Ana Sayfa Blog Sayfa 281

Liberallerin Yol Ayrımı I: Küfürler Aynı, Küfredenler Değişti

2007’de meydanlardaydık. DSİP’li devrimci arkadaşların organize ettiği, afişlerini (liberaller olarak) bizim bastırdığımız bir miting için Sıhhıye’den Kurtuluş’a kadar, mitinge katılan bir Kayserili esnafın deyimiyle “gomünist gaydasında” slogan atmış, miting meydanında Grup Yorum solistlerinin söylediği Mahsuni Şerif türküleri eşliğinde halay çekmiştik. Berat Özipek Hoca’nın iyi halay “çekemediğini” o miting sayesinde öğrendim mesela, yalnız buna rağmen Berat Hoca neredeyse her halaya iştirak etti, bu kısmı da takdire şayan bir durumdur. O yıllarda oluşan bir koalisyon vardı ve Berat hocanın deyimiyle “bir cephe mücadelesi” veriliyordu. Şimdilerde yaşadığımız “iki kutuplu” siyasi tavır o dönemlerde oluşmaya başlamıştı; o dönem biz “demokratlar” cephesindeydik, karşı tarafı isimlendirmeyeyim, zira herkes meşrebince bir isim veriyor. Şimdilerde bu cepheleşme devam ediyor fakat cepheler arasında geçişkenlik ve yer değiştirmeler sonucunda geldiğimiz yerde olay bir nefrete indirgendi, artık “AKP/Tayyip Erdoğan Nefreti” belirleyici unsur, nefret ediyorsanız bir taraftasınız, nefret etmiyorsanız diğer tarafta.

2007 ve müteakip senelerde ben “yandaş, yakala, kıç yalayıcısı” gibi ifadeleri çok duydum, bu küfürleri çok yedik. O dönem bu küfürleri Kemalistlerden duyuyorduk ve çok da önemsemiyorduk çünkü “abdestimizden şüphemiz yok”tu. Aradan çok zaman geçti ve o dönemde aldığım tavır konusunda bagajımda hiçbir “keşke” bulunmuyor. O dönem sıradan bir vatandaş ve iyi bir medya okur yazarı olarak elimdeki bilgiler ve edindiğim kanaatler çerçevesinde, her ne tavır aldıysam gururla “yine olsa yine yaparım” diyebiliyorum ve tarihi bir dönemde tarihi kırılmalara destek verdiğimi düşünüyorum. Yani pozisyonumu emanet ettiğim tarihin terazisi önünde haksız çıktığımı düşünmüyorum.

Şimdi 2007’de ve sonrasında duyduğumuz laflarla aynı lafları duyuyoruz fakat işin garibi bu defa o lafları eden insanlar Kemalistler değil, liberallerin bir kısmı. Bu insanlarla o dönem başta bahsettiğim mitinge beraber gittik, birçok şeyi birlikte yaptık ve Kemalistlerin küfürlerini birlikte yedik. Şimdi onlar karşı tarafa geçti bize sövüyor. İlkesel olarak bende bir değişiklik yok, fakat bana yandaş, yalaka vesair diyenlerin bir sorgulama yapmasını tavsiye ediyorum, çünkü bu laflar beni eskitmedi ama o lafları edenler tarihin çöp tenekesindeki marjinaller arasındaki yerlerini çoktan aldı. Bu dilin gideceği yer Sözcü Gazetesi, bilemedin muadili marjinal bir yerdir.

Hasılı, küfürler aynı, sadece küfredenler değişti.

***

Peki ne oldu? Buraya nereden geldik?

Bu yazı ve takip edecek birkaç yazı, Türkiyeli liberaller arasında Gezi ile başlayan ve 17/25 Aralık darbe girişimleri ile derinleşen ayrışmada tutulmuş notların bir dökümüdür. Yazılarda, liberallerin yaşadığı ayrışmayı kendi baktığım yerden değerlendirmeye çalışacağım. Aslında basitçe bir “zaman çizelgesi” yaptım, “benim gördüğüm budur” dedim, haklı olduğumu düşünüyorum ve eğer haksızsam tarih terazisinin adaletine güveniyorum, cümlelerimi teslim ediyorum.

Çözüm Sürecinin Sonlanmasının Anayasal Gelişme Üzerindeki Etkileri

Çözüm Sürecinin başarılı olmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal gelişimi açısından dört önemli etkisi olacaktı. Birincisi, Kürtlere yönelik ayrımcılıkların önemli ölçüde azalması devlet organlarının ve yetkililerinin normatif açıdan onaylanamayacak pek çok faaliyetlerini engellenmiş olacaktı ya da bunları denetime açık hale getirilecekti. İkincisi kamusal hizmetlerin hem içeriği hem de alanı özelikle Kürt vatandaşları merkeze alarak genişleyecekti. Üçüncüsü Doğu ve Güneydoğu’da PKK terör örgütü ve çetesinin güç kullanma potansiyelini önemli ölçüde azaltarak, bölgedeki vatandaşların anayasal haklarından de diğer bölgelerde yaşayanlar kadar yararlanmaları facto olarak sağlanmış olacaktı. Dördüncü olarak Kürt vatandaşlar Türkiye’nin anayasal düzenini koruma ve kendi vatandaşlık haklarına sahip çıkma konularında önemli bir motivasyona/müşevviğe sahip olacaklardı. Böylece hukuki eşitlik ve kamusal hizmete erişim temelinde anayasal devlet idealine yönelik ilerlemeler kaydedilecekti.

Birinci grupta sözü geçen ayrımcılık şüphesiz formel olmaktan çok informel pratikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk devlet yetkilileri güvenmedikleri ya da kendilerini yakın hissetmedikleri Kürt vatandaşlara bazı yasaların uygulamalarında ayrımcılık yapabilmektedirler. Ancak barış sürecinin başarılı olması durumunda şüphesiz bu güvensizlikler ortadan kalkmaya başlayacağı gibi, yapılan ayrımcılıkları denetleyecek siyasi mekanizmaların geliştirilmesi adeta otomatik bir süreç içinde mümkün olacaktı. Ancak şu an böyle bir motivasyonun Türk devlet yetkililerinde olmadığı açıktır.

İkinci grupta bahsedilen kamusal hizmetlerin Çözüm Süreci boyunca geliştiğini zaten biliyoruz. Kamusal hizmetlerin sağlanmasında ana dile getirilen kolaylıklar, Türk kamu hizmeti anlayışında önemli bir ilerlemeyi hali hazırda başardığı iddia edilebilir. Bölgedeki şiddetin kontrol altına alınmasıyla yoğun kamusal alt-yapı yatırımlarının mümkün ve arzu edilir hale geleceği ve bunun, bölge halkını ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal birliğe güçlü bir şekilde bağlayacağını tahmin etmek güç değildir. Şu an bu imkan büyük ölçüde yara almıştır.

