Barışa kimin ihtiyacı var?

Tahir Elçi’yi kaybedişimiz Türkiye’deki bütün kesimlerden aklıselim ve vicdanlı insanları derin bir üzüntüye boğdu. Elçi’nin ölümü Kürt meselesinin çözümünde şiddeti kategorik olarak dışlamak isteyenlere karşı bir darbeydi. Bu hazin olay gayri-meşru PKK şiddeti ile barışçıl meşru Kürt siyasal hareketi arasındaki ayrımı netleştirmemiz gerektiğini ortaya koymuştur.

Medeni bir devlet meşru şiddet tekelini elinde tutar. Yani cebir/zor kullanımı hukuk ile sınırları belirlenmiş kamusal kurumlar tarafından kullanıldığında meşrudur. Hatta modern devletlerde ulusal birlik en çok eşit vatandaşlık hukuku ile kurulur.

Türkiye bu anlamda iki önemli sınav vermektedir. Birinci sorun, PKK’nın Türkiye’nin belirli bölgelerinde devletin güç kullanma tekeline meydan okumasıdır. Bu durum kamusal hizmetlerin bölgeye götürülmesini zorlaştırmakta ve insanların can ve mal güvenliğini tehlikeye atmaktadır.

Devletin şiddet kullanımı ile ilgili diğer bir sorun ise kamu otoritelerinin kullandıkları gücün hukuka her zaman bağlı olmaması ya da her vatandaşa eşit bir şekilde uygulanmayabilmesidir. Bu ikinci sorun temelde bürokratik vesayet geleneği ile ilişkili olmakla beraber, Kürt meselesi bazı kategorik eşitsizliklerin de önemli bir sebebidir.

Uluslararası sorunlar göz ardı edildiğinde, iç siyasetin Türkiye’de bu iki büyük sınavın başarıyla verilebilmesi için uygun şartlara sahip olduğu kanaatindeyim. Önemli sorunlar olmakla birlikte Kürtlerin büyük çoğunluğu Türkiye’nin siyasal ve ekonomik sistemine dahil olmuş durumdadır. Bu mühim bir avantajdır ancak bundan da önemlisi Türklerin büyük çoğunluğunun siyasal istikrarın ve refahın Kürt meselesi çözüme kavuşturulmadan başarılamayacağını fark etmiş olmasıdır.

Türklerin barış ve istikrar hayalini büyük ölçüde AK Parti temsil ederken, Kürtlerin barış ve eşit vatandaşlık hukuku talebini temsil edecek bir siyasal örgüt yoktur. HDP, istikrarsızlık yaratarak bölgede devlet kurma hayalinin peşine düşmüş olan PKK’nın zorbalıklarını, sınırsız şiddet kullanımını ideolojik olarak kamufle etmekle meşgul görünmektedir.

Bu durum Kürt meselesinin çözümünde bir ayağın boşta kalmasına sebebiyet vermektedir. Çünkü her ne kadar AK Parti demokratik siyasal mekanizmalarla sorunu çözmeyi arzulasa da, “çözüm süreci”, daha büyük bir sorun olan bürokratik vesayetle mücadelenin bir yan ürünüdür. AK Parti’nin bürokratik vesayet ile mücadelesinden bağımsız bir “çözüm süreci”nin olması da mümkün değildir. Ancak tek başına bürokratik vesayetle mücadele stratejisi de Kürt meselesinin çözümünde yeterli değildir.

Dolayısıyla “çözüm süreci”ndeki en önemli sorun “muhatabsızlık”tan da öte, Kürtlerin demokratik taleplerini temsil edecek bir partinin bulunmamasıdır. Kürtlerin büyük çoğunluğu barışı istemektedir ancak barışı arzu eden bir Kürt siyasal partisi yoktur. Bu sebeple HDP’nin barajı geçmesi ya da Türkiye’de demokratik siyasal kurumların Kürtleri sisteme dahil edecek şekilde genişlemesi çözümü otomatik olarak getirmemektedir.

Çözüm sürecini yeniden başlatacak olan temel olay, PKK şiddetinin Kürt siyasal hareketi üzerindeki zorbalığını ve şiddetini sona erdirmektir. AK Parti, PKK şiddetinden çekindiği için çözüm sürecini başlatmamıştır, bilakis 2000’lerde AK Parti ile başlayan demokratikleşme hareketi Kürt “meselesini” çözülebilecek bir “mesele” haline getirmiştir. Bu sebeple sürecin devamı için hukuksuz güç kullanımının en parlak örneği olan PKK terörünün bitirilmesi şarttır.

Yeni Yüzyıl, 05.12.2015

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikEltiler ve şirketler
Sonraki İçerikTahir Elçi’nin ardından

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,724TakipçilerTakip Et