Ali Bulaç – İslam, Liberalizm ve Özgürlük

Liberalizm

Liberalizmin hareket noktasında Newton’un varlık görüşü yatar. Bu özelliği dolayısıyla kendi içinde felsefi bir paradoks taşır. Yöneldiği hedefi rölativizm, felsefi zemini Newton’culuk ve pozitivizmdir.

Aydınlanma’nın evren görüşüne ve bunu temel alan tabii hukuka göre varlıkta kendi kendine işleyen yasalar vardır. Yani varlıkta işleyen bir determinizm söz konusudur. Bu determinizmi bozan şey insani müdahaledir. Evrendeki düzenin izdüşümü olan toplumsal hayata da müdahale olmasa, kendi kendine işleyen tabii bir düzen kurulacaktır. Bu, bizi zaruri olarak evrendekine benzer toplumda da kendi kendine işleyen bir makine fikrine götürür. Bu toplumsal makineye müdahale edilmemesi gerekir. Varlıkta düzeni devam ettiren gizli bir ‘el’ vardır. Bu Tanrı’nın eli olabilir; gizli bir bilinç, ismini koyamadığımız bir zekâ, mahiyetini çözemediğimiz bir kader veya belki de güçlülerin daima önünü açan bir şans da olabilir. Bu elin bir benzeri toplumsal hayatta ve iktisadi ilişkilerde etkisini gösterir. Devletin ve siyasetin görevi, sadece tabii işleyişi aksatan gayri tabii engelleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Bundan hareketle liberaller, “karışmayın, müdahale etmeyin; bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” diyor.

Eğer kâinatta olduğu gibi, toplumsal hayatta da saat gibi işleyen bir düzen varsa, bu düzende inanılmaz bir eşitsizlik var. Bu gizli elin sahibi neden bu eşitsizliği öngörmektedir? Tanrı bu kadar adaletsiz olabilir mi? Bu tanrı (BM’nin 19 Haziran 2009’da açıkladığı rakamlara göre) nasıl oluyor da 1 milyar 200 milyon insanın aç kalmasına rıza gösteriyor?

Tabii düzen demek, tabiata ait ve tabiata ilişkin bir düzen demektir. İlk liberaller bu düzenin yasalarının ilahi olduğunu kabul ediyorlardı. Keza ilk liberaller tevhitçiydi. Newton Allah’ın birliğine inanıyor, teslisi reddediyordu. Kısaca onlara göre bu düzen “tanrısal düzen”dir; bunun izdüşümü toplumsal hayatta da aranmalıdır.

Varlıkta elbette bir düzen vardır. Biz buna ilahi sünnetler (âdetullah) diyoruz. Kâinatın varoluşunu devam ettiren ve mümkün kılan ilahi sünnetlerdir. İslam kelamı açısından bu düzenin menşei bir Emr-i ilahi olan “Kün (Ol)!” emridir. Emr-i ilahi üç ayrı alanda tezahür ediyor. 1) Kün emriyle varlık kâinat buldu, yani bu emirle varlık varoluşa çıktı. 2) Ruh da Emr-i ilahidir, ruhun menşeinin ne olduğunu bilmiyoruz. 3) Vahiy veya din de Emr-i ilahidir.

Bu şu demektir: Mutlak izafide, sonsuz sonluda/fanide, sınırsız sınırlıda, ebedi ve evrensel olan tarihsel ve toplumsal durumda tezahür ve tecelli ediyor, el’an etmeye de devam ediyor. Emr-i ilahi (İlahi emir) mutlaktır fakat biz bu mutlak olanın sonluda, sınırlıda, fanide ve izafide tecelli ettiğini görüyoruz. Yani izafide, sonluda, sınırlıda, tarihsel ve toplumsal durumda kaçınılmazlıklar, zorunluluklar yoktur; kevf ve fesat âlemidir, imkânlar dünyasıdır; her şey değişir, başkalaşır.