Üçüncü grupta bahsi geçen şiddet potansiyelinin denetim altına alınmasının Çözüm Sürecinin en zayıf halkası olduğu ve zamanı geldiğinde de kopuşun buradan başladığı malumdur. Açık hale geldiği üzere, Çözüm Süreci PKK çetesinin şiddet potansiyelini azaltmamış ama artırmıştır. PKK çetesinin şiddet potansiyelinin artması ile devletin gerçekleştirdiği bütün yasal reformların etkinliğinin ve uygulanabilirliğinin PKK çetesinin “iyi niyeti”ne terk edilmiş olduğu gerçeği, reformu destekleyen bizlerin suratına tokat gibi çarpmıştır. Dolayısıyla bu konudaki başarısızlık sadece hükümetin değil ama aynı zamanda Çözüm Sürecini destekleyen bizlerin de önemli bir öngörüsüzlüğü olmuştur.

“Bizler”den söz ederken, devletin egemenliğine karşı gelişen her türlü organize şiddeti ayakta alkışlayan şiddetperest solcuları kastetmiyorum. Ama, benzer bir naiflikle, demokratik açılımın ve hukuki hak tanımaların PKK çetesinin halk desteğini neredeyse otomatik bir şekilde azaltacağına inanan “demokrat”lardan söz ediyorum. Kolektif eylemin mantığı, bize, bu sürecinin neden düşündüğümüz gibi ilerlemediğini açıklamaktadır.

Mancur Olson’un belirttiği üzere, belirli bir çıkar etrafında toplanan sınırlı sayıda üyeye sahip bir grubun organizasyonel yeteneği büyük gruplara göre çok daha güçlüdür. Küçük gruplarda maliyetlerin ve kazançların grup üyeleri arasında dağılımı büyük gruplara göre daha kolay olduğundan, küçük gruplar sayıca üstün olan büyük grupları genellikle kontrol atına alabilmektedir ya da onlardan daha başarılı olabilmektedir. Yani, PKK çetesi ile Kürt halkı arasındaki organizasyonel yetenek farklılığı Kürtlerin isteseler dahi PKK çetesine karşı çıkamayacaklarını belirtiyor. Bu sebeple PKK çetesine karşı halk desteğini alabilmek öncelikle devletin bölgedeki şiddet tekelini kazanmasına bağlı gözüküyor. Zira PKK yöneticileri ile Kürt halkının çıkar ve taleplerinin pek çok yerde ters düştüğü görülmektedir. Öte yandan PKK şiddetine karşı verilen savaş sırasında demokratik ilerlemenin ne derecede sağlanabileceği bizleri düşündüren temel soru olarak kalmaya devam etmektedir.

Dördüncü grupta bahsedilen anayasal hakların Kürtleri de kapsayacak şekilde genişleme imkanını, ancak fiziki şiddetin kontrol altına alınmasına bağlamakla birlikte, bu da, otomatik olarak Türklerle Kürtlerin ulusal bir bütünlük oluşturacağı sonucuna götürmemektedir. Ancak sağlanacak olan anayasal gelişmenin vaad ettiği faydaların, bu türlü bir bütünleşmenin getireceği maliyetleri aştığı ölçüde Kürtlerin anayasal sınırları olan bu ulusal bütünleşmeyi destekleyeceği öngörülebilir. (Aynı kural tersten Türkler için de geçerlidir şüphesiz. Ama bu başka bir yazının konusu) Bu meselenin kolay olmadığı İspanya, İngiltere ve Kanada örneklerinde rahatlıkla görülmektedir. Bu konuda bizlerin üzerinde düşünmesi gereken pek çok muamma bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere anayasal devlet olmanın yazılı bir anayasa yapmakla ya da böyle bir anayasa yapmaya yetecek bilgiye sahip olmakla çok az ilgisi vardır. Anayasal devlet merkezi bir siyasal örgütün belirli bir coğrafyadaki güç kullanma potansiyeline ne ölçüde hakim olduğu ve bu bölgede yaşayanların bu güç kullanımını ne ölçüde özgürlükçü hukuki mekanizmalar vasıtasıyla denetim ve kural altına alabildiğine bağlıdır. Farklı toplumsal grupların anayasal bir devlet kurma yolunda yaşadığı tecrübeler birbirlerinden çok farklı olduğu için, anayasal devletin yokluğunun yarattığı problemlere karşı verdikleri tepkiler de çok farklıdır. Bu sorunların çözümü için elimizde bir rehber bulunmamaktadır. Zira sorunlar belirli bir aklın bilinçli bir yaratımı değildir. Sorunun çözümü de bilinçli bir aklın tek seferde gerçekleştireceği bilinçli bir plana dayalı olmayacaktır. Ancak şüphesiz siyasal ilkelerimiz ve sosyal bilimin yöntemleri bize yardımcı olacaktır.

Türkiye Avrupa’yı İşgal Eder mi?

Avrupa telaşta, hatta panikte. Sebebi, Avrupa ülkelerinin resmî deyişiyle, göçmen krizi. Avrupa bu adlandırmayı yaparken, her zamanki benmerkezciliğiyle, göçmenlerin yaşadığı drama değil, kendisinin karşılaştığı soruna işaret ediyor. Bu zavallı insanlar kapısına dayanmasaydı, olan biteni fazla umursamazdı. Ancak, bu mümkün değil. Sayısı her gün artan göçmenler Avrupa ülkelerine doğru yola çıkıyor.

Son insan akımının başlıca sebebi olarak Suriye’deki iç savaş gösteriliyor. Bu doğru. Avrupa, ABD’nin öncülüğünde, Ortadoğu’da yaşanacak krizlerin kendisine hiç ulaşmayacağını veya problem yaratacak çapta ulaşmayacağını sandı. Oysa bu imkânsızdı. Bırakın iletişim ve ulaşımda entegre olmuş zamanımız dünyasını, iki yüz yıl önce benzer şeyler olsa Avrupa yine göç dalgalarıyla karşılaşırdı.

Batı dünyası Suriye sorununda büyük hatalar yaptı. Halkını katleden kanlı bir diktatörün hızla devrilmesi şu anki göç dalgasının ortaya çıkmasını önemi ölçüde engellerdi. Batı bu bakımdan Türkiye’ye de kazık attı. Esad rejiminin hızla yıkılması yolundaki mutabakatı bozdu ve oyalanma yoluna gitti. Esad rejimi birkaç ay içinde çökertilmiş olsaydı iç savaş çıkmaz, çıksa bile bu yıkıcılığa ulaşmazdı. Daha katılımcı bir rejim doğabilir ve milyonlar ülkelerini tek etmek zorunda kalmazdı. Batı’nın bu aymazlığı, miyopluğu, ikiyüzlülüğü ilk ve en büyük zararları Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Suriye’ye komşu ülkelere verdi. Gelinen noktada ise sonuçlar kaçınılmaz olarak Batı’ya taşındı.

Aslında, Türkiye’nin yapması gereken, mültecilerin Avrupa’ya gidiş yollarını açmak. Bu sorunun yükünün en ağır kısmını niçin Türkiye çekmek zorunda kalsın? İki buçuk milyon mülteciyi barındırıyoruz. Miyarlarca dolar harcıyoruz. Bu bizim için bir insanlık ve uygarlık görevi. Batı bu yükleri paylaşma yolunda hiçbir ciddî çaba göstermedi. Ama hem tüm sorumlulukları ve yükleri Türkiye’nin üstüne yıkmaya hem de patron edasıyla Türkiye’yi sorgulamaya çok istekli oldu.

