Yapısal Reformlar ve Mahfi Eğilmez

17 Ağustos 2021 tarihinde Türkiye’de Milli Tarih Tezi ve Mahfi Eğilmez’in Değişim Sürecinde Türkiye Kitabının Eleştirisi isimli eleştiri yazımı Hür Fikirler platformunda yazmıştım. 2018 yılında yayımlanan ve çok satanlar listesinde bulunan bu kitaba 3 yıl boyunca hiç kimsenin değerlendirme yazısı yazmamasına ve üstelik içinde fahiş hatalar bulunmasına şaşırdığımı belirtmiştim. Değişim Sürecinde Türkiye isimli kitap hakkındaki özet değerlendirmemi eleştiri yazımın son paragrafında şöyle belirtmiş idim: “Bu kitap; Türkiye’deki değişim sürecini anlatmak gibi iddialı bir işe girişirken Osmanlı yönetimi kötüydü, yeni rejim iyiydi diyebilmek için taraflı bir şekilde örneklerini seçen, yapısal reform adı altında köktenci modernleşmeyi öneren, Osmanlı Devleti’nin hatalarını yanlış yerde arayan ve milli tarih tezinin söylediklerini kötü bir şekilde tekrarlayan bir çalışma olmaktan öteye geçememiştir.” Bu yazının yayımlanmasından sonra geçen zaman içinde çok farklı kesimler tarafından okunduğunu öğrendim. Konu kapanmış idi. Ta ki Eğilmez Yapısal Reformlar ve Türkiye isimli yeni bir kitap yazana kadar. Eğilmez Değişim Sürecinde Türkiye isimli kitabında yapısal reformları Atatürk dönemi ile başlatmış ve verdiği örneklerin Osmanlı dönemindeki öncüllerini görmezden gelmişti. Üstelik, “Başka yerlere bakmaya, yabancılara sorup öğrenmeye gerek yok. Çünkü yabancılar yapısal reformları büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki bu atılımlardan öğrendi.” (Eğilmez, 2018:136) diyerek iddialı olduğu kadar gerçek dışı bir yorumda da bulunmuş idi. Bu gerekçelerle yazarın yapısal reformları anlattığı yeni kitabı da dikkatimi çekmiş oldu. Acaba önceki kitabındaki iddialarında ısrarcı mıydı? Acaba eleştirilerimi dikkate almış mıydı? Bütün bu düşüncelerle birlikte bu kitabını da okudum.

Kitabın Genel Çerçevesi

Bugün hangi ekonomik konuyu tartışsak sonu mutlaka yapısal reformlara bağlanıyor. Ekonomik büyüme rakamları büyüyor görünse, “doğru ama yapısal reformlarla desteklenmediği sürece sürdürülebilir değil” diyoruz. Ya da büyüme rakamları düşse “çünkü yapısal reformları yapmadık” diyoruz. Herkesin bildiği, saygı duyduğu fakat tam olarak tanımlayamadığı sihirli bir sözcük idi “Yapısal Reformlar”. Peki, neymiş bu yapısal reformlar?

Daha kitabın ilk cümlesinde “Yapı” kelimesinin kelime anlamı ile başladığını gördüğümde ne kadar sıkıcı bir metinle karşılaşacağımı tahmin ettim. Bir kitaba veya akademik teze başlarken kelime anlamıyla başlamanın son derece gereksiz bir iş olduğunu düşünüyorum. Çünkü asıl hedefin okuyucuyu yormadan en kısa ve doğrudan ana amaca giden bir çerçeve çizilmesinin daha doğru olduğuna inanıyorum. Asıl amaca gelmeden sayfalarca okuyucuyu yormanın ve zamanını çalmanın bir anlamı yok. Kitapta toplumsal yapı konusuna gelebilmek için önce yapı kelimesinin anlamı açıklanmış, ardından dağlar, göller gibi yapılara doğal yapılar dendiğini; binalar, makinalar ve arabalara da insan yapıları dendiğini söylemektedir. Yapısal reformlara bu cümlelerle giriş yapılmasını hayret verici bulduğumu itiraf etmeliyim. Kitapta önce yapısal reformlar tanımlanmış, yapısal reformlarda kullanılacak ekonomi politikası araçları sıralanmış, Türkiye’nin yapısal reform denemeleri 15 sayfada özetlenmiş, Türkiye’nin niçin yapısal reform ihtiyacı içinde olduğu ve çözüm önerilerinin neler olduğu anlatılmıştır. Kitabın genel çerçevesi budur.

