Ana Sayfa Blog Sayfa 279

Bu Yazım Siz Kötülere

0

Tarih bugünleri yazdığında, kayda geçsin diye yazdım bu yazıyı. İleride çocuklarım, torunlarım sorduğunda hatırlayayım diye… Vicdan sorgulamasına düştüğüm yaşlarda kendime anlatabileyim diye… Tanık olduklarımı unutmayayım, kötüleri kötü anabileyim diye…

Bu yazım siz kötülere; içini karanlık bürümüş, vicdanı çürümüş sizlere…

Önceki gün Ankara’daki iki patlama nasıl da gözünüzün döndüğünün son kanıtı oldu. Anladık sizin için ölümlerin bir sınırı olmadığını. Anladık, Erdoğan ve AK Parti devrilsin diye yapamayacağınız şey olmadığını. Gözü dönmüşlüğünüzün ne kadar dehşet verici olabileceğini, ne kadar kirli oynadığınızı, iki yüzlülüğünüzün bir sınırı olmadığını ve vicdanınızın ne kadar karanlık olduğunu gördük.

Daha fazlasını ve korkuncunu yapabileceğinizi biliyorum. Sizin için tahayyüllümün bir sınırı kalmadı. Bize, hepimize bunlardan çok daha ağır bedeller ödetebileceğinizi tahmin edebiliyorum. Ne var ki inadına meşru olanın yanında duruyorum ve sizin ödeteceğiniz bedel ne kadar ağır olursa olsun, bu ilkeden vazgeçmenin bedelinin hepsinden ve her şeyden çok daha ağır olacağını biliyorum.

Bu nedenle Gezi’deki şiddeti, darbe hayallerini, işgalleri, yağmayı ve küfürleri kabul edemedim. Oradan bir devrim çıkarmaya çalışıp, seçilmiş hükümeti devirme planlarınızı anlamadım. Hele hele, yaptığınızı kendi adınıza değil de hepimiz adına yapıyormuş gibi olan tavrınızı, hepimiz için özgürlük istiyormuş gibi yaptığınız kandırmacanızı sindiremedim. Dolayısıyla, siz istediğiniz kadar şiddete bulaşın, sokak darbesi yapmaya kalkın, kendinizi iktidar sanın; ben inadına şiddet değil, protesto hakkının, darbe değil sandığın ve kendini iktidar sanan devrim aşıklarının değil seçilmiş meşru hükümetin yanında durdum.

Bu nedenle, 17-25 Aralık’ın yalnızca “yolsuzluk”la mücadele eden “dürüst” savcı ve polislerin işi olmadığını gördüm. Ülke hiçbir zaman hukuk devleti olamamışken, hukuk devleti nutuklarınızdan sıkıldım. “Yolsuzluk, yolsuzluk” diye çığlıklar atarken, cemaat-paralel yapı dendiğinde kafanız yukarıda, ıslık çalmanızı, buna tek bir laf edememenizi görmezden gelemedim. Siz istediğiniz kadar kendinizi kandırın; ben devletin her kademesine sinsice çöreklenmiş ve ulaşamayacağım bir derin örgütün karşısında, doğrudur, bu örgütle giriştiği mücadelede, daha önceki hatası ne olursa olsun, meşru hükümetin yanında durdum.

Bu nedenle, iki yılı geçen bir sürede hiç kimse ölmüyorken, Barış Süreci’nin devamı için ağzınızı açıp tek bir olumlu cümle etmemenizi anlayamadım. Barış süreci devam etsin diye uğraşan, didinen, fedakarlık eden samimi kesimlere ufacık bir desteğinizi görmedim. Kendinizi barış filozofu ilan edip, PKK’ya silah bırakmasının dezavantajlarını anlatmanızı kabul edemedim. Barış Süreci bozulduğunda ise “Neden! Neden!” diye attığınız çığlıklarınızdan ve iki yüzlülüğünden tiksindim. İnsanların öldürülmelerini lanetleyemeyen, hayat hakkını koşulsuz savunamayan stratejik söylemlerinizden nefret ettim. Dolayısıyla, barış devam etsin diye ağzını açıp tek bir olumlu laf etmemiş ama şimdi barış çığırtkanlığı yapan ikiyüzlülerin yanında değil, barış için siyasi risk almış ve elini taşın altına koymuş, hiç değilse iki yıl insanların ölmesine engel olmuş meşru hükümetin yanında durdum.

Bu nedenle, şimdi,

PKK’ya göz kırpan ve aleni faaliyetlerine rağmen “terör” yaptığını söyleyemeyen, için için bundan keyif alan tavrınıza;

Hükümet diye tutturup tek bir defa cemaat diyemeyişinize, hiç böyle bir şey yokmuş gibi davranmanıza ve “yarım ağızla” da olsa bir eleştiri yapamayışınıza;

Hürriyet’in camlarına “geçmiş olsuna” giden, ancak Fırat Sımpil’i, Yasin Börü’yü ve diğer onlarcasını, onca asker ve polisi görmezden gelen, sadece sizin için kullanışlı ölümleri kutsayan zihniyetinize;

Her fırsatı şiddete çevirmek isteyişinize, henüz yanınızda bombalar patlamış ve insanlar ölmüşken, fırsat bu fırsat polis arabası taşlamanıza, saniyesinde katili belirleyen hasta aklınıza;

“Katil Erdoğan”, “Katil AKP” diye bağırırken onlara oy vermiş milyonları hiçe saymanıza;

Ahlakçılığın zirvesine çıkıp ilk fırsatta ölenler üzerinden baraj aşmaya çalışmanıza;

Sürekli konuşup hiçbir şey dinlemeyişinize, soruları duymayışınıza ama sürekli cevap vermenize;

Yalan, çarpıtma ve iftiralarınıza ve hepimizi felakete sürükleyen korkunç gözü karalığınıza karşı,

“meşru” olanın yanında duruyorum. Sizin kadar gözü dönmüşçesine, sizin kadar cesurca, en az sizin kötülüklerin yanında durduğunuz kadar güçlü şekilde… Siz meşru olanı dikkate almayı öğrenene kadar hem de… Biliyorum ki, bunu yapmazsam sizin ödeteceğinizden çok daha ağır bedeller ödeyeceğim.

Evet, doğru okudunuz; sizin hakikatlerinize karşı kendi hakikatlerimi söylüyorum ve bunlarla, siz “kötüleri” yargılıyorum. Tıpkı sizin bunu yapmaktan vazgeçmemekte ısrar ettiğiniz gibi…

“Alçaklığın dünkü tarihi”

Bugün işim zor.

Yazmak istediğim yazının alasını Yıldıray Oğur dün yazmış zaten. (Alçaklığın dünkü tarihi) Sadece düşüncelerime değil, duygularıma da bire bir tercüman olmuş. Tembellik etmişsin demenizden korkmasam, alır olduğu gibi koyardım bu köşeye.
Çaresiz aynı şeyleri bir de ben kendi sözlerimle yazacağım. Ama baştan söyleyeyim, zaman zaman intihal kokusu alırsanız, kusura bakmayın.
* * *
Ankara katliamının failini arayan mantıklı insanlar normal olarak şunları düşünürler:
Bu saldırının birinci şüphelisi IŞİD’dir. Daha önce Suruç’ta ve Diyarbakır’da yaptığını bir kez daha tekrar etmek için kuvvetli sebepleri var. IŞİD aylardır PKK’yla savaşıyor. Rusya’nın da işin içine girmesi ve PYD’yle işbirliği sinyalleri vermesi üzerine daha da sıkıştı. Açıklamalarında PKK’nın bütün unsurlarını hedef aldığını zaten açıkça deklare etti. Ayrıca AK Parti’nin ABD’yle birlikte koalisyonda yer alması ve İncirlik’i açması yüzünden Türkiye’yi cezalandıracağını da ne zamandır söyleyip duruyordu.
Suriye ve Esed’le ilişkilerimiz düşünüldüğünde olağan şüphelilerden biri de doğal olarak Suriye muhaberatıdır. Malum daha önce Reyhanlı’da patlayan bomba da onların eseriydi. Şimdi, Başkent’te patlayan bombalarla seçimlerin yapılamaz hale gelmesi ve “yönetilemeyen ülke” tablosu yaratılması tam da Esed’in isteyeceği tablodur.
Olağan şüpheliler listesinin üçüncü sırasına rahatlıkla PKK’yı koyabiliriz.
Özyönetim hevesiyle yola çıkıp bölge halkından yüz bulamayan, askeri olarak da fena halde yenilgiye uğrayan, “tek taraflı ateşkes” aldatmacası da kimse tarafından ciddiye alınmayan örgütün, şiddeti bölge dışına yayarak bu sıkışıklıktan kurtulmayı denemesi kadar akla yakın bir şey olabilir mi? Ve zaten bu stratejiyi daha 15 gün önce Karayılan’ın ağzından deklare etmediler mi? ( “Yarın onlar (Türkiye devleti) şehirlerde daha fazla katliama yönelirlerse o zaman Ölümsüzler Taburu da metropollerde harekete geçer.” Karayılan’ın 28 Eylül’de Özgür Gündem’e verdiği röpörtajdan) Ayrıca, 7 Haziran seçimlerinden bir gün önce Diyarbakır’da patlayan bombanın HDP’nin oylarını 1-2 puan artırdığını herkes gibi onlar da bilmiyor mu? O zaman işe yaramıştı, şimdi neden yeniden denenmesin?
Listenin daha alt sıralarına DHKP-C’yi ya da MLKP’yi de dahil edebiliriz.
Buna karşılık şüpheli listesinde asla yer almayacak biri varsa o da AK Parti ve Erdoğan olur.
Çünkü herkes biir ki bir ülkede böyle büyük bir katliam gerçekleşirse – hele hele seçim arifesiyse- bundan en fazla zarar gören her zaman iktidardaki partidir.
Aklı başında, mantığı işleyen ve durumu anlamaya çalışan her insan böyle düşünür.
Peki, Türkiye’nin “demokrat aydınları” “sol muhalefeti”, akıllarını ve vicdanlarını Gezi’de kaybetmiş ve birer kötü ruha dönüşmüş bilumum muhalif nasıl düşündü Ankara katliamı ertesinde?
Aslında onların bir şey düşünmesine gerek yoktu. Tıpkı Suruç’taki gibi, Diyarbakır’daki gibi, suçlu zaten malumdu onlar için.
Patlama haberini alır almaz klavyelerinin başına oturdular ve katili ilan ettiler: AK Parti ve Erdoğan!
Aynı saatlerde barış güvercinleri Demirtaş da parmağını aynı yöne uzattı ve hükümeti katil ilan etti. Cumartesinden bu yana günde 24 saat, sosyal medya hesaplarından, televizyon kanallarından gazete köşelerinden Türkiye halkını hipnotize etmek istercesine aynı alçak iftirayı yayıyorlar.
En küçük bir kanıta ya istihbarat bilgisine dayanmadan, en basit bir akıl yürütmeye bile gerek duymaksızın, bin kere söylersek gerçek sanılır mantığıyla aynı aşağılık suçlamayı tekrarlıyorlar da tekrarlıyorlar.
Hiç şüphe yok artık: Bu kara vicdanlılar, bu ülkenin en tehlikeli düşmanları… Bunlar Ankara’da, Suruç’ta, Diyarbakır’da patlayan bombaların verdiği tahribattan daha fazla tahribat veriyorlar bu ülkeye. Türkiye’yi Suriye’lileştirmek, Irak’laştırmak için uğraşıyorlar. Bombaların yapamadığını yapıyor, terörün bölemediği ülkeyi bölüyorlar.
Yıldıray Oğur iyi yapmış. Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamından dakikalar, saatler sonra yaptıkları, yazdıkları silinip gitmesin diye her birinin adını ve yazdıklarını tek tek yazmış.
Bu gözü dönmüş nefreti, ihaneti tarihe geçirmiş.
O yazıyı bulup okuyun ve o isimleri unutmayın.

