Çoğulculuk, akılcılık ve hoşgörü

Türkiye’de çağdaş muhafazakâr düşüncenin önde gelen temsilcisi Mustafa Akyol, “Tek Bir Doğru Yok Mu?” başlıklı yazısında (Star, 4 Ağustos), doğrunun tek olmadığı görüşünün ‘yanlışlığı’ndan hareketle Batının “sosyo-kültürel çoğulculuk”unu eleştirdi ve “tek bir doğru olmadığı” fikrini post-modernizme ve izafiyetçiliğe bağladı. Ben Akyol’un hem çoğulculukla izafiyetçiliği karıştırdığını, hem de çoğulcu doktrini post-modernizme bağlamasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Daha da önemlisi, sanıyorum ki, Akyol’un bu yazısındaki temel yaklaşım, onun şimdiye kadar aşina olduğumuz genel pozisyonundan da bir sapma teşkil etmektedir.

Önce ilk sorundan, monist toplumsal-siyasal tasavvurdan başlayalım. Isaiah Berlin fikirler tarihiyle ilgili eserlerinde, ısrarla, ‘doğru’nun -dolayısıyla ‘insanî iyi’nin- niteliği hakkında kadim Grek felsefesinden buyana Batı felsefe geleneğinde hakim olan yaklaşımın ‘monist’ karakterli olduğunu eleştirel bir tonla yazagelmiştir. Monizm akılcı düşüncenin toplumsal-siyasal teorideki zirve noktasını temsil etmektedir. Nitekim bu felsefe insan aklının evrenin ve insanın ‘hakikati’ni ortaya çıkarabileceği varsayımına dayandığı için, herkese en uygun olan tek bir doğru hayat tarzının akıl yoluyla keşfedebileceğini de söyler. Berlin ayrıca, bu düşüncenin içerdiği totaliter potansiyele de ısrarla dikkat çeker.

‘Değer çoğulculuğu’

Onun içindir ki, Berlin özgür bir siyasi düzenin ancak çoğulcu bir anlayışa dayanabileceğini savunur. O bu anlayışa ‘değer çoğulculuğu’ diyor. Bu görüşün de özü şudur: İnsanların hayatta izleyebilecekleri amaç ve değerler çoktur ve çeşitlidir. İnsan hayatında birçok değerler veya iyi şeyler vardır ve bunlardan birinin veya bunların bir kombinasyonunun en iyi olduğu sonucuna varmanın da hiçbir akılcı temeli yoktur. Berlin’e göre, bizim aklımız “En iyi hayat tarzı hangisidir?” sorusuna, üzerinde mutabık kalınmış tek bir doğru cevap veremez. Her birimizin kendimizce değerli veya anlamlı bulduğumuz çok sayıda hayat tarzı vardır ama ne var ki bunlar çoğu zaman birbiriyle çatışırlar ve bu çatışmayı çözmek de her zaman mümkün değildir. Bu tür değerler çatışması durumlarında elbette kendi adınıza bir karar verebilir, bir tercih yapabilirsiniz. Ama sizin kararınızın başkaları için de bağlayıcı olmasını isteyemezsiniz. Başkalarına hayatlarını sizin uygun gördüğünüz gibi yaşamayı buyurmak despotizmdir. Onun için, eğer bir despot olmaktan kaçınmak istiyorsanız, başkalarına iyi hayata ilişkin kendi kararlarını alma özgürlüğünü tanımak zorundasınızdır. Başka bir anlatımla, akıl en iyi hayat tarzını keşfedemeyeceği veya izlemeye değer pek çok insani amaç olduğu için, herkesin tercihlerini özgürce yapabilecekleri bir siyasi düzene ihtiyaç var.

Aslına bakılırsa, çoğulcu görüş Isaiah Berlin’e özgü olmayıp, öteden beri klasik liberalizmin tanımlayıcı bir özelliğidir. Gerald Gaus’un ifadesiyle, “insanların izledikleri/izleyebilecekleri değerler hakkında çoğulcu bir teori” klasik liberal doktrinin dayandığı temellerdendir. Nitekim, her zaman aynı terimlerle ifade edilmiş olmasa da, ahlâki çoğulculuk düşüncesi bu gelenek içinde yer alan başka düşünürler tarafından da dile getirilmiştir. Bu düşüncenin arkasında yatan ise klasik liberalizmin aklın sınırlılığına ilişkin epistemolojik öncülüdür. Özellikle başlangıcında Aydınlanma düşüncesinden etkilenmiş bir siyasi doktrin olarak liberalizm elbette akıl karşıtı değildir. Ne var ki, akıl karşıtı olmamak akılcı olmayı gerektirmez. Klasik liberalizmin bu konudaki tutumu, en doğru olarak, “insan aklının gücü konusunda ihtiyatlı olmak” şeklinde özetlenebilir. Örneğin, bu gelenek içinde aklın kılavuzluğuna daha fazla önem veren Von Mises bile bir keresinde şöyle yazmıştı: “Bizim (insanoğlunun-M.E.) kavrayış yeteneklerimiz sınırlıdır. Evrenin nihai ve en derin sırlarını keşfetmeyi hiçbir zaman umamayız.” Öte yandan, aklın gücüne karşı kuşkuculuğu çok daha belirgin olan Hayek’in sosyal teorisinin odağında ise -Atillâ Yayla’nın isabetli çevirisiyle- “kurucu akılcılık” eleştirisi yatmaktadır. Bütün bu liberal düşünürlerin akla aşırı güven ile totaliterizm arasında birebir ilişki kurdukları da ayrıca kayda değer.

