Tuncay Önder – Kutuplaşıyor muyuz?

Şaka değildi. Tayyip Erdoğan seçimi göremeyecekti. Zaten görseydi ne olacaktı? Yüzde elli oy alsa bile, artık ülkeyi yönetemezdi. Demokrasi sadece sandık değildi. Cemaatin pazar tezgâhındaki turplar, bir değil kaç başbakan devirirdi. Üstelik turpun büyüğü, henüz heybedeydi. 25 Mart’ta heybeden çıkarılıp tezgâhtaki yerini alacak turp için heyecanlı bekleyiş sürüyordu. Toplumun neredeyse yarısı, Erdoğan’ı alaşağı edecek tesirdeki büyük turp için uygun bekleme pozisyonunu almıştı. Dünyanın Batısı da Erdoğan’ın üzerine çarpı işareti koyduğuna göre artık her şey çok daha kolaydı. Hüküm verilmiş, mesele bitmişti. Zamanın tükenmesi bekleniyordu. Rivâyet o ki insan öldüğünü uzun süre anlayamazdı. Siyasî sonların idrâki daha zor olmalıydı. Bu arada, hemen hergün mahrem telefon görüşmeleri ortalığa dökülen Cumhuriyet tarihinin ilk ve tek “diktatör”ü, kendi yaptırdığı ankette yüzde otuzun altına düşen oylarını birazcık olsun artırmak için hemen her vilâyette ve bir kısım kazâda mitingler yapıyor, sesi kısılıncaya kadar seçmenleri iknâ etmeye çalışıyordu. Ne yaparsa yapsın, olmazdı. En iyisi, seçimden önce Sudan’a ya da Malezya’ya bir bilet almasıydı. Toplum da sınavdaydı. Henüz bu oranın neye tekabül ettiği anlaşılamamış ve anlatılamamış olsa da yüzde otuzüçün üzerindeki her oy, bu toplumun genel kalite notundan misliyle düşülecekti. Her şey çok güzel olacaktı. Şaka değildi. Türkiye 30 Mart’a tam da böyle ironik ve yüksek gerilimli bir dizi hâdisenin içinden geçerek ulaştı. 

Seçim sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerin, topluma ve siyasete dair algılarımızla birebir ilişkili olduğu muhakkak. Seçimler, bireysel tercihlerin toplamından kalkarak toplumsal bir tercihe ulaşmamızı sağlayan yanıyla elbette cazip bir konu. Fakat unutmamak gerekir ki -nasıl adlandırırsak adlandıralım- toplum, millet ya da halk, soyutlamaya dayalı kolektif öznelerdir ve seçim, bu muhayyel öznelerin dile gelip konuştuğu bir ân değildir. “Halk ne mesaj verdi?” sorusuna verilen cevapların çoğunun, sonradan meşrulaştırmanın, rasyonelleştirmenin ötesinde bir anlam taşıdığı şüphelidir. Çünkü toplum/millet/halk, yekpâre, tek sese sahip, farklılıkları ihmâl edilebilecek bir kategori değildir. Gruplardan, katmanlardan, sınıflardan bağımsız yekpâre bir toplum/millet/halk ve ona ait bir ‘ses’ tasavvur edilemez. 2007 genel seçimlerinden sonra bir siyasî parti liderinin “Halk bize muhalefet görevi verdi” ifadesinin aksine, herhangi bir toplum sandık başına muhalefet görevini kime vereyim sorusuna cevap vermek için gitmez.

Yine 30 Mart sonrası bir yazarın “Madde, mânâ karşısında yenildi” değerlendirmesindeki iddianın aksine, hiçbir toplum, sandığa gideyim de şu yolsuzlukları bir güzel aklayayım saikiyle hareket etmez. 