Ağırlaşan mülteci krizine rağmen batı uslanmış da değil. IŞİD belasının da etkisiyle PKK uzantılarına doğrudan ve dolayısıyla PKK’ya dolaylı olarak destek vermekte. Şiddet eylemleri arasında dinî motivasyonlu olanlar ve olmayanlar ayrımı yapmakta. Dinî sebepli/amaçlı teröre şiddet ve hiddetle karşı çıkarken seküler motivasyonlu terörü hoş görmekte, anlayışla karşılamakta, hatta faillerini müttefik olarak kucaklamakta. IŞİD ile kendi mücadelesinde Türkiye’yi taşeron olarak kullanma sevdasında. AK Parti’ye ve Erdoğan’a karşı Batı ülkelerinde yürütülen sistematik karalama kampanyasının önemli sebeplerinden biri bu. O kadar fütursuzlar ki, Türkiye’yi etkisizleştirmek adına ülkemizin parçalanmasını, Suriye’ye dönmesini bile önemsemeyecek, hatta isteyecek kadar gözleri dönmüş. Ancak, onlara bir hatırlatma yapmak isterim. Uzak ihtimal olmakla beraber, Türkiye Suriye’ye dönerse, bu Türkiye’nin Avrupa’yı işgal etmesi ve geçenlerde yazdığım üzere Avrupa’nın esmerleşmesinin öne çekilmesi sonucunu verir. Suriye’ye benzer bir durumun ortaya çıkması buradaki küçük büyük her sorunu Avrupa’ya taşır. En az otuz milyon Türkiyeli Avrupa’ya doğru yola çıkar. Avrupa’nın bazı yerleri kaçınılmaz olarak Türkiyelilerin işgaline uğrar. Ayrıca, Türkiye arada bir set olmaktan çıkınca Güneydeki taşan nüfus çok daha kolayca ve daha hızlı şekilde Avrupa’ya akar.

Avrupa ve Batı, benmerkezciliği ve ikiyüzlülüğü artık bir tarafa atmalı. Daha âdil ve dengeli bir dünya düzenine kendini hazırlamalı. Türkiye hakkında atacağı parçalayıcı ve yıkıcı adımların sonuçlarından birinin bazı bölgelerinin Türkiye’de yaşayan insanların işgaline uğraması ihtimalini hesaba katmalı. Ve bütün bunları çok geç olmadan, iş işten geçmeden yapmalı.

Yeni Şafak, 03.10.2015

Liberalizm Okumaları

Türkiye liberal düşünceyle hayli geç tanıştı. Ülkede istikrarlı bir liberal fikir akımı uzun süre oluşamadı. Osmanlı’da Prens Sebahaddin ve Cavit Bey gibi isimlerle boy gösteren liberalizm filizi, maalesef, fidana ve çınara dönüşemedi. Tek parti döneminde birçok fikir ve akım gibi liberal düşünce de zorbalıkla bastırıldı. M. Kemal liberalizmin ancak sömürge yönetimlerine uygun olduğu kanaatindeydi. 1950’de çok partili hayata dönülünce, liberal düşünce yeniden doğmak için bir fırsat buldu. Bunun en önemli meyvesi İstanbul’da kurulan Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’ydi. Ne yazık ki, ‘Hür Fikirler’ adıyla yaklaşık bir yıl yaşayan bir dergi de yayımlayan Cemiyet kısa ömürlü oldu ve 1950’lerin bugünlere çok benzeyen çalkantılı, doğru okunması zor siyasî ortamında liberaller CHP tarafından önce yanıltıldı sonra yutuldu. Liberal düşüncenin tekrar fikir sahasına çıkması için 1990’ların başında Liberal Düşünce Topluluğu’nun kuruluşuna kadar beklemek gerekti.

İşte bu makûs tarihi ve talihi yüzünden ülkemizde liberal düşünce gerek halk arasında gerekse entelektüel ve akademik çevrelerde hak ettiği ölçüde öğrenilmedi, bilinmedi ve geliştirilmedi. Bilim, fikir, kültür ve sanat hayatında ya hiç varlık gösteremedi ya da hep gerilerde kaldı. On yıllar boyunca kendine liberalim diyen birkaç kişi bile çıkmadı. Temel liberal eserler dilimize aktarılamadı. İnsanlar büyük liberal filozofları okuma ve fikirlerinden yararlanma imkânından mahrum kaldı. İnsanlığın entelektüel birikiminin en önemli kısmına verilen ad olan liberalizm gün ışığına çıkamadı. Şükürler olsun ki, son yirmi yılda bu talihsiz durum değişmeye başladı. Genel olarak liberalizm veya liberal açıdan belli meseleler hakkında telif ve çeviri eserler basılmaya başladı ve bunların sayısı yavaş yavaş da olsa artıyor.

Bu çerçevede, liberalizm hakkında okumak ve bilgisini artırmak isteyenlerin dikkatini iki yeni kitaba dikkat çekmek istiyorum. İlk kitap, Cennet Uslu’nun editörlüğünü yaptığı ‘Liberalizm El Kitabı’ (Kadim Yayınları, 2013). Bir derleme olan bu eserde F. A. Hayek, Alan Ryan, Eric Mack, Gerald Gaus, Jeremy Waldron, Laren E. Lomasky, Jan Narveson, Norman P. Barry, Randy E. Barnett, Charles Larmore, William Galston ve Chandran Kukathas’dan çeviriler yer alıyor. Ülkemizden de değerli liberal akademisyen ve fikir insanı Mustafa Erdoğan’ın bir yazısı kitapta bulunuyor. Uslu’nun ve beraber çalıştığı arkadaşlarının yoğun emeğinin ürünü olan bu derleme, hemen hemen geniş anlamda liberal gelenek içinde yer alan tüm ana çizgiler -yani Amerikan liberalizmi, klasik liberalizm ve anarko-kapitalizm- açısından yazılmış makaleler kapsıyor.

hangi liberalizmİkinci kitap da bir derleme. Yayına ben hazırladım. Adı ‘Hangi Liberalizm?’ (Liberte Yayınevi, 2013). Bu kitap esas itibariyle hem Amerikan liberalleriyle klasik liberaller arasındaki tartışmalar hem de klasik liberalizmin tarihi ve muhtevası hakkında. Tartışmalar Samuel Freeman ile Jason Brennan ve bendeniz arasında. Freeman’ın klasik liberalizme yönelik eleştirilerine kısmen benzer kısmen farklı argümanlarla ben ve Brennan ayrı ayrı cevap veriyoruz. Ayrıca, bu vesileyle, bir Amerikan liberalizmi (eşitlikçi, devletçi, refah devletçi, sosyal liberalizm) eleştirisi de yapıyoruz.

Diğer yazılar ünlü bir klasik liberal ve fikir tarihçisi Ralph Raico, yine tarihçi Steven Davies, Smith-Menger-Hayek geleneğinden iktisatçı akademisyen Steve Horowitz ve siyaset bilimi profesörü David Conway’den. Kitap dikkatli bir okumayla Amerikan liberalizmi ile klasik liberalizm arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları önemli ölçüde kavramaya yeterli. Sanıyorum bu husus Türkiye’de gitgide daha fazla önem kazanacak. Çünkü, sol liberal denen kimseler ile klasik liberaller önümüzdeki yılarda daha fazla ayrışacağa benziyor. Dolayısıyla, bu derleme, popüler medyada liberal etiketi yapıştırılanların orijinal teori açısından ne kadar liberal olduğunu değerlendirmede de bir ölçüt seti sağlıyor denebilir. Son olarak, kitap, aynı zamanda, okuyuculara yazıların kaynakçalarını kullanarak her iki akım hakkında daha çok okuma malzemesine ulaşmak için rehberlik yapacak mahiyette.

