Taksim saldırısında üç senaryo tek gerçek

Taksim saldırısının radikal İslamcı bir örgüt tarafından üstlenilmesi durumunda, bunu Basra Körfezi’ne yığılan devasa savaş makinesinin (Batılı donanmaların) çalışmaya başlayacağının işareti olarak okumak gerekir. O takdirde son eylemi Türkiye’yi Batı kampında tutmaya yönelik bir gözdağı olarak anlamak mümkün

Taksim Meydanı’nda patlayan canlı bomba herkese Türkiye’nin terör gerçeğini yeniden hatırlattı. Daha önce de İstanbul’daki Neve Şalom Sinagogu’na ve Ankara’daki Anafartalar Çarşısı’na yönelik gerçekleştirilen intihar eylemleri bu kez Taksim’deki Çevik Kuvvet’e yöneldi. Toplam 32 kişinin yaralanmasına rağmen millet olarak tek tesellimiz ölen olmamasıdır. Burada önemli olan terörün yöneldiği hedeften ziyade, bu saldırının zamanlaması ve Türkiye’nin iç ve dış politikası bakımından nasıl anlaşılması gerektiğidir.

Dünyada bir eylem biçimi olarak intihar saldırılarını benimseyen terör örgütleri aslında pek yaygın değildir. Yakın dönemlerde canlı bomba saldırılarını siyasi amaçlı olarak en yaygın şekilde kullanan grup Sri Lanka’daki ayrılıkçı Tamil Gerillaları olmuştur. İntihar eylemleri Ortadoğu’da ise daha çok Hamas ve Hizbullah gibi radikal örgütler tarafından kullanılıyor. Ayrıca küresel çapta ise El-Kaide adına eylem yapan militanlar bu yöntemi tercih ediyorlar. 11 Eylül olayları, Londra metrosuna ve İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu’na yönelik kanlı eylemleri El kaide’yle bağlantılı gruplara atfedilmektedir.  

İntihar eylemelerinden en çok mağdur olan ülkelerden biri de şüphesiz Türkiye’dir. Türkiye’deki geçmiş dönemlerdeki intihar eylemlerine başvuran örgütlere baktığımızda kamuoyunca da iyi bilinen üç tip örgüt karşımıza çıkıyor: 1-Ayrılıkçı Kürt gruplar (PKK); 2-Radikal İslamcı gruplar (El-Kaide ve Hizbullah) ve 3-Aşırı sol ideolojik gruplar (DHKP/C). Bu üç örgüt, Türk güvenlik ve istihbarat teşkilatları tarafından açık ve yakın tehdit olarak görülüyor ve yakından izleniyor. Zaman zaman da hücre evlerine yönelik baskınlar yapılarak “caydırıcı” bir baskı politikası uygulanıyor. Nitekim son MGK toplantısında kabul edilen yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de bu gruplar iç tehdit olarak değerlendiriliyor. Öte yandan bu gruplar BM, NATO ve AB gibi uluslararası kuruluşlarca hazırlanan terör listelerinde yer alıyorlar ve uluslararası bağlantıları ve eylemleri yıllık olarak raporlanıyor.

Taksim saldırısını kim yaptı?

Bu yazı yazıldığı zaman henüz emniyet güçlerinden herhangi kesin bir bulgu veya şüphelenilen örgüt açıklaması gelmediği gibi, eylemi açıktan üstlenen örgüt de yoktur. Bu çerçevede ancak genel bir siyasi analiz üzeriden “olağan şüpheli” listesine yukarıdaki üç grubu yerleştirmek yanlış olmaz. Her üç grup da kendileri açısından Türkiye’deki siyasi atmosferi, amaçları açısından uygun görmüş olabilirler. Bunları ayrı ayrı incelemek yerinde olur.

PKK: Bilindiği gibi PKK 31 Mayıs 2010 tarihinden itibaren terörü büyük şehirlere yayma politikası benimsemişti. Ancak sivil toplumun baskısı ile referandum sürecinde eylemsizlik kararı alan PKK, yüzde 58’lik oran sonucun da psikolojik etkisiyle ateşkesi 31 Ekim’e kadar uzatmıştı. Eylem tam da bu tarihte gerçekleştiği için doğal olarak PKK Taksim saldırısının en büyük zanlısı olarak görülmeye başlanmıştır. KCK davası ve “özerklik” haklarına kavuşma adına Kürt milliyetçisi grupların böyle bir eyleme girişme olasılığı vardır. Ancak olaydan sonraki ilk açıklamalarında PKK sözcüleri eylemi üstlenmemiştir.

DHKP-C: Aşırı sol bir grup olarak bilinen DHKP-C Türkiye’de zaman zaman kendi varlığını ispatlamak için intihar eylemlerine başvurabilmektedir. Anafartalar Çarşısı (Ankara) bu grubun en ses getiren eylemi olarak biliniyor.

Eylemin politik amacı

Yine daha önce Adalet Bakanlığı’na yönelik başarısız bir intihar eylemi düzenleyen Eyüp Beyaz da bu gruptandır. Daha çok Alevi kökenlilerin rağbet ettiği bir örgüt olarak bilinen DHKP-C’yi son saldırı için motive edecek siyasi gelişmelere baktığımızda, hükümetin Alevi açılımından rahatsız olan gruplar ve HSYK değişikliği üzerinden yargıdaki Alevilerin dışlandığına ilişkin son tartışmalar böyle bir eylemi tetiklemiş olabilir. Ama burada vurgulamak gerekir ki, DHKP-C ne açıktan Alevicilik yapmaktadır ne de Sünni karşıtı bir ideolojiye sahiptir. Bu grup daha çok klasik Marksist ideoloji üzerinden sempatizan kazanmaktadır. Bazen de Sabancı suikastında olduğu gibi uluslararası çıkar çatışmalarına hizmet eden “taşeron eylemelere” de girişebilmektedir.

