Arato’dan statükoya ‘eleştirel teori’ desteği

Amerikalı siyaset teorisyeni Andrew Arato Milliyet gazetesine ana hatları itibariyle Türkiye’deki statükocu güçleri sevindirecek bir mülâkat verdi. Vaktiyle “eleştirel teori”ye yakınlığıyla tanınan, hatta kimi yazarlarca Habermas’ın tilmizlerinden biri olarak nitelenen Arato genel çizgisi itibariyle Amerikan akademyasının “liberal” –Türkiye’deki karşılığıyla sol, sosyal-demokrat- kanadına mensup bir akademisyen. Son zamanlarda daha ziyade “demokrasiye geçiş” süreçleri hakkında yazıyor.

Arato’nun söz konusu mülâkatta dile getirdiği düşüncelerin birçoğu Türkiye’deki liberal-demokratları şaşkınlığa uğratacak türden. Arato “anayasal-demokrasi” teorisiyle ilgili bazı doğru fikirlerden hareket etmekle beraber, Türkiye bağlamında ulaştığı sonuçlar, “soyut doğrular”ın kendi başına gerçeklik dünyasını anlamakta çoğu zaman yetersiz kaldığının ibretamiz bir örneği gibi duruyor. Arato adına gerçek bir talihsizlik olarak nitelenebilecek olan bu durumun ana nedeni, öyle sanıyorum ki, genel olarak Türkiye ve Türkiye’nin rejimi hakkında eksik ve hatta yanlış bilgilere sahip olması.  Açıktır ki, böylesine güvenilirliği kuşkulu ve yetersiz bir bilgisel donanıma dayanılarak akademik açıdan güvenilir yargılara ulaşmak mümkün değildir.

Dahası, Arato gibi bir sosyal teorisyenin Türkiye hakkında bu kadar az bilgiyle nasıl bu kadar kendisinden emin yargılarda bulunduğuna şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Arato neredeyse bize “oturun oturduğunuz yerde, 1982 Anayasası’na dokunmayın” diyor. Mamafih, sözünü ettiğim “kuşkulu güvenilirlik”in tamamen Arato’nun kendi kusurundan doğmamış olması da ciddi bir ihtimal. Aşağıda örneklerini vereceğim gibi, Türkiye’nin sivil anayasa girişimi ve son anayasa değişikliği süreci hakkında söyledikleri, en iyi ihtimalle, kendisini bu konularda bilgilendirenlerin onu yanıltmış olabileceklerini düşündürüyor. Özellikle Türkiye’de lâikliğin tehlike altında olduğunu varsayan açıklamaları bu ihtimali güçlendirmektedir.

Sözkonusu mülâkatta söylediklerine bakılırsa, Arato’nun hareket noktasını bir temel kaygı ve bir de temel varsayım oluşturuyor. Görünüşe göre Arato’nun temel kaygısı, çoğunluk baskısı ihtimaline karşı azınlığın korunması. Başka bir anlatımla, Arato “çoğunlukçu demokrasi”ye karşı “anayasal demokrasi”den yana. Bu, malum, liberal demokrasi teorisinin de temel düşüncelerinden biridir ve haklı bir kaygıdır. Buna karşılık Arato’nun Türkiye’yle ilgili tahlil ve değerlendirmelerini yöneten temel varsayım ise son derece problemli: Arato Türkiye’nin halihazırdaki rejiminin sahici bir “anayasal-demokrasi” olduğunu sanıyor, hatta 1982 Anayasasını ve Türk Anayasa Mahkemesi’ni neredeyse kutsuyor.

Oysa, bırakalım Türkiye’nin siyasi sistemi hakkında uzmanlık derecesinde bilgi sahibi olmayı, kimi karşılaştırmalı siyaset kitaplarında bile Türkiye’nin rejimi “yarı-demokrasi”nin veya “seçimsel demokrasi”nin örnekleri arasında zikredilir. Keza, Türk yüksek yargısını, özellikle de Anayasa Mahkemesi’ni “devrim muhafızı”, hatta ordunun “yedek gücü” olarak niteleyen İngilizce literatürdeki çalışmalardan Arato’nun habersiz görünmesi de anlaşılır gibi değil. Bu, Türkiye’nin siyasi sistemi hakkında iddialı hükümler vermekte sakınca görmeyen bir akademisyen için bağışlanabilir bir kusur gibi görünmüyor.