Akşam, 13.10.2013

Ankara Katliamı: Ne yapmalı?

10 Ekim’de Ankara’da vuku bulan ve onlarca insanın ölümüne yüzlerce insanın yaralanmasına yol açan saldırı açık ve alçakça bir terör eylemi. Literatürde bu tür eylemlere, “ayrımsız terör”den farklı olarak, “seçici terör” deniyor. Teröristler bu tür eylemlerde belli bir kişiyi veya kesimi hedef alıyor. Onlara zarar vermeyi ve bunun üzerinden çeşitli toplum kesimleri ile devlete mesaj göndermeyi amaçlıyor

Bu alçakça saldırıyı kim niçin gerçekleştirmiş olabilir? Failleri, özellikle perde arkasındaki sorumluları teşhis etmek hayli zor. Muhtemeldir ki eylem birden çok halkaya sahip bir zincirin eseri. Bununla beraber, terör olaylarını analizde takip edilebilecek yöntemler var. Öncelikle faillerin kim olduğuna bakmak gerekir. Canlı bombalar patladıysa bu şahısların kimliğini tespit etmek bize yardımcı olabilir. Ancak, bu durumda dahi kesin hükme varmada ihtiyatlı olmak zorundayız. Eylemi açıkça üstlenen olmadıysa taşeron kullanılma ihtimâli çok fazla. Bu durumda zincirin bir halkasına ulaşılsa dahi diğer halkalarına ulaşmak her zaman garanti değil. İkinci olarak, eylemden kimlerin bir tür fayda sağladığına, kimlerin zarar gördüğüne bakmak icap eder. Onlarca kişinin ölümü mutlaka birilerini gizli gizli de olsa sevindirmiş ve birilerine önleyemeyeceği zararlar vermiş olabilir.

Önce şunu söyleyelim: Terör eylemini hükümetin yaptırdığı, Erdoğan’ın ayarladığı iddiası inandırıcılıktan tamamen uzak. Bu iddia bir akıl tutulmasının işareti. Hükümet istihbarat zaafı olup olmadığı, mitingle ilgili varış ve toplanış mekânlarında gerekli ön tedbirlerin alınıp alınmadığı bakımından sorgulanabilir. Ancak, onu patlamadan sorumlu tutmak akla da mantığa da aykırıdır. Bu tür eylemlerden en büyük manevî zararı görecek olan hükümettir. Her hükümet ülkede asayişin berkemal olmasını, bu tür olayların yaşanmamasını ister.

Canlı bombalar patladıysa bilinen örgütlerin eylem tarihine bakmakta yarar var. İntihar saldırıları PKK’nın da IŞİD’in de sicilinde geniş yer tutuyor. Dolayısıyla, bu iki örgüt olağan şüpheliler arasında. PKK bu tür bir eylemi hükümeti zorda bırakmak, savaş taraftarı göstermek ve yaklaşan genel seçimler öncesinde HDP’ye sempati devşirmek için yapabilir. IŞİD ise bu tür eylemlerde muhtemelen intikam arzusuyla hareket edecektir. IŞİD’e göre Erdoğan kâfir ve Türkiye kâfirlerle işbirliği hâlinde. Koalisyonla birlikte IŞİD mevzilerini ve hedeflerini bombalaması bunun delili. Ayrıca IŞİD Suriye’de çatıştığı, PKK’nın uzantısı ve dolayısıyla HDP’yle de irtibatlı olan PYD’den intikam almak istemiş de olabilir. Bununla beraber bu vahşi terör eyleminde PKK’nın, IŞİD’in veya içlerindeki bazı grupların başkaları tarafından taşeron olarak kullanılmış olması da mümkün. Böyle bir şey varsa bu örgütlerden daha büyük bir güç, muhtemelen bir yabancı istihbarat teşkilâtı, devrede demektir. O kadar ki, bu teşkilâtlar PKK’ya ve IŞİD’e en büyük düşmanlığı gösteren veya olaylarla uzaktan yakından ilgisi yokmuş gibi görünen ülkelerin teşkilâtları dahi olabilir.

Uluslararası arenaya bakıldığında Türkiye’yi istikrarsızlaştıracak, kargaşaya sokacak, etrafıyla ilgilenmeyi bırakıp kabuğuna çekilmeye zorlayacak bu tür olayların bazı ülkeleri mutlu edeceğini görebiliriz. Bu ülkeler arasında kendisinin bölge politikasına ayak direyen Türkiye’yi cezalandırmak istemiş olabilecek ABD’yi, Suriye’deki operasyonlarına Türkiye’nin şiddetli tepki gösterdiği Rusya’yı, bölgedeki emperyal vizyonu Türkiye’ninkiyle çelişen ve çekişen Almanya’yı, bölgesel güç olma ihtirasının önünde Türkiye’yi engel olarak gören İran’ı en başta sayabiliriz. Elbette Suriye’yi de listeye eklemeliyiz. Eğer bu ülkelerden biri müdahilse bombalama eylemi mutlaka dolambaçlı bir yolla tezgâhlanmış, doğrudan risk almak yerine maşa(lar) kullanılmıştır.

Bu alçakça saldırıdan sonra ne yapmalı? Bence olağanüstü hiç bir şey yapılmamalı. Ülkenin rutini bozulmamalı. Devlet olağan istihbarat ve güvenlik faaliyetlerini daha dikkatli ve özenli biçimde gerçekleştirmeye devam etmeli. Toplum tüm kesimleriyle sakin olmalı ve toplumsal gruplar bu olayı birbirlerine düşmanlık duyma gerekçesine çevirmemeli. Bu başarılabilirse müstakbel benzer eylemlerin önü kesilir. Terör saldırılarının toplumun ve devletin dengesini bozamadığını gören karanlık mahfiller bu tür eylemlere girişmeyi zaman ve kaynak israfı olarak görüp vazgeçer. Aşırı paniğe düşülür ve toplum kesimleri birbirine girerse, devlet eylem korkusu yüzünden dış politikasını değiştirir ve içe kapanmayı seçerse benzer saldırılara davetiye çıkartılmış olur.

Yeni Şafak, 13.10.2015

Mehmet Şimşek: Batman’dan Wall Street’e: Bir Türkiye hikâyesi

0

Röportaj: Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi

Batman’ın bir köyünde doğduğunda muhtemelen hayat öyküsünün böyle ilerleyeceğini kimse tahmin edemezdi.

4 yaşında annesini kaybetti. Okuma yazma bilmeyen, tarım işçisi babası onu okuttu.

6 yaşında okula başladığında sadece okuma yazma değil, Türkçe’yi de öğrenecekti.

Öğrenim
hayatı aldığı burslarla ilerledi. İngiltere’de yüksek lisans bursu aldığında kendi ifadesi ile, “oraya gidecek uçak ücretini ödeyecek parası yoktu.”

Fakat tüm bu engeller onu durduramadı, aksine azimle ilerledi.

30’larının ortasında hem Londra, hem New York’ta iş deneyimi olan başarılı bir finans uzmanıydı. 40 yaşında ise Türkiye’nin maliyesi ona emanetti.

Türkiye ekonomisinin başarı hikâyesinin mimarı ekibin bir parçası oldu.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantılarında ona eşlik eden heyette olan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile dünya ekonomisinin merkezlerinden olan Wall Street’te, “Şimdi ve Burada” programı için bir röportaj gerçekleştirdik.
Bir Kürt çocuğunun ilham verici hikâyesini konuştuk. Türkiye ve dünya ekonomisinin durumunu ve beklentileri sorduk.

Size güç veren neydi?