Bu önerme bir hakikatin ifadesi ise liberalizmin içine düştüğü paradoksuyla baş başa kalır. İkincisi, ruh bedende tezahür ediyor. Bedenin halleri ve nefsin çeşitli durumları o ilk emrin menşeidir; bedende ve bedenin davranışlarında ortaya çıkıyor. Şu var ki, bedenin hareketleri otomatiğe bağlanmış değildir, fiillerimizi yöneten bir kumanda merkezi olan beynimiz vardır, kumanda merkezini çalıştıran da serbest irademiz, özgür seçimlerimiz, şu veya bu kritere göre teşekkül eden düşüncelerimiz, arzularımız, öngörülerimizdir. Üçüncüsü, Emr-i ilahi olan din/Hükümler, içtihatlarda ve zanni bilgilerde tezahür ediyor, kendini onda devam ettiriyor. İçtihadı mümkün kılan referans kaynakları olan asıllar (Kur’an ve Sünnet), doğru vaz’edilmiş usul ve sağlıklı bir biçimde işleyen akıldır. Şu halde bir Emr-i ilahi olan Şeriat da otomatiğe bağlanmış değildir. Fıkıh değişkendir. Bu çerçeveden baktığımızda liberal felsefenin fizik âlemde aradığı determinizm ve sosyo-politik hayatta dogmatizm seviyesinde savunduğu iktisadi ve siyasî zorunluluklar temelsiz kalır.

Zaman, 05.10.2009

İslam, liberalizm ve özgürlük

Liberal felsefenin ideolojisi özgürlüktür, başka bir deyimle liberalizm özgürlüğü ideolojileştirerek kendine varlık alanı bulur. Bu, liberallerin özgürlüğü üç alanda temellük etmesi gibi garip bir duruma yol açıyor. 1) Dine ve Tanrı’ya karşı özgürlük.

Bu çerçevede Tanrı’ya ve imana (Hıristiyan dogmaya ve bazılarının dogma ile aynı şey saydığı İslami nassa) karşı bireysel aklın özgürleştirilmesini savunur. Nihayetinde ilk liberallerin meşhur sloganlarından biri “ne Tanrı ne efendi”ydi, her ikisinin de otoritesini reddediyorlardı. 2) Sosyo-politik muhtevasıyla liberallerin özgürlüğü, mutlakıyetçi idareye ve aristokrasiye karşı sınıfsal bir özgürlüktür. Bu, burjuvazinin özgürlük talebidir. 3) Nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan her engele karşı serbestlik.

İslam’ın özgürlük telakkisi farklıdır.

1) İnsanlar özgür doğar. Hz. Ömer şöyle diyordu: “Annelerin hür doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” Bu, toplumsal statüyle ilgili özgürlük tanımıdır.

2) Fakihlerin kabul ettiği özgürlük. Dinî hayatın yaşanması, dinî tebliğin yapılması önündeki engellerin ortadan kaldırılması. Cihadın tarifi budur: İnsan ile İslam arsındaki engellerin ortadan kaldırılması için kişinin var gücüyle harcadığı çabadır. Bu çabayı bedeni bir faaliyet olarak yapabiliriz (savaş, yani cihad), içtihat olarak yapabiliriz (fıkıh), nefsin mücahedesi olarak yapabiliriz (tasavvuf); entelektüel bir ceht ve çaba olarak yapabiliriz (kelam ve düşünce) faaliyeti olur.

3) Sufilerin kabul ettiği özgürlük. Bedende, dünyevi tabiatımızda hapsolmuş olan ruhun tekrar asıl yurduna, Allah’a kavuşması çabası demek olan ruhun özgürlüğü.

Bu tanımlardan bakıldığında İslam’da özgürlük Allah’a kulluk yapmak üzere engelsiz bir ortamın, sosyal, politik, ekonomik, maddi ve kültürel dünyanın tesis edilmesi çabasıdır. Liberal özgürlük ise insanın kul olmaktan çıkarılması çabası ve talebidir.