Bu arada, Arato’nun Türkiye’yle ilgili tahlillerinde demokrasinin öznesi olan “halk” hemen hemen yok gibi. Daha doğrusu, var da, referandumun “tehlikeleri” bağlamında var. O kadar ki, halk oylaması veya referandum Arato’nun aklına sadece “plebisit”i getiriyor. Oysa, hangi şartlarda yapıldığına bakmadan halk oylamasına kategorik olarak otoriter bir araç nazarıyla bakmak demokratça olmaktan çok seçkinci bir tutumdur.

Arato Anayasada yapılmak istenen değişiklikleri soyut olarak “ileri”, “liberal” filân buluyor; ama bunların Türkiye bağlamında tehlikeli olduğunu, çünkü çoğunluk diktatörlüğüne kapı aralayacağını ileri sürüyor. Burada adı geçen “bağlam” nedir diye sorarsanız; Arato buna, halihazırda “hükümet ile Anayasa Mahkemesi arasında bir kavganın” yaşanmakta olduğu, değişikliğin AKP’ye “üst mahkemelerin üyeliklerinin kontrolünü verdiği” ve daha da ilginci AKP’nin “kapatılma tehlikesine karşı neredeyse muafiyet kazanacağı” şeklinde cevap veriyor. Sanırsınız ki, hükümetle Anayasa Mahkemesi arasındaki gerilim tamamen hükümetin veya AKP’nin kusurundan kaynaklanmış. Yine sanırsınız ki, bu mesele AKP’nin “şahsi” meselesidir ve Türkiye’nin demokratik performans eksiğiyle hiç ilgisi yoktur. Bu arada, yapılmakta olan değişikliklerin AKP’ye yüksek mahkemelerin kontrolünü verdiği yargısı temelsizdir ve ancak değişiklik paketinin muhtevası hakkında Arato’nun bilinçli olarak yanıltılmış olması ihtimaliyle açıklanabilir. Nihayet en önemlisi de şu: Arato seçmenlerin neredeyse yarısının desteklediği bir siyasi partinin kapatılması ihtimalinden bir “demokrat” olarak rahatsızlık duymuyor, tam aksine bunu temenni ediyor. Evet, yine sanırsınız ki, Arato’nun kendi ülkesinde ve genel olarak Batı demokrasilerinde parti kapatma olağan bir şeydir!

Arato Türkiye’de lâiklikle ilgili sorunlar hakkında da tamamen bilgisiz. Bizim otiriteryen lâiklik yanlısı Kemalistleriniz gibi o da bugünün Türkiye’sinde lâikliğin tehdit altında olduğunu, lâik düzeni savunanların azınlığa düştüklerini düşünüyor. Oysa, doğru anlamda bir lâikliğin Türkiye’deki toplumsal tabanı herhangi bir Batı demokrasisinde olduğundan daha zayıf değil. Türkiye’de bu konudaki sorun lâiklikten değil, lâikçi politikalardan kaynaklanıyor. Türkiye’nin lâiklik pratiğinin hem özgürlük hem de demokrasi açısından son derece sorunlu olduğunu Arato aslında doğrudan doğruya İngilizce literatürden de öğrenebilirdi. Bu konuda Türk lâikçilerinin yargısına güvenmek bir liberal-demokrat için hiç de akıllıca değil. Türkiye’nin “lâiklik” modelinin cari rejimin otoriterliğinin –milliyetçilikle birlikte- iki temel ayağından biri olduğunu galiba bir tek Andrew Arato bilmiyor.

Arato’nun Anayasa Mahkemesi’nin 10. ve 42. maddeler örneğindeki gibi anayasa değişikliklerini esastan denetlemesini onaylamasını ve dahası bu konuda Mahkemeye yol göstermesini de yadırgamamak elde değil. Arato çoğunluklara karşı korunması gerektiğini söylediği “anayasal düzlem”in matah bir şey olduğunu sanıyor olmalı. “Bu anayasanın” –yani, 1982 Anayasası’nın- halihazırdaki Meclise karşı “savunulması gerektiği” gibi tuhaf bir yargıda bulunması da bundan. Alman Anayasa Mahkemesi’nin benzer bir kararını nasıl da “politik demokrasi”yle gerekçelendirdiğini takdirkâr bir dille hatırlatırken Arato Türk Anayasa Mahkemesi’nin de söz konusu anayasa değişikliklerini aynı şekilde “politik demokrasi”yle gerekçelendirdiğini düşünüyor gibidir. Bildiğim kadarıyla, Türk Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı İngilizceye çevrilmediğine göre, statükocu mahfiller bu konuda da kendisini yanıltmış olmalılar.

