Siyasetin sandıkla imtihanı- Nergis Dama

Hükümete yönelik eleştirilerini ‘Erdoğan gitsin’ mızmızlığı ve kutuplaşma çabasıyla çatışmaya dönüştürme çabası, sadece kendi siyasi görüşünün iktidar olmasıyla son bulacaksa seçimlerin kimseyi memnun etmeyeceği şimdiden açıktır. Seçimi Erdoğan’ı onaylama testi olarak görmekten vazgeçmeli, bugünün ve yarının demokratik ortamı için sadece bireyin seçim yapma hakkını savunmalıyız.

Çok partili sisteme geçişle birlikte başlayan demokrasiyi benimseme ve içselleştirme çabamız, aradan geçen yaklaşık 70 yıla rağmen gerçek anlamına halen kavuşamamıştır. Genel, yerel ve referandum seçimleri gibi seçim çeşitliliğine, seçim süresi dolmadan sandık talep etmemize, halkın iradesinin temsiliyetine olan yılmaz bağlılığımıza, kaos ve karışıklığın sona ermesinin tek çözüm yolu olarak seçimi görmemize rağmen, seçim sonrasında sandığın meşruiyetini tartışmak demokratik toplum ve yönetim anlayışından uzak olduğumuzu açıkça göstermektedir. Yine bir seçim arefesinde, yerel seçim sürecinden çok Erdoğan’ın siyasi hayatının oylanacağı anlamı yüklenen, genel seçim gibi bir anlam atfedilen, seçim sonuçlarına göre siyasi kararların belirleneceği bir süreç yaşıyoruz. Bu sürece, 90’lı yıllarda doğmuş olan, wireless gençliğini oluşturan kitle dışındakilerin çok da yabancı olmadığını görmek için yakın geçmişi, sadece 22 Temmuz 2007 seçimlerini hatırlamak yeterli olacaktır.

22 Temmuz öncesinde Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybedilecek son kale olarak gören, cumhuriyet kazanımlarının başörtülü bir kadının Cumhurbaşkanlığı Köşk’ünde oturmasıyla yerle bir olacağına inanan veya bu inancı milli iradeyi tanımamanın bir aracı olarak gören gruplar Cumhuriyet mitingleri adı altında gösteriler düzenlemişlerdi. Belirli bir medyanın öz çocuğu gibi sahiplendiği bu mitinglerde oluşturulmak istenen algı, Türkiye’nin siyasal bir kriz yaşadığı ve toplumsal hareketin bu kriz karşısında tepki gösterdiğiydi. Gezi süreciyle başlayan, 17 Aralık ve 25 Aralık girişimleriyle devam eden, son olarak da Berkin Elvan’ın polis şiddetiyle hayatını kaybetmesiyle dirilen sokak gösterileri Cumhuriyet mitinglerinin fiziksel olarak akrabası, ruh olarak ise kardeşidir.

Seçmenlerin bireysel kararları

22 Temmuz seçiminin sonuçları, Cumhuriyet mitinglerinin onaylanmadığının, Cumhurbaşkanlığı seçimine e-muhtıra ile engellenmesine karşı çıkılmasının, askeri vesayet karşısında sivil yönetimi sahiplenilmesinin, siyaseti sokakta değil sandıkta arama talebinin göstergesiydi. Aynı şekilde 30 Mart seçimi de, kendi siyasi düşüncesi iktidar olmadığı için özgürlük kavramına sığınarak toplumsal kargaşa oluşturmanın, gücü kadrolaşma esasına dayandırarak hareket eden ve dini referans olarak kullanan bir grubun güç savaşının, diğer yandan hükümetin icraatlarının ancak en çok da Erdoğan’ın onaylanması veya reddedilmesi olarak görülüyor. Seçim mekanizmasının taşıması gereken fonksiyonun oldukça uzağında olan bu işlevler sebebiyle, bu kez seçim sonrasında seçilenin geçerliliğinin sorgulanacağı bir dönem yaşayacağımızı şimdiden söyleyebiliriz.

Her gün yeni bir seçim anketi açıklanırken, seçmenin kararını etkilemeye yönelik tapelerin birbiriyle yarıştığı, bir çocuğun ölümünün siyasi malzeme haline getirildiği, ’28 Şubat’ta bu kadar zulüm görmedik’ mağduriyet söylemlerinin slogan olduğu, TBMM’nin kavga görüntüleriyle süslenen, ekonomik kriz hayallerinin dillendirildiği bir süreçte ne yazık ki 30 Mart, geçmişte olduğu gibi bir seçimden çok daha fazlasını ifade etmektedir. ‘Temiz toplum, temiz siyaset’ mottosundan önce ‘temiz seçim’ mantığını kavradığımızda, Türkiye’nin demokratikleşme yapısının temel yapı taşlarından birini tamamlamış olacağız. Her seçim öncesi gerginliğin tavan yaptığı, siz-biz kavgasının derinleştiği, tüm bu olumsuzlukları kuvvetlendirmek ve sürdürmek adına siyaset, medya ve sivil toplumun yarıştığı bir ortam, seçim sonrasında yerini galibiyet sarhoşluğu, çoğunluk tarafından onaylanma psikolojisine veya hoşnutsuzluğa bırakacaktır. Seçimleri derbi maçı anlayışında galip/mağlup cenderesine sıkıştırmadan, seçimlerin bireylerin özgür kararlarını sandığa yansıttığı karar alma mekanizması olduğunu hepimizin idrak etmesi gerekiyor. Siyasi tercihi ne olursa olsun hepimiz için bu anlayış, toplumsal barışın, huzurun ve demokrasi bilincinin yerleşmesi

için elzemdir.

