’te görüşülsün diye muhalefet partilerine rapor sunan bir emniyet müdürü için beklenmedik performanslar değil bunlar.

Sadece iç siyasi temaslar değil dış temaslar da yürüten bir polis şefiyle karşı karşıyayız. Bu da aynı mektuptan:

“O sırada biz Amerikalılarla görüşürken Kandil’e hava operasyonu yapmamız gerektiğini ısrarla teklif edince bize toplantı dışında, yemekte ‘Kandil’e operasyon stratejik çıkarlarımıza ters, çok lazımsa bir operasyon, size Avrupa’da terörün finansmanı operasyonu yapalım’ teklifinde bulundular. Avrupa’daki operasyonlar zinciri için böylece düğmeye basılmıştı.”

Amerikalılardan Kandil’e hava operasyonunu Emniyet İstihbarat müdürleri mi istiyor acaba normal devlet hiyerarşisinde?

Mektuba göre Emniyet İstihbarat yurt dışında istihbarat faaliyeti de yürütmüş o yıllarda:

“Aynı yıl (2009) Murat Karayılan’ın Kuzey Irak’ta Kandil’de değil şehir merkezindeki adresini arkadaşlarımız tespit etti. Bu ilgili kurumlara iletildi. Bizdeki heyecanın onda biri bile ilettiğimiz makamlarda yoktu. Operasyon için ısrarcı olunca, toplantı dışında, ‘Biz Murat Karayılan ile iyi görüşüyoruz, operasyona gerek yok’ deyiverdiler.”

Oslo süreci diye bir şey vardı o sıralar. Hani sizin az kalsın uğruna MİT müsteşarını tutuklamaya çalıştığınız…

Eğer bunlar düşük bir emniyet müdürünün avcı hikayeleri değilse, paralel devlet nedir, nasıl çalışmıştır, KCK operasyonları nasıl başladı, kim başlattı, çözüm süreçlerini kim sabote etti sorularının net cevapları bu mektupta var.

Saygı Öztürk, Sözcü gazetesindeki köşesinde mektubu yayınlamaya devam edecekmiş. Belki devamında da cemaatin Sözcü gazetesine olan bu sonsuz güveni hakkında da ipuçları buluruz..

Kim bilir…

Türkiye, 05.10.2015

Halil Berktay: Ara Yüz, Ancak Böyle Böyle Olacak

Hürriyet’e ve Ahmet Hakan’a yönelik saldırılar, daha doğrusu hem bu saldırılara zemin hazırlayan, hem de olduktan sonra asgarileştirmeye ve mazur göstermeye çalışan söylemler hakkında 3 Ekim’de yazdıklarıma (bkz Çifte standarda sıfır tolerans (3)), gerek yakın çevremden, gerekse bir kısım okurdan sırf destek mesajları değil, kimi yazılı kimi sözlü katkılar da geldi. Bunlardan bir kısmını aktarıyorum.   

* Melih Altınok’un 19-20 Ekim makalelerinde “Neymiş… gazetenin kapısının camı çatlamış… Gençler, bu acı gelişme [Dağlıca] henüz sıcaklığını korurken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın … sözlerini halkı galeyana getirmek için çarpıtan gazeteyi protesto etmiş” gibi ifadeler kullandığını aktarmıştım. Bu tutuma tepki duyan bir arkadaşım, bu yolla asıl Boynukalın ve ekibinin “galeyan”ının savunulmak istendiğini kaydediyor: “Ne var canım, gençlerin öfkesi biraz aşırı kaçtıysa? Bu yolla, kendimizi yakın hissettiğimiz bütün şiddet eylemlerinin ‘tahrik olmak’ veya ‘galeyana gelmek’ üzerinden apolojisini kurmak mümkündür.” Evet, ben de böyle bir yığın örnek sayabilirim tarihten. Ömer Seyfeddin’in Ashab-ı Kehfimiz’inin sonlarında, milliyetçi Türk gençliği galeyana gelip, marşlar ve sert adımlarla (yazarın iyiden iyike karikatürize ettiği) bir takım liberal ve kozmopolitlerin üzerine yürür, dergilerini yakıp yıkar, yerle bir eder. Mussolini’nin Faşist gençliği, squadristi’si, Kara Gömleklileri galeyana gelir; ortalıkta komünist, sosyalist, sosyal demokrat, liberal, parlamentarist, savaş karşıtı bırakmaz; hepsini tarümar eder. SA’lar ve Hitlerjugend (Hitler Gençliği) galeyana gelir; 9 Kasım 1938’in “Kristal Gece” veya “Kırık Camlar Gecesi”nde (Kristallnacht) Yahudilerin evleri, iş yerleri ve sinagoglarının üzerinden silindir gibi geçer. 4 Aralık 1945’te Türk gençliği — aynen Ömer Seyfeddin’in 1919’da öngördüğü gibi, ama bu sefer gerçek hayatta — “kızıllara” karşı milliyetçi duygularla coşup Tan matbaasını basar, kırıp döker, gazeteyi artık çıkamayacak hale getirir. 6-7 Eylül 1955’te bir başka galeyan İstanbul’un Rumları ve diğer gayrimüslimlerini; 1966-76 arasındaki  Çin “Büyük Proleter Kültür Devrimi”nin Kızıl Muhafızlarının “burjuva yolcu”1arına karşı galeyanı, parti ve devlet yönetiminde biraz aklı selim sahibi olup barış ve istikrarı korumaya çalışan herkesi; aynı yılların Türkiye’sinde Ülkücülerin, Bozkurtların galeyanı bütün solu, sol örgütlerin galeyanı ise hem iktidarı hem birbirlerini hedef alır. 2013 yaz başında Gezi gençliği galeyana gelir, sokaklarda barikat kurup ateşler yakarak Paris Komününü yeniden kuruyoruz havalarına girer; 6-8 Ekim 2014’te YDG-H galeyana gelir, PKK’lı olmayan Kürtleri IŞİD’ci diye katletmeye koyulur. Bu öfke, heyecan, galeyan ve “biraz aşırılık” meselesi, ilginçtir vesselâm.