Özgürlüğün temellük edilmesi, özgürlük tanımının ve muhtevasının sadece ve sadece liberal felsefenin işaret ettiği kavramsal çerçeve içinde kalınarak yapılması, diğer referans çerçevelerine ait özgürlük tanımlarının kale alınmaması demektir. Oysa farklı irfan ve felsefe havzaları birden fazladır ve her birinin farklı insan tanımı ve algısı olduğu gibi, farklı özgürlük tanımı ve algısı vardır.

Bizim yukarıda özgürlüğü İslam bakış açısından üç ayrı düzeyde ele alışımız, politik, ekonomik, ahlaki ve sosyal hayatın tanziminde insanın ve farklı toplulukların özgürlüklerine ilişkin farklı algılara sahip olduğumuz anlamına gelir.

Mesela düşünce ve düşüncenin ifade edilmesi açısından bakıldığında İslam, tam özgürlükçü bir karaktere sahiptir. Ebussud Efendi’ye, “Bir gayrimüslim kendi inancını açıklarken Müslümanların kutsal saydığı değerlere dil uzatırsa, onları küçültücü ifadeler kullanırsa, ona ne lazım gelir?” diye sorulur. Şeyhülislam’ın verdiği cevap şu olur: “Bir şey lazım gelmez. Amacı İslam’ı küçültmek değil, kendi inancını (ve belki şakilesini) ortaya koymaktır.” (Not: Bu fetvayı son zamanlarda bizim kesimin severek okuduğu bir gazetede vahy ve vahy meleği hakkında çıkan yakışıksız yazılar için de bir kıstas olarak alabiliriz.)

Demek ki, liberalizmi salt bir teknik olarak ele almak gerekirse, düşünce ve ifade özgürlüğü tam olmalıdır. İktisadi hayatta teşebbüs özgürlüğünün sağlanması gerektiği açıktır. Ama devlet bir yandan orta sınıfların iktisadi gelişmesi için teşebbüs özgürlüğünü korurken, diğer yandan servetin belli ellerde toplanmaması ve zayıfların korunması için de gerekli tedbirler alabilir, almalıdır. Bu komünist rejimlerdeki gibi planlı ve müdahaleci ekonomi modelini benimsemek anlamına gelmez. Ahlaki alanda sınırsız özgürlük İslam’a yabancıdır. Toplumdaki farklı din ve inançlardaki insanların “ma’ruf ve münker”le ilgili ortak telakki ve kabulleri sosyo-politik hayatın temeli olmak durumundadır.

Zaman, 10.10.2009

Liberal fetva arkadan gelir!

İktisat tarihçileri, bizi bir fikre inandırmaya çalışırlar. Onlara göre, tarihte önce teoriler gelişir, arkasından maddi ve ekonomik yapılar teşekkül eder.
Bu, aynı zamanda Batı’nın ekonomik ve teknolojik gelişmesinde rol oynayan bilgi ve düşünce üretiminin Batı’ya ebedi üstünlük kazandırmasının da meşruiyet çerçevesini ima eder. İster liberalizm, ister sosyal devlet veya sosyalizm olsun, teori ve ideolojilerin piyasayı belirlediği tezi doğru değildir. Özellikle Batı tarihi söz konusu olduğunda, bu hiç doğru değildir. Nasıl doğru olabilir ki! İnsanı ve insan iradesini tarihsel şartların ve toplumsal durumların ürünü kabul eden bir dünyada, insan başlamış bulunan maddi bir gelişmenin arkasından yürür ancak. Fikirler etkileyicidir, ama belirleyici değildir. Önce sosyal veya ekonomik bir olay meydana gelir, arkasından bilim adamları, filozoflar bunu anlamaya, anlamlandırmaya, teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışırlar.