Toplumsal-siyasî dinamiklerin sadece seçimler üzerinden analiz edilmesi, bütünüyle açıklayıcı değildir elbette. Ancak yine de seçim sürecinin ve sonuçlarının toplumsal-siyasî dinamikleri, temâyülleri anlamak açısından hayli fonksiyonel olduğu inkâr edilemez. 30 Mart seçimleri de bu anlamda önemli göstergeler sunmaktadır. Geçen on gün zarfında seçimin sayısal analizi üzerinden çok şey söylendi. Renkli haritalar eşliğinde uzun uzun Türkiye’deki siyasî bölünmeler anlatıldı. Bütün bunlar bir yana, 30 Mart seçimlerinin en önemli neticesi, burada bir “toplum” olduğunun bir kez daha teyid edilmesiydi. Ekseriyetle meşru siyasetin yanında duran, sorunlarının çözümünü siyasette arayan, birinin yanlışını bir başkasının doğrusu olarak görmeyen bir toplum. 17 Aralık sonrası yaşanan süreç, toplumun ekseriyeti tarafından yeni bir vesâyet girişimi olarak değerlendirildi. Çoğunluk, doğruluk ihtimâli olsa bile, hiçbir sûiistimâl iddiasının kendi geleceği açısından siyasetin tahribi kadar tehlike arzetmediğini tarihî tecrübesiyle gördü. Seçim, toplumun akış yönünü, dinamiklerini önyargısız biçimde anlamaya çalışanlar açısından sürpriz bir sonuç vermedi. Türkiye’nin 2002’den bu yana giderek istikrar kazanan, yapısallaşan siyasî tercih haritası anlaşılmaz, bilinemez değildi.

Burada asıl dikkat çeken husus, 30 Mart öncesi ve sonrası giderek yaygınlık kazanan toplumsal kutuplaşma tartışmaları. Sahiden kutuplaşıyor muyuz, yoksa kutuplaşma, siyaseti ehlileştirmeye ve etkizisleştirmeye dönük bir söylem mi? Modern siyasetin kâşifi olarak kabûl edilen Machiavelli’den beri biliniyor ki toplum, uyumun değil, bölünmelerden, farklılıklardan, eşitsizliklerden kaynaklanan çatışmaların alanıdır. Farklılıklar ve eşitsizlikler, toplumun engellenemez niteliğidir. Siyaseti mümkün kılan da bu eşitsizlikler, farklılıklardır. Kalabalıklardan farklı olarak toplum siyaseti gerektirir; siyasetin varlık zemini ise toplumsal bölünmelerdir. Siyasetin amacı, bütünüyle türdeş ve uyumlu bir topluma ulaşmak değil, toplumsal bölünmelere dayalı çatışmaları yönetmektir. Demokratik siyasetin değeri, toplumdaki kaçınılmaz çatışmaları, şiddet dışı yollarla ve esasen konuşma/müzâkere temelinde düzenleyebilmesiyle ilişkilidir. Demokratik siyaset açısından tehlikeli olan, farklılıkların varlığı, temsili ve ifadesi değildir. Tehlike, herhangi bir toplumsal aktörün kendisinden farklı olanı gayrımeşru addetmesi, varoluşuna kastetmesidir. Dolayısıyla, toplumdaki bölünme ve farklılaşmalar, başlıbaşına bir kutuplaşma göstergesi olarak ele alınamaz.

Siyaseti ehlileştirmek

Mesele, Türkiye’deki kurucu/resmî ideolojinin vaktiyle mütecânis bir toplum sevdâsına kapılmış olmasıdır. Bu topraklardaki esas kutuplaşma, devletle toplum arasındadır. Yakın zamanlara kadar devlet tarafından tanımlanan ve dayatılan makbûl vatandaş kimliği dışındaki kimliklerin ifadesi engellenmiş, bu çerçevede belli kimliklere mensup olmak, “iç düşman” olarak kodlanmayı beraberinde getirmiştir. Bugün olan biten, devletin kimlik dayatmaktan vazgeçmesi ölçüsünde kimliklerin çoğullaşması ve bu kimliklerin kamu alanında ifade edilebilmesidir. Kendilerini “endişeli” ve “modern” etiketiyle tanımlayanların sık sık gerilimden ve kutuplaşmadan sözetmelerinin altında yatan olgu budur. Devlet tarafından verilmiş, tanımlanmış kimlik mensubiyetinin sağladığı moral üstünlüğün kaybedilmesi, bu toplum kesimlerinde endişeye, yer yer öfkeye yol açmaktadır. Halbuki, daha önce bastırılan dindar, Kürt, liberal, gayrımüslim, vb. kimliklerin kamu alanında görünür hâle gelmesi, kutuplaşmanın değil, olsa olsa demokratizasyonun, özgürleşmenin göstergesi sayılabilir.

