TSK’nın kurtuluşunun başlangıcı mı?

 

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, Balyoz davasında tarihî bir karar verdi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa, bir eksik darbe teşebbüsünün failleri olduğu iddia edilen silahlandırılmış memurlar, bir sivil mahkeme tarafından, pozitif hukuka uygun olarak cezalandırıldı.

Dava henüz tam olarak sonuçlanmış olmamasına, bunun için temyiz sürecinin tamamlanmasının gerekmesine rağmen, bu kararın her bakımdan önemli yankıları ve sonuçları olacaktır. Her şeyden önce, davanın açılmasına dayanak teşkil eden belgeleri kamuya mal etmek için adım atan (muhtemelen ordu içinden) insanlara, bunları yayımlama cesareti gösteren Taraf gazetesine ve orada çalışan gazetecilere, belgelere dayanarak dava açan savcılara ve her türlü baskı, yıldırma, terörize etme çabalarına rağmen davaları azimle ve kararlılıkla yürüten hâkimlere uygar toplum ve Türkiye demokrasisi şükran borçlu. Toplumun bir şükran borcu da, kökleşmiş ko-optasyon yapısını referandum yoluyla kırarak yargıyı silahlı bürokrasinin aleti ve emir eri olmaktan çıkartan hükümete ve ona bu çabalarında destek veren her meşrepten ve çizgiden demokratlara. Umut edilir ki, bu bir son değil, bir başlangıç olacaktır ve Türkiye aynı yoldan daha önce geçmiş olan Arjantin, Yunanistan, İspanya ve Şili’yi izleyerek uygar dünyanın bir üyesi olma yolunda ilerleyecektir.

Her mahkûmiyetin iki yönü bulunur. Birincisi mahkûmu ve yakınlarını, ikincisi mağdurları ve toplumsal adaleti ilgilendirir. Birincisi açısından bir dram yaşanıyor. Yıllarca üniformayla itibarlı görevler yapan kimselerin demokraside yüz kızartıcı olması gereken bir suçtan hüküm giymeleri, onlar için de onların yakınları için de üzücü. Allah hepsine metanet ve sabır versin. Toplum ve demokrasi açısından ise adaletin tecelli etmesi ve silahlı bürokrasiye “marş marş, yerine!” emri verilmesi söz konusu. İlk gruptakilerin acısı ve varsa utancı, ikinci grubun haklarını ve adalet talebini geçersizleştirmez. Darbeye yeltenenlerin cezalandırılmasının aslında çok daha önceden ve daha vahim olaylar (meselâ, 12 Eylül) üzerinden vuku bulmuş ve halkın iradesini halkın seçtiği politikacıları yine halkın verdiği silahlar ve insan gücüyle ezerek defalarca ve tereddütsüzce çiğneyen ve çiğnemeye teşebbüs eden silahlı memurların demokrasi ilkeleri boyunca hizaya çekilmiş olması gerekirdi. Ne yazık ki bu noktaya geç ulaştık.

TSK’YI GERÇEKTEN SEVENLER ÜZÜLMESİN

Davaya çeşitli eleştiriler yöneltildi, yöneltiliyor. Bunların bir kısmını ciddiye almak gerekebilir, diğerleri ise hukuk, ahlâk, adalet ve demokrasi ilkelerine dayanarak değersiz sayılabilir. Balyoz davası elbette siyasî bir boyut içeriyor; bunun sebebi, davanın amacının demokrasiyi silahlı memurlara karşı korumak olmasıdır. Dört darbe yaşamış, defalarca darbe teşebbüslerine sahne olmuş bir ülkede ordunun birçok üst düzey görevlisinin darbe yapma siyasî kültürünü derinlemesine benimsemiş olmasına şaşırmak zor. TSK ne yazık ki darbecilik hastalığına yakalanmış. Bunu, az sayıdaki istisna haricinde, bir generalle, on dakikalık bir konuşma hemen ifşa edebilir. Hastalığın bünyeyi iyice sarması ve anormalliğin normalleşmesi yüzünden TSK darbeci çeteleşmeleri engelleyecek ve temizleyecek bir iç denetim mekanizması kuramadı. Kurabilse ve işletebilseydi, bu tür davalarla karşılaşmak yerine, söz gelimi, 2003’te, en azından teşebbüsün merkezinde olanlar emeklilik veya tard yoluyla görevden uzaklaştırılmış ve Balyoz tipi davalara ihtiyaç kalmamış olurdu. Bunun olmaması dışarıdan müdahaleyi zaruri kıldı. Demokratik siyaset ve bürokratik tahakkümden kurtarılan yargı, sonunda bunu toplumun büyük desteğiyle elbirliği içinde gerçekleştirdi.