Şu halde, çoğulculuk zorunlu olarak ‘izafiyetçi’ olmayı gerektirmez. Keza, çoğulcu tasavvuru benimsemek için post-modernizme bağlanmak da gerekmez. Çoğulcu anlayış klasik liberalizmin baştan beri kurucu unsurlarından biridir ve bunun da nedeni liberalizmin aklın gücünün sınırları konusundaki bilincidir. Kaldı ki, post-modernizm de ne “her şey mübahtır” veya “ne olsa gider” mottolarına indirgenebilecek kadar basittir, ne de sırf bir aydın fantezisidir. Post-modernizmden liberallerin de öğrenmeleri gerekenler var. (Bkz. benim Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm, 2006, ss. 15-39).

Akla karşı kuşkuculuk

Şimdi, akla karşı kuşkuculukta klasik liberalizme benzer bir pozisyonu paylaşan muhafazakârlığın buna rağmen liberal çoğulculuğu tam olarak benimseyememesinin anlaşılır nedenleri vardır. Bunun bir nedeni, Kukathasçı bir “radikal hoşgörü”nün muhafazakârlığın doğasına aykırı olmasıdır. Onun içindir ki muhafazakârlar devlete geleneksel değerleri korumada hatırı sayılır bir rol tanır ve onun çoğulculuğun “istenmedik” tezahürlerine “milli ve manevi değerler” lehine müdahale etmesini gerekli görürler. Mamafih, liberal fikriyattan etkilenmeleri ölçüsünde, böyle bir müdahaleyi onaylamayan veya bunun çok sınırlı kalmasını isteyen muhafazakârların varlığı da bir gerçektir.

Muhafazakârlığın çoğulculuğa kuşkuyla yaklaşmasının başka bir nedeni de şu: Özellikle dini idealin etkisi altındaki muhafazakârlar her ne kadar akılcılığa karşı çıksalar da, onlar yine de buradaki anlamında ‘akılcı’ olarak tanımlanabilirler. Dünya tasavvurlarını ilâhi vahiy belirlediği ölçüde onlar, aynen akılcılar gibi, herkes için en iyi veya doğru hayat tarzını belirleyen evrensel bir hakikatin var ve bilinir olduğu kabulünden yola çıkarlar. Dolayısıyla, herkesin belli bir tür hayatı izlemesini gerektiren politik bir projeye dönüşmesi halinde, Tanrı’nın iradesine mutlak itaati buyuran dini idealle çoğulculuğun bağdaşmasına elbette imkân yoktur.

Şüphe yok ki, çoğulcu tasavvurdan yana olmak kişinin kendi ahlâki yargılarından vaz geçmesini zorunlu kılmaz. Başka bir anlatımla, çoğulculuk “doğru-yanlış”, “iyi-kötü” kategorilerini reddetmek anlamına gelmez. Sadece muhafazakârların değil, liberallerin ve başkalarının da “yanlış” olduğunu düşündükleri davranış veya pratikler vardır. Mesele, “yanlış” olduğunu düşündüğümüz veya ahlâken onaylamadığımız pratikler karşısında nasıl bir tutum takınacağımızdır. Liberalizmin bu konudaki yol gösterici ilkesi “hoşgörü”dür. Hoşgörü, onaylamadığımız davranışa karşı zora başvurmaktan veya zora başvurmayı politika haline getirmekten kaçınmaktır. Yoksa, hoşgörü takdir veya onayı ima etmez.

Hoşgörünün bir “ilke” olduğunu söyledim. Ama elbette hoşgörü (bile) zoru veya cebri insan hayatından tümüyle tasfiye etmeye maalesef yetmiyor. Kukathas’ın “radikal hoşgörü”sünün bile istisnaları vardır. En başta devletin kendisi zorun kurumsallaştırılmasıdır. Burada da mesele, istisnayı, hoşgörü ilkesini etkisizleştirecek derecede genelleştirmekten kaçınmaktadır. Mustafa Akyol’un yazısına dönersek, “pedofili”nin hoşgörünün istisnası olması bana ve benim gibi çoğu liberale de doğru geliyor. Ama bu “aşırı” örnekten hareketle çoğulculuğa karşı çıkmak da makul ve hakkaniyetli bir tutum olmasa gerektir.

Star, Açık Görüş, 08.08.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et