Bir başka sorun, kutuplaşma tartışmalarının odağına yerleştirilen “hayat tarzı” kavramı. Kutuplaşma, farklı hayat tarzları arasındaki gerilim olarak ele alınıyor. Sanayi sonrası dönemde siyasî çatışmaların ekonomik bölüşümden kültür ve kimlik alanına doğru kaydığı bilinen bir gerçek. Hayat tarzına, kültüre, kimliğe ilişkin temalar giderek siyasallaşıyor, siyasetin ilgi alanına giriyor. Ancak hayat tarzlarının mutlaklaştırılması, başlıbaşına bir sorun teşkil ediyor. Eğer hayat tarzı bugün daha çok tüketim üzerinden algılanıyorsa, sınıf temelinden yoksun, tamamen kültürel düzeyde kurgulanan ve doğrudan siyasî karşılığı olan bir hayat tarzından söz edebilir mi? Örneğin, Türkiye’de büyük oranda CHP’ye oy veren “beyaz Türkler”le Alevî kimliğe sahip vatandaşlar ne ölçüde ortak bir hayat tarzının içine yerleştirilebilir? Açıktır ki siyasî farklılaşmaların hayat tarzı farklılığına indirgenmesi, belli bir hayat tarzı üzerinden üretilen “moral üstünlük” iddiasını koruma amacına hizmet etmektedir. Ayrıca, “ötekiler”in de kapitalizmin nimetlerinden yararlanmaya başladığını, yer yer tüketimin sınırlarını zorladıklarını hatırda tutmak gerekiyor.

Siyaseti şahsileştirmek

Bu süreçte, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kişiliği ve üslûbu, kutuplaşma analizlerinin temel girdisiydi. Tarihi ve toplumu ıskalayan bu analizlerin ortak vurgusu, kutuplaşmanın Başbakan’ın üslûbundan kaynaklandığıydı. Başbakan denklemin dışına çıkarılabilirse Türkiye siyaseti neredeyse bir Norveç, bir Danimarka kıvamına gelebilirdi. Doğru, Tayyip Erdoğan, temsil gücüyle Türkiye siyasetini domine eden bir aktör. Ama üslûbunu herkesin onayına sunmak zorunda değil. Asıl tuhaf olan, Marksizmle hemhâl olmuş bazı isimlerin, tarihî-toplumsal dinamikleri görmezden gelerek, siyaseti kişi üzerinden analize yeltenmesiydi. Başbakan’ın sürekli olarak “balkon konuşması”na zorlanması da bu minvâlde zikredilmesi gereken bir husus. Aksi mümkünmüş gibi, hepimizin Başbakanı olduğunu bir kez daha ifade etmesi isteniyor, bir anlamda, seçimi kazandığ için  mahcubiyet duyması talep ediliyordu. Bu bakış açısı, toplumsal temeli olmayan politik bir çatışmanın liderlik düzeyinde üretilebileceği gibi yanlış bir varsayıma dayanmasının ötesinde, başka kişilikleri ve üslûpları da görmezlikten geliyordu. 

Türkiye’nin önündeki mesele, tasfiye edilen “eski rejim”in yerine neyin, hangi aktörler eliyle konulacağıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası Türkiye’nin bir inşâ dönemine girmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Toplumda güçlü bir değişim talebi mevcuttur ve siyaset bu talebe cevap vermek mecburiyetindedir. Siyasî çatışmanın yükselen dozu, önümüzdeki inşâ sürecinin habercisidir. AK Parti’yi zor bir sınav beklemektedir. Zira, Ak Parti’nin dayandığı ve üzerinde yükseldiği sosyoloji, 12 Eylül rejiminden çıkışı sağlayacak yeni anayasadan başlayarak kapsamlı bir reform talebini imâ etmektedir. Türkiye’nin ötekileri, demokrasinin en çok kendilerine yaradığının idrâkindedir. Türkiye’de kutuplaşma iddiasında bulunanların ve daha fazla demokrasi arzulayanların ortak yükümlülüğü, demokratik meşru siyaseti ve “Özgürlük, ancak başkalarının özgürlüğüdür!” ilkesini canlı tutmaktır. Gerisi teferruattır. 

onder.tuncay@gmail.com

Açık Görüş, Star, 13 Nisan 2014

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,725TakipçilerTakip Et