* Bir başka arkadaşım ise şu fikirde: İktidara yakın bir kısım medya’nın, faraza Cem Küçük ve Ersoy Dede’lerin hedef seçtikleri insanlara karşı kullandığı türden bir dil ve benimsediği kadar aşırı bir saldırganlık, “AKP’nin kendi dışına, muhalefete, öteki partilere karşı mücadelesiyle açıklanamaz. Bu sertlik dozajı, ancak büyük bir iç kapışmayla; AKP içinde bizim belki pek farkına varmadığımız ölçüde birşeylerin dönüyor, giderek ayrışan taraflar arasında kıyametin kopuyor veya hiç olmazsa bir taraftakilerce kopmasının isteniyor olmasıyla açıklanabilir.” Bunu söyleyen kişi benim gibi soldan geliyor ve solun hem genel, hem Türkiye’ye özgü tarihini iyi bildiği için, en katı düşmanlıkların dışarıya değil içeriye dönük iktidar mücadelelerinden kaynaklandığının farkında; tahminini bu temele oturtuyor. Katılıyorum ama şunu da eklemek isterim: Durup dururken çıkmış bir çatışma değil bu. Sırf şahsiyat etrafında da dönmüyor. Belirli bir içeriği var. Hissedilir bir hal almaya başlayan saflaşmanın ardında, AKP’nin ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin iki farklı yönelim yatıyor. Bu, asimetrik bir kamplaşmaya dönüşüyor. Ve her zaman olduğu gibi, en katı, radikal, amansız, uzlaşmaz,  tekelci ve hegemonyacı konumdakiler, aynı zamanda en kavgacı, en mütecaviz kesiliyor. Geçmişte de ılımlılar aşırılara, reformcular ihtilâlcilere, demokratlar otoritarizm yanlılarına değil, tersine, aşırılar ılımlılara, otoritaristler demokratlara, ihtilâlciler reformculara saldıragelmiştir. Bugün de AKP’nin mutedil, legalist, çoğulcu, uzlaşmacı Jirondenleri, epistemolojik özgüveni tavana vurmuş Jakobenlerinin tahakküm taarruzuna maruz kalıyor. Ve bana göre, AKP’nin kendini yenileyip giderek genişleyen, ferahlayan, ülke çapında tansiyonu düşüren bir yolda ilerleyebilmesi, 1925-27 Kemalistlerini çağrıştıran “sağlam irade”ci Jakobenlerinin değil, normalleşme, bütün kesimlerle konuşabillme ve koalisyon(lar) kurabilme yanlısı Jirondenlerinin başarısına bağlı.

* Tam bu noktada, bir okur mektubunun iki ayrı yerini alıntılayacağım. Önce, 3 Ekim tarihli Taraf üzerinden muhalefetin sathîliği ve kolaycılığına dikkat çekiyor. (a) “Özeti, saldırıyı Erdoğan yaptırdı. Her zamanki yüzeysel propaganda. Bazıları bütün entelektüel kimliklerini bir tarafa bırakıp sadece Erdoğan’ın kişiliği üzerinden yürüyen acayip sığ, hamasî bir ajitasyona saplandı. ‘Bunlar tarafsız basını susturmak istiyorlar’ vurgusunun dışına bir santim çıkmıyorlar. Bütün muhalefet ‘malzemeye’ yükleniyor.” Öte yandan (b) “Senin de yazdığın gibi, iktidar cephesinin günahları asla ikincil değil ve gittikleri yön kötü. Yazında ismi geçen yazar ve yazılar gerçekten vahim. Bu adamlar öne çıkartılıyor ve bu hiç iyiye alamet değil. İktidar üslûbunu belirleyen denge bozuluyor. Yine yazında adı geçen, aklı başında muhafazakâr medya unsurları itibarsızlaştırılıyor. Mutlaka bu yayın politikası kendiliğinden, denetim dışı oluşmuyordur. Hem genel olarak muhafazakâr hareketi ve AKP’yi hizada tutmak, hem de muhalefete karşı sert bir duruş göstermek yolunda, adetâ partiden bağımsız bir medya oluşturup, en nitelikli basın adamlarını sistematik olarak aşındırmak istiyorlar. Bunu vahim buluyorum.”

* Etyen Mahçupyan çok önemli üç yazı yazdı son günlerde: AKP’ye ev ödevi (1 Ekim); Vasatlık tuzağından çıkılırsa (4 Ekim); Üst akıl ve kalite açığı (6 Ekim). Etyen kadar olmasa bile, benim de muhafazakâr kesimden genç Müslüman aydınlarla biraz tesadüfî karşılaşmalarım oluyor zaman zaman. Bir yandan, etkileyici bir düşünsel birikime sahipler ve artık benzerlerini sol kanatta hemen hiç göremiyorum. Diğer yandan, AKP’ye ne kadar eleştirel baktıkları, giderek soğudukları, hattâ bazılarının AKP’li olmama/gözükmeme yarışlarına yöneldiği, bunu neredeyse bir gösteri konusu haline getirdiği dikkatimi çekiyor. Bu eleştirellik (mealen) “doğru dürüst bir genç entellektüel elit geliştirip önünü açacağınıza, ortaya çıkara çıkara Boynukalın gençliğini ve Osmanlı Ocaklarını çıkardınız” türü bezmişlikleri de kapsamakta. AKP ve hükümet liderliğinin, bu tesbitler üzerinde düşünmesi gerektiği kanısındayım.