Mehmet Şimşek:Her şeyin başında insan inanacak. Yani hedefler koyacak inançlı olacak ve başarmak için de çalışacak. Yani eğer hani düşünebiliyor musunuz? Yani bir valizle resmen ben New York’a gelmişim ve ondan sonra da bu süreçlerden geçmişim. Tamamen bu biraz cesaret ve inanç meselesi. Disiplin meselesi. Ve çalışma meselesi. Düşünebiliyor musunuz Türkiye’de bir dağ köyünde geçimlik tarım yapan bir aileden geliyorum annem babam okuma yazma bilmiyorlar tek kelime Türkçe bilmiyorlar. Böyle bir aileden geliyorsunuz ve bugün Türkiye gibi dünyanın önde gelen ekonomilerinden birinde maliye bakanısınız. Ben bunun aslında Türkiye’deki fırsat eşitliğine bağlıyorum. Yani hani olmaz demek lazım. Başarmak için sadece doğruları yapmak lazım. Çalışmak ve çabalamak lazım ve inanmak gerekiyor. Ben ve benim çoban olma ihtimalimle buralarda gelip çalışıp veya Türkiye’de maliye bakanı olmamın arasında herhalde milyon fark vardı. Çoban olmam o şartların sonucu olurdu, o ihtimal yüksek olurdu. Ama onun yerine bugün eğer dediğim gibi çalışarak ve belli noktalara gelebiliyorsanız aslında hem Türkiye’deki fırsat eşitliğini gösteriyor ve hem de tabii ki çalışmanın azmin de sonuç verdiğini gösteriyor.

Batman’da biraz önce tarif ettiğiniz şartlarda çıkan bir Kürt çocuğun başarı hikâyesini anlattınız ve bunu fırsat eşitliğine yordunuz ve fırsat eşitliğinin Türkiye’de son on yılda artarak geliştiğini söylemek mümkün mü?

Mehmet Şimşek: Fırsat eşitliğinin temelinde eğitim var. Yani başarıyı da başarıda da belirleyici olan eğitim imkânıdır. Türkiye’de AK Parti hükümetleri döneminde eğitim bütçeden en yüksek pay alan olmuştur. Eskiden en çok parayı biz milli savunmaya harcıyorduk. Eğitim o sıralamalarda çok aşağıdaydı. AK Parti hükümetleri döneminde eğitime harcanan para bütçede ilk sıraya yükseldi. Bakın bu sene için konuşayım yaklaşık 90 milyar yani eski para ile 90 katrilyonu biz eğitime harcayacağız. Bu Türkiye’de topladığımız bütün vergi gelirlerinin yüzde 23’üne denk geliyor. Bu, çok önemli bir konu. Çünkü siz insanlara eğitim fırsatı verirseniz, o insanlar sadece Batman’da değil, sadece Bayburt’ta değil, sadece Kırklareli’de değil dünyanın herhangi bir merkezinde çalışabilirler, üretebilirler başarılı olabilirler. Ülkelerine ailelerine kendi toplumlarına katkıda bulunabilirler. Dolayısıyla bizim dönemde yani benim çocukluğumda bizim köyden birilerinin çıkıp okuması çok istisnai bir durumdu yani tek tük bir veya iki kişi üç kişi üniversiteye gitme fırsatı bulabiliyordu. Çünkü imkân yok fırsat yok ama bugün isteyen herkese hükümetlerimiz döneminde burs kredi bedava kitap bedava üniversite harç yok çok ciddi imkânlar sunuyoruz. Yeter ki insanlar inansınlar çabalasınlar inansınlar okumak istesinler. Bu Türkiye’nin önünü açıyor bakın. 18 milyon öğrenci bu hafta eğitime başladı. 18 milyon öğrenci demek Avrupa’nın nüfus açısından en büyük ülkelerinden biri demek. Yani biz henüz fırsatı kaçırmadık. 18 milyon öğrenci ortalama 14-15 yıl eğitim alacaklar halbuki AK Parti hükümetlerinden önce 25 üstü nüfusun ortalama okulda geçirdiği süre 5.5 yıldı.

Fırsat eşitliğinin bir de başka bir boyutu var Kürt meselesi. Siz Kürt bir bakansınız bu, mesela son dönemde yaşanan çatışmalar ve aynı zamanda barış sürecini düşünerek neler söyleyebilirsiniz?

Mehmet Şimşek: Tabii uzun yıllar Türkiye’de bir red-inkâr siyaseti vardı. AK Parti ile biz bu red ve inkâr siyasetine son verdik. Biz Türkiye’nin bütün etnik farklılıklarını inanç farklılıklarını bir tehdit olarak değil bir zenginlik olarak görüyoruz. Yani bir insanın Türk olması Kürt olması Arap olması veya Sünni olması veya Alevi olması veya başka bir inanç grubuna mensup olması onu farklılaştırmaması lazım. Tam aksine Türkiye bütün bunları AK Parti  hükümetleri döneminde bir zenginlik olarak görmeye başladı. Bu çok önemli bir konu. Şimdi Kürt meselesini aslında biz çözmek için samimi bir şekilde gereken birçok reformu yaptık adımı attık. Ret ve inkâr siyasetine son verdik. Bütün o sınırlamaları o kısıtlamaları kaldırdık. Yani bir birey olarak, bir Kürd’ün kendi etnik kültürel siyasi anlamda her türlü hak ve hukukunun temellerini sağlamlaştırdık, Kürt meselesini kardeşlik hukuku içerisinde temel hak ve özgürlüklerini arttırarak demokrasi standartlarını iyileştirerek çözme çabasına girdik. Şimdi eğer terör örgütünün problemi Kütlerin hakkı hukuku olsaydı o zaman bu silahların bırakılması lazımdı. Çünkü hak hukuk ve özgürlükler anlamında demokrasinin standartlar anlamında Türkiye’de çok ciddi gelişmeler oldu. Bölgeye inanılmaz yatırımlar yaptık. Yani sadece özgürlükleri büyütmedik arttırmadık ekmeği de büyüttük yani hem ekmeği işi aşı hem özgürlükleri arttırdık. Şimdi ne beklersiniz o sürecin takdir edilmesini ve buna uygun davranmasını beklersiniz. Tam aksine bu süreci istismar ettiler ve bu süreci tıkamak için bozmak için her tülü yola başvurdular. Doğu ve Güneydoğu’da bu süreçten nemalanıp neredeyse bir paralel devlet yapılanmasına gittiler. Şimdi dünyanın hangi demokrasisinde hangi medeni ülkesinde Amerika’da İngiltere’de Avrupa’da nerede, böyle bir yapıya izin verilir. Yani eli silahlı eşkıyaya hangi ülke izin veriyor? Hangi ülke? Geçmişteki travmaları ben anlıyorum. Türkiye’nin red ve inkâr siyasetini güttüğü dönemlerde hakikaten yanlış şeyler yapılmış. Ama AK Parti geldi, bunları elinin tersiyle itti, bunları düzeltti hatta geçmişte yaşanan travmaları bir rehabilitasyona tabi tuttu. Mesela terörün, 90’lı yılların, bazı mağduriyetlerini tazmin yoluna gittik. O dönemde bir şekilde maddi kayıplara uğramış olanların maddi kayıplarını telafi ettik. Tazminatlar ödedik…

Türkiye’nin aslında bütün bu zenginliklerinin takdir edilmesi lazım. Türkiye’nin geldiği noktanın da takdir edilmesi lazım. Düşünebiliyor musunuz bir nesil önce, yani ben çok yaşlı sayılmam, mesela ablalarımın hiçbir tanesi okula gidememiş, çünkü o dönemde köyden birilerini köyün dışına okula göndermek imkânsız. Ama bugün ablalarımın, abilerimin çocukları yani yeğenlerimin hemen hemen tamamı üniversite okuyor, iyi eğitim görüyor. Türkiye’de hızlı bir değişim var. Türkiye hızla gelişiyor, ümitsiz olmamak lazım. Çünkü eğer Türkiye insan stokunu yani beşeri sermayesini iyi geliştirirse, beşeri sermayenin kalitesi yani insanların iyi eğitimli olması, meslek sahibi olması sağlanırsa Türkiye’nin önü açıktır. Türkiye’nin rekabet gücü yüksek olur. Bakın AK Partinin farkı burada anlaşılacak. Biz zorunlu eğitimi 12 yıla çıkardık. Eğitimin önündeki bütün engelleri maddi manevi kaldırdık. Yani sadece maddi engelleri kaldırmadık, manevi engelleri de kaldırdık. Mesela, başörtüsü önemli bir sorundu. Şimdi AK Parti eğitimin önünü açarak, bütçeden en fazla parayı eğitime kaydırarak, aslında Türkiye’nin önümüzdeki 40-50 yıllık geleceğini şekillendiriyor, temellerini sağlamlaştırıyor ve geleceğe ilişkin iyi olmak için birçok sebep veriyor.