El-Kaide ve Hizbullah: El-Kaide merkezi bir örgüt müdür yoksa her ülkede Bin Ladin’ci yöntemleri benimseyen bağımsız gruplar mı vardır sorusu ucu açık bir sorudur. Ancak Türkiye Müslüman bir ülke olmasına rağmen 2003’teki İstanbul saldırılarında olduğu gibi El Kaide’ye atfedilen geniş çaplı terör eylemlerine maruz kalmıştır. Nedeni ise açık. Bu gruplar Türkiye’yi laik bir ülke olarak görmekte ve siyasi olarak da NATO ve ABD ile olan bağlantılarından dolayı Batı’nın bir parçası kabul etmektedirler. Emniyet teşkilatı Türkiye’de yerleşik aktif veya uyuyan radikal grupların olduğunu belirtmektedir. Burada esas sorun bu dağınık radikal grupların iç ve dış istihbarat örgütlerince, konjonktüre uygun şekilde eylem için harekete geçirilmesidir.  Neticede eylem yapan kişi inancı uğruna öldüğüne inanmakta; ama eylem başkalarının siyasi gündemine hizmet etmektedir.

Terör saldırılarında olaydan çok bu eylemin kimin işine yaradığına bakmak daha faydalıdır. Bu bağlamda son olayın nedenini ve amacını anlamak için Türkiye’nin son aylarda iç ve dış politikada attığı adımlara bakmak gerekmektedir.

Dış politikada Türkiye son yıllarda giderek daha bağımsız ve daha milli bir duruşla gündemdedir ve eksen kayması tartışması üzerinden ciddi bir mahalle baskısı altındadır. Özellikle 2010 yılında Türkiye, ABD ile İran’ın nükleer programı üzerinde ters düşmüş; BM Güvenlik konseyinde yaptırımlara karşı “hayır oyu” kullanmıştır. Şimdi de ABD tarafından geliştirilen ve İran’dan Batı’ya yönelik muhtemel füze saldırılarına karşı NATO ülkelerini korumayı amaçlayan “Füze Kalkanı” projesinde Türkiye ABD’den farklı bir pozisyon benimsemeye eğilimlidir. Kasım sonunda yapılacak olan NATO zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik baskılar da artmaktadır. Son olayla, AK Parti hükümetinin NATO’nun stratejik konseptine uygun davranmaya mı zorlanıyor sorusu doğal olarak akla gelmektedir. Nitekim saldırının, Kırmızı kitabın değiştirildiği ve Davutoğlu’nun NATO-AB ilişkilerini Füze kalkanı projesine karşı bir pazarlık kozu olarak kullanabileceklerini ima eden son açıklamalarının ertesi günü meydana gelmesi son derece anlamlıdır.

ABD’nin bomba tedirginliği

Diğer yandan El Kaide kaynaklı haberlerde son zamanlarda ciddi bir artış vardır. Özellikle İsrail’deki Netanyahu hükümeti ve ABD’deki neo-con gruplar, El Kaide terör örgütünün ve bu örgüt üzerinden “radikal İslam’ın” ve dolayısıyla tüm bunların arkasındaki güç olarak gösterilen İran’ın küresel bir tehdit haline geldiğine inandırmaya çalışmaktadırlar. ABD seçimlerine üç gün kala Yemen’den ABD’ye gönderilmek üzere postaya verilen ve biri Dubai’de diğeri ise İngiltere’de ortaya çıkartılan patlamaya hazır bombalar ABD başta olmak üzere tüm Batı toplumlarında ciddi bir tedirginlik yaratmıştır. İstanbul’daki son saldırının da radikal İslamcı bir örgüt tarafından üstlenilmesi durumunda, bunu Basra Körfezi’ne yığılan devasa savaş makinesinin (Batılı donanmaların) çalışmaya başlayacağının önemli işareti olarak okumak gerekir. O takdirde son eylemi Türkiye’yi Batı kampında tutmaya yönelik bir gözdağı olarak okumak mümkündür.

Son olarak, iç politika bakımından son haftalardaki gelişmeler de ülkedeki derin bazı yapılanmaları harekete geçirmiş olabilir. Bu çerçevede, yüzde 58’lik bir oy oranıyla Anayasa’nın değiştirilmesi; başörtüsü sorununun üniversitelerde fiilen çözülmesi; Çankaya’daki eşli resepsiyon bağlamındaki siyasi tartışmalar iç dinamikleri harekete geçirmiş olabilir. Ancak tüm bu iç ve dış politik nedenleri tek bir noktada buluşturmak mümkündür. İç ve dış aktörler Türkiye’nin yeni açılımlarından memnun değiller. İçerideki iktidar konfigürasyonunun değişmesi ve uluslararası politikada Türkiye’nin yeni bir stratejik kimlik kazanması “derin yapıları ve hegemon güçleri” rahatsız etmektedir. Tetiği çeken ve kendisini feda eden zavallı canlı bombanın kimliği ne olursa olsun, son saldırının Türkiye’nin gelişmesi, demokratikleşmesi ve bağımsız bir aktör haline gelmesini önlemeyi amaçlayan bir eylem olduğu gerçeğini değiştirmez. Türkiye bu oyunları geçmişte de yaşamıştır ve iktidar iç ve dış açılımlarına kararlılıkla devam etmelidir.

Star-Açık Görüş, 04.11.2010
 

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et