Yazar, bu sefer kitabının iddialarını temellendirmek için birtakım şablonlar ve tablolar hazırlamıştır. Hazırladığı en temel şeması ideal devlet yapısını açıklayan yukarıdaki şemadır. Normal bir metinde şablon hazırlamanın amacı karmaşık konuları anlaşılır kılmak ve basitleştirmektir. Oysa yazarın bizler için hazırladığı yukarıdaki şemaya baktığımızda son derece karmaşık kavramlar listesi görüyoruz. Üstelik bu şablonun nasıl yorumlanması gerektiğini yazar kitabında açıklamamıştır. Örneğin; liyakat hukukun üstünlüğü ile kesişirken, piyasa ekonomisi düşünce özgürlüğü ile nasıl kesişebilir? Piyasa ekonomisi liyakat veya şeffaflık ile kesişmediğine göre bunlarla hiç ilişkisi yok mudur? Özetle bu şablonun ne anlatmak istediği oldukça karmaşık ve belirsizdir. Yazara karmaşık gelmemiş olacak ki okuyucu nasıl olsa anlar diye düşünerek kendi şablonunu kendi kitabında yorumlama ihtiyacı hissetmemiştir! Yazarın tablo ve şablonlar hazırlarken oldukça özensiz olduğuna dair bir diğer örnek Tablo 1’deki “İngiltere’de Nüfusun Kesimler Arası Dağılımı” tablosudur. Bu tablo 1811, 1841, 1871 ve 2019 yılları arasındaki nüfus dağılımını gösteriyor (Eğilmez, 2022:160). Bu tabloda kaynak olarak Michel Beaud’un Kapitalizmin Tarihi isimli kitabının kullanıldığı belirtilmiş. Aynı kitabın bende de olduğunu hatırlayıp ilgili sayfayı açtım. 2019 yılına ait rakamlar yok. Zaten bu kitap Dost Kitapevi tarafından 2003 yılında yayımlanmış! 2019 verisinin bulunması imkânsız. Dolayısıyla yazarın tablosundaki 2019 verisini nereden aldığı belirsiz olduğu için gerçekliğinin tespiti de mümkün değildir. Farklı bir özensizliği Tablo 2’de de yaparak Kesimlerin GSYH İçindeki Payı’nı gösterdiği tabloda kaynak belirtmezken, Tablo 3’te ise “Türkiye’de GSYH’de Kesim Paylarının Durumu” tablosunda kaynak belirtmiş görünüyor. Dolayısıyla kitapta kullanılan istatistik verilerinin bazılarının kaynağı belli, bazılarının ise belirsizdir. Bu durum hem keyfi verilen (çoğu kez de verilmeyen) veri kaynaklarını şüpheli kılmaktadır hem de özensiz çalışıldığını göstermektedir.

Kitap genel olarak değerlendirildiğinde ideal bir yapısal reform örneklemesi yapıldığı görülmektedir. Kitapta Türkiye’nin bu yapısal reform adımlarından oldukça uzak olduğu ifade edilmiş, Ak Parti’nin son 5 yıldaki ekonomi politikası eleştirilmiş, Türkiye’nin atması gereken yapısal reform adımlarının Atatürk devrimlerine geri dönüş ile başlaması gerektiği belirtilmiştir. Önceki kitabında yabancıların yapısal reformları büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından öğrendiğini iddia etmişti. Belki benim eleştirimi dikkate alarak, belki de iddiasının temelsizliğini fark ederek bu seferki kitabında bundan bahsetmemiş ve ısrarından vazgeçmiş görünüyor. Üstelik bu sefer yapısal reformlar konusuna Tanzimat Fermanı ile başlayarak ilk kez başlangıcı Atatürk devrimlerinden daha geriye çekiyor. Fakat yapısal reformlar bugüne dair bir konu olduğu için bu kitap önceki kitap gibi bir tarih kitabı değil. Ancak yazar bugüne dair iddialarını desteklemek için tarihi örnekleri bir araç olarak kullanıyor, ilgili konuların literatürüne bakma ihtiyacı bile hissetmiyor ve çoğu kez de konuları çarpıtıyor.