Fikir akımlarında ve fikir geliştirmede makalelerin ve kitapların yeri tartışılmaz. Türkiye gibi aşırı politize, siyasî sistemin kurallarının yeterince gelişip oturmadığı, Akdeniz bölgesinin tez canlılık ve kestirmecilik karakter özelliklerinin hemen hemen her insanda yansıdığı, şifahî kültürün yazılı kültürü fazlasıyla bastırdığı bir coğrafyada kalıcı, iz bırakmış, yazılı kaynaklara gitmek, onlardan sabırlı ve soğukkanlı bir çabayla yararlanmak her bakımdan çok mühim.

‘Liberalizm El Kitabı’ ve ‘Hangi Liberalizm?’ tüm meraklı okurlara tavsiye edilmeye değer.

Yeni Şafak, 22.03.2014

Liberalizm – El Kitabı, Editör: Cennet Uslu

Cennet Uslu’nun editörlüğünü yaptığı ve Kadim Yayınlarından çıkanLiberalizm El Kitabı, liberalizm üzerine yazılmış temel ve belli başlı yazıların derlendiği bir çalışma olarak kitapçılarda yerini aldı. 

Liberalizm Türkiye’nin son on yıldır içinden geçmekte olduğu dönüşüm sürecinde liberallerin az olan sayısı ile ters orantılı bir öneme sahip görünüyor. Bunun başlıca sebeplerinden biri hiç kuşku yok ki liberalizmin sahip olduğu köklü ve sağlam fikriyattır. Diğer bir sebep ise Türkiye’de ideolojik ve zorba devlet pratiğinin küçük bir cumhuriyet eliti dışında neredeyse her toplumsal kesimde açtığı derin tahribat ve mağduriyete deva olacak tek merhemin adının özgürlük olmasıdır. Liberalizm nasıl ki, Cumhuriyetin totaliter-otoriter söylemlerinin ve oligarşik yapılarının-kurumlarının çözülmesi ve gayri-meşruiyete düşürülmesinde temel fikrî-felsefî referansları sağladıysa, bundan sonrası için de, yeni oluşturmakta olduğumuz veya oluşturmaya niyet ettiğimiz sosyal-siyasal sözleşmenin ana rehber çizgileri olmak durumundadır. Aksi halde özgür ve demokratik bir toplumun ancak hayalini kurmakla yetiniriz.

İşte tam da böyle bir dönemde liberalizmin ne olduğunu öğrenmek ve liberalizm hakkında daha teferruatlı bir bilgi ve kanata sahip olmak için başvurulabilecek bir el kitabı piyasaya çıktı. Cennet Uslu’nun editörlüğünü yaptığı ve Kadim Yayınlarından çıkan Liberalizm El Kitabı, liberalizm üzerine yazılmış temel ve belli başlı yazıların derlendiği bir çalışma olarak kitapçılarda yerini aldı. Liberalizm El Kitabı sadece akademik camiaya değil, sosyal-siyasal meselelere ilgi duyan ve bu konularda söyleyecek sözü olan herkese hitap edecek bir çalışma olma özelliğine sahip.

 

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ / 1

Cennet Uslu

LİBERALİZM / 11

Friedrich August von Hayek

LİBERALİZME YENİDEN BAKIŞ: TARİHÎ ve FELSEFÎ TEMELLERİ /51

Mustafa Erdoğan

LİBERALİZM / 85

Alan Ryan

KLASİK LİBERALİZM VE LİBERTERYENİZM: ÖZGÜRLÜK GELENEĞİ / 121

Eric Mack ve Gerald F. Gaus

LİBERALİZMİN KURAMSAL TEMELLERİ / 161

Jeremy Waldron

İKİ LİBERALİZM ANLAYIŞI / 195

Loren E. Lomasky

LİBERTERYENİZM / 235

Jan Narveson

YENİ LİBERALİZM / 265

Norman P. Barry

MODERN LİBERTERYENİZMİN AHLÂKÎ TEMELLERİ / 311

Randy E. Barnett

SİYASÎ VE KAPSAMLI LİBERALİZM / 335

Jeremy Waldron

SİYASÎ LİBERALİZM / 363

Charles Larmore

LİBERALİZMİ SAVUNMAK / 393

William Galston

LİBERAL TAKIMADALARI / 419

Chandran Kukathas

“Yerli ve Milli” Meselesi

Biraz açacak olursam:

AK Parti nasıl içeride eski Türkiye’yi tasfiye ederken eski imtiyazlı sınıfların korkusunu ve öfkesini üzerine çektiyse, eski dünya düzenini sorgulayan, değişim taleplerini yüksek sesle ifade eden ve bölgesinde etkili bir aktör olarak siyaset sahnesine çıktığını deklare eden yeni dış politikasıyla da dünyanın imtiyazlıları için tehdit olarak algılanmaya başladı. Sonuç, içerideki ve dışarıdaki “imtiyazlıların” iktidarı devirmek üzere ittifak yapması oldu. Biz bu ittifakın yıkıcı sonuçlarını Gezi’den bu yana bütün önemli politik kavşaklarda, en önemlisi Çözüm Süreci’nde gördük. Yerli bir proje olarak başlayan çözüm süreci, iç ve dış hoşnutsuzlar ittifakının yoğun çabasıyla elimizden kaydı gitti ve “kökü dışarıda” bir süreç haline geldi.

Bu tablo bize, bugün Türkiye’nin hiçbir meselesinin sadece iç mesele olmadığını, bütün meselelerin aynı zamanda bir dış mesele haline geldiğini gösteriyordu. Bu şartlar altında olan bir ülkede Cumhurbaşkanı’nın mevcut saflaşmanın temel karakteristiğini deşifre etmek üzere “yerli ve milli” vurgusu yapması elbette gerekliydi ve yerindeydi.

Ne var ki bu konuşmayı izleyen günlerde “yerli ve milli duruş” nitelemesi olur olmadık yerde, daha doğrusu her yerde ve her fırsatta kullanılır oldu. Beğenilmeyen her demece, muhalif her davranışa, AK Parti’nin politikalarına yönelik her türlü karşı çıkışa “gayrimilli duruş” yaftası asılır oldu.

Nasıl, “Yeni Türkiye” hedefi toplumun farklı kesimlerinin birikimlerini, deneyimlerini birbirine katıp oluşturacakları bir sentez olmaktan çıkarılıp “kadim bir davanın başarısı” ya da “farklı bir medeniyetin inşası” olarak yorumlandıysa, yerli ve milli olma sloganı da bu medeniyet projesinin belkemiği olarak sunulmaya başlandı.

