“Biri düşünmekten ne kadar mahrum ediliyorsa, insanlığının o ölçüde elinden alındığı söylenebilir.”[1]
İrade, Türkçe sözlükte, bir şeyi yapıp yapmama konusunda kişinin kendi kendine karar verebilme ve bunu uygulama gücü olarak tanımlanıyor.
“İrade” konusunun hem fikrî bir cephesi hem de fizikî bir yanı var, bu kısa yazıda çok derin mevzulara giremem, zaten öyle bir iddiam da yok.
Ancak ortalıkta “iraden, irademizdir”, “irademizi lidere, önderliğe teslim ediyoruz” gibi sloganları işitince tipik bir oksimoron durum yaşadığımızı görüyorum. İnsan doğumu ile elde ettiği en kıymetli melekesini yani iradesini bir başkasına nasıl teslim edebilir?
Özgür irade sahibi insan aynı zamanda sorumluluk sahibi insandır, kendi eylem ve davranışlarından pek tabiî olarak sorumludur ancak öte yandan bu durum insana yük bindirir. Bu sorumluluktan kurtulmak isteyen insan, iradesini üst bir güce teslim edebilir, işte insanlığın en büyük zaafı maalesef burada ortaya çıkıyor.
Hemen hemen bütün orta çağda insan zihni en karanlık dönemini geçirmiş ve nihayet özgürlük fikri ile birlikte özgür irade kavramının, bilimin ilerlemesine de paralel olarak filozofların katkıları ile yerleşmiş olduğu kanaatine ulaşıldığı düşünülmüştür. Ama ne yazık ki geçen yüzyılda Stalin ve Hitler gibi diktatörlere sorgusuz sualsiz itaat edenler yüzünden insanlığın yaşadığı trajedilere engel olunamamıştır.
Ancak insanlık bugüne kadar özgür iradesi sayesinde var olanı sorgulayarak orta çağdan bu yana devasa bir medeniyet biriktirmiştir, dolayısıyla insanlık bu çıkmazdan kurtulabilir.
Sokrates’e atfedilen incelenmemiş, eleştirel düşünmeden yoksun bir hayatın özünde anlamsız ve değersiz olduğuna yönelik, kişinin inançlarını, eylemlerini ve yaşam amacını sorgulamasının”[2] zorunluluğuna dair yol göstermesinden bu yana insanlık, özgür iradesi sayesinde yarattığı değerlerle muazzam bir medeniyet biriktirmiştir. Dolayısıyla hâlâ bu çağda sorumluluk almaktan kaçınan bireyin “irademizi öndere, lidere, cemaate teslim ediyoruz” söyleminin yeri olmamalı.
Soykırım suçundan yargılanan Nazi komutanı Eichmann’ın hiçbir sorumluluk üstlenmediğini kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini belirten Hannah Arendt “Eichmann ile ilgili rahatsız edici olan şey, onun herkese benzemesiydi ve benzediği bu kişilerin sapkın veya sadist olmak bir yana, ürkütücü ve ürpertici bir derecede normal olmasıydı” diyerek bunu çarpıcı biçimde ifade etmiştir.
Ancak Arendt, kötülüğün sıklıkla aşırı bir kötücüllükten değil, insanın özgür davranabilme ve akla uygun olmayanı reddetme iradesini gösterememesine bağlamıştır.
“Ortak akıl” belki geç harekete geçen ama en isabetli karar almaya yarayan bir yöntemdir hâlâ, ötesi üstün yetenekleri olduğu düşünülen bir kişiye iradeyi teslim etmek olur ki bu otoriter, totaliter yönetimlerin meşru gerekçesidir.
Öte yandan uygar ceza hukuku, kanunsuz bir emri uygulayanın da eyleminin sonuçlarından sorumlu olduğu kuralını getirerek, kimsenin özgür iradesini bir başkasına ipotek edemeyeceğini ve bireyin hukukî bir özne olarak sorumluluktan kaçınamayacağını kabul etmiştir.
İnsanlığın bugün ne Eichmann’lara ne de ona emir veren diktatörlere ihtiyacı vardır, bence kurtuluş, özgür irademize sıkı sıkıya sahip olmaktan geçiyor.
Söylemek istediğim kısaca şu; irademiz üzerine titrememiz gerekir, onu asla, ne bir öndere, ne bir partiye, ne bir ideolojiye angaje edemeyiz…
[1] Hannah Arendt, Karanlık Zamanlarda İnsanlar, İletişim Yayınları.
[2] Wikipedia

