Siz ne krizinden bahsediyorsunuz?

Son Yüksek Askeri Şura toplantısı dolayısıyla yaşananlar ve bunların kamuoyunda tartışılma biçimi Türkiye’nin siyasi rejiminin gerçek niteliği hakkında epeyce ipucu veriyor. Bu toplantıda generallerin şimdiye kadar alışageldikleri şekilde hükümete emrivaki yapmalarına başbakan ve cumhurbaşkanının izin vermemesini “kriz” olarak nitelendirenler var. Dahası, kriz söyleminin mimarları bu sözde “kriz”den hükümetin sorumlu olduğunu ya açıkça söylüyor ya da ima ediyorlar.
Gerçi, bu askerci “siviller”in “ordunun iç işlerine karışan” bir hükümeti suçlamaları için ek bir dayanağa ihtiyaçları yok, onların yürekleri her halükârda askerlerden yana çarpıyor. Ama yine de, sureti haktan görünmek için, hükümete karşı darbe hazırlıkları yüzünden yargılanan generaller hakkındaki tutuklama veya yakalama kararlarının YAŞ toplantısı arifesine rastlamış olmasını hükümetin bir komplosu olarak göstermeye çalışıyorlar.

Esasen başka pek çok kişi de hükümetin bazı general ve amirallerin terfilerini önleyebilmek için bu gibi yargı kararlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyor. İşte Türkiye’deki rejimin “gerçek niteliği”nin göstergesi derken kastettiğim tam da bu. Yani, Türkiye’nin cari rejiminde silâhlı kuvvetlerin üst kademe komutanlarının yükseltilme ve atanmalarında hükümetlerin hiçbir etkisi olmaması gerektiği, onların kendilerine yapılan emri vakileri içlerine sindirmekten başka çareleri olmadığı kabul ediliyor. Bu emrivakilere de “silâhlı kuvvetlerimizin teamülleri” diyorlar.

Demokratik siyasi otoriteye karşı silâhlı kuvvetlerin “teamülleri”ne vurgu yapmak demokrasiye karşı bürokratik direnişinin tipik yöntemlerinden biridir. Ama aynısını “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” sayılan siyasi partilerin yapması akıl alır gibi değil! O sözde teamüllere müdahale etmek, Kılıçdaroğlu’nun sandığı gibi orduyu “siyasetin içine çekme”nin değil, tam tersine silâhlı kuvvetler üzerinde sivil denetim kurmanın işaretidir. Onun için, “askeri siyasetin dışında tutmak” söylemi bir tek şeye, silâhlı kuvvetlerin özerk bir iktidar alanı oluşturmasına, açıkçası “devlet içinde devlet” olmasına yarar.

Bu askerci paradigmaya bağlı olanlar, siyasi otoritenin silâhlı kuvvetlerin “teamülleri”ne müdahale etmesini ve malum terfi ve atamalarda söz sahibi olmaya çalışmasını “kötü” veya “art” niyet eseri olarak görüyorlar. Bunun, “devlet yönetme adabına uymayan” bir keyfilik, hatta neredeyse hukuka aykırılık olduğunu düşünüyorlar. Onun içindir ki, bu meselede hükümetin elini kuvvetlendirdiği düşünülen ceza kovuşturmaları çerçevesinde alınan yakalama-tutuklama kararlarını bu keyfiliğin bir göstergesiymiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Bu işte başı da “hür medya” çekiyor.

Oysa, bırakınız sivil-asker ilişkileri hakkındaki evrensel-demokratik ilkeleri, Türkiye’nin mer’i hukuk düzeni bile general ve amirallerin terfi ve tayinleri ile silâhlı kuvvetlerin komuta kademesinin belirlenmesinin ordunun bir iç işi olmayıp esas olarak siyasi takdirle ilgili olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, gerek demokratik rejim anlayışı gerekse yürürlükteki mevzuat açısından, bu konularda son sözü söyleme yetkisine sahip olduğunu göstermek için hükümetin yargı kararlarına ihtiyacı yoktur.

Herhangi bir demokratik rejimde, kimin genelkurmay başkanı, kimlerin kuvvet komutanı olacağını elbette demokratik siyasi otorite belirleyecektir. Ayrıca, başbakanın ve milli savunma bakanının YAŞ üyesi olmaları da sırf biçimsel bir görüntüden ibaret değildir. Başbakanın başında olduğu bir kurulda, kurulun diğer üyeleri olan memurların -sayıca çokluklarına veya üniformalarına dayanarak- ona bir karar empoze edebileceklerini düşünmek, hukuku bir yana bırakalım, akıl dışıdır, abestir.

Star, 07.08.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et