Geçenlerde bir televizyon programında bunun tehlikeli sularda yüzmek olduğunu anlatmaya çalıştım ve şu örneği verdim:

Hatırlarsınız, AK Parti’nin ilk iktidar yıllarında Annan Planı’nın kabulü ya da reddi temelinde bir saflaşma yaşanmıştı. Bu saflaşmanın bir tarafında Denktaş, TSK, MHP, İşçi Partisi, Kıbrıs Rum tarafı ve Yunanistan hükümeti yer alıyordu; diğer tarafında ise AK Parti, ABD, Avrupa Birliği, Soros Vakfı, Açık Toplum Enstitüsü ve Türkiyeli liberal demokratlar…

Yani saflaşma hiç de milli-gayrimilli saflaşması değil; milli sınırları aşan uluslararası bir saflaşmaydı. Ve yine hatırlarsanız, o zamanlar Ret Cephesi Annan Planı’nı savunanlara “Soros’un p…leri” diye saldırır, “milli bir duruş” sergilememekle suçlardı.

Yine, 90’lı yıllarda terörle mücadele adına bölge halkına karşı yapılan ağır zulümler, vahşi katliamlar Türkiyeli demokratlar tarafından uluslararası kamuoyuna taşındığında da çok karşılaşmıştık “milli duruş” uyarılarıyla.

Daha birçok örnek verilebilir. Ama bu kadarı bile gösteriyor ki, olaylar karşısında alınacak tavırda aslolan milli değil, haklı ve adaletli duruştur. Bu duruşun ne olduğuna da her somut durumda tek tek bireyler kendi akıllarına, kendi ilke ve değer sistemlerine göre karar verirler.

“Milli duruş”un neredeyse her zaman iktidarlar tarafından belirlendiğini ve “resmi duruş”un diğer adı olduğunu da göz önüne alırsak, bu sözcüğü ne kadar dikkatli kullanmamız gereği de çıkar ortaya.

Başa dönecek olursak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugünkü siyasi şartlarda “Yerli ve mili duruş” vurgusu yapması doğrudur ama yerli ve milli duruş savunusu, kullanıldığı güncel politik içerikten koparılıp bir dünya görüşü, bir zihniyet kodu haline getirilirse, dönüp geleceğimiz yer kaçınılmaz olarak “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” noktasıdır. Bunu “Müslüman’ın Müslüman’dan başka dostu yoktur” şeklinde de ifade edebilirsiniz, bir şey değişmez…

Aydın Doğan’a yükleneyim derken, Doğan’ın Demirel’i şahit göstermesinden hareketle “zaten ikisi de masondu, bu bir mason dayanışmasıdır” diye haber yapmak tesadüf olabilir mi sizce?

Akşam, 02.10.2015

Gürbüz Özaltınlı – Değişim Sürecinde AKP’nin Olanakları ve Sorumluluğu

Türkiye’de, toplumsal çoğunluğun meşruiyeti üzerinde anlaştığı yeni siyasi merkez nasıl oluşabilir? Merkezin sosyolojik özneleri kimlerdir? Siyasi aktörlerin sorumluluklarını nasıl tanımlayabiliriz? Değişim sürecinin güçlükleri nelerdir?

Bunlar oldukça soyut ve verimli tartışılabilmesi kolay olmayan başlıklar. Somut politikalarla eleştirel ya da onaylayıcı temaslar kurmayan bir söylemin, her meşrepten dinleyicinin haklı bulacağı naif ve sığ bir nasihate dönüşme tuzağına düşmesi mümkün. Buna rağmen, genel çerçeveler üzerinden tartışmanın yararsız olmadığını düşünenlerdenim. Çünkü konuştukça, anlaştığımızı zannettiğimiz soyut çerçeveler üzerine pek de fazla tartışmadığımızı ve aslında zannettiğimiz kadar da uyumlu olmadığımızı fark edebileceğimizi düşünüyorum. Bu fark etme halinin ise, çatışmaların yumuşatılması ve ortak fikri zemin oluşturulabilmesi açısından değerli olduğu kanısındayım.

Toplumsal istikrarı sağlayabilecek güçlü bir siyasi merkezin temel niteliği ne olmalıdır sorusuna “demokratik hukuk normlarına dayanmalıdır” cevabı verildiğinde, – ihmal edilebilir marjinal çevreler dışında- söylem düzeyinde karşı çıkacak taraf bulamayız. Aklı başında hiç kimse, “istikrar, ancak çoğunluğun iradesi güç yoluyla bastırılarak oluşturulabilir” demeyecektir. Ya da azınlığın çoğunluk olma yolları kapatılarak güçlü bir siyasi merkez kurulabileceğini savunmayacaktır. Tam tersine, herkes “demokrasi” fikrine sahip çıkacak; tartışma ışık hızıyla, tarafların birbirlerini “anti-demokratiklikle” suçladığı; iradelerin/ taleplerin/ hakların yok sayılma listelerinin yarıştırıldığı kaba bir polemiğe kayacaktır. Zaten yıllardır olan da budur…

Asıl önemli olan ise şu: Nesnel gözle bakılabildiğinde, çatışan taraflardan hiçbirisinin bu suçlamalarında ve argümanlarında bütünüyle haksız sayılmayacağı görülebilmektedir.

Peki, bunda bir tuhaflık yok mu?

Hayır; şuradan bakarsak bir tuhaflık yok: Taraflar kendi hak ve talepleri dışındaki hak ve talepleri, kendilerininki kadar meşru bulmuyorlar. Yani, kolay gözlenebilir bir “demokratik zihniyet”eksikliğiyle malulüz. Hiçbirimizin kendimizi dışında tutarak, kibirli bir hakem pozuyla toplumun kalan kısmını “otoriter zihniyet”te eşitlemeye hakkımız olmadığı kanısındayım. Bu iki taraflı bir haksızlık olur. Ne biz “demokratik zihniyetin” eşi bulunmaz totemiyiz; ne de bencil otoriter tutum toplumun her köşesine bu kadar eşit dağılmış. Sadece şu basit gerçeğe işaret edebiliriz: İçinde durduğumuz bu dinamik toplum, hiçbir sosyolojik-siyasal yapısıyla bugünden yarına demokratik hukuk normlarına dayalı bir siyasal sistem üretebilecek zihniyete sahip değil. Dolayısıyla toplumun büyük çoğunluğunu tatmin edebilecek bir sistemin inşa edilmesi bir hedef ve bunu hiçbir toplumsal kesim ve siyasi aktör tek başına taşıyacak vasıfları barındırmıyor.

Bu, “sıradan” bir kabul gibi gelebilir. Oysa, samimi olarak benimsendiği oranda, bunun bir “zihinsel devrim” olarak nitelenebileceği kanısındayım.

Bu samimi kabulün, iki can alıcı sonuç üretmesi beklenir düşünce evrenimizde: Birincisi; siyasal demokrasiyi, sadece karşımızdaki zihniyetin engel olduğu ve bileğinin bükülmesiyle ulaşabileceğimiz hemen yanı başımızda duran bir imkân olarak görmekten korunuruz. Demokratikleşmenin, maksimalist zorlamalarla değil, mücadeleyi içeren gerçekçi bir inşa süreciyle elde edilebileceğini anlarız. İkincisi; karşımızdaki bu sürecin imha edilmesi gereken bir düşmanı olmaktan çıkar, ancak karşılıklı haklar tanındıkça birlikte başarabileceğimiz medeni bir rakip tanımına oturur.