Seçim süreçlerinde kullanılan söylemler ve sloganlar partizan gelenekle açıklanabilir, ancak ‘sandık her şey değildir’ ifadesiyle seçimleri itibarsızlaştırmak, bir partinin seçmenini ‘makarnaya, kömüre oyunu satıyor’ diyerek suçlamak, ‘eğitim seviyesi yüksek olan bu partiye oy vermez ‘ gibi elitist ve açıkçası yenilginin hezeyanı olan ifadelerle seçim yapma hakkının küçümsenmesi durumu, seçimi kazanmaktan veya kaybetmekten çok daha önemlidir. Bu tarz ifadeleri kullananlar, kendini modern Türkiye’nin sahipleri olarak tanımlarken, kullandıkları ifadeler reddettikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun halkı teba olarak gören anlayışını benimsediklerinin göstergesi. Aynı şekilde, yazılı ve görsel medyanın yanısıra, sosyal medyanın da aktif olarak kullanıldığı ‘mutlaka oy kullan’ kampanyasındaki asıl amacın, oy kullanmanın iradenin sandıkta tecelli etmesi ve seçme hakkının kutsanması değil, iktidarı beğenmeyenlerin kararsız, cahil(!), bilgisiz(!) halkı uyandırmayı görev edinmeleri.

‘Erdoğan gitsin’ mızmızlığı

Bu kampanyaya karşılık sosyal medyada yazılan, ‘Oy veriyoruz, ama size beğendiremiyoruz’ cevabı seçim mantığındaki ayrışmamızı çok iyi özetliyor. Son 10 yılda kaldırılmaya çalışılan sosyo-ekonomik eşitsizliğe, çevreden merkeze gelişe, uzun yıllar engellenen ve görmezden gelinen kesimin görünür olmasına verilen tepki, AK Parti’ye oy verenlerin çoğunluğunun eğitim düzeyinin düşüklüğü ifadesinde hayat buluyor. Oyun geçerliliğini kendi siyasi düşüncesine hizmet etmeye bağlamak tam anlamıyla bir sınıf hiyerarşisinin tezahürü. Yakın zamanda, ilkokul mezunlarının oyunu çeyrek oy, üniversite mezunlarının oyunu tam oy olarak değerlendirme önerisi gelirse çok da şaşırtıcı olmaz.

Türkiye, siyasal kaoslara, ekonomik krizlere, toplumsal çatışmalara yabancı bir ülke konumunda değil, tüm bu olaylara aşina olması sivil hükümetin hep bu çerçeve içindeki olaylarla zayıflatılmasına hatta yıkılma girişimlerine sebep oluyor. 90’lı yılların karanlığını bu yıllarda doğan çocuklar hatırlamaz belki, ancak Hrant Dink cinayeti, Zirve Yayınevi katliamı, Danıştay saldırısı, 367 dayatması, çözüm süreciyle yaşanan Paris katliamı, Gezi süreciyle sokak siyasetinin hâkim kılınma isteği, yolsuzluk ambalajında sunulan hükümeti çökertme planı, seçimle iktidar olmuş hükümeti ve seçim hakkını yok sayma, bu karanlığın yeniden hayat bulması için yapılanlardan sadece birkaçı. Hükümete yönelik eleştirilerini ‘Erdoğan gitsin’ mızmızlığı ve kutuplaşma çabasıyla çatışmaya dönüştürme çabası, sadece kendi siyasi görüşünün iktidar olmasıyla son bulacaksa seçimlerin kimseyi memnun etmeyeceği şimdiden açıktır. Seçimi Erdoğan’ı onaylama testi olarak görmekten vazgeçmeli, sadece bireyin seçim yapma hakkını savunmalıyız bugünün ve yarının demokratik ortamı için.

Sonuç olarak, 30 Mart seçimlerinde seçmenlerin yapması gereken ilk görev oy kullanmak; ikincisi ise verilen oyun geçerliliğini tartışmaktan vazgeçmek ve sonuçları kabul etmektir. Seçilen veya seçilmeyenler ise halkın verdiği mesajı anlamalı ve buna göre hareket etmelidir. Siyasi görüş farklılıkları sandığı, seçmen iradesini ve oy hakkını küçümsemeye asla sebep olmamalıdır. Zira asıl dikta o sandığın olmadığı durumda yaşanacaktır.

 Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et