* Aldığım son bir e-posta mesajı da şöyleydi: “Hocam yazınız, özellikle başka bir şekilde tetikçilik yapan karşı basında malzeme oldu. Cihan Haber Ajansı da yazınızı kullandı. Başka yerlerde de kes yapıştır yöntemleriyle kullanıldı.” İki de link iliştirmiş yazan arkadaşım, Birgün ve Cihan web sitelerine. Ben de kendisine (5 Ekim’de) şöyle bir yanıt verdim:

“Olabilir. Bunu göze aldım. ‘Karşı taraf bunu kullanır’ diye düşünürsen, hiçbir zaman hiçbir eleştiri yapamazsın. Solda bunu çok yaşadık zaten. Hele bu noktada artık hiç pabuç bırakamam. İstedikleri kadar da tahrif etsinler. Benim ne dediğim ortada. Biz Serbestiyet’te ne yapmak istiyoruz? Bir ‘ara yüz’ inşa etmek. Ancak böyle böyle olacak.”

Sebestiyet, 07.10.2015

M. Şükrü Hanioğlu: “Milli”lerden “Milli” Beğenmek

“Millî”lik üzerine başlayan güncel tartışma toplumumuzda mevcut “millîlikler”in bir “biz” yaratılması alanında yetersiz kaldığının itirafı anlamına gelmektedir

Millî, toplumumuzdaki değişik söylemlerde yoğun biçimde kullanılan kavramların başında gelmektedir. Üzerine güncel bir tartışma başlatılan bu kavramın geçirdiği evrim, yakın dönem tarihimize egemen olan temel siyaset yaklaşımlarının özeti gibidir.


Millî ve din
“Millî” sıfatı asırlar boyunca “millet” adı verilen dinî cemaatler etrafında örgütlenen bir toplumda bu niteliği taşıyan aidiyetlere atıfta bulunmuştur. Dolayısıyla “millî,” “Müslüman milleti,””Rum milleti” “Yahudi milleti,” “Katolik milleti” benzeri yapılara yönelik, etnik kökenden bağımsız aidiyetleri yansıtmıştır.

Örneğin, Müslüman bir Arap “Müslüman,” Ortodoks bir Arap “Rum,” Katolik bir Arnavut ise “Katolik” milletinin üyesi olmuşlar, devlet de onlara bu sıfatları çerçevesinde yaklaşmıştır.

Bu “milletler” arasında hiyerarşik bir ilişki varolmuş, “millet-i hakime”yi oluşturan “Müslümanlar” en üstte yer alırken “mahkûm milletler” de kendi aralarında eşit olmamışlar, bir merâtip çerçevesinde sıralanmışlardır.

Nüfûs tezkirelerinde “milleti” hanesi karşısında “İslâm,” “Rum Ortodoks” benzeri dinî aidiyetler belirtilmesinin imparatorluğun sonuna kadar sürdürüldüğü Osmanlı toplumunda buna karşılık “millet” ve “millî” süreç içinde farklı anlamlar kazanmaya başlamıştır.

Milliyetçilik çağında “millî,” geleneksel “dinî cemaate ait” anlamının yanı sıra değişik etnik grupların oluşturduğu yapılar için kullanılmaya başlanmış, on dokuzuncu asrın son çeyreğinden itibaren ise artan bir ivme ile imparatorluğun “Türk unsuru” ile ilişkilendirilmiştir.

İttihadçı “millî”lik
İttihad ve Terakki Cemiyeti, yasa dışı faaliyet sürdürdüğü dönemin son yıllarında “millî” ile “Türklük” arasında bağlantı kurmaya ve Türkleri, Tanzimat öncesinin “millet-i hakime”sine benzer şekilde tanımlamaya başlamıştır. Ancak bu tanım ile “dinî” anlamda “millîlik” ve seküler mânâda “Osmanlı milletine ait olma” içiçe geçebilmiştir.

Örneğin, Cemiyet 1908 İhtilâli sırasında dağa çıkarttığı isyancı birliklere “Millî Tabur,” “Millî Alay” benzeri unvânlar vermiştir. İttihadçı liderler bununla temel olarak “Osmanlı milleti”ni temsil iddiasını vurgulamak istemişlerdir. Buna karşılık Müslüman köylüler, çoğunluğu Arnavut gönüllülerden oluşan bu birlikleri “Elhamdülillah, millet askerini çıkarttı” diyerek karşıladıklarında “millî”liğe din temelinde yaklaşmışlardır. İmparatorluğun değişik bölgelerindeki Türkçüler ise bu “millî”liğin Türklük temelli olduğunu düşünmüşlerdir.

İttihad ve Terakki iktidarında farklı “millî”likler varolmakla birlikte “Türklük” merkezli “millî”lik tedricen güç kazanmıştır. “Millî” sıfatının yerel banka adlarından Millî Ta’lim ve Terbiye Cemiyeti benzeri derneklere, Millî Mahsûlat Şirketi gibi kuruluşlara ve “Millî İktisad” siyasetinin güzel bir örneği olduğu temel politikalara eklendiği İkinci Meşrutiyet döneminin egemen “millî”liği “Türklük” merkezli bir yaklaşımı yansıtmıştır. Örneğin “İslâm medeniyeti ve Türk harsı”nı araştırmayı hedefleyen Millî Tetebbu’lar Mecmuası, son tahlilde, etnik vurguları fazlasıyla güçlü bir “millî”liği temsil etmiştir.

Bu “millî”lik yaklaşımının İttihad ve Terakki tarafından yoğun biçimde kullanımı, ulus-devlet refleksleriyle hareket eden bir çok uluslu imparatorluk yaratarak merkezin diğer anâsırla ilişkisini fazlasıyla gerginleştirmiştir.