Sözcü gazetesi bir manşeti ile sizin de aralarında bulunduğunuz birçok AK Partili bakanı gazeteciyi hedef aldı. Kürt kimliğiniz nedeni ile size bu şekilde saldırdı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Mehmet Şimşek: Aslında söylenecek çok fazla bir şey yok. Yani insanların etnik kökenine bakarak insanların ne bileyim inançlarına bakarak geldiği yere bakarak rengine yani teninin rengine bakılarak konuştuğu dile bakılarak birtakım sıfatlarla yaftalanması kadar bir alçaklık olamaz. Çünkü bunlar cahiliye dönemi alışkanlıkları. Açık ve net olarak konuşayım. Biz her şeyden önce insanız.  Ve bütün farklılıklar bizi aslında üstün kılmıyor. Bizi üstün kılan tek şey bizim insanlığımızdır. Bizim insanlara faydalı hizmetler yapmamızdır. Yani hani üstünlük takvadadır deniliyor ya öyle yani gerçekten öyle.  Önemli olan geriye hoş bir seda bırakıp bırakmadığınız. Ben bu güzel ülkeme milletime toplumuma köyüme ilime memleketime Türkiye’nin herhangi bir karışında yapılan bir yatırımda bir hizmette katkım varsa ben en mutlu insanım. Onun için ben o türden yaftalamaları o türden kategorize edilmeleri pek kaale almadım bugüne kadar. Ama tabii ki Cumhurbaşkanı’nın kastı şuydu. Herkesin teröre karşı tavır koyması lazım. Herkesin Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda Türkiye’nin geleceği söz konusu olduğunda bir ve beraber olması. Türkiye’nin menfaatlerinin gözetilmesi noktasında kastettiği millilik oydu. E şimdi teröre karşı bir duruş sergilememek bu ülkeye yapılacak en büyük haksızlıktır. Çünkü bu ülke ne bu terörü hak ediyor ne de başka türlü bir değerlendirmeyi hak ediyor. AK Partinin bence en önemli farkı da bu konularda risk alması ciddi siyasi sermaye yatırması ve bu sorunların çözümüne çok büyük katkıların olması. Şimdi Cumhurbaşkanımıza etmedikleri laflar kalmıyor. Halbuki büyük siyasi risk alıp Kürt meselesinin bakın çözümü noktasında temel hak ve özgürlüklerinin arttırılması demokratik standartlarının iyileştirilmesi noktasında en büyük en güçlü iradeyi gösteren sayın Cumhurbaşkanımızdır. Kendisine de büyük haksızlık yapılıyor. Bugün gelinen noktada terör örgütü ve yandaşları samimi olsalardı bugün böyle bir sorun olmayacaktı. Niye? Çünkü Türkiye sorunlarını diyalogla kardeşlik hukuku içerisinde çözme iradesini ortaya koymuştur. Çevremizde bunu yapabilen var mı? Yani kardeşlik hukuku içerisinde hak ve özgürlükler noktasında temelinde sorun çözme çabasında olan var mı? Irak’ta var mı? Suriye’de var mı? Şuralardan ders alalım. Şu güzelim ülkemizin şu güzelim Türkiyemizin kadrini kıymetini bilelim. O nedenle bunu en çok ben hissediyorum. Çünkü birinci elden görüyorum. Nereden nereye geldiğimiz ortada. Sorunlarımız hâlâ olabilir. Ama bu sorunları hep birlikte kardeşlik  hukuku içerisinde çözebiliriz.

Siz bir yandan Türkiye’ye, Türkiye’nin küresel ekonomideki entegrasyonunda çok önemli rol oynayan ekibin bir parçasısınız. O dönemde, TR’nin son 10 yıllık ekonomik başarısının mimarlarından bir tanesisiniz. Bir yandan da bu küresel sistemle, küresel ekonomiyle de zaman zaman fikir ayrılıklarınız oldu süreç içinde değil mi? Bunları biraz anlatabilmeniz mümkün mü bize?

Mehmet Şimşek: Tabii TR bir ada değil. Ve dolayısıyla biz Türkiye’deki ekonomi, politika çerçevesini oluştururken bir ada gibi yaklaşamayız. Yani biz küresel finansal sisteme ciddi bir şekilde entegre olmuş, dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz. Ama TR dünya ekonomisi içinde nispeten küçük bir ekonomi. Nispeten söylüyorum, göreceli olarak. Dünya ekonomik gelirinden AK Parti hükümetleri öncesi %0,6-0,7 bir payımız vardı. Şimdi %1,1’lik bir payımız var. Ama %1 pay küresel ekonomide küçük sayılır. Küçük bir oyuncu sayılırsınız. Türkiye aynı zamanda nispeten küçük bir ekonomi değil, aynı zamanda Türkiye açık bir ekonomi.  Küresel sisteme entegre olmuş bir ekonomi ve aynı zamanda açık veren bir ekonomi. Bu nedenle dönem dönem Türkiye’de bazı tartışmalar yaşanıyor. Fakat tartışmalarda bahsettiğim bir iki hususun altını çizdim. Bunları dikkate almamız lazım. Yani Türkiye’nin küresel sisteme, küresel ekonomiye, finans sistemine ciddi bir şekilde entegre olduğu açık. Kaynak ihtiyacımız da açık. O zaman da küresel finans sisteminin kurallarını da gözetmemiz gerekiyor. Ve her ne kadar biz bağımsız bir devletsek de politika çerçevesini oluştururken bu hususların dikkate alınması gerekiyor. Bugün AB’de bağımsız ülkeler var. Ama birçok alanda hükümranlık Brüksel’de toplanmış durumda. Türkiye tabii küresel finans sistemiyle olan ilişkilerinde bu boyutlarda değil. Ama yine de bizim rasyonel, pragmatik bir politika çerçevesinde devam ettirmemiz gerekiyor. Dolayısıyla çatışmadan çok zaman zaman bazı konularda fikir ayrılıkları var. Bu hususları dikkate aldığımızda sorun yok. Önemli olan TR’nin refahının daha da yükseltilmesi. Türkiye’nin kazanımlarının üzerine daha büyüğünün, daha çoğunun inşa edilmesi. Aslında Türkiye son 13 yılda önemli kazanımlar elde etti. Kime sorarsanız sorun, objektif bir gözle bakıldığı zaman bu kurdaki yükselişe rağmen, kişi başına gelirin dolar bazında 3’e katlandığı bir ülke. 3400 dolardan 9000 doların hâlâ üzerindeyiz. Yani bu son şeye rağmen, kurdaki liradaki değer kaybına rağmen. Satın alma gücü paritesiyle Türkiye bugün kişi başına milli gelirini 8000 dolardan neredeyse 18000 doların 19000 doların üzerine çıkarmış bir ülke. Dolayısıyla bu dönemi biz iyi geçirdik. Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir AB ortalamasının %30’u. Şimdi %54’ü 55’i civarı. E bu az değil yani. Bu dönemde bir ara kapatma anlamında büyük bir başarı var. E tabii ki daha sıkıntılı bir dönem yaşanıyor şu anda. Yani gelişmekte olan ülkelere ilişkin kaygılar var. Büyümeye ilişkin küresel büyüme ama daha çok gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomilere ilişkin endişeler var. Bunları tabii dikkate almamız lazım. O nedenle de rasyonel politika zeminini gözetmemiz lazım.

Türkiye’ye dair nasıl bir algı var?

Mehmet Şimşek: Tabii genel anlamda gelişmekte olan ülkelere ilişkin beklentilerde bir kötüleşme var. Türkiye de o kategoride değerlendiriliyor. Dolayısıyla birtakım tereddütler olduğu açık. Şimdi bizim işimiz bu tereddütleri kalıcı bir şekilde gidermek. Aslında Türkiye birçok gelişmekte olan ülkeye göre daha sağlam. Bugün Brezilya’nın bütçe açığının milli gelire oranı %8. Yani borcunun milli gelire oranı %70’in üzerine çıkmış durumda. Brezilya küçülüyor. Büyüme yok. Rusya’da büyüme yok. Oysa Türkiye, bütün bu içerdeki ve bölgedeki jeopolitik gerilimlere, içerdeki siyasi belirsizliğe rağmen büyüyen bir ülke. Mali disiplini korumuş bir ülke. Yani o anlamda Türkiye’nin temelleri sağlam. Türkiye açısından temelde bir bozulma yok. Tabii siyasi belirsizlik endişelerin temel kaynağı bunu görmemiz lazım. O nedenle bir an önce Türkiye’nin tekrar güçlü bir hükümeti siyasi istikrarı yakalayıp o bizim geçen sene bu senenin  başında sayın başbakanımızın açıkladığı çok kapsamlı bir yapısal dönüşüm bir reform programını uygulamaya koymamız lazım. Çünkü artık bu tür dönemlerde ülkelerin birbirilerinden farklılaşabilmesi yatırımcı gözünde Türkiye’nin farklı bir kategoride değerlendirilebilmesi  için tek yol var o da reformdur. Yani doğru politikalar ve reformlardır.

Şimdi bizim çok kapsamlı bir reform programımız var yani Türkiye’nin 2023 vizyonuna yönelik onu başarmaya yönelik ciddi yapısal dönüşüm içeren ve Türkiye’yi çok daha yüksek büyüme patikasına oturtacak bir reform programımız var. Yani kaynak ihtiyacımız olduğuna göre o zaman bu küresel finans sisteminin bir parçası olarak bir ada olarak değil bir parçası olarak düşünüp orda rasyonel zemini korumamız lazım. Burada özellikle cari açık varken bir bütçe açığına bizim tolere etmemiz lazım. Onu makul düzeyde tutmamız lazım. Bankacılık sisteminin sağlamlığı Türkiye için en büyük kazanımdır.  Bu konuda hani bugüne olan kadar kazanımları koruduğumuz gibi ileriye yönelik de endişeleri giderecek bir çerçevede politika oluşturmamız lazım. Aynı çerçevede cari açığı yönetilebilir kılmak için tasarrufları yüksek  tutmak için bir makro ihtiyati politika çerçevemiz var. Ama en önemli konu Türkiye’nin AK Parti hükümetleri dönemindeki bence en önemli unsur en önemli motoru siyasi istikrar olmuştur. Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Başbakanın reformcu yaklaşımı olmuştur. Yani siyasi istikrar demek reforma zemin demek. İstikrar varsa reform yaparsanız beraberinde refah artışı geliyor…

8.10.2015

 

Gerçeğin çölünden bildiriyorum: Burada kimse kalmamış!