Tarihin İdeolojik Kullanımı

Metin içinde dipnot verilmemiş fakat kullanılan kaynaklar son sayfada sıralanmıştır. Önceki kitabında Türkiye’nin 150 yıllık değişim sürecini 2,5 sayfalık kaynakça ile anlatmaya çalışmasını eleştirmiştim. Bu kitapta da 2,5 sayfalık bir kaynakça kullanmış görünüyor. Üstelik oldukça iddialı tarihî örnekler verdiği halde kullandığı tarih kitapları toplamda 5 adettir. Türkiye’nin yapısal reformlarını Atatürk dönemine dayandırması ve bugünkü en doğru hamlenin Atatürk dönemindeki devrimlere geri dönmek olduğunu iddia ederken oldukça geniş bir 1923-1938 dönemi kaynakçası kullanacağını tahmin etmiştim. Yine hayal kırıklığına uğradım. Çünkü kaynakçaya bakıldığında ilgili döneme dair görülen tek kaynak 1927 yılında yayımlanan Atatürk’ün Nutuk adlı eseridir. Fakat örnek verdiği Atatürk devrimlerinin büyük bir kısmı 1927 yılından sonra gerçekleşmiştir. Bugün 1927 yılına geri dönmemiz gerekiyorsa ortada dil devrimi yok, üniversite reformu yok, soyadı kanunu yok. Yazarın geri dönmemizi istediği reformların yarısı 1927 yılında eksik. Ayrıca Nutuk, bir kalkınma programı önerisinde bulunan ve reform önerileri içeren bir metin değildir. Nutuk, 1919-1927 yılları arasındaki Türkiye tarihini özetleyen ve daha çok askeri ve siyasi olayları açıklayan bir metindir. Hayati Tek, Atatürk’ün Nutuk isimli eserinin “rakama dayalı içerik analizi”ni yayımlamıştı. Böylece belgeler hariç 738 sayfada 190.304 kelimenin kullanıldığını öğreniyoruz. Millet kelimesi 1160, meclis 1057, milli 967, hükümet 922, kumandan 860, ordu 541, Türk 483, harp 352 kere kullanılmıştır. Buna karşılık para kelimesi 84, maliye 28, iktisat 27, vergi 10, sermaye 7, ticaret 7, faiz 5, banka 3 tüccar 3 kere kullanılmıştır. Yani tüm kitabın ancak %0,15’inde iktisadi kavramlar geçmektedir. Bu durum kesin bir ölçü sayılamaz fakat bizlere göstermektedir ki derinlemesine incelenmesi gereken ekonomik kalkınmayı açıklarken sadece Nutuk adlı eseri kullanmak yetersizdir. Bu arada acaba metnin neresinde Nutuk kullanılmıştır diye merak ettim. Eğilmez, hazırladığı kitapta dipnot vermediği için bunu tam olarak bilmiyoruz ama Nutuk’un içeriğini bildiğimiz için bulabiliriz diye düşündüm. Kitabı incelediğimde 1919-1927 arasının askeri ve siyasi mücadele tarihini anlatan hiçbir paragraf bulamadım. Olabilecek en yakın bölüm Tanzimat Dönemi ile Demokrat Parti bölümlerinin arasını anlatan “Atatürk Devrimleri” başlıklı 3 paragraf içeren bölümdür (Eğilmez, 2022: 60). Bu üç paragraf incelendiğinde Nutuk’un anlatısını içeren hiçbir cümle yoktur. Atatürk devrimlerini yapısal reform olarak tanımlamak gerektiğini yazmış fakat bahsedilen devrimlerin yarısı Nutuk yazıldıktan sonra gerçekleşmiştir. Dolayısıyla yazarın aslında Atatürk’ün Nutuk adlı eserini metin içinde kullanmadan kaynakçaya eklediği ortaya çıkmaktadır. Bu durum hem bir etik hatasıdır hem de yazarın konuya olan hakimiyetine karşı güveni sarsmaktadır.