Cemiyet’in önde gelen muhaliflerinden birisinin ifadesiyle “Millî sıfatı mevsufuna büyük bir câzibe ve kuvvet-i teshîr” veriyordu. Ancak bu “büyüleyici kuvvet” çok uluslu bir imparatorlukta önemli sorunları da beraberinde getiriyordu.

“Mücahede”den “Mücadele”ye

Mondros Mütarekesi sonrasında şekillenen Kongre İktidarları döneminde yükselen Müslüman milliyetçiliği aşağıdan yukarıya gelişen, katılımcı ve dar ölçekli bir Panislâmizm girişimini yansıtmıştır. Bu hareketin Müslüman “millet”i adına başlattığı “Mücahede-i Millîye” süreç içinde sadece “aşağıdan yukarıya” karakterini kaybetmekle kalmamış, askerî zafer sonrasındaki ulus-devlet inşa edilmesi sürecinde Sosyal Darwinist vurguları kuvvetli bir “Mücadele-i Millîye”ye dönüştürülmüştür.

Bu yapılırken de sadece “cihad” vurgusu yapan “mücahede”nin yerine “yaşam savaşı”nın altını çizen “mücadele” geçirilmemiş, dinî anlamdaki “millî”, en güçlü vurgusuyla etnik temelli ve hiyerarşik “millî”ye çevrilmiştir.

Cumhuriyet resmî ideolojisi “millî” kavramını dinî bağlantılarından bütünüyle arındırılarak inşa edilmeye çalışılan “ethnos” ile ilişkilendirmiştir.

Süreç içinde bakanlık adlarından ders kitapları başlıklarına uzanan bir alanda kullanılan “millî” sıfatı, egemen etnik gruba aidiyeti vurgulayan, buna katılmaya yanaşmayanları dışlayan bir işlev görmüştür. Buna itiraz ederek karşıt ethnos tasavvurları geliştirenler ise alternatif “millî”likler yaratmışlardır.

“Dinî”nin ihyası
Çok partili hayata geçiş sonrasında yeniden örgütlenen, 1970’lerden itibaren ise toplumsal tabanlarını genişleten İslâmcı hareketler uzun yıllar boyunca unutulan dinî anlamda “millî” kavramını yeniden ihya etme gayreti içine girmişlerdir. Millî Selâmet, Millî Nizam benzeri parti adları, “Millî Görüş” gibi toplum tasavvurları bu gayreti ortaya koymuştur.

İlerleyen yıllarda resmî ideolojinin bütünüyle etnik bir “millî”likten “Türk-İslâm Sentezi” yaklaşımında mündemiç bağdaştırmacılığa yönelme zorunda kalması bu çabaların toplumsal tabanda ciddî karşılık bulduğunu göstermektedir.

Bu çerçevede Türkiye, egemen etnik gruba aidiyet temelli “millî”lik, karşıt etnik “millî”likler, dinî referanslı “millî”lik ve bunlar arasında gerçekleştirilen bağdaştırmaların beraberce yaşadığı, zaman zaman da çatıştığı bir toplum özelliği kazanmıştır.

“Millî”lik ve “Biz”
Çatışan “millî”liklerin toplumsal tabanlarını genişletmeye çalıştığı Türkiye’de yeni bir “millî” kavramsallaştırılmasına ihtiyaç duyulması doğaldır. Bu aynı zamanda varolan “millî”liklerin bir “biz” yaratılması konusunda yetersiz kaldıklarının da kabûlü anlamına gelmektedir.

Yeni bir “millî”lik yaratma girişimi gerçekleştirirken, düşülebilecek hata mevcut “millî”liklerin “biz” yaratılmasını engelleyen yaklaşımlarında ısrar edilmesidir. Böylesi bir “biz,” bunun yanı sıra, kapsayıcı olabilmek için, mevcut “millî”likleri “ortadan kaldırma”yı değil onların üzerinde olabilmeyi hedeflemelidir.

Dolayısıyla hiyerarşik ilişkiler yaratan ya da dışlayıcı “millî”likler veyahut bunların sentezleri yerine “eşitlik” temelli ve kapsayıcı bir “millî”liğin tasavvur edilmesi gerekmektedir. Bu da ancak “millet”in “eşit vatandaşlık temelli bir siyasal toplum” olarak kavramsallaştırılmasıyla yaratılabilir.

Böylesi bir “millî”lik etnik ve dinî “millî”lerle çatışmadan, buna karşılık herhangi bir hiyerarşi kurmadan ve kimseyi dışlamayarak bir “biz” yaratabilir. Son tahlilde “millet” inşa etmenin amacı da bundan başka birşey değildir.

Sabah, 04.10.2015

İnsanların Hayattan Beklentileri

İnsanlar hayattan ne bekler? Neye ulaşmak veya neyi elde etmek insanların mutlu olmasını sağlar? Nelere sahip olan insanlar kendini şanslı, nelere sahip olmayan insanlar kendini şanssız hisseder? Bu tür sorular gündeme getirilince, çoğu zaman benzer, hatta örtüşen cevaplarla karşılaşırız. Denilir ki, insanlar zengin olmak, istediği her şeyi kolayca satın almak arzusuyla dolup taşar. Beğendiğini satın alabilen, endişe duymadan harcama yapmaya gücü olan insan mutlu insandır. Nitekim, insanların büyük çoğunluğunun mütemadiyen malî/maddî gücünün istediği şeye ulaşmasına yeterli olmadığından şikayetçi olduğu görülür. Piyasa ve refah karşıtı yaygın ve baskın kültür de, olumsuz bir bağlamda, insanların harcamaya ve tüketmeye şartlandırıldığını, mutluluğu çılgınca, sınırsızca para hacramakta bulmaya zorlandığını öne sürer.