Peki şuna ne dersiniz? (10. ve 42. madde değişikliklerinden bahisle:) “Hükümet, türbana ilişkin değişikliği önermeden önce azınlığı korumaya yönelik koruma mekanizmalarını yasalaştırmalıydı.” (!) Besbelli ki, Prof. Arato söz konusu değişikliklerin gerçek içeriği hakkında doğru bir bilgiye sahip değil, onun için bu değişikliklerin başörtüsü zorunluluğu getirdiğini sanıyor. Yoksa, eşitliği ve sivil özgürlükleri güçlendirmenin başkalarının haklarında bir azalma veya daralmaya yol açmayacağını elbette o da biliyordur. Bu arada Arato’nun 411 milletvekilinin oyuyla 10. ve 42. maddelerin değiştirilmesini AKP’nin “uzlaşmayı dışlayan, çoğunlukçu” tutumunun bir örneği olarak zikretmesi, onun apaçık hakikatler konusunda bile ne kadar yanıltılmış olduğunun “spektaküler” bir kanıtıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin son zamanlarda siyaseten aktivist bir tutum sergilemesini meşrulaştıran bir neden de, Arato’ya göre, muhalefet eksikliğini telâfi etme ihtiyacıdır ki, bu tespit elhak doğrudur. Ne var ki, olgusal bir tespit olarak doğru olmakla beraber, bunun dayandığı normatif beklenti yanlış. Çünkü bu, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi parti gibi davrandığı anlamına gelir ki bu zaten Türkiye’nin yarı-demokrasisini karakterize eden sorunlardan biridir. Mahkemenin bu şekilde çoğunluğu frenlemek suretiyle anayasal bir rejimin temel amacına uygun davrandığı da söylenemez. Arato’nun bilmediği şu: Türk Anayasa Mahkemesi, genel bir eğilim olarak, çoğunluk karşısında azınlıkların haklarını korumuyor; aksine ideolojik devlet iktidarını, statükoyu veya seçilmemiş bir azınlığın sürekli iktidarını garanti ediyor. Temel hakların koruyucusu olmak yerine, demokratik çoğunluklar üzerindeki bürokratik vesayetin muhafızı gibi davranıyor.

Birisi size Türkiye’de “Gül sultan ve halifedir” şeklinde bir anayasa değişikliği yapılacağını söylese, herhalde, “bu saçmalıktır” derdiniz. Ama Arato bunu ciddiye alıyor ve Anayasanın “değiştirilemez” ilkelerinin tehlike altında olduğunu böyle bir örnekle meşrulaştırmaya çalışmakta sakınca görmüyor. Sanki, Türkiye’de cumhuriyeti ve lâikliği değiştirmeye istekli bir çoğunluk varmış gibi!

Arato hükümeti “yepyeni bütün bir anayasa önerisi”ni gündeme getirmemekle de suçluyor. Oysa, konuşmasının ileriki bölümlerinde Özbudun heyetinin daha önce hazırlamış olduğu anayasa önerisinden söz eden de kendisi. Bence Arato Türkiye’nin demokratik geleceği hakkında samimi ve sahici bir ilgiye sahipse, önce bu girişimin neden akamete uğradığı üzerinde durması ve düşünmesi gerekirdi. Ama muhtemeldir ki, bu konudaki bilgileri de 1982 Anayasası’na dokundurmamaktan yana olan statükocu odaklardan edinmiştir. Öyle olmasaydı, “sivil anayasa” girişimin başarısızlığa uğramasının AKP’nin bu konuda izlediği yöntemin “kusuru”yla ilgisi bulunmadığını, bu yöndeki statükocu söylemin sadece bir bahane olduğunu idrak edebilirdi.

(“Bu yazinin kisaltilmis hali Star gazetesinin 1 Mayis tarihli nushasinda yayimlanmistir”)

Star, 01.05.2010

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et