“Diyarbakır’ın mümtaz bir mazhariyeti ve bu mazhariyetiyle övünmek için bir talihi vardır. Yarın doğum yıldönümü yapılacak olan Ziya Gökalp dünya çapında bir mütefekkirdir. Türk ulusuna nur tutan, ışık tutan büyük bir insandır. Diyarbakır onunla ne kadar iftihar etse yeridir.

Sözüme Ziya Gökalp’tan başlamaktan elbette bir maksadım vardır. Türk milletine milli bir peygamber olacak kadar büyük bir adamdır. Türklere yol gösteren, hepimizin tabi olması lazım gelen bir mürşittir.

Bol paraları olan bedbahtlar bu memlekette bir Kürtlük davası çıkarmaktadırlar. Bu memlekette ve bütün şarkta Kürt diye bir millet yoktur. Bu bizi parçalamak, lokma lokma yutmak içindir.”

Yukarıdaki sözler 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’nin başına getirilen Cemal Gürsel’in 15 günlük, taptaze bir cumhurbaşkanı iken Diyarbakır’da 25 Ekim 1960 sabahı sarf ettiği sözlerdir. Kah komitenin isminin “milli birlik” komitesi olmasından kah yukarıdaki konuşmanın içeriğinden Türk Siyasi Tarihi’nde korku duygusunun oynadığı rolü anlamak çok da zor olmasa gerek. Keza 12 Eylül’de Kenan Evren de “Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” açıklamasını yaparken “Türk” halkına onların bütünlüğünü korumak için tek çözümün kendilerinde olduğunu; bir sağdan bir soldan asarak dengeyi tutturacaklarını “müjde”lemişti.

“Eski toprak”lar darbe günlerini anlatırlarken ülkenin içinde bulunduğu kaosu ancak askerin durdurabileceğini düşündüklerini; o yüzden de aslında Kenan Evren’e ilk başta güvendiklerini vurgularlar. Bu durum onların torunlarının geleceğinden en az bir 15 yıl çalmış olmalarına yönelik bir özür ya da nedamet içerir mi bilinmez, ama pişmanlığı yansıttığı kesin.  Türkiye Cumhuriyeti, 92 yıllık ömrü boyunca hep korku soludu ve milli birlik ve beraberliği korumak adına belirlediği standartlara uymayanlara nefret kustu. Bu süreç içerisinde büyüyüp resmi tarih dışında hiçbir bilgi ile karşılaşmamış kişilerin yalnızca bilişsel olarak değil duygusal olarak da gerçeklik zeminlerinin en önemli kavramı “güvenlik” oldu. Güvenlik ve “milli birlik” kavramına o kadar büyük önemler yüklediler ki dünyanın ulus-devlet kavramından kopmakta olduğunu, çoğulculuğun Türkiye’ye getirebileceği avantajları ve daha da kötüsü karşı komşularını göremez oldular. Bozulmuş bir gerçeklik algısı ve “Türk’ün Türk’den başka dostu yoktur” paranoyası başarı ile hasıl oldu. Hepimiz bu kişileri tanıdık, bildik. Ağzınızı açıp “Kürt”, “Ermeni” demeye ne zaman başlasanız, ne zaman içinde kırık bir kalp ve Türkçe ile Rum köyünün olduğu hikaye anlatsanız “o dönem”in gerekliliği ve milli birliğin kutsiyeti ile size cevap verdiler.

Ama artık ne olduysa zamanın ruhu değişti ve ülkede bir anda yıllardır görmezden gelinen Kürtler ürediler, Ermeniler peydah oldular, yıllardır pek sevdiğimiz aile dostumuzun aslında Zaza olduğunu öğrendik, son iki yılda şu anda kıymetini daha da fazla anladığımız Çözüm Süreci sayesinde ölümler azaldı, biz de bu ölümleri “haklı” kılmaya çalışan farklılıklarımıza değil de; yıllardır bir arada yaşamamızın hala devam edebilmesinin sebebi olan benzerliklerimize odaklandık.

Olmadı.

Zamanın ruhu ile “bağzı”larının ruhsuzluğu birbirine uymadı.

Tekrar bir iç savaşa sürüklendik, bu sefer terör örgütü ile o terör örgütü ile bağlantılandırılan etnik kökeni birbirinden ayrıştırarak. İşte tam bu noktada Türk Siyasi tarihini an itibariyle etkileyen ve korkarım daha da etkilemeye devam edecek olan gerçeklik algısı bozuk ikinci bir grup ortaya çıktı. Onlar da yıllardır süregelen “güvenlik” takıntısı yerine “demokrasi” kavramını yüceleştirdiler  “Demokrasi olmadan barış olmaz!” dediler ve bu sırada ve uğurda yine yeniden başlayan ölümleri görmezden geldiler. Gerçeklik algıları tıpkı karşı cenahlarında yer alan “güvenlik”çiler gibi geçmişin ceberrut devletine takılı kalmıştı, bilgileri yenileyemediler, katledilen güvenlik güçleri elemanlarının öldürülmelerindeki vahşeti, yolları kesilen ambulansları, sakalları yüzünden Hizbullah damgası yiyen delikanlıları ve Yasin Börü’yü görmediler.

Böylelikle yeni bir cenderenin içinde bulduk kendimizi. Hayırlı, uğurlu olsun. Türkiye siyaseti “milli birlik ve beraberlik” ve “güvenlik” kelimelerine aşırı anlam yükleyip gitgide “Türk’ün Türk’ten başka dostu olduğunu düşünmeyip ırklarına has bir paranoya oluşturanlar ile “demokrasi” kelimesine aşırı anlam yükleyip devletin en temel (belki de tek olması gereken) görevinin kamuyu korumak olduğunu unutup terör olaylarını göremeyenlerin oluşturduğu bir başka grubun arasında sıkıştı kaldı. Her iki taraf da kendi yüceleştirdiği değer yargısının kurbanlarını görmezden geldi, yine kendi yüceleştirdiği değer yargılarının kurbanlarını başka kurbanlar için kullanılabilir metalar haline getirdi.

Bu iki grubun saflarını sıklaştırıp vicdanlarını rafa kaldırdıkları “savaş alanı”nın ortası ise kocaman, bomboş bir çöl. Uğultusunu dinlediğinizde “hiçbir siyasi görüşün insan hayatından önemli olmadığını”, “her bir bireyin biricik, kendi kararlarını alma hakkına sahip olması gerektiğini” ve “ölümler veren ailelerin ölümlerden artık ikrah ettiklerini” duyacaksınız.

Kulak kabartmak da, gerçeği o çöle mahkum etmek de sizin elinizde.

Ateş topu

Ankara’da birçok sivil toplum örgütü ve sendika tarafından organize edilen “Barış ve Demokrasi Mitingi”ne vahşi bir saldırı yapıldı. Mitinge katılanların toplandığı meydanda iki bomba patlatıldı. Çok ağır bir tablo ortaya çıktı. Resmi açıklamalara göre 86 kişi hayatını kaybetti, 186 kişi yaralandı. Ülke, tarihinin en acı günlerinden birini yaşadı. Allah ölenlere rahmet etsin, yaralananlara acil şifalar göndersin, ailelerine sabır ve dayanma gücü versin.

Henüz saldırının nasıl yapıldığı ve failinin kim olduğu açıklığa kavuşturulmuş değil. Ancak kim tarafından ve hangi yöntemle yapılmış olursa olsun bu barbar saldırının milletin tamamına, toplumsal barış ve huzura yönelik bir katliam girişimi olduğu kesin.

Çatışmayı daim kılmak

Sınırlı bilgilere sahibiz. Olağan çok sayıda şüpheli olsa da, daha saldırganların ve arkasındaki güçlerin kimliği teşhis edilmedi. Buna mukabil yine de bu meş’um saldırının altında yatan üç hedefin olduğu söylenebilir: İlki, memleket sathında bir çatışma atmosferini canlı tutmaktır. 5 Haziran Diyarbakır’da ve 20 Temmuz’da Suruç’ta gerçekleştirilen bombalı saldırıların amacı, çözüm sürecini sabote etmek ve bir çatışmanın önünü açmaktı. Maalesef bunda başarı elde edildi. Suruç’un ardından başlayan çatışmalı dönem çok sayıda insanımızın hayatına mal oldu. Ankara Garı’nda patlatılan bomba ise, mevcut çatışma zeminini güçlendirmeyi, çatışmazlığa dair niyet ve ihtimalleri bertaraf etmeyi, çatışma enerjisini büyütmeyi hedefliyor. Böylelikle çatışmanın devamını sağlamak ve Türkiye’yi kanlı bir döngüye mahkûm etmek isteniyor.

İkincisi, seçim sürecini provoke etmektir. Türkiye, seçimlerin yapılabildiği ve seçim sonuçlarına göre iktidar yapısının şekillendiği bir ülke. Sağda-sola atılan bomba atanların ve insanların kanına girenlerin bir gayesi de ülkenin bu demokratik kazanımının altını oymaktır. Seçimin rutininde yapılmasını imkânsız kılmak ve seçimler olsa dahi sonuçlarını meşruiyet sorgulamasına tabi tutmaktır. Ülkedeki etnik, mezhebi ve siyasi fay hatlarını tetikleyerek siyaseti karşıtlıklardan ibaret dar bir alana hapsetmektir.