Başka insanlarla ilgili şahsî tespitlerimiz veya kendimiz üzerindeki gözlemlerimiz bizi mutlulukla malî/maddî güç arasında zorunlu bir ilişki görmeye sevk etse de, hakikat başka bir noktada tecelli ediyor. Bilimsel araştırmalar farklı sonuçlar veriyor. ABD’deki Berkeley Üniversitesi’nde Cameron Anderson’un yönetimindeki bir ekibin yaptığı bir araştırma, insanları paradan puldan çok toplum içindeki statünün mutlu ettiğini gösterdi. Araştırma “beğenilen” ve “saygı duyulan” kişilerin geliri yüksek kişilerden daha mutlu olduğunu ortaya çıkardı. Toplumda saygı duyulan kişilerin sosyal çevrelerinde başkalarını etkileme, denetleme, aidiyet ve kabul edilme hissi taşıdığını buldu. Yine araştırmaya göre, zenginliğin, paranın sağladığı saadet zamanla azalmakta, beğenilmek ve sosyal saygınlık ise kalıcı olmakta.

Daha önce yapılan başka araştırmalarda da, mutluluk-para ilişkisi hakkında birden fazla eğilimin mevcut olduğunun tespit edildiğini okumuştum. Buna göre, sıfır noktasından veya çok aşağı gelir seviyelerinden hayata başlamasına rağmen iş yapıp para kazanarak gelir/kazanç merdiveninde yukarılara tırmanmaları insanlara büyük mutluluk veriyor. Ancak, aynı mutluluk hâli miras veya büyük bağış yoluyla hazır paraya konan insanlarda, özellikle gençlerde görülmüyor. Hatta, çoğu zaman, tersi vuku buluyor, yani hazır para insanların mutsuzluğuna ve dengesiz davranış ve yaşayış tarzlarına adeta esir düşmesine neden oluyor.
Bu tür bilimsel araştırmaların ulaştığı sonuçlara şaşırmamamız gerekiyor. Aynı hususlar hem peygamberler hem filozoflar tarafından çok önceleri zaten vurgulanmıştı. Mesela, David Hume ve Adam Smith’in eserlerinde, insanların tasvip edilme arzusuna sahip ve bunun insan davranışlarını sevk ve idare etmede çok tesirli olduğu vurgulanır. Bununla beraber, hakikati görmek için peygamber veya filozof olmaya ihtiyaç yok. Sağduyulu ve selim akıl sahibi, makul ve mutedil her insan iç dünyasına bakışlar ve dış dünya üzerinde gözlemlerle aynı tespitlere ulaşabilir.

Bütün bu yazdıklarımı okuyan kimselerin bazıları, benden paraya, para kazanmaya karşı menfi sözler beklerlerse yanılırlar. Paranın, para kazanma arzusu ve çabasının, zengin ve varlıklı olmaya çalışmanın ilgili şahsa da topluma da çok faydalı olduğu kanaatindeyim. Tarih de buna şahit. Bunlar insanlığın beka ve refah mücadelesinin araçları. Mesnetsiz ve mantıksız fanteziler uğruna bu araçlardan vazgeçmek, insanlığın toplu intiharı anlamına gelir.

Bununla beraber, paradan, teşebbüsten, kazanmaktan, harcamaktan ve tüketmekten sadece kendileri adına değil, hatta ondan da fazla, üstlerine vazifeymiş gibi, başkaları adına üzülen kimilerini teselli etmek için söyleyeyim; para kendi başına bir amaç değil. O da nihayetinde saygı ve kabul görmenin bir aracına dönüşüyor, aynen sporda, bilimde, sanatta başarı gibi. Ancak, kesin olan şu ki, paranın ve para kazanma yolundaki çabaların insanlığa katkısı, sporun, bilimin ve sanatın katkısından çok daha -hatta karşılaştırılamayacak kadar- fazla.

Yeni Şafak, 06.10.2015

AKP, medya ve siyasi iklim

Diyelim ki Ahmet Hakan’a yapılan saldırı tamamen o dört saldırganın anlattığı gibi gerçekleşmiş olsun. Bütün o kamera görüntülerini hafızamızdan silelim. Ahmet Hakan’ın takip edildiğini unutalım. Saldırganların önceden Hakan’ın evinin önünde dolanıp keşif yaptıklarını bilmeyelim. Onların olaya dair anlattıkları hikâyenin aslıyla vaki olduğuna gönülden inanalım. Olayın önünde arkasında karanlık bir sebep ve karmaşık bir ilişkiyi hatırımıza getirmeyelim. Dört magandanın sinirlerine bir an hâkim olamadıklarını düşünelim. Hukuktan nasibinin almamış bir grup serserinin aklına ilk gelene –kaba gücüne- başvurduğuna Her gün onlarcasına rastladığımız basit bir trafik kavgasıyla karşı karşıya olduğumuza iman edelim.

Yetinmeyelim, incelikli bir araştırma yapalım ve sağlam delillerle olayın sıradan bir kaza olduğunu da ortaya koyalım. Tüm bunları yapalım ve sonra da dönüp bir de halka bakalım. Acaba halkın kanaati ne? O da bir yazarın tesadüfen bir kazaya karıştığını ve dört lümpenin darbelerine maruz kaldığını mı düşünüyor? Yoksa perde gerisinde alengirli işlerin döndüğünü mü düşünüyor? Siyasi durumla mı irtibatlandırıyor? Ve en önemlisi bunun faturasını kime çıkarıyor?