Yapısal reformlardan bahseden herkes mutlaka eğitim konusunu açar. Yazar da eğitim başlığı açarak şöyle söylüyor: “Türkiye ne yazık ki bu alanda geçmişe göre çok daha geriye gitmiş bulunuyor. Eğitim sisteminde 1930’larda egemen olan sisteme geri dönüp ve o sistemi günümüz koşullarına göre revize etsek bile ciddi bir reform yapmış oluruz.” (Eğilmez, 2022: 93). Yazar bu cümle ile 1930’lardaki eğitimin bugünden daha başarılı olduğunu iddia ediyor. Başbakanlık İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 1930’larda yayımladığı resmi istatistik yıllıklarında eğitim kurumlarımızın sayıları, talebe ve muallim sayıları mevcuttur. Örneğin bu raporlara göre 1930 yılında bütün Türkiye’de sadece 20 adet lise bulunmaktadır. 1930’lu yıllar boyunca sadece 1 adet üniversite (İstanbul Üniversitesi) vardır. 30’lu yıllarda ortalama 12-13 milyon nüfusun eğitime ulaşabilme imkânı altyapı yetersizlikleri yüzünden oldukça sınırlıdır. Maarif alanındaki tüm çabalar yetersizdir. Yazara göre 30’lu yıllar madem 2022 yılına bile örnek olabilecek derecede başarılıdır, o halde okuma yazma oranları da yüksek olmalıdır. 1927 ve 1935 yıllarındaki nüfus sayımlarında halkın okuma-yazma oranları resmi istatistik raporlarında şehir şehir rapor edilmiştir. 1927 nüfus sayımına göre Türkiye 12.517.992 kişidir ve sadece 1.111.496 kişi okuma-yazma bilmektedir. 1935 nüfus sayımına göre Türkiye’nin toplam nüfusu 13.648.270’tir. Türkiye nüfusunun %91,71’i, kadınların ise %96,19’u okuma yazma bilmemektedir. Bu rakamlar devletin resmi istatistik raporlarında geçiyor. Yazara sormak isterim; böyle bir Türkiye, 2022 yılına örnek olabilir mi? Aslında yazarın bugün eğitim alanında geliştirmeler yapılmalıdır görüşü doğrudur fakat örnek gösterdiği dönem bugün ile kıyas kabul edilemeyecek kadar kötüdür.

Tablo 23’te “Atatürk Devrimlerinin Bugünkü Durumu” başlıklı bir tablo hazırlanmış. Devrimlerin yitirildiği iddia edilmiştir (Eğilmez, 2022:160). Örneğin tabloya göre dil devrimi, karşı devrimlerle yıpratılmış. Acaba farkında olmadığım şekilde Osmanlı alfabesine geri mi döndük! Dil devrimine kim karşı devrim yapıyor? Kaldırılan lakap ve unvanlar yeniden ortaya çıkmışlar. Soyadları yerine Ağa, paşa, efendi, molla, hazretleri vb. lakap ve unvanları bugün kim kullanıyor? Gerçekten bilmiyorum. Kapatılan tekke, zaviye ve türbelerin yeniden açılması bir kayıpmış. Bunlar ne zaman açıldı diye bir araştırma yaptım. Atatürk’ün kurduğu partinin Başbakanı Şemsettin Günaltay’ın teklifi ile 5 Mart 1950 tarihinde açılmış. Kabul edilen medeni kanunda pek çok zorlama söz konusu imiş. Yazar, bu zorlamaların ne olduğunu açıklamamış. Medeni kanunun nasıl zorlandığını ve kimler tarafından zorlandığını gerçekten merak ediyorum. Dolayısıyla bugün Atatürk devrimlerinin uzağında olduğumuz iddiasına verilen örnekler pek de gerçekçi görünmüyor. Bu durum da kitabın temel çıkış noktasını şüpheli kılıyor.

Yazar “Türkiye’nin Yapısal Reform Denemeleri” başlığını yazarken konuyu ilk kez Tanzimat Fermanı ile başlatmaktadır. Bu konuda daha önce yazdığım eleştiri yazısını dikkate almış görünüyor. Fakat cumhuriyet fikrine önayak olduğu için Tanzimat fermanı önemlidir diyor (Eğilmez, 2022: 60). Bu ifadeye bakılırsa yazarın Tanzimatın ilanı ile cumhuriyetin ilanı arasında geçen 84 yılda yaşananları bilmediği veya anlamadığı anlaşılmaktadır. Bu 84 yılda modern hukuk kodifikasyonu tamamlanmıştır, ticari faaliyetler düzenlenmiştir, meclis yönetimine geçilmiş ve çok partili seçimler yapılmıştır, hatta mecliste güvenoyu mekanizması bile vardır (bugün artık yok), eğitim seferberliği başlamış ve taşrada eğitim kurumları kurulmaya başlanmıştır, danıştay ve sayıştayın öncülü olan kuruluşlar kurulmuştur ve daha niceleri vardır. Tanzimat döneminin tek önemini cumhuriyete önayak olmak diye yorumlarsak ağır bir haksızlık yapmış oluruz. Cumhuriyet döneminin önemini vurgulamak için 1923 öncesini kötülemeye veya küçümsemeye gerek yoktur.