Haddini bildirmek

Üçüncüsü ise, Türkiye’nin dış politikadaki tercihleriyle ilintilidir. Bugün olan biten herhangi bir gelişme, Suriye’de yaşananlardan bağımsız düşünülemez. Türkiye Suriye siyasetinde gerek bölgesel güçler, gerekse emperyal güçlerle hep bir çekişme içinde oldu. Hedef ve yöntemlerdeki uyuşmazlık Türkiye aleyhine birçok odağı birden harekete geçirdi. Zaman içinde Türkiye’yi zayıflatacak birçok eylem sahneye kondu. Reyhanlı, Diyarbakır ve Suruç’taki katliamlar gibi. Hepsi -bir nevi- Türkiye’ye “haddini bil” diyen eylemlerdi. Ankara’daki alçakça saldırı da bu çerçevede mütalaa edilebilir. Uyarılardan (!) anlamayan Türkiye, bu sefere kalbinden ve çok daha sert bir şekilde vurularak yola getirilmeye çalışılıyor. Başkenti kan gölüne çevrilerek Türkiye çizgisini değiştirmeye zorlanıyor. Kendisine biçilen rolü kabule yanaşmaması halinde başına çok daha büyük belaların sarılacağı mesajı veriliyor.

Zor bir dönemden geçiyor Türkiye. Dışarısı ateş çemberine dönüşmüş durumda. İçeride ise kan ve barut kokusu yükseliyor. Her zamankinden daha fazla siyasi basirete ve makuliyete ihtiyacımız var. Şimdilerde olduğu gibi eğer basiretimiz tutulmaya devam eder ve makuliyet çizgisinden sapmada ısrarcı olursak yaklaşan ateş topu hepimizin üzerinden geçer ve hepimizi yakar. 

Serbestiyet, 10.10.2015

Ankara katliamı, sorumluluk ve sorumsuzluk

Ankara’nın göbeğinde korkunç bir terör saldırısı yaşandı. Öncelikle bu katliamda hayatını kaybedenlere rahmet ve yakınlarına sabır diliyorum.

Henüz kimin veya kimlerin yaptığını bilmiyoruz. Belki ileriki zamanlarda görüntü netleşecek, belki de karanlıkta kalan önceki birçok olaydaki gibi bilemeyeceğiz.

Kötü bir dünyada yaşıyoruz ve pek çok devlet, pek çok örgüt fail olabilir.

Böyle zamanlarda herkesin dikkatli bir dil kullanması, peşinen yargı koyup infaz yapmaması önemli. Özellikle de bu tür dehşet verici olaylardan beklenenin, genellikle bir kaos ve çatışma ortamı oluşturmak olduğunu göz önüne alacak olursak.

Bu tür anlar herkese, özellikle de siyasetçilere ilave bir sorumluluk yükler. Çünkü bu tür saldırılarda onlar sorumsuz ve kışkırtıcı dil kullanırsa, bir sonraki patlama için de zeminin müsait olduğunu göstermiş olur.

Ve yine tam da bu durumlarda kolektif biçimde sorumlu tutum almak, bu tür tezgâhlardan medet umanların elini boşa çıkarır ve “bu ülkede bu yolu kullanmanın zemini yok” dedirtir.

Sorunu alıp oturalım, sineye çekelim demiyorum elbette. Ama bu tür kriz dönemlerinde ilk planda alınması gereken bir tutumdan söz ediyorum ve siyasi olmaktan çok ahlaki bir tutumdan söz ediyorum.

Öylesine sorumlu ve ahlaki bir tutum ki, acıyı unutturmuyor ama onu siyasi tarafgirliğin aracı haline getirmeye de izin vermiyor.

***

Aslında bu defa siyasetçiler önceki bazı terör olaylarıyla kıyaslandığında çok da kötü bir sınav vermediler denebilir.

CHP lideri Kılıçdaroğlu bile, şu ana kadar, önceki bazı açıklamalarına benzer bir dil kullanmadı, Başbakan Davutoğlu ile teröre karşı sorumlu bir tutumla iletişimi sürdürdü.

 Biri hariç: HDP lideri Selahattin Demirtaş.

Siyasetçiler arasında en sorumsuz açıklama onunkiydi. Daha hiçbir şey belli değilken, o acının ortasında provokatif dille şov yaptı. Henüz hiçbir şey belli değilken katilin devlet olduğunu söyleyebildi. Sonrasında da aynı ajitasyonu sürdürdü:

“’Kim AKP’ye, kim bu zihniyete kafa tutarsa biz hepinizi paramparça ederiz ve üstünü de örteriz’ diyorlar… Sen kimsin, nesin? Bizim başbakanımız değilsin doğru, ama bizim bu şekilde anbean günbegün katilimiz olmana da izin vermeyeceğiz… Sen Başbakan bile değilsin. Ülkenin yönetimine zorla el koymuş, darbe yapmış bir kişisiniz.”

Yeni yetme bir siyasi aktivist bu tutumu gösterseydi, o acının ortasında mazur görülebilirdi. Ama ülkeyi yönetmeye aday bir siyasetçiydi böyle konuşan. 

Yine seçici bir duyarlılıktı onunki.

 Ankara’daki katliamın olduğu gün, hamile eşi ve üç yaşındaki çocuğuyla giderken arabasını durduran PKK’lılar tarafından çocuğunun gözleri önünde öldürülen bir polisin cenazesinin kaldırıldığı haberi de vardı.

Ama elbette onun ölümü Demirtaş’ın konuşmasında aynı tondan tek cümlelik bir açıklamayla tüketilmeyi bile hak etmedi, peşinen “katil PKK’dir, üzerine kan sıçramıştır” demesini gerektirmedi.

***

“Mitingle alakalı bir güvenlik zaafı olmadığını düşünüyorum” diyen İçişleri Bakanını eleştirmek ve Türkiye’de neredeyse hiç işletilmeyen bir kuruma işaret ederek onun istifasını istemek meşrudur.

Devlet / Hükümet tabii ki vatandaşının yaşama hakkını korumakla yükümlüdür ve bu açıdan sorumlu tutulabilir ama henüz hiçbir şey belli değilken suçlu ilan etmek, hukuki değil siyasi bir tutumdur.

Doğru tutum, bu kez şaşırtıcı biçimde CHP’nin açıklamasında görülebilir. 

“Bu saldırının hedefinde Türkiye’nin birliği, kardeşliği ve huzuru var. Canımız yansa da, çok öfkeli de olsak, sağduyumuzu korumalıyız” şeklindeki açıklamanın ikinci cümlesi, bu tür terör saldırıları olduğunda alınması gereken ilk ve en sağlıklı tutumu ifade ediyor.

Terör saldırılarının amacına ulaşmaması için herkes sorumlu bir dil kullanmalı. Terörle baş etmeye çalışan diğer toplumların yaptığı gibi.

Bu kötülüğü tertipleyenlerin hevesini kursağında bırakmanın ve bu yolu kullanılamaz hale getirmenin ilk ve en sağlıklı adımı bu.

Serbestiyet, 11.10.2015

Tek Başına İktidar mı Hedefliyorsunuz? O Halde Şunları Yapmayın…

0

1 Kasım erken genel seçimlerine 20 gün kaldı; göz açıp yumuncaya kadar geçecek bir süre. Şimdiden ülkemiz ve milletimiz için hayırlı sonuçlar dileyelim.

Ak Parti 7 Haziran seçimlerinde mümkünse 400, değilse 367 (Anayasayı doğrudan değiştirecek çoğunluk), o da olmazsa 330 (Anayasayı referanduma götürecek çoğunluk), hiç olmazsa 276 (tek başına hükümeti kuracak çoğunluk) milletvekili arzu ediyordu. Ama bunların hiçbiri olmadı, seçimlerde 258 milletvekili ancak çıkarabildi. Oyları %50’den %41’e düştü, tek başına iktidar olamadı. Koalisyon arayışları sonuç vermedi, 4.5 aydır Türkiye istikrarın bozulduğu, belirsizliğin arttığı, buna bağlı olarak döviz kurlarının sıçradığı, makroekonomik göstergelerin bozulduğu ve terörün hortladığı bir süreç yaşıyor. Bir başka deyişle, Ak Parti’nin tek başına iktidara gelememiş olmasından hem parti, hem de Türkiye kaybetti. Nihayet bakıldı ki olmuyor, erken seçim kararı alındı, hayırlı olsun.

Seçimlere kadar iyi bir nefis muhasebesi ve özeleştiri yapılması, herkesin kendisini sorgulaması, nerede hata yapıldığını görmesi, bunun açık yüreklilikle itiraf edilmesi ve bu hataların asla tekrarlanmayacağı mesajının verilmesi gerekiyor. Aksi takdirde 1 Kasım seçimlerinden de arzu edilen bir sonuç alınamayacak, Türkiye patinaj yapmaya devam edecektir.

Bu çerçevede önce 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının doğru okunması gerekiyor. Evet üst üste girdiği 10. seçimden de Ak Parti 1. parti olarak çıkmayı başardı, bu doğru, tebrik ederiz. Ancak burada kalmamak, bir adım ötesine geçmek gerekir. Partinin oyları %50’den %41’e düştü; yüzde dokuzluk bir azalma değil bu, “dokuz yüzde puan”lık bir azalmadır: ellide dokuz puan azalma, yüzde onsekizlik bir azalma demektir. Yani daha önce partiye oy vermiş her beş kişiden biri bu seçimde Ak Partiye oy vermemiş; ya sandığa gitmemiş, ya da başka bir partiye oy vermiştir. Kaba bir tahmine göre sözkonusu dokuzun yarısı HDP’ye oy vermiş (Doğu’daki Kürt oylar kaybedilmiş), kalanın bir kısmı MHP’ye kaymış, önemli bir kısmı da sandığa gitmemiştir.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; bu sonuç, Ak partinin, hükümetin ve Erdoğan’ın yaptığı yanlışların sonucudur; Doğan medyasına, Cihangir tayfasına, dış güçlere vesaire, faturayı başkalarına kesmek sadece kendimizi kandırmak olur. Son seçim hariç, kurulduğu günden bu yana girdiği her seçimde Ak Partiye oy vermiş bir insan olarak, “dost acı söylermiş” babından düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Ciddiye alıp almamak size kalmış; ama “hariçten gazel okumadığımı,” “Erdoğan nefretiyle böyle konuşmadığımı,” “Cihangir tayfasıyla, Doğan medyasıyla” veya “dış mihraklarla” hiç işim olmadığını bilesiniz. Aksine Özal’la başlayan değişim ve dönüşümün taşıyıcısı olarak Ak Parti politikalarını ve Sayın Erdoğan’ı içerde ve dışarıda yazılı ve sözlü ortamlarda, seminer ve konferanslarda hararetle savunmuş, bu uğurda “AKP’nin ve hükümetin adamı” olmakla suçlanmış bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum…

