TEKEL işçileri uzlaşmalıdır

TEKEL işçilerinin grevi konusunda ilk kez yazıyorum; konu Türk-İş ve diğer sendikalar tarafından bir genel grev sebebi haline getirildiği için…

Olaya TEKEL işçileri açısından baktığınızda 4-C statüsüne razı olmayıp kalıcı kamu işçisi olmak için mücadele etmelerini anlamamak mümkün değil. Kim tam iş güvencesi istemez ki… Her insan kendisi için en iyi olan sonucu almak için bütün gücünü seferber eder, nitekim onlar da böyle yapıyor.

Bu yüzden de bu yazımda TEKEL direnişçilerini sorgulayacak değilim. Ama bu direnişe destek verenlere söylenecek çok söz var.

TEKEL işçilerinin açlık greviyle birlikte gözleri parlayıp Şili’deki kamyoncular grevini hatırlayanları, bu grevi genel greve dönüştürüp ekonomiyi felç ederek olağanüstü hal yaratma ve iktidar düşürme hayalleri kurmaya başlayanları hiç saymıyorum.

Benim sözüm, herhangi bir işçi direnişi söz konusu olduğunda, önünü arkasını, haklıyı haksızı, kamu çıkarının nerede olduğunu düşünmeden o direnişi “kutsal” ilan edip yanında saf tutanlara…

Şimdi bir an için 2001 yılına, o büyük kriz günlerine dönüp hatırlamaya çalışalım.

Devlet bütçesinin iflasa yakın bir noktaya yaklaştığı, “devlet bu ay maaşları veremeyecekmiş” söylentilerinin yayıldığı o günlerde Kemal Derviş’in bütün Türkiye’de nasıl kurtarıcı gibi karşılandığını hatırlayın.

Peki o gün, Türkiye’de onun bildiklerini bilen olmadığı için mi ekonomimiz o noktalara gelmişti?

O zamana kadar ekonomiden sorumlu olan bakanlarımız, Avrupa ülkelerinde yüzde 2’lerde seyreden kamu açığının bizde yüzde 14’e varmasının ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamadıkları için mi böyle duvara toslamıştık? 130-140 milyar dolarlık borç stoku erimeden dururken ve bütçenin çoğu borç faizlerine kapatılırken, “usta” para manevralarıyla, Ali’nin külahını Veli’ye, Veli’nin külahını Ali’ye giydirerek günü kurtarmaya çalışmanın çıkmaz yol olduğunu o zamana kadar ekonomiyi yönetenler bilmiyorlar mıydı?

Bırakın bakanları, sanayi ve ticaret odalarını; sıradan gazete okurları bile alınması gereken yapısal önlemleri ezbere sayar hale gelmişken, Derviş’in önerdiği önlemler neden daha önce alınamamıştı?

Siyaset sınıfı neden eli kolu bağlı ekonomik çöküşü seyretmişti?

Hepsi mi akılsızdı, hepsi mi yiyici idi?

Hayır… Siyasetçi bilmediğinden değil, seçmen korkusundan yapısal reformları yapamadı. Çünkü bu reformların her biri bir seçmen kesiminin kısa vadeli çıkarlarıyla çelişiyordu.

Mesela parlamentodaki hiçbir siyasetçi kolay kolay Ziraat Bankası’nın “görev zararları” denen zararının milyonlarca köylüye yıllardır sudan ucuz kredi dağıtmaktan kaynaklandığını dili varıp da söyleyemiyordu. Taban fiyat uygulamasından vazgeçemiyor, tarım kesiminin neredeyse tümüyle vergi dışı kalmasına yol açan düzenlemeye dokunamıyordu. Çünkü o zaman, tarım kesimindeki milyonlarca köylüden oy alamayacağından korkuyordu.

Halk Bankası’nın birkaç düzine kişi tarafından soyulmadığını, 1993’ten o güne kadar biriken 6 katrilyonluk görev zararının yüz binlerce esnafa yüzde 45’le dağıtılan krediden kaynaklandığını geçiştirmeye çalışıyordu. Çünkü ucuz kredi beklentisi içindeki milyonlarca esnafı karşısına almak istemiyordu. KİT kamburundan kurtulmak zorunda olduğunu bildiği halde, işçi çıkarma korkusundan özelleştirme bile yapamıyor, özelleştirme yapsa bile işçi fazlasını tekrar devlete almak üzere söz veriyor çünkü yüz binlerce kamu işçisinin oyunu kaybetmekten korkuyordu.

Kısacası, çöküşü önlemenin siyasi bedelini ödemek yerine transfer politikalarına devam etmeyi ve açığı kapatmak için borçlanmayı tercih ediyordu.

Bu politika, bugün kendi siyasi geleceğini kurtarmak için, gelecek kuşakların refahından çalmak demekti.

Evet, 2001 krizine kadar siyasetçinin yaptığı özet olarak buydu. 2001’de duvara toslamamızın sebebi de buydu.

Şimdi bu iktidar, siyasi bedelini ödemeyi de göze alarak, “Ben bunu yapmayacağım, devletin sırtındaki kamburu kalıcı olarak büyütmeyeceğim” diyor.

Ve bizler, yani vergi verenler, bu tutumu alkışlamamız gerekirken; nihayet siyasi risk alarak doğru olanı yapmaya cesaret eden bir hükümetimiz var diye sevinmemiz gerekirken işçi kuyrukçuluğu yapıyoruz.

TEKEL işçisinin çıkarı 4-C’yi reddetmek olabilir. Ama halkın büyük çoğunluğunun çıkarı gelir transferi politikalarıyla verimsizliğin sürdürülmesine karşı çıkmakta yatar.

Ve eğer demokrasi, farklı çıkar grupları arasındaki çelişkilerin güçler dengesi doğrultusunda ve uzlaşı anlayışıyla çözülmesiyse, burada uzlaşmaya yanaşması gereken, halkın büyük çoğunluğu değil, TEKEL işçileridir.

Zira yapılan son iyileştirmelerle birlikte, gerek maaşların artırılması, gerek çalışma süresinin uzatılması ve sendikalı olma olanağının tanınmasıyla toplumsal çoğunluğun çıkarlarını temsil eden hükümet zaten yeteri kadar taviz vermiş, uzlaşı için gereken iyi niyeti fazlasıyla göstermiştir.

Bugün, 05.02.2010

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et