Siyasi iklim

Gözlemlerimden çıkartabildiğim sonuç şu: Halkın ağırlık bir kısmı saldırının arkasında siyasi bir saik arıyor, saldırının siyasi bir aktör tarafından yönlendirildiğini/azmettirildiğini düşünüyor ve hesabı da iktidar partisine kesiyor. Bunun nedeni, saldırganlardan üçünün AKP’ye üye olması değil. Nihayetinde AKP bir kitle partisi ve üyeleri içinde hukuk dışına çıkanlar olabilir. Bu normaldir ve her partinin başına gelebilir. Dolayısıyla saldırganların parti üyelikleri saldırıyı AKP’nin kurumsal kimliğine bağlamaz ve onun itham edilmesini meşru kılmaz.

Sorun, orada değil. Sorun, hemen her olumsuzluğun AKP’nin hanesine yazılmasını mümkün kılan bir iklimin varlığındadır. Kötü bir hadise meydana geliyor ve tez bir vakitte bu hadiseyi AKP ile irtibatlandıran kanı yaygınlaşıyor. AKP için asıl tehlike –kendisinin de oluşumuna çokça kakı sunduğu- bu iklimdir. Bu meyanda üzerinde durulması icap eden iki faktörden bahsedilebilir:

Racon kesen yazarlar

İlki, hükümete yakın medyada sağı solu tehdit eden yazarların türemesidir. Bu yazarlar hemen her gün bazı isimleri “hain” olarak yaftalıyorlar. Onları “teröre yardım ve yataklık etmek” ile suçluyorlar. Mafyatik bir dilleri var bu yazarların. Yeraltı dünyasını anlatan kötü dizilerden aparılmış cümlelerle racon kesiyorlar. Muhataplarının “tırnaklarını sökmekten” ve onları “sinek gibi ezmekten” bahsediyorlar.

Şirazeden tamamen çıkanlar var aralarında. Onlar kendilerini devletin -derin olanının- yerine koyuyorlar. Bir zamanların Emin Çölaşan’ını hatırlatan ve hatta bazen Çölaşan’a bile nal toplatan bir üslupla konuşuyorlar. Ağızlarından “devlet” düşmüyor, muhalif gördükleri herkese –kendi adlarına değil- devlet adına hesap soruyorlar. Devletin kendini koruma refleksini harekete geçiren irade havasındalar. Uygun gördüklerine “devlet düşmanı” sıfatını yapıştırıyor, Allah’ın her günü onların tasfiye edileceğinin haberini veriyorlar.

Yalnızca “muhalif” olarak tesmiye edilenler değil, AKP’li kimliğiyle maruf ama meselelere eleştirel yaklaşanlar da bu nev-zuhûr yazarların hedefindeler. Onların üzerine de kin ve nefret boca ediliyor. İçerden eleştiri getirenler akıllara durgunluk veren suçlamalara uğruyorlar. Onlar hemen “kripto düşman” olarak damgalanıyor ve haklarında görünen düşmanlardan daha tehlikeli olduklarına dair yoğun bir tezvirat başlıyor. Böylelikle belirlenen hattın dışına kimsenin çıkmasına müsaade edilmeyeceği belirtiliyor. İyi niyetle dahi olsa hattı ihlal edenlerin kesinkes affedilmeyeceği, surda gedik açılmasına sebebiyet verenlerin en ağır cezaya çarptırılacağı dosta düşmana gösteriliyor.

Safları sıkı tutmak

İkincisi, AKP’li bazı aktörlerin imza attığı son eylemlerdir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Aydın Doğan ile doğrudan bir polemiğe giriyor. AKP ile Doğan Grubu arasında adeta bir kan davası yaşandığı görüntüsü oluşuyor. Öyle ki iktidara yakın medya, bir vakitler Erdoğan’a karşı en ağır hakaretleri dile getirmekten kaçınmayan Cem Uzan’dan bile medet umuyor. Böyle bir ortamda Doğan Grubu’na yönelik olarak yapılacak her saldırı AKP’den bilinir. Bırakın fiili bir saldırıyı, devlet bu gruba karşı hukuki bir işlem yapsa veya hukuki bir tedbir alsa, bu da AKP’nin siyasi hesaplarıyla ilişkilendirilir, yapılanlar AKP’nin intikam hırsıyla açıklanır.

Diğer taraftan bilhassa son dönemde yöneticilik sıfatını bazı haiz isimlerin medyaya karşı tavırları da rahatsızlığı büyütüyor. Mesela hem milletvekili, hem de gençlik kolları etiketini üstünde taşıyan bir şahıs, taşkın bir grupla gidip gazete basıyor. Hukuku ve anayasayı takmayacağını ima eden sözler sarf ediyor. Bunlar onu kesmiyor olsa gerek, bir külhanbeyi edasıyla en büyük hatasının bugüne kadar gazetecileri dövmemek olduğunu söyleyebiliyor. Eğer AKP’nin gençler için öngördüğü rol model bu ise, yandı gülüm keten helva!

Siyasi ortamın sertleşmesine bağlı olarak safları sıkı tutmak bugün her şeyin önüne geçmiş durumda. Bu nedenle AKP içinde de medya mevzuunda yapılan yanlışları ya açıktan savunan, ya tevil eden, ya da küçümseyip geçiştiren bir duruş hâkim oluyor. Bu da bahsi edilen iklimi kalıcılaştırıyor. Hata yapanları sahiplenmekten AKP’ye bir fayda çıkmaz. Mevcut iklimin değişmesi gerekiyor. Bunun yolu da, öncelikle bu tür işleri yapan yazar ve siyasetçilere karşı net bir tavır almaktan geçiyor.