Bence Ak Partinin son seçimlerde ciddi bir oy kaybına uğramasının, büyük çoğunluğu kendi hatalarından kaynaklanan pek çok nedeni vardır. Bunları bir cümlede özetleme gerekirse, şöyle sıralayabiliriz: iktidar sarhoşluğu, güç zehirlenmesi, kendisini iktidara mahkûm, oyları çantada keklik gibi görmesi, gerginlik siyasetinden medet umması, kendisi gibi olmayanları vatan haini gibi gören ayrımcı, dışlayıcı ve ötekileştirici bir dil kullanması, yolsuzluklarla mücadele konusunu siyasi bir mesele haline getirip üstünü örtmeye çalışması, “Paralelle mücadele” meselesinde ölçüyü iyice kaçırıp hukukun dışına çıkması, “kuruların yanında yaşları da” yakması, makam-mevki peşinde koşan bazı kifayetsiz muhterislere rakiplerini “paralelcilik”le (tutturamazsa “paralelcilerle iş yapmak”la, oradan da tutturamazsa “paralelcilerle yeterince mücadele etmemek”le) suçlayarak kariyer yapma, koltuk kapma, ayak kaydırma oyunlarına girme fırsatı sunması, üst düzey atamalarda ehliyet-liyakat ve adaletin bir kenara bırakılarak bölgecilik, hemşehricilik, cemaatçilik, imam-hatipçilik, kayıtsız şartsız itaat ve sadakatin öne çıkarılması, Cumhurbaşkanının parti başkanı gibi miting meydanlarında oy istemesi ve siyasete çok fazla müdahil olması. Bütün bunlar üst üste konduğunda milletin önemli bir kesiminde kayda değer bir tedirginlik meydana gelmiş, “bu adamlar ne yapmaya çalışıyor?” sorusunu sordurtmuştur. Tedirginliğin derecesi bir hayli yüksek olmalı ki, Başbakan faktörüne rağmen, Konya gibi geleneksel oy deposu bir memlekette bile beş yüzde puanlık bir düşüş yaşanmıştır. Nereden bakılırsa bakılsın, ciddiye alınması gereken bir oy ve prestij kaybıdır bu.

Dolayısıyla, yazının başlığında işaret edilen “yapmayın” diyeceğim, yapılmaması gerekenler listesini de esas itibariyle bu cümleden okumak mümkündür. Şayet Ak Parti küstürdüğü seçmeni yeniden kazanmak ve 1 Kasım seçimlerinde tek başına iktidara gelmek istiyorsa, yeniden “fabrika ayarlarına dönmek” zorundadır; değişimci, özgürlükçü, reformcu, kucaklayıcı ve demokrat kimliğiyle yeniden ortaya çıkmak zorundadır.

Şunları Yapmayın…

Bir zamanlar askeri vesayetçi bürokratlarda, Kemalistlerde ve 28 Şubatçılarda görüp de eleştirdiğiniz şeyleri lütfen şimdi kendiniz yapmayın.

Kimseyi size oy vermedi diye, sizi eleştirdi diye, sizin gibi olmadı diye dışlamayın, ötekileştirmeyin, küçümsemeyin, hakaret etmeyin, tehdit etmeyin.

Devlet sırlarını düşmanlarınıza satarken yakaladıklarınız dışında kimseyi “vatan haini” ve “iç düşman” ilan etmeyin. Bunu Kemalistler ve vesayetçi generaller vaktiyle pek yapardı; sizler de o zamanlar “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” muamelesi görürdünüz; şimdi aynısını başkalarına yaparsanız sizin onlardan ne farkınız kalır? Unutmayın, demokrasilerde “iç düşman” olmaz, “suçlu vatandaş” olur. Unutmayın Türkiye’nin “Yeşil Kemalizm”e ihtiyacı yoktur; demokrasiye, hukuk devletine ve özgürlüklere ihtiyacı vardır.

Ak Parti kurulduğu yıllarda “üç Y ile mücadele” için yola çıktığını söylüyordu: Yolsuzluklar, Yasaklar, Yoksulluk. Yasakların kaldırılması ve yoksullukla mücadele konusunda epeyce mesafe alındığı aşikar, bunun için kendilerini tebrik ederiz. Ancak yolsuzlukla mücadele konusunda aynı şeyi söylemek zor. İktidarda kaldıkça ilk yıllardaki görüntü giderek değişti, yolsuzlukla mücadelenin savsaklandığı, bazı suçlamaların üzerine gidilmediği, esasen hukuki bir meseleyi siyasi bir mesele haline getirip üzerinin örtülmeye çalışıldığı bir manzara ortaya çıktı. Bu konuyu daha fazla savsaklamayın, suçlamaların üzerine gidin, yargılanması gerekenlerin yargılanmasının yolunu açın, maşeri vicdanı rahatlatın.

“Palalel yapı” ile mücadele edin, siyasi sorumluluk almadan bürokrasi üzerinden devlet yönetmek isteyenlere pabuç bırakmayın, devlet sırlarını ifşa etmeye kalkanlara göz açtırmayın,.. hepsine amenna; ama bunu hukuk içinde kalarak yapın. En başta bu yapının devletin en kritik mevkilerine yerleşmelerinde en büyük sorumluluğun size ait olduğunu unutmayın. Kendi sebep olduğunuz bir felâketin faturasını başkalarına kesmeyin. Suçlular kimse bulun, yakalayın, adalete teslim edin. Ama “sen de onlardanmışsın, senin de çocuğun onların okuluna gidiyormuş, vaktiyle sen de onların toplantılarına gitmişsin, akrabaların arasında onlardan olanlar da varmış..” gibi, bir hukuk devletinde hiçbir karşılığı olmayan, hukuksuz, gayri adil, insafsız operasyonlar yapmayın. “Bir kavme karşı duyduğunuz öfke sizi adaletten saptırmasın” diyen Kur’an’i uyarıyı unutmayın. Önce aynaya bakın.

Türkiye’ye, kendinize, milletimize, Ümmet-i Muhammed’e bir iyilik yapın, hukuk devletini tesis edin; suçları ve cezaları soyut olarak, kimlerin bundan etkileneceğini önceden bilmeksizin, tanımlayın; o suçu işleyen her kim olursa olsun, yakalayıp cezasını verin, ama adamına göre kanun, adamına göre suç, adamına göre ceza peşinde koşmayın.

“Komşularla sıfır sorun” mottosuyla yola çıktığınız dış politikada nereden nereye geldiğimizi bir kez daha gözden geçirin. Prensipte yüzde yüz haklı olsanız bile, güçler dengesini iyi analiz etmeden, kendi gücünüzü iyi hesaplamadan atacağınız adımların bedelinin çok ağır olabileceğini unutmayın. Nükleer silah, denizaltı, uçak gemisi, güdümlü füze, savaş uçağı ve yazılımları, topyekün savunma sanayi açısından kendinize yeterli hale gelmeden, yaptığınız tehdidin içini dolduracak gücünüz olmadan hem Batıyı hem de Doğuyu aynı anda karşısına alan, tehditkar, başına buyruk bir söylemle hareket etmenin son derece yanlış, tehlikeli, ve sonuçları itibariyle bölgede yaşayan masum insanları mağdur eden bir hareket tarzı olduğunu akıldan çıkarmayın. Mısır’daki askeri darbenin de, Suriye’deki diktatörlük rejimine destek vermenin de, milyonlarca insanın dramının görmezden gelinmesinin de, Türkiye’de terör belasının yeniden hortla(tıl)masının da, Türkiye’nin tek başına bütün dünya sistemine ve uluslararası büyük oyunculara kafa tutmaya kalkmasıyla doğrudan ilişkili olduğunu unutmayın.

Sonuç olarak, Türkiye’nin değişime ihtiyacı var, açılıma ihtiyacı var, demokrasiye ihtiyacı var, hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne ihtiyacı var, yeni bir Anayasaya ihtiyacı var; AB reformlarını ciddiye almaya ihtiyacı var, askeri vesayeti tam anlamıyla bitirecek kurumsal tedbirleri almaya ihtiyacı var, özgürlüklerin önünü açmaya ihtiyacı var, dış dünya ile iyi geçinmeye ihtiyacı var, bölge yeniden dizayn edilirken bölge üzerinde hesapları ve çıkarları olan güçlerin nispeten daha makul olanlarıyla birlikte hareket etmeye ihtiyacı var. Bunları politika haline getirip icraata dökecek değişimci, reformcu, özgürlükçü, kucaklayıcı, barışçı, barıştırıcı, açılımcı, dışa açılmacı, serbest ticaretçi, bölgesel bütünleşmeci, ayrımcılık karşıtı, tabuları ve yasakları kaldırıcı, put kırıcı, devlet eliyle toplum terbiye etmeye kalkmayan, devleti sadece güvenlik ve adaleti sağlayan ve altyapı yatırımları yapan bir hizmet kurumu haline getiren iktidarlara ihtiyacımız var. Ak Parti ne kadar bu çizgiye yeniden döndüğü mesajını verebilirse tek başına iktidara gelme şansını da o oranda artıracaktır. Esas itibariyle Türkiye’yi yönetmeye talip her partinin de sahip olması gereken vizyon budur.