Davayı hiçbir hukukî yanı bulunmayan ve iç dinamiklerle değil yalnızca dış dinamiklerle vuku bulan bir olay olarak takdim çabaları da garip ve anlamsız. Darbelerde ABD’nin belli bir rolünün olduğu elbette doğru, ama bu, asker memurların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksi takdirde, TSK’nın generallerinin kendi iradesi olmayan, efendileri tarafından istendiği gibi kontrol edilen ve kullanılan piyonlar olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ana dinamik dışarısı değil içerisiydi. Dava TCK’ya göre görüldü ve hükme bağlandı. Muhtemeldir ki, bu davaya mahsus olduğu söylenemeyecek ve Yargıtay tarafından telafi edilmesini umduğum ve dilediğim usûl hataları yapıldı. Ancak, dava şeffaftı, bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etti, hızla tamamlandı. Yargının bu tür davalarda tecrübesiz olmasına, sanıkların kalabalıklığına, içte ve dışta korkunç bir dezenformasyon ve psikolojik baskı mekanizmasının işletilmesine rağmen, dava yürütüldü ve sonuçlandı.

Davanın bazı delillerin sahte olduğu sanık yakınlarının ve avukatlarının nazarında, söylenmekle doğruluğu ispatlanmış sayılan bir tez hüviyetinde. Elektronik delillerin çok az bir kısmı için bu ihtimal bulunsa bile, ses kayıtları, ıslak imzalı yazılı belgeler, günlükler ve şahit ifadeleri davayı hükme bağlamaya yeterli görüldü. Ayrıca, davayı yakından takip eden bazı uzmanlara göre, kimi zaman ve bilgi tutarsızlıklarının izahı da zor değil. TSK her şeyi yazıya bağlayan ve bazı planları devamlı güncelleyen bir yapı. 12 Eylül darbesinin planları bile hâlâ arşivlerde bir prototip darbe planı olarak hazır tutuluyor. Kurum bu tür şeyleri müktesebatının ve varlığının bir parçası olarak görüyor. Kaldı ki, bazı belgeler sahteyse, bunu ispatlama yükümlülüğü sadece savcılığa değil savunmaya da düşer. Akıl yürütmek iddiaları doğrulamaya yetmez. Kim bu sahte belgeleri üretenler ve TSK’yı isim isim, birim birim nasıl bu kadar iyi tanıyorlar? Niçin başkalarını değil de bu davanın sanıklarını hedef alıyorlar? Nasıl oluyor da ürettikleri belgeleri TSK’nın en mahrem binalarına, onların en gizli bölümlerine yerleştirebiliyorlar? Niçin eski Genelkurmay başkanları (Işık Koşaner gibi) esas itibarıyla belgelerin sahteliğinden değil dışarı sızdırılmış olmasından şikâyetçi oluyor?

Bazıları darbenin bir bütün olarak TSK’ya karşı bir operasyon olduğunu, böylece TSK’nın zayıflatıldığını iddia ediyor. Davanın suç isnadı bakımından tüm TSK’yı değil belli isimleri hedef aldığı açık. Darbecilik virüsüyle ilgili olarak bütün TSK için sonuçlar yaratacak olması ise doğru ve gayet gerekli. Bence bu dava, TSK’yı kurtarma yolunda atılmış önemli bir adım. On yıllardır darbecilik mikrobunun pençesine düşmüş olan TSK, bu kararla başlayarak tedavi olmayı içten de benimser ve buna uygun davranırsa, gerçek bir demokratik ülke ordusu olmaya doğru yürüyebilir, illegal çeteleşmelerden ve askerlik değil siyaset oynamak isteyen safralarından arınarak güçlenebilir. Böylece asıl vazifelerine dönebilir ve onları başarıyla yerine getirebilir. Bu açıdan bakıldığında, TSK’yı gerçekten sevenlerin üzülmesini değil, sevinmesini gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.

Zaman, 28.09.2012

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et