Serbestiyet, 05.10.2015

Liberallerin Yol Ayrımı I: Küfürler Aynı, Küfredenler Değişti

2007’de meydanlardaydık. DSİP’li devrimci arkadaşların organize ettiği, afişlerini (liberaller olarak) bizim bastırdığımız bir miting için Sıhhıye’den Kurtuluş’a kadar, mitinge katılan bir Kayserili esnafın deyimiyle “gomünist gaydasında” slogan atmış, miting meydanında Grup Yorum solistlerinin söylediği Mahsuni Şerif türküleri eşliğinde halay çekmiştik. Berat Özipek Hoca’nın iyi halay “çekemediğini” o miting sayesinde öğrendim mesela, yalnız buna rağmen Berat Hoca neredeyse her halaya iştirak etti, bu kısmı da takdire şayan bir durumdur. O yıllarda oluşan bir koalisyon vardı ve Berat hocanın deyimiyle “bir cephe mücadelesi” veriliyordu. Şimdilerde yaşadığımız “iki kutuplu” siyasi tavır o dönemlerde oluşmaya başlamıştı; o dönem biz “demokratlar” cephesindeydik, karşı tarafı isimlendirmeyeyim, zira herkes meşrebince bir isim veriyor. Şimdilerde bu cepheleşme devam ediyor fakat cepheler arasında geçişkenlik ve yer değiştirmeler sonucunda geldiğimiz yerde olay bir nefrete indirgendi, artık “AKP/Tayyip Erdoğan Nefreti” belirleyici unsur, nefret ediyorsanız bir taraftasınız, nefret etmiyorsanız diğer tarafta.

2007 ve müteakip senelerde ben “yandaş, yakala, kıç yalayıcısı” gibi ifadeleri çok duydum, bu küfürleri çok yedik. O dönem bu küfürleri Kemalistlerden duyuyorduk ve çok da önemsemiyorduk çünkü “abdestimizden şüphemiz yok”tu. Aradan çok zaman geçti ve o dönemde aldığım tavır konusunda bagajımda hiçbir “keşke” bulunmuyor. O dönem sıradan bir vatandaş ve iyi bir medya okur yazarı olarak elimdeki bilgiler ve edindiğim kanaatler çerçevesinde, her ne tavır aldıysam gururla “yine olsa yine yaparım” diyebiliyorum ve tarihi bir dönemde tarihi kırılmalara destek verdiğimi düşünüyorum. Yani pozisyonumu emanet ettiğim tarihin terazisi önünde haksız çıktığımı düşünmüyorum.

Şimdi 2007’de ve sonrasında duyduğumuz laflarla aynı lafları duyuyoruz fakat işin garibi bu defa o lafları eden insanlar Kemalistler değil, liberallerin bir kısmı. Bu insanlarla o dönem başta bahsettiğim mitinge beraber gittik, birçok şeyi birlikte yaptık ve Kemalistlerin küfürlerini birlikte yedik. Şimdi onlar karşı tarafa geçti bize sövüyor. İlkesel olarak bende bir değişiklik yok, fakat bana yandaş, yalaka vesair diyenlerin bir sorgulama yapmasını tavsiye ediyorum, çünkü bu laflar beni eskitmedi ama o lafları edenler tarihin çöp tenekesindeki marjinaller arasındaki yerlerini çoktan aldı. Bu dilin gideceği yer Sözcü Gazetesi, bilemedin muadili marjinal bir yerdir.

Hasılı, küfürler aynı, sadece küfredenler değişti.

***

Peki ne oldu? Buraya nereden geldik?

Bu yazı ve takip edecek birkaç yazı, Türkiyeli liberaller arasında Gezi ile başlayan ve 17/25 Aralık darbe girişimleri ile derinleşen ayrışmada tutulmuş notların bir dökümüdür. Yazılarda, liberallerin yaşadığı ayrışmayı kendi baktığım yerden değerlendirmeye çalışacağım. Aslında basitçe bir “zaman çizelgesi” yaptım, “benim gördüğüm budur” dedim, haklı olduğumu düşünüyorum ve eğer haksızsam tarih terazisinin adaletine güveniyorum, cümlelerimi teslim ediyorum.

Çözüm Sürecinin Sonlanmasının Anayasal Gelişme Üzerindeki Etkileri

Çözüm Sürecinin başarılı olmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal gelişimi açısından dört önemli etkisi olacaktı. Birincisi, Kürtlere yönelik ayrımcılıkların önemli ölçüde azalması devlet organlarının ve yetkililerinin normatif açıdan onaylanamayacak pek çok faaliyetlerini engellenmiş olacaktı ya da bunları denetime açık hale getirilecekti. İkincisi kamusal hizmetlerin hem içeriği hem de alanı özelikle Kürt vatandaşları merkeze alarak genişleyecekti. Üçüncüsü Doğu ve Güneydoğu’da PKK terör örgütü ve çetesinin güç kullanma potansiyelini önemli ölçüde azaltarak, bölgedeki vatandaşların anayasal haklarından de diğer bölgelerde yaşayanlar kadar yararlanmaları facto olarak sağlanmış olacaktı. Dördüncü olarak Kürt vatandaşlar Türkiye’nin anayasal düzenini koruma ve kendi vatandaşlık haklarına sahip çıkma konularında önemli bir motivasyona/müşevviğe sahip olacaklardı. Böylece hukuki eşitlik ve kamusal hizmete erişim temelinde anayasal devlet idealine yönelik ilerlemeler kaydedilecekti.

Birinci grupta sözü geçen ayrımcılık şüphesiz formel olmaktan çok informel pratikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk devlet yetkilileri güvenmedikleri ya da kendilerini yakın hissetmedikleri Kürt vatandaşlara bazı yasaların uygulamalarında ayrımcılık yapabilmektedirler. Ancak barış sürecinin başarılı olması durumunda şüphesiz bu güvensizlikler ortadan kalkmaya başlayacağı gibi, yapılan ayrımcılıkları denetleyecek siyasi mekanizmaların geliştirilmesi adeta otomatik bir süreç içinde mümkün olacaktı. Ancak şu an böyle bir motivasyonun Türk devlet yetkililerinde olmadığı açıktır.