Gelelim, Demokrat Parti dönemine. Eğilmez’in Değişim Sürecindeki Türkiye isimli kitabında ana konuyla ilişkisi zayıf olan Venezuela ve Chavez olayını 7 sayfada uzun uzun anlatırken, Demokrat Parti konusuna 2 sayfa yer ayırmıştı. Türkiye’nin değişim sürecini anlatırken Demokrat Parti dönemine Venezuela konusu kadar önem vermemiş olmasını hayret verici bulmuştum. Ta ki bu sefer sadece 1 sayfa yer ayırdığını görene kadar. Yazar, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 seçimini Türkiye’nin ilk demokratik seçimi olduğunu ifade etmiş ve bunu yapısal reform hamlesi olarak yorumlamıştır. Fakat gerçekte ilk çok partili seçim 1908 yılında yapılmıştır. Eğer çok partili seçimlerin var olması yapısal reform hamlesi ise sorulması gereken soru şudur: Osmanlı döneminde var olan çok partili sistem neden cumhuriyet döneminde 1950’ye kadar yoktur? Yazar kitabının sonuç kısmında Türkiye’nin yapısal reform adımlarına Atatürk devrimlerine geri dönerek başlanması gerektiğini belirtmişti. Geri dönmemiz gereken dönemde yapısal reform hamlesi diye yorumladığı çok partili sistem olmadığından yazar kendisi ile çelişmektedir. Ayrıca yazar, Türkiye tarihinin en yüksek ekonomik gelişme dönemlerinden birini içeren Demokrat Parti döneminin icraatlarını görmezden geldiği gibi, darbe ile düşürülmesini de unutmuş görünüyor.

Yazar 1960-1980 arasında gelişen ve benim ithal ikameci-kontrollü korumacılık dönemi diye tanımladığım dönemi tüm eksiklerine rağmen başarılı bulduğunu açıklamaktadır (Eğilmez, 2022: 65). İç piyasada yabancı rekabetinden korunan sanayileşme hamlelerinin ihracatta rekabet gücü sağlama ihtimali düşüktür. İç piyasada korunmanın yarattığı konfor alanında faaliyet göstermek varken ihracatı önemsemeyen bir sanayileşme ortamının oluşması döviz darboğazına sebep olmuştur. Nihayetinde bu dönem 1979 yılındaki ekonomik kriz ile sona ermiştir. Yazar bu dönemde oluşan sanayileşmeyi yapısal reform girişimi olarak tanımlayarak bu tercihin alternatif maliyetlerini göz ardı etmektedir. İyi bir iktisatçı her zaman alternatif maliyetleri hesaba katmalıdır.

Ayrıca yazar 24 Ocak Kararları ile başlayan dönemi “neoliberal politikalar çerçevesinde atılan adımlarsa dünyada olduğu gibi Türkiye’de de birçok soruna yol açtığı için yapısal reform olarak değerlendirilemez” diye yorumlamıştır (Eğilmez, 2022: 66). 24 Ocak kararlarının piyasayı önceleyen temel ilkelerini yapısal reform olarak görmeyip; döviz darboğazları yaratan, adil rekabeti bozan ve iç piyasada kalitesiz ürünlere ve kıtlığa yol açan dönemleri mi reform olarak göreceğiz? Tabiî bu dönem de kusursuz değildir. Fakat yazarın yaptığı vurgular piyasa sistemine karşı güvensiz olduğunu göstermektedir. İçinde piyasa olmayan yapısal reformların da başarısı şüphelidir.