2002’de siyasal alana sıçrayan derin bir sosyolojik/kültürel/ekonomik değişim sürecinden geçiyoruz. Bu kısa tarihin bize öğrettiği şey, değişimi geri çevirmeye çalışmanın da; çatışmayı esas alarak tek bir sosyolojik özne ve siyasi aktör üzerinden ilerletmenin de mümkün olmadığıdır. Bu tür zorlamalar toplumsal barışı ve istikrarı sağlayamıyor; tersine “biz” duygusunu tahrip ediyor, gerilimi tırmandırıyor.

Toplumsal çoğunluğun temsiline dayanan, temsil etmediklerinin ise gözünde ölümcül bir tehdit değil meşru bir yönetim olarak tanınan bir siyasal merkezin oluşabilmesinin ancak fiili koalisyon siyasetleriyle sağlanabileceği anlaşılıyor. Koalisyonu, sadece seçimlerin zorunlu kıldığı bir hükümet formülü olarak değil; sosyolojik kesimlerin arasındaki derin kopuş duygusunu kırmayı amaçlayan zorlayıcı işbirliği yöntemleri olarak anlamak gerekiyor.

Tartışmaya çalıştığım siyasi dönüşüme en yatkın, en kabiliyetli hareketin AKP olduğunu söyleyebiliriz.

Birkaç nedenle…

Birincisi; Türkiye’de bütün renkliliğine, iç farklılaşmalarına karşın en büyük sosyolojik küme muhafazakârlar ve bu çoğunluğu temsil etme bakımından AKP rakipsiz. Bu sosyolojiyi dışında bırakan bir siyasi aktörün, askeri vesayetin yıkıldığı bugünün Türkiye’sinde merkezi inşa etme şansı yok. Seçimler sürecinde ve sonrasında zorlanan “yüzde 60 blok” stratejisinin bir “inşa” değil, bir “yıkma”projesi olduğuna kimsenin kolay kolay itiraz edebileceğini sanmıyorum.

“Önce yıkalım, sonrasına bakarız”… Kabul etmek gerekir ki, bu mantıkla yapılan siyasetin, yukarıda tartışmaya çalıştığım uzlaşmacı demokratik inşa siyasetleriyle bir ilişkisi olamaz.

İkincisi; muhafazakâr sosyoloji, laik kesimlerle bir arada yaşamaya, onların varlıklarına ve haklarına çok antrenmanlı ve dolayısıyla açık. Oysa Kemalist rejimin tedrisatından geçmiş; kendisini aydınlanmış, hayatını dini değerler üzerine kuranları ise “geri” kabul eden laik cemaat son derece şaşkın ve hazımsız.

Öte yandan muhafazakâr dünyanın kendisi de katmanlaşıyor ve sekülerleşiyor.

Ayrıca, diğer önemli sosyoloji olarak Kürtlerin kimliği ve hakları konusunda da tanımacı ve esnek. Bu özellikler, siyasi bir aktör olarak AKP’nin kimlik politikalarını aşması ve koalisyoner siyasetlere açılması konusunda elini rahatlatıyor. Dahası, onu buna zorluyor.

Üçüncüsü ve herhalde en önemlisi de; uzlaşmacı ve paylaşmacı siyasetlerle kaybedeceği bir şey olmayan, fakat tersine kuşatılıp yalnızlaştırıldıkça, önünde, elden kaçırabileceği büyük bir tarihi fırsat bulunan tek parti AKP. Varlıklarını siyasi merkezi yıkma üzerine kuran hareketlerle, inşa etme üzerine kuran hareketlerin farklı siyasi rasyonalitelere sahip olduklarını varsaymak yanlış olmaz.

Bu tespitler ikna edici geliyorsa, yenileşmede ve kuşatıcı, kucaklayıcı siyasetlerin üretilmesinde de AKP’nin diğer aktörlere göre daha ağırlıklı bir sorumluluk taşıdığını kabul etmek gerekir.

Kürt sorununda PKK’nın istikrarsızlaştırıcı stratejilerine ve laik duyarlılıkların yıkıcı projelere yakıt sağlamasına ancak böyle karşı durulabilir.

Serbestiyet, 27.09.2015

Ali Bayramoğlu – Sakının…

Ahmet Hakan’a yapılan saldırı tüyler ürperticiydi.
Söze, saldırıyı lanetleyerek ve meslektaşımıza, Ahmet Hakan’a büyük geçmiş olsun diyerek başlayalım.
Gazetecilerin haberlerinden, yazılarından dolayı saldırıya uğraması, nedeni siyasal olsun olmasın, tam bir ilkellik göstergesidir. Ucu tüm bir topluma, bütün bir zihniyete uzanır. Saldırı nedeni siyasi olursa vahamet ve endişe artar.
Ahmet Hakan’ın saldırganları hızla yakalandı. Profesyonel sabıkalılardan oluşan bu çetenin azmettiricisi kim sorusu son derece önemlidir.

Ahmet Hakan’a hangi yakınlıkta ya da uzaklıkta olurlarsa olsunlar, basının, gazetecilerin işi, bu saldırıyı polemiklere alet etmeden, gözü kapalı suçlamalar yapmadan, hafifletici nedenler buyurmadan takip etmektir, en azından saldırıya karşı bir hassasiyet göstermektir.

Bu vesileyle şunu özellikle söylemek isterim. Son dönemlerde farklı siyasi eğilimdeki gazeteciler arasındaki ölümcül polemikler ya da hakaret yazıları veya hain vurgulu, itibar hedefli atışlar bu ülkenin beklediği, istediği demokratik olgunluğa hiç uygun olmadığı gibi, zaten gergin ve kutuplaşmış kamuoyunu daha da sertleştiriyor, havayı puslu hale getiriyor.
Gazetecinin, kalem erbabının hızla kendi kesiminin “savaşçısı” olma havasından ve meydan okuyucu ruh halinden uzaklaşması gerekiyor.

Bu, sadece meslek açısından değil demokrasi gerekleri ve kalitesi açısından kişisel ve etik bir sorumluluktur.
Dün yazdım, kendisine benzeyeni talep eden ve yücelten, farklı olanı ise yargılayan ve dışlayan bakış açısı, bu ülkede, yaşadığımız sosyolojik değişime direnen sert bir zihniyet çekirdeğidir.
Doğal olarak, bu sert çekirdeğin içinden konuşmak, taraf olarak, patron ya da siyasetçi, bir ideoloji ya da bir hayat tarzı adına, onları savunarak taş atmak kolay iştir.
“Bir kimlik aydını” ya da “hayat tarzı yazarı” olsanız, bunun tercih etseniz bile, mesele bu çekirdeği kırmaya soyunmaktadır.
Zor olan budur.

Bunu yaparken eleştirilerden, sakınmak gerekmez.
Örneğin güzelleme yaparak Doğan grubunun 28 Şubat’ta oynadığı tarihi ve unutulmaz rol nasıl örtbas edilemezse, sıkıntı yaşıyor olmak nasıl kimseyi aklamaz ve demokrasi kahramanı yapmazsa, 28 Şubat’ın basın operatörlerini eleştirmek, düne vurgu yapmak bugün siyasi iktidara yönelik eleştirileri ya da iktidar hatalarını ortadan kaldırmaz.
Bu ülkede hep birlikte yaşıyoruz, sorunlarımız ortak, aslında pek çok beklentimiz ortak. Bunun için tutuğumuz yollar, siyasetimiz farklı.