İkinci grupta bahsedilen kamusal hizmetlerin Çözüm Süreci boyunca geliştiğini zaten biliyoruz. Kamusal hizmetlerin sağlanmasında ana dile getirilen kolaylıklar, Türk kamu hizmeti anlayışında önemli bir ilerlemeyi hali hazırda başardığı iddia edilebilir. Bölgedeki şiddetin kontrol altına alınmasıyla yoğun kamusal alt-yapı yatırımlarının mümkün ve arzu edilir hale geleceği ve bunun, bölge halkını ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal birliğe güçlü bir şekilde bağlayacağını tahmin etmek güç değildir. Şu an bu imkan büyük ölçüde yara almıştır.

Üçüncü grupta bahsi geçen şiddet potansiyelinin denetim altına alınmasının Çözüm Sürecinin en zayıf halkası olduğu ve zamanı geldiğinde de kopuşun buradan başladığı malumdur. Açık hale geldiği üzere, Çözüm Süreci PKK çetesinin şiddet potansiyelini azaltmamış ama artırmıştır. PKK çetesinin şiddet potansiyelinin artması ile devletin gerçekleştirdiği bütün yasal reformların etkinliğinin ve uygulanabilirliğinin PKK çetesinin “iyi niyeti”ne terk edilmiş olduğu gerçeği, reformu destekleyen bizlerin suratına tokat gibi çarpmıştır. Dolayısıyla bu konudaki başarısızlık sadece hükümetin değil ama aynı zamanda Çözüm Sürecini destekleyen bizlerin de önemli bir öngörüsüzlüğü olmuştur.

“Bizler”den söz ederken, devletin egemenliğine karşı gelişen her türlü organize şiddeti ayakta alkışlayan şiddetperest solcuları kastetmiyorum. Ama, benzer bir naiflikle, demokratik açılımın ve hukuki hak tanımaların PKK çetesinin halk desteğini neredeyse otomatik bir şekilde azaltacağına inanan “demokrat”lardan söz ediyorum. Kolektif eylemin mantığı, bize, bu sürecinin neden düşündüğümüz gibi ilerlemediğini açıklamaktadır.

Mancur Olson’un belirttiği üzere, belirli bir çıkar etrafında toplanan sınırlı sayıda üyeye sahip bir grubun organizasyonel yeteneği büyük gruplara göre çok daha güçlüdür. Küçük gruplarda maliyetlerin ve kazançların grup üyeleri arasında dağılımı büyük gruplara göre daha kolay olduğundan, küçük gruplar sayıca üstün olan büyük grupları genellikle kontrol atına alabilmektedir ya da onlardan daha başarılı olabilmektedir. Yani, PKK çetesi ile Kürt halkı arasındaki organizasyonel yetenek farklılığı Kürtlerin isteseler dahi PKK çetesine karşı çıkamayacaklarını belirtiyor. Bu sebeple PKK çetesine karşı halk desteğini alabilmek öncelikle devletin bölgedeki şiddet tekelini kazanmasına bağlı gözüküyor. Zira PKK yöneticileri ile Kürt halkının çıkar ve taleplerinin pek çok yerde ters düştüğü görülmektedir. Öte yandan PKK şiddetine karşı verilen savaş sırasında demokratik ilerlemenin ne derecede sağlanabileceği bizleri düşündüren temel soru olarak kalmaya devam etmektedir.

Dördüncü grupta bahsedilen anayasal hakların Kürtleri de kapsayacak şekilde genişleme imkanını, ancak fiziki şiddetin kontrol altına alınmasına bağlamakla birlikte, bu da, otomatik olarak Türklerle Kürtlerin ulusal bir bütünlük oluşturacağı sonucuna götürmemektedir. Ancak sağlanacak olan anayasal gelişmenin vaad ettiği faydaların, bu türlü bir bütünleşmenin getireceği maliyetleri aştığı ölçüde Kürtlerin anayasal sınırları olan bu ulusal bütünleşmeyi destekleyeceği öngörülebilir. (Aynı kural tersten Türkler için de geçerlidir şüphesiz. Ama bu başka bir yazının konusu) Bu meselenin kolay olmadığı İspanya, İngiltere ve Kanada örneklerinde rahatlıkla görülmektedir. Bu konuda bizlerin üzerinde düşünmesi gereken pek çok muamma bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere anayasal devlet olmanın yazılı bir anayasa yapmakla ya da böyle bir anayasa yapmaya yetecek bilgiye sahip olmakla çok az ilgisi vardır. Anayasal devlet merkezi bir siyasal örgütün belirli bir coğrafyadaki güç kullanma potansiyeline ne ölçüde hakim olduğu ve bu bölgede yaşayanların bu güç kullanımını ne ölçüde özgürlükçü hukuki mekanizmalar vasıtasıyla denetim ve kural altına alabildiğine bağlıdır. Farklı toplumsal grupların anayasal bir devlet kurma yolunda yaşadığı tecrübeler birbirlerinden çok farklı olduğu için, anayasal devletin yokluğunun yarattığı problemlere karşı verdikleri tepkiler de çok farklıdır. Bu sorunların çözümü için elimizde bir rehber bulunmamaktadır. Zira sorunlar belirli bir aklın bilinçli bir yaratımı değildir. Sorunun çözümü de bilinçli bir aklın tek seferde gerçekleştireceği bilinçli bir plana dayalı olmayacaktır. Ancak şüphesiz siyasal ilkelerimiz ve sosyal bilimin yöntemleri bize yardımcı olacaktır.