30 Mart yeni Türkiye için bir milattır

Türkiye’de bugüne kadar bir sivil iktidar hiç bu kadar tehdit altında olmamış ve bu denli bir saldırıya maruz bırakılmamıştı. Binlerce köyün yakıldığı, 30 binden fazla insanın öldürüldüğü, faili meçhul cinayetlerin işlendiği, sıkıyönetimlerin ilan edildiği olağanüstü dönemlerde bile Gezi ‘de ve 17 Aralık sürecinde olduğu kadar halkın seçtiği başbakanların meşrululuğu sorgulanmamıştı. Peki, AK Parti bunu hak edecek ne yaptı? Bu denli bir kuşatılmışlık, saldırı, tehdit, istifa et, Ak Parti kapatılsın, diktatör, az ömrü kaldı bıraksın, ölsün ve daha nice montajlarla, hile ve tuzaklarla neden bu halkın oylarıyla iktidar olan bir partinin meşruluğu sorgulanıyor ve kendini fes etmesi isteniyor. Buna neden “dershane” ya da “yolsuzluk iddiaları” olabilir mi? Velev ki nedeni bunlar olsa bile mücadele yöntemi böyle mi olmalıdır? Yolsuzluk ve dershane meselesinin yardım tırlarının önünü kesmekle ne alakası vardır? Ya da yapılan bedduaların, uzun adam ölsün seanslarının, hemen her yerde başbakanın nefretle anılmasının, bilhassa dindar insanlara karşı alenen tavır takınan, başörtüsü yasaklarının mimarı, 70-80 yıllık Türkiye geçmişimizin kara lekesi CHP ile can ciğer kuzu sarması olmanın yolsuzluklarla ve dershane ile ne alakası vardır?

Sadakat bazen vahşet getirir;

Elbette yoktur. Tüm mesele; başbakanın rahmetli Menderes ve Özal’dan daha fazlasını yapmış ve yapacak olmasıdır. Akan kanın durdurulmasında Öcalan’la birlikte oynadığı o çok mühim roldür. Her dönem darbeci canavarların iştihanı kabartan hazineyi bu sefer onların lehine değil de halkın lehine kullandığı için hedefe konulmuştur. Gazete patronların önünde düğmesini iliklemediği için ve birkaç manşetle yerini bir diğerine teslim etmediği için hedeftedir. Cemaatin teolojik ya da başka sebeplerden ötürü siyaset mekanizmasını ele geçirmesine izin vermediği için hedeftedir ve belki de bu yüzden ölmesi beklenmektedir. Bu talepleri gönülden dillendirenlerin psikoloji bilimini yakından ilgilendiren ruhsal bir boyutu da var elbette. Grup sadakati belki işimize yarayabilir. Gruba sadakatle bağlı olanların otorite tarafından konulan ilkelere kolektif bir irade ile sıkı sıkıya bağlı kalmaları istenir. Çünkü sadakatten beklenen bir şeyin “iyi mi” ya da” kötü mü” olduğunu sorgulamadan desteklemeleridir. Hatırlayınız 19.yüzyıl bir bakıma ahlak canavarlarının grup sadakati yoluyla binlerce cana mal olan bir dönemin adıdır. Örneğin Almanlar kendi bireysel vicdanlarının sesini değil Hitler tarafından ortaya konulan ahlakı benimsemişlerdi. Minnesota St.Cloud Üniversitesinden Laurie Calhoun bu meseleyi uzun uzun anlatır.Meraklılarına tavsiye ederim.. Hitler iktidarından önce kaç Alman Yahudi komşusunu öldürmeyi düşünmüştür? Grup sadakati işte böyle bir şey. Kişinin bireysel olarak yapmak istemediği bir şeyi yapması için ekstra sebepler yaratır.Ve sonu her zaman vahşete-şiddete çıkan bir yoldur bu..

Herkes tutkuyla inanabilir;

O zaman kimse bir gruba, cemaate, dini inancını yaşamak için bireysel ya da grup dâhilinde herhangi bir faaliyetin içerisinde yer almasın mı? Alsın.Almalıdır da..İnsanlar tabiatı itibariyle başkaları tarafından önemsenmeyi ve kendilerine değer verilmesini ister.Başka insanların kendileri hakkında neler düşündüğüne önem verir ve kendisi gibi düşünenlerle bir arada olmak ihtiyacı hisseder.Ne var ki bu, gruptaki hakim gücün, düşüncenin ve sorgusuz sualsiz ortaya konulan  ahlaki ilkenin tesiriyle kendi benliğini silmesi, kaybetmesi ve ona bağımlı hale gelip şiddete tevessül etmemesi icap eder. İlginç bir örnek anlatayım. Sidney Lumet’in başyapıtlarından biri olan Equus filmin, izleyenler bilir. İzlemeyenlere de tavsiye ederim. Filmde Richard Burton’u Dr. Martin Dysart rolünde izlemiştik. Psikiyatrist Dysart, İngiltere’nin Hampshire eyaletinde gerçekleşen korkunç bir vukuatı analiz etmektedir. Alan Strang isimli, henüz 17 yaşındaki genç, delici bir cisim kullanarak altı atı kör etmiştir. Dystart, bu vahşetin hangi unsurlara bağlı olarak geliştiğine dair mesleki bir merak içindedir. Filmde dik kafalı, ateist bir baba ile inançlı ve nazik bir annenin tek oğlu olan Alan’ın iç dünyasında yaşadığı, kurguladığı tutku dolu bir inanç biçimi anlatılır. Genç, bir takım ibadet ritüelleri belirleyerek atlar vasıtasıyla bir inanç geliştirir. Filmin daha detay felsefik yönlerine girip başınızı ağrıtmak niyetinde değilim. Kısacası doktor çocuğu bu tutkusundan kurtarır ancak bununla da yüzleşir. Filmin sonunda birine, onu ibadetinden alıkoymaktan daha büyük bir kötülük yapabilir misin? Diye sorar..Velhasıl isteyen istediği gibi inanır, değişik inanç biçimleri geliştirebilir bunda hiçbir sakınca yoktur.