Bu farklılıkları doğal kabul etmeyen, keskin inançlı, kendisini ve fikrini tek referans kabul eden bakış açısı, buna dayanan siyasi kültür kendisini sokan akrep gibidir.
Çatışmaya, bağrışmaya, iktidar kavgalarına mahkumdur. Aslında mahkum olduğu şey her zaman her koşulda kaybetmektir.
Dün bu böyleydi, bugün de böyle…
Umarım yarın değişir…

Son husus: Ana ayar düğmesi, yani siyasi mekanizma ve siyasetçi…
Muhafazakarlardan sosyal demokratlara, milliyetçilerinden Kürt hareketinin yasal siyasi Mesele temsilcilerine, liderlerine, taşıyıcılarına bir kez daha seslenmek gerekir:
Mesele sadece kazanmak değildir, mesele sadece diğerinin sırtına basarak üste çıkmak olmamalıdır. Mesele önce dingin, sakin, aşırı ve baskın siyasallaşmadan arınmış bir ortamı ve ona bağlı bir dönüşüm değişim projesini dillendirmektir.
Aksi halde son durak hep aynı olur.
Bir bütün olarak toplumu değil, sadece kendi topluluğunuzu yeniden üretirsiniz, onun faydasına her adımı, ötekinin aleyhine her girişimi siyaset sayarsanız.
Gün gelir buna fiziki şiddet de dahil olur.
Sakının…

Yeni Şafak, 02.10.2015

Ceren Kenar – Emperyalistler Moskova’ya

Obama, Putin ile üç gün önce Birleşmiş Milletler öğle yemeğinde zoraki kadeh tokuştururken, Rusya’nın aralarında ABD destekli muhaliflerin de olduğu hedefleri vuracağından haberi var mıydı? Esas mesele bu.

 

Rusya, IŞİD’e karşı operasyon bahanesi ile Suriye’de IŞİD’in olmadığı üç bölgeyi vurdu. Sivil kayıpların yanı sıra, IŞİD ile savaşan muhalif gruplara ciddi bir darbe indiren bir operasyon bu. Rus Ortodoks kilisesi, Rusya’nın hava saldırısının “kutsal bir savaş” olduğu yönünde açıklama yaptı. ABD makamlarından henüz ses yok.

Tarih birçok anlamda tekerrür ediyor.

ABD-Rusya ilişkileri açısından, Obama bir yandan Sovyetlerin ilerlemesine müsaade eden ve Stalin’i güçlendiren Roosevelt görüntüsü veriyor. Küresel sistemin liderlik krizinde, Putin boşluğu doldururken, Obama izlemeyi tercih ediyor.

 

Suriye ise başka bir felaketin tekrar yaşanmasına sahne oluyor.

Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali akabinde başlayan ilk Körfez Savaşı’nın sona ermesinden iki hafta önce (Şubat, 1991), Baba George Bush, Voice of America radyosu üzerinden Iraklılara sesleniyordu: “Bu kan banyosunu durdurmanın bir başka yolu daha var. O da Irak ordusunun ve Iraklıların meseleleri kendi ellerine alması ve Saddam Hüseyin’i çekilmeye zorlamasıdır.”

Saddam Hüseyin’in Kuveyt’ten çekilmesini kâfi gören ve müdahale ile devirmeyen Amerika, bu işi Iraklıların yapması gerektiğini açık açık söylüyordu.

 

Yıllar süren ve bedeli ölüm ve yokluk olan İran-Irak savaşından yorgun, ceberut ve hoyrat diktatörlerinden bıkkın Iraklılar ise mesajı almıştı. Vakit sokaklara dökülme vaktiydi, Saddam’ın koltuğu sallantıda, uluslararası kamuoyu arkalarındaydı.

1991 yılının Mart ve Nisan aylarında, Güney ve Kuzey Irak sokakları doluydu. Irak nüfusunun neredeyse % 80’ini oluşturan Şiiler ve Kürtler, Saddam’ı bu sefer devireceklerine inanıyordu. Sokaklarda farklı etnik ve mezheplerden insanların ideolojileri de aynı değildi ama Irak’la ilgili temel sorunun ne olduğunu biliyorlardı. İran yanlısı “Şii İslamcılar”dan, Sünnilere, Saddam karşıtı Arap milliyetçilerinden, Irak Komünist Partisine, küskün Baasçılardan, Kürtlere, Irak ayaktaydı.

 

2 hafta içinde, birçok il muhaliflerin eline geçti. Ordu içinde bölünmeler yaşandı. Basra meydanında asılı Saddam portresi yıkılırken, rejim askerlerinin alkışlaması, dünya medyasının manşetlerindeydi. Necef bir haftada muhaliflerin eline geçti. Baas binası basıldı, rejim için çalışan memurlardan kaçabilen kaçtı, geri kalanlar öldürüldü. Hapishaneler boşaltıldı. Daha önce İran’a kaçmak zorunda kalmış olan Iraklı muhalifler savaşmak için geri döndü.

Kuzeyde ise neredeyse 10 gün içinde, Musul dışındaki tüm iller Kürtlerin eline geçti. Kürt milliyetçiler, “İslamcılar”ı ve solcularına, askerden kaçanlar eşlik etti. Baas rejimi için çalışan tüm korucular, devrime katıldı.

 

Saddam tehlikeyi gördü. Önce Kürtlere ve Şii muhaliflere kabinede pozisyon önerdi. Kazanacaklarından emin olan bu gruplar öneriyi reddetti.

Ve Saddam, ordusuna imha emri verdi. Hava güçleri ile muhaliflerin eline geçen şehirler bombalandı. Ağır silahları olmayan muhaliflerin bu saldırılar karşısında yapacakları bir şey yoktu. Baas ordusu için, kadın, sivil, çocuk farkı yoktu. On binlerce insan rastgele ateş sonucu öldü. Rejim ordusunun kimyasal silah kullandığına dair çok güçlü iddialar dile getirildi.

 

Muhaliflerin silah gücü tükeniyordu. Ağır silahları olmaması zaten dezavantajlı bir konuma sokuyordu onları rejimin hava gücü karşısında. Buna karşılık, kendilerini sokağa çağıran ve Saddam’ı lanetleyen uluslararası kamuoyuna döndüler ve yardım istediler.

O yardım asla gelmedi. Bush fikrini değiştirmiş, Irak’ın İran etkisine girme ihtimali en az Saddam kadar tehlikeli görünmeye başlamıştı. Dönemin Savunma Bakanı Dick Cheney ise, ‘hangi tarafta olmak istediğiniz konusunda emin olamadığınız bir durum’ diyerek özetlemişti olanları.

 

Sonuçta Saddam kazandı. Muhalefet ezildi. Ambargolar ile Irak yontma taş devrinden hallice bir ülke haline geldi. Mezhepsel ayrım ve nefret derinleşti.

 

13 sene sonra Amerika, bambaşka gerekçelerle Irak’a müdahale etti. Başarısızlığının en önemli nedenlerinden biri, girdiği Irak’ın hâlihazırdaki ciddi sorunları idi. Ve 1991 yılında Amerika o sorunların hazırlanması için epey katkıda bulunmuş idi.