Yazarın Osmanlı döneminde uygulanan yap-işlet-devret modelini yanlış yorumladığını önceki eleştiri yazımda belirtmiştim. Bu kitabında da aynı hataya devam etmektedir (Eğilmez, 2022: 73). Yazar, Osmanlı döneminde uygulanan yap-işlet devret uygulamasının Osmanlı maliyesine oldukça büyük bir yük oluşturduğunu iddia etmeye devam etmektedir. Tarihi konularda bir iddiada bulunmadan önce birincil kaynaklara bakılmasını her zaman tavsiye ederim. Yazarın kendisinin de görev yaptığı T.C. Maliye Bakanlığı, Osmanlı Devleti’nin 1908 sonrası bütçelerini günümüz Türkçesi ile 2000 yılında yayımladı. İyi bir bilim insanı bir iddiada bulunuyorsa kanıtını da yazmak zorundadır. Hangi yılın Osmanlı bütçesinde yap-işlet-devret uygulaması bir kalem olarak belirtilmiş ve ağır bir yük olduğu görülmektedir? Yazar, Osmanlı döneminde uygulanan yap-işlet-devret uygulamalarında hazinenin ödeme yaptığını zannetmeye devam etmektedir! Ayrıca yazar, yap-işlet-devret uygulamasının hazineye yaratacağı mali yükü eleştirirken, tuhaf bir şekilde aynı hizmetlerin kamulaştırmalarını önermektedir. (Eğilmez, 2022: 109-110). Özel sektöre ait şirketlerin kamulaştırılması ve işletilmesi başka bir devletin hazinesinden mi karşılanacak? Peki mali açıdan bu konunun hazine garantisinden ne farkı olacak? Kamulaştırmalar da devletin hazinesine yük değil midir? Ayrıca kamulaştırmalar bir yapısal reform hamlesi olabilir mi? Hangi güvenilir uluslararası kuruluş kamulaştırmaları yapısal reform olarak önermektedir? Aslında kamu-özel işbirlikleri, kamu tarafından gerçekleştirilmesi yıllar alacak projelerin özel sektör tarafından daha kısa zamanda gerçekleştirilmesini ve yapılabilir olmayan projelerin yapılabilirliğinin arttırılmasını sağlar. Bu açıdan oldukça olumlu bir projedir. Ancak kamu-özel işbirliklerinin fizıbıl olmayan projelerin suni hazine yardımları ile fizıbıl hale getirilmesi için kullanılması sakıncalıdır. Aslında yazarın anlatmak isteyip de ifade edemediği eleştiri konusu budur. Yap-işlet-devret gibi kamu-özel işbirliği yönteminin gösteriş projeleri (çılgın projeler) için kullanılması yanlıştır. Fakat bu konunun Osmanlı ile alâkası yok. Osmanlı Devleti’nin mali yapısının bozulmasının nedeni; gelirlerinin artan kamu harcamalarını karşılayamaması ve düzenli vergi toplama konusundaki başarısızlığıdır. Yazarın bahsettiği Osmanlı zamanında verilen işletme imtiyazlarına hazine ödeme yapmamıştır, aksine ödeme almıştır. Yazar, aslında günümüz Türkiye’si hakkında doğru olabilecek bir eleştiri yaparken yanlış bir tarihî örnek vererek hataya düşmektedir. Yazarın yaptığı bu anakronik hata tarih öğrencilerine ders olabilecek niteliktedir.

Yazar önceki kitabında Osmanlı’da burjuvazi oluşmadığını iddia etmişti. Bu kitabında da aynı iddiaya devam etmektedir. (Eğilmez, 2022: 147). Türkiye’de ilk ticaret odası 1870’de kuruldu. İstanbul ticaret ve sanayi odaları 1880’de kuruldu. 1914 yılına kadar her yıl yayımlanan Vilayet Salnamaleri’ne bakıldığında Osmanlı Devleti’nin hemen hemen her vilayetinde ve her sancağında ticaret, sanayi ve ziraat odalarının kurulduğu görülmektedir. Hatta bu odaların idare heyetlerinde yer alan kişilerin isimleri de yazılıdır. Oluşmayan burjuvazi acaba nasıl bir araya gelerek ticaret, sanayi ve ziraat odaları kurmuş olabilir! Aslında yazarın bu konuyu gündeme getirmesinin sebebi burjuva kültürüne sahip olmadığını düşündüğü esnaflar hakkındaki hayret verici görüşüne giriş yapmaktır. Esnaflar hakkında şu ifadeyi kullanmaktadır: “esnaf tutucudur ve daha önce değindiğimiz sosyal ve siyasal reformlara aldırmaz, ekonomi önceliğidir, aç kalmadığı, işini kaybetmediği sürece diğer konularla ilgilenmez. Onun için laiklik, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar bu sınıfa uzaktır.” (Eğilmez, 2022: 158). Önceki kitabında taşralılar demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle falan ilgilenmezler dediği için eleştirmiştim. Yazar bu sefer esnafları da aynı sepetin içine atarak esnafların da demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle ilgilenmedikleri yorumunu yapmaktadır. Esnaflar için asıl mesele açlık-tokluk meselesi imiş! Yazar günümüzdeki esnafların burjuva kültürüne sahip olmadığını düşünür ve az önceki hatalı Osmanlı yorumunu buna dayanak olması için verir. Esnafların hukukun üstünlüğü vb. ile ilgilenmediği nasıl iddia edilebilir? Bu iddianın dayanağı nedir? Yazar, acaba hayatında hiç esnaf tanımış mıdır? Bu analizde hem yorum yanlıştır hem de dayanak olarak verilen tarihî örnek yanlış. Meselelere bu derece kabaca ve üstten bakan bir düşünürden yapısal reform önerileri almanın da sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