Şu soru önemlidir: Batı’daki maddi zenginliğin arkasında liberal felsefeler mi var, yoksa liberal fikirler maddi zenginliğin ortaya çıkmasından sonra mı teşekkül etti? Tarihsel gelişmeler, ikinci görüşün doğruluğuna işaret etmektedir. Şöyle ki:

Batı’daki sermaye birikiminin veya tarihsel kapitalizmin arkasında üç temel unsur yatmaktadır. Bunlar da sömürgecilik, köle ticareti ve faizin sistemin bir parçası olarak iş görmeye başlamasıdır. Sömürgecilikle Batı, Batılı olmayan dünyanın tabii kaynaklarını, altınlarını, gümüşlerini ve değerli madenlerini yağmaladı, anavatana taşıdı. Bu, başlı başına bir zenginlik yoluydu, ilk sermaye birikimi bu şekilde gerçekleşti.

İkinci önemli faktör emektir. Batı, başlangıçta emeği kölecilikten elde etti. Bazı antropologlara göre 100 milyon civarında Afrikalıyı taşıdılar, yerlerinden ettiler. 12 ile 25 yaş arasındaki genç insanları topluyor, gemilere doldurup Londra veya Boston Limanı’na getiriyorlardı. Üstelik bu limanlara gelindiğinde geminin dörtte üçündeki siyahî köleler yolda ölmüş oluyordu. Köleleştirilmiş bu insanlar, karın tokluğuna ve çok zor şartlar altında çalıştırılarak söz konusu sermaye terakümü sağlanmış oldu. Faiz, daha çok Yahudi tüccarların, sarrafların geliştirip sisteme soktuğu bir işlemdir. Yahudiler devamlı yerinden göç etmek tehdidi ve korkusuyla karşı karşıya olduklarından, taşınabilir, yükte hafif pahada ağır banknota önem verdiler. Sonrasında da banka sistemi ve faiz gelişip sermaye birikiminin en etkili yolu oldu. Bugün de kapitalizm veya sermaye birikimi dediğimiz zaman akla faiz gelmektedir.

Tarihsel kapitalizmin teşekkülünde devletler de belirleyici roller oynadılar. Modern ulus devlet ortaya çıkmasaydı kapitalizm de olmazdı. Devletler bir coğrafi bölgeyi -kilisenin ve papanın hâkimiyetine karşı- Hıristiyan ümmetinin elinden aldı, böylelikle milli sınırlar çizilmiş oldu. Dahası devletler, milli sınırlar içinde burjuvaziyi hem polisi hem askerleriyle korudu. Bunun göz ardı edilmemesi gereken belirleyici bir faktör olduğunu unutmamak lazım. Şöyle ki:

Kıta olarak Avrupa, yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip değil. Tarihte Avrupa kendi kendini besleyemedi, kendi iç kaynaklarıyla herhangi bir zenginlik üretemedi. Dünyanın zengin petrol, doğalgaz, altın-gümüş yatakları Avrupa’da bulunmuyor. Özellikle altın ve gümüş sermaye birikiminin teşekkülünde önemliydi. Bunu Avrupalılar, hep dışarıdan, Afrika, Asya ve Amerika kıtasından sömürgecilikle elde ettiler. Bu çabada devletlerin ne kadar belirleyici rol oynadığını sömürge savaşlarından biliyoruz. Toprağı laikleştirip “vatan” fikrini çıkaran, prensleri ve kralları zaman içinde ulus devletlerin mutlakiyetçi idarecilerine dönüştüren bu sömürge savaşları ve dışarıdan yapılan yağma ve talanlar olmasaydı ilk büyük sermaye birikimi olan kapitalist zenginlik nasıl teşekkül edebilirdi? Kapitalizmi hangi felsefeler veya serbest piyasalar ortaya çıkardı? Liberalizm dahil, önce olaylar yaşanmış, arkasından fetva tedarik edilmiştir..

Zaman, 12.10.2009
 
 

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikDin ü devlet
Sonraki İçerikKim korkar açılımdan?

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,727TakipçilerTakip Et