Aziz Sancar ve “milli başarı”

Konu, Prof. Aziz Sancar’ın bu yılın kimya Nobel’ini kazanması. Ama BBC muhabiri o kadar politik ve anlaşılan Türkiye’ye o kadar gıcık ki, Türkiye Prof. Aziz Sancar’ın başarısından pay kapacak diye ödü kopuyor. O yüzden de, “herhalde tam Türk sayılmazsınız, yarı Kürt müsünüz, yoksa yarı Arap mı?” gibilerden münasebetsiz bir soru soruyor.

Aziz Sancar muhabirin niyetini anlıyor ve doğal olarak kızıyor. “Türk’üm. İşte o kadar! ” diye kestirip atıyor.

Tabii, Aziz Bey’in bu cevabı Türkiye’nin o kadar hoşuna gidiyor ki, bugün bizim bütün gazetelerin baş sayfasında bu haber var. Bizden birinin Nobel almasına sevinmek elbette doğal. Ama mesele bu kadar değil gibi… Galiba, bu gibi durumlarda her zaman yapıldığı gibi, onun başarısını milli bir başarı olarak değerlendirip pay çıkarma çabası da var.

Oysa milli başarıların büyük ölçüde tarihe karıştığı bir çağda yaşıyoruz.

Evet, Aziz Sancar Türkiye’de doğmuş; genlerini de, eğitiminin bir bölümünü de buradan almış. Ama akademik çalışmalarını ABD’de sürdürmüş. Mensup olduğu üniversitenin imkânlarından yararlanmış. Kırk yıllık akademik çalışması boyunca muhtemelen farklı milletlerden birçok bilim adamıyla birlikte çalışmış; onlara ilham vermiş, onlardan ilham almış. Bu kırk yıl boyunca kim bilir kaç farklı ülkeden asistanları, takım arkadaşları olmuş…

Dolayısıyla kimse gelin güvey olmasın.

Bu başarı ne Türkiye’nin, ne ABD’nin, ne de North Caroline üniversitesinin, ne de cumhuriyetin başarısıdır; Aziz Sancar’ın bireysel başarısıdır, başka da bir şey değil…

Daha önce de bir vesileyle yazmıştım:

Belki farkındayız, belki değiliz ama globalleşme dediğimiz şey “milli başarı” kavramını ciddi olarak erozyona uğratmış durumda. Artık uluslararası arenada ülkeler değil bireyler ya da takımlar yarışıyor. Rıfat Özbek, moda dünyasında bir Türk olarak değil, bir birey olarak var oluyor. Orhan Pamuk ABD’de bir Türk romancı olduğu için değil, uluslararası edebiyat dünyasının seçkin bir üyesi olduğu için okunuyor. Dünyanın en ünlü üniversitelerinde büyük başarılara imza atan bilim adamlarımız ülkelerini değil, kendilerini temsil ediyorlar yalnızca. Azimleri, yetenekleriyle onlar kazanıyor ya da yeniliyor. Uluslararası yarışmalarda, kazanılan başarıların milli değil, bal gibi bireysel olduğunun en açıkça ortaya alan spor oldu belki de…

Bakın şu futbol takımlarının haline; yabancı isimlerden geçilmiyor. Dünyanın bütün basket takımlarında beyazlar kara civcivlerin arasında kalmış sarı civcivler gibi… Bu takımların başarısını hangi ülkenin hanesine yazacağız? Diyelim Rus antrenörün çalıştırdığı Macar kökenli bir ABD’li sporcunun kazandığı başarıdan hangi ülkeye pay çıkaracağız? Rahmetli Özal örtülü ödenekten bir milyon doları bastırıp Naim Süleymanoğlu’nu almasaydı, o küçük herkül olimpiyat kürsüsüne çıkıp altın madalyayı takarken bizim değil Bulgarların gözleri yaşaracaktı, öyle değil mi?

Peki o zaman nesi “milli” bu başarıların?

Gördüğünüz gibi sonu yok bu işin… Dolayısıyla, Aziz Sancar’ın milliyeti üzerinde dönen polemiklerin de bir anlamı yok.

Ama dar bir perspektiften bakmamak gerektiği kesin:

Belki de milli takımlar hiç olmayacak bundan yirmi otuz yıl sonrasının dünyasında…

Kimse, kendisiyle aynı etnik kökenden gelen insanların kazandıkları bireysel başarılardan pay çıkarmaya, onların başarılarıyla tatmin olmaya, hava atmaya, gurur duymaya kalkmayacak. Başarı, “takım başarısı” olacak çoğunlukla. Ve takımlar giderek daha da kozmopolit hale gelecek.

Akşam, 10.10.2015

Etkili medya nasıl olur?

Kısa aralarla yaşadığımız şu dört seçim Türkiye’ye çok kötü geldi.

Artık açıkça birbirine eklemlenmiş olan iç ve dış muhalefet cephesi açısından, AK Parti’yi ve temsil ettiği toplumsal kesimi yeniden geldiği yere göndermek ve eski statükoyu geri getirmek için belki de son fırsat olabilecek bir zaman dilimiydi bu seçimler süreci… Böyle değerlendirdiler. Bu dönem de kaçırılırsa, ardından gelecek dört-beş yıllık istikrar döneminde, yeni statüko daha da pekişecek, eski statükoyu geri getirme imkanı neredeyse sıfırlanacaktı.

O yüzden de can havliyle saldırdılar. Medyalarıyla, siyasi aktörleriyle, “aydın”larıyla, otonom yapılarıyla, yabancı müttefikleriyle birleşip ellerindeki bütün kozları kullandılar. İlkeli olmak, tutarlılık, mücadele ahlakı gibi bütün kavramları –belki de bir daha hatırlamamak üzere- unutup can havliyle saldırdılar.

Şu son birkaç senede bu ülke, muhalefetin düzeyi açısından tarihinin tanıdığı en düşük seviyeyi gördü.

Ama ne yazık ki kayıp bu kadarla kalmadı. Art arda gelen dört seçim, muhalefetin ahlak tanımayan saldırıları ve gittikçe artan uluslararası kuşatılmışlık hali AK Parti’nin de kimyasını bozdu. Kuşatmayı yarıp ayakta kalmak öylesine hayat memat meselesi olarak algılandı ki, girişilen bu “ölüm kalım savaşı” iktidar çevrelerinde, özellikle de medyada ciddi bir seviye düşüşünü birlikte getirdi.

Şu günlerde bu düşüşün dip yaptığı dönemi yaşıyoruz.

Gazeteler bu kuralsız savaşın ön cephesinde yer alıyor. Her haber karşı cephede gedik açmak için atılmış bir bomba; her yorum karşı cephenin açtığı gediği kapatmak için kurulmuş bir siper sanki…

Birçok tartışma programı, tartışma programı olmaktan çıktı; moderatörün katılımcılara pas attığı, onların da pası gole çevirip muhalefet kalesine soktuğu maçlara dönüştü. Ne bir analiz çabası, ne gerçek anlamda bir polemik var ortalıkta.

Öyle bir gazeteci tipi türedi ki, kendisi dışında hiç kimseyi yeteri kadar “sadık” bulmuyor. AK Parti’ye gözünün üstünde kaşın var diyeni muhalefet cephesine iltihak etmekle suçluyor. Kraldan fazla kralcı bu tipler, her akşam televizyon kanallarında birkaç kişiyi infaz ediyor; kimilerini yazdıkları, kimilerini ise yazmadıkları şeyler üzerinden suçlayıp kara listeye alıyorlar. Kimin defterinin dürüleceğinin, kimin hangi vadede tasfiye edileceğinin televizyon ekranlarından ilan edildiği günler yaşıyoruz.

Dikkatimi çeken bir şey de, kendilerini “devlet”le özdeşleştirip beğenmediklerini “devlet karşıtı” ilan etmeleri… Devlet düşmanlığı, milli olmamak, teröre yardım etmek, kriptoluk yapmak gibi en ağır suçlamaları sanki devletin sahibi kendileriymiş gibi büyük bir rahatlıkla yapabiliyorlar.

* * *

İşin belki de en ironik yanı, bu yeni “gazetecilik tarzı”nın iktidarı güçlendirmek bir yana, tam tersine zarar verir hale gelmesi…

AK Parti’nin iktidar olduktan sonra hissettiği en büyük ihtiyaç, o zamana kadar kamuoyunu avucunun içine almış ve istediği yönde manipüle etmiş olan kartel medyasının karşısında bir alternatif medya yaratmaktı. Bunu yapamadığı takdirde iktidarda kalmasının neredeyse imkânsız olduğunu düşünüyordu ve haklıydı.

Şimdi öyle bir medya var ama ne yazık ki giderek etkisizleşiyor.

Bunda, ortalığı saran “holigan gazeteciler” kadar, bu tür gazeteciği teşvik eden, en azından dur demeyen iktidarın da payı var.

Kendi haline bırakılsa zaten kendi dünya görüşü, siyasi tercihleri ve değerleri itibarıyla iktidarı destekleyecek ama bunu kendi özgün çizgisi ve üslubu içinde yapacak; yeri geldiğinde de yapıcı eleştirileriyle hataları önlemeye çalışacak olan Yeni Medya’nın bağımsız ve kişilikli bir çizgide gelişmesine izin verilmeliydi. Yeni filizlenen bu basın gücünün etkili olabilmesi de, inandırıcı olabilmesi de, olgunlaşıp derinleşebilmesi de buna bağlıydı.

Çok geç mi?

Umalım ki olmasın.

Hele bakalım şu son seçim de geçsin; “ölüm kalım savaşı” atmosferi geride kalsın. Belki o zaman etkili gazete olmanın taraftarlıktan değil; iyi ve doğru habercilikten, doğru analizden, çok sesliliğin getirdiği fikri zenginlikten kaynaklandığı anlaşılır.

Akşam, 08.10.2015