 

ABD Başkanı Obama, iki sene önce bir konuşmasında “Eğer ABD bir diktatörün zehirli gazlarla pervasız bir şekilde uluslararası hukuku ihlal ettiğini görür ve kafasını çevirirse, nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk” diyordu, ABD’nin Suriye meselesindeki kırmızı çizgilerini hatırlatırken.

 

Aynı günlerde bugün Rus uçakları tarafından vurulan muhaliflere CIA yardım ulaştırıyordu.

 

İran anlaşmasının bonusu olarak İran yayılmacılığına göz yuman ABD, Rusya’nın Ukrayna’dan sonra, Suriye’de rest çekmesi konusunda sessiz kalabilir mi?

Obama’nın bugüne kadarki dış politika sicili bu konuda pek de parlak bir gelecek vaat etmiyor.

Rusya ise yeni bir emperyal güç olarak rest çekmeye devam ediyor.

Serbestiyet, 01.10.2015

Halil Berktay – Nefes Nefese

Sırf içimden geldiği gibi yazacağım bu satırları. Öfkeyle. Politik inceliklere aldırmadan. A bout de souffleBreathless. Nefes nefese. Çok önceden söylediğim gibi, Türkiye adım adım HDP’nin seçim boykotuna gidiyor. Kör kör parmağım gözüne, yapacaklar bunu. Yapacaklar, çünkü ahlâklı ve karakterli değiller. Şimdi eminim bu da bazı hassasiyetlere takılır. Geçen gün “PKK’nın namussuzluğu”ndan söz ettim. Bazı arkadaşlarım fazla sert buldu. Gereksiz; sonra böyle şeylere saplanıp kalıyorlar, tepki uyandırıyor dendi. İki gün düşündüm. Uyandırsın. Yetti artık. Benim canıma tak dedi. Çoktan bırakmalıydık, bu adamları da konuşulabilir bir solculuk sathı mailinde görmekten kaynaklanan bir nezaketi. Namussuz demeyeceğim de ne diyeceğim, her fırsatta barışı sabote edip olmadık bahanelerle savaş çıkartan, sürekli tek ayağı üzerinde yalan söyleyen, başta insan öldürmek her türlü kötülüğü yapan, sonra da diledikleri bütün “özür”lerin üzerinden sahtelik akan, kendi sivil siyasî kanadının siyaset yapmasının önünü tıkayıp kabahati başkasına atan, silâhlı iktidar sarhoşu bir liderliğe? Kürtleri şoke mi eder, varsın etsin o zaman; bilhassa, daha önce böyle şeyler demeyen bizler biraz diyelim ki, anlasınlar dışarıdan nasıl görüldüklerini. Hissetsinler, hiçbir itibarları, güvenilirlikleri, inandırıcılıkları kalmadığını. Belki jeton düşer zamanla, hemen düşmese de. Ne yapacağım, dost veya ara güç filân mı sayacağım, onlar demokrasiye düşmanlık — Türkiye demokrasisine bu kadar düşmanlık güderken? Her yönden gelen silâh bırakma çağrılarına zerrece kulak asmadıkları, tersine Demirtaş’ı gayet hoyratça ve nobranca horlayıp hırpaladıkları gibi, adım adım kırdılar, kırıyorlar HDP liderliğinin seçime girme refleksini. Duran Kalkan, Muzaffer Ayata, Murat Karayılan… Kandil’in bütün ağır topları hemen her gün Özgür Gündem’de yazıp boykot, boykot, boykot dedi ve diyor. (Basında yazılıp çizilen başka herşey bir yana, düşünün ki bu kadro Türkiye’yle savaş halinde ve bu savaşın dahi propagandasını serbestçe yapıyor, günlük emirlerini rahatça veriyorlar; bu ne vahşi, ne amansız bir faşist diktatörlük böyle.) Geçtim; HDP’liler ise her zamanki gibi, yakın geçmişte söylediklerini yok saymak pahasına, boyun kırıp patronlarının bütün ânî dönüşlerine uyum göstermekle meşgul. Üç hafta önce Demirtaş, seçim yapmayı AKP’nin imkânsızlaştırdığını ve “sarayın sandıklara el koyacağını” iddia etti. Ardından iki bakan istifa etti, ettirildi, herhalde kabineye katılmayı kabul ettiklerinde akıllarına gelmeyen “savaş hükümeti” demeçleriyle. Yani HDP hükümetle ve normal siyasetle bu küçük bağlantıyı da kesti. Dün (28 Eylül) boykot olasılığı HDP sözcüsü Ayhan Bilgen tarafından telâffuz edildi, işin boykotla da kalmayacağı ve “ülkenin iç savaşı bile tartışabileceği” (aynen böyle: iç savaşı “tartışmak”!) “uyarı”sıyla birlikte. Evet, gidişat bu yönde; bunu da yapacaklar, çünkü kendi kendini soktuğu çıkmazdan dönemeyen PKK, çareyi krizde ve sadece krizde, Türkiye’yi toptan krize itmekte ve/ya kriz görüntüsünü derinleştirmekte, dünyaya bu imajı vermekte ve ister içeriden, ister dışarıdan bir müdahale ortamı yaratmakta arıyor (ve bakın, bir durum tesbitinden çok bir özlemin dile getirildiği “çöken devlet” [failed state] köşe yazıları başladı bile; yarın öbür gün Taraf’tan itinayla Le Monde’a da “aktar”ılırsa sakın şaşırmayın). Dolayısıyla yapacak ve üstelik, akıl – mantık – iz’an – insaf – idrak hilâfına bir kere daha Erdoğan’a yıkacak; iki aydır sürdürdükleri “Erdoğan daha fazla oy alabilmek için bu savaşı çıkardı”nın üzerine, şimdi de “Erdoğan iç savaş çıkarmak için seçimleri yaptırmadı”yı ekleyecekler.

 

PKK’nın yaptıklarına namussuzluk dedim; buna hiç olmazsa ahlâksızlık ve karaktersizlik demeyeyim mi? Seçim olmayacağını, ya da seçim olsa bile bunun seçim olmayacağını uzun süredir yazan marjinal bir Türk solu da tabii destek verecek bu söyleme, “seçimle gitmeyen” Erdoğan’ın daha şık ve güzel yöntemlerle götürülmesi umuduyla. Destekleyecekler çünkü onlar da kuş beyinli (bakın, namussuzluk + ahlâksızlık/karaktersizlik + kuş beyinlilik demiş oldum şimdi de). Çünkü ufukları “benden sonra tufan”la sınırlı. Çünkü sınırsız bir yıkıcılık ve çatışmacılığın olası bedeli hakkında en küçük bir nosyonları yok. Aynen 1 Mayıs 1977 akşamındaki süklüm püklüm halleri gibi, bir an gelecek, içlerinden biz ne halt ettik diyecekler belki. Ama ne gam, sonunda bu felâket kışkırtıcılığına da kendileri dışında bir günah keçisi bulacaklar. Vicdan çağrıları vicdansızlığı gizlediği için. Böyle bir dönem bekliyor bizi. Hepinizin allah belânızı versin.

Serbestiyet, 30.09.2015