Türkiye’de de örneğin Kemalistler Atatürk’e her türlü  inanmakta serbest olmalılar.. Hatta onun için değişik ritüeller geliştirebilirler ne bileyim her yıl 29 Ekim’de yada 10 Kasım’da Anıtkabir’de toplanıp kurban da kesebilirler. Diğer taraftan birileri de örneğin Fethullah Gülen’in  bir peygamber,  bir Mehdi yada Tanrı’nın çok hususi bir vasıtası, mesajcısı olduğuna da inanabilir. Birlikte çok farklı yorumlar katarak ayrı bir din de geliştirebilirler  bu durum ne kınanmayı nede dışlanmayı gerektirecek  bir şeydir.Bunlar  din özgürlüğü çerçevesinde ele alınıp değerlendirebilecek meseleler..Burada sorun şudur ki; Kemalistler bu inanç biçimlerini yada ideolojilerini kimseye dayatmadan, zorlamadan ve bunu herhangi bir resmi statüye bağlamadan yapmalıdırlar ve tabii ki ne kendilerine ne de başkalarına kalıcı zararlar vermemek kaydıyla..Aynı şey Gülen cemaati içinde geçerlidir.İstedikleri gibi inanma, örgütlenme ve inançlarını yayma haklarına sahip olmalılar ne var ki   bunu yaparken demokratik bir ülkede olması gereken tüm ilkeleri riayet etmeleri kaydıyla..Hukukun, demokrasinin ve siyasetin doğal ve meşru yollardan işleyişini herhangi bir zarar vermeden, engellemeden…Benim bu noktada kişisel olarak kanaatim budur.Kimse inancından ötürü kınanmamalı ve düşüncesinden ötürü toplumdan soyutlanmamalıdır.

Başbakana acizane önerim;

 Sanırım sorun da burada. Görülen o ki onlar farklı bir yol denemeyi tercih ediyorlar. Kendi inanç biçimlerinin gereğini yerine getirmek ve bu uğurda bir çaba sarf etmek yerine neredeyse ülkenin büyük bir bölümünü dinleyerek kayıt altına alıyorlar. Teknolojiyi kullanarak çeşitli kasetler servis ediyorlar ve sanırım önümüzdeki 20 gün boyunca da bunu bir hayli abartacaklar gibi. Diğer taraftan ülkenin başbakanına yönelik topyekûn bir saldırının startını vermekten de kaçınmıyorlar. İnandıklarını söyledikleri dinin birtakım emirlerine ilericilik, çağdaşlık ve laiklik adına çiğnemekten kaçınmayan ve bu çerçevede dini özgürlükleri kısıtlayan, bir takım hukuki yaptırımları/yasakları uygulamaya sokturan bir partiyle sıkı bir işbirliği yapmaktan geri kalmıyorlar. Üstelik tüm bunları da temiz toplum kisvesi adı altında çok farklı bir taktikle yapmayı deniyorlar.

Sayın Başbakanın Gezi’den bu yana bir takım çıkar gruplarının destekler gibi görünmesini saymazsak eğer epeydir yalnız bırakıldığı bir gerçektir. Başbakana âcizane öneririm bu tür süreçlerde daha fazla özgürlük ve demokrasi vaatlerini sıklaştırmasıdır. Çevresinin telkinleriyle daha sert bir üslup takınmak yerine herkesi kucaklayan bir söylem geliştirmesidir. Her şeyden mühimi bugünlerde unutulan Yeni Anayasa üzerinde durmalarıdır. Türkiye eninde sonunda özgür ve demokratik bir ülke olacaktır bundan hiç kuşku duymuyoruz. Bu ülkede Türkün, Kürdün, Arabın, Alevinin, Müslüman’ın, Gayr-i Müslim’in kısacası herkesin kendini güvende ve barışta hissedebileceği evrensel hukuk ilkelerin geçerli sayıldığı, bireysel özgürlüklerin genişletildiği, daha özgürlükçü bir eğitim sisteminin tesis edildiği bir ortam evet, eninde sonunda gerçekleşecektir. Yeter ki herkes bu konuda samimi adımlar atsın. Yeter ki herkes üzerine düşen insani sorumluluğu yerine getirebilsin. Yeter ki her düşüncenin, partinin, cemaatin, grubun bağnazlarından kendimizi arındırabilelim.

Tüm insaf ve vicdan sahibi insanlara kızım adına teşekkür ederim

Her zaman vicdana, ahlaka, özgürlüğe ve hakkaniyete inanmışımdır. Çünkü Allah’ın her zaman tavrını vicdandan ve insanlıktan yana koyduğunu biliyorum. Bu bakımdan inanıyorum ki 30 Mart son duraktır ve bir milat olacaktır. Bu tarih sıradan bir tarih değil, yeni, farklı, özgür ve demokratik bir ülkenin kendine yeniden bir sayfa açtığı tarih olacaktır. Evet, benim de bir kızım var. Ben de kızımın daha özgür, adil ve demokratik bir ülkede yetişmesini arzu ediyorum. Mücadelem biraz da onun geleceği için. Bu bakımdan bu dönemde insanlıktan, özgürlükten, sivil iradeden yana tavır koyan herkese kızım adına teşekkür ediyorum..

sivildusunce.com

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,725TakipçilerTakip Et