Sonuç

Yazarın aslında bu kitabın yazılmasına neden oluşturan çıkış noktası doğrudur. Eğilmez, Türkiye’nin insanî gelişme endeksi, demokrasi endeksi, hukukun üstünlüğü endeksi, yolsuzluk algı endeksi, açık pazar endeksi gibi uluslararası indekslerde oldukça kötü sıralamalarda yer almasını eleştirmekte haklıdır. Çözüm yolu olarak hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, çevre, AB ile ilişkilerin geliştirilmesi, Kürt meselesinin çözümü, vergi reformu gibi sosyal, siyasal ve mali önerileri herkesin bildiği ve önerdiği adımlardır. Yazar, başkalarından farklı olarak bu adımların önemini vurgulamak için tarihî örnekleri bilinçli veya bilinçsiz (benim kanaatim yeterli araştırmayı yapmadığı için bilinçsiz olduğu yönünde) şekilde çarpıtarak kullanmaktadır. İşte bu detay yazara ve kitaba karşı güveni kırmaktadır. Tarih bilimi ideolojik manevra alanı değildir. Tarihî gerçekler bugünkü düşüncelerinize kaynak oluşturmak amacıyla kullanılamaz ve çarpıtılamaz. Tarih bilimi, ilk etapta birincil kaynakları (arşiv belgeleri gibi) ardından ikincil kaynakları yoğun şekilde araştırmayı, incelemeyi ve yorumlamayı önceler. Bu kitapta da önceki kitabında olduğu gibi tarihî örneklerde derinlik eksikliği göze çarpmaktadır.

Yazarın bu kitabı da önceki kitabında olduğu gibi yeterli araştırma yapmadığı için çelişkilerle ve tarihin yanlış yorumlarıyla doludur. Kaynakça zayıftır, çoğu zaman kaynağı belirsiz istatistik veriler kullanılmıştır, şemalar karmaşık ve anlamsızdır, Nutuk gibi bazı kaynaklar metinde kullanılmadığı halde siyasî bir tavır göstermek için kaynakçaya yazılmıştır, iddialarını desteklemek için tarihî örnekler çarpıtılarak kullanılmıştır. Bu kitabın benim için önemi; tarihî örneklerin nasıl kullanılmaması gerektiğine örnek teşkil eden bir çalışma olmasıdır.

Kaynaklar

Eğilmez, M. (2018). Değişim Sürecinde Türkiye: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sosyo-ekonomik Bir Değerlendirme, Remzi Kitapevi.

Eğilmez, M. (2022). Yapısal Reformlar ve Türkiye, Remzi Kitapevi.

Tek, H. (2020). Nutuk’u Rakamların Diliyle Okumak…, https://hayatitek.com/ataturkun-nutukundaki-denklem/ (Erişim Tarihi: 10.12.2022)

Güneş, C. (2021). Türkiye’de Milli Tarih Tezi ve Mahfi Eğilmez’in “Değişim Sürecinde Türkiye” Kitabının Eleştirisi. https://hurfikirler.com/turkiyede-milli-tarih-tezi-ve-mahfi-egilmezin-degisim-surecinde-turkiye-kitabinin-elestirisi/ (Erişim Tarihi: 10.12.2022)

İstatistik Yıllığı, 1935/36, Cilt 8, İstatistik G. D. Neşriyatı, Sayı:88, Devlet Basımevi, İstanbul.

İstatistik Yıllığı, 1951, Cilt 19, T.C. Başbakanlık İstatistik G. Müdürlüğü, Yayın no:332, Ankara.

Osmanlı Bütçeleri 1909-1918, T.C. Maliye Bakanlığı, Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı, Ankara, 2000.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et