Sivil toplum nizamiyenin kapısına dayandı

Türkiye’de gerçek anlamda sivil toplumun tarihi 80’li yıllarda başlar. Yani henüz çok yeni. Özal’ın attığı tohumlar günümüzde filiz vermeye başladı. Daha da ötesi, ürün vermeye başladı.

Devletin siyasal, sosyal ve ekonomik bütün alanları kuşattığı bir zeminde sivil toplumdaki bu tür bir gelişmeyi büyük başarı saymak gerekir. Özal döneminde toplum önce, ekonomik bağlamda, “her şeyi devletten bekleme”yi terk etti; daha sonra da, siyasi bağlamda, �âdetinin hilafına- devletten hesap sormaya başladı… Büyük harfle başlayan devletten…

2 Ağustos günü STV’nin haber bülteninde izlediğim iki haber sivil toplum adına ümit verici, yüz ağartıcı görüntüler barındırıyordu. Birinci haber Hukukçular Derneği’nin bir eylemini aktarıyordu. Dernek üyeleri Fenerbahçe Orduevi’nin kapısına dayanmış protesto açıklaması yapıyorlardı. Orduevlerine sığınarak yargıdan kaçanların yargıya teslimini talep ediyorlardı.

Böyle bir görüntüyü 5-10 yıl öncesinde görebilmek mümkün müydü? Hayal bile edemezdik. “Zavallı siviller” orduevinin civarına bile yaklaşamazlardı. Hele de cihet-i askeriyeden hesap sormak; kapıya dayanmak… Olacak iş değildi. Bu tür eylemler ancak divanelerden beklenirdi…

İkinci haber Ankara’dandı; Genelkurmay’ın önünden… Şehit yakınları toplanmış Genelkurmay’dan �evet yanlış okumadınız Genelkurmay’dan- hesap soruyorlardı. Çukurca’daki mayınların hesabını soruyorlardı. Çünkü ortaya çıkarılan bir konuşmada mayınları bir komutanın döşediği söyleniyordu… 14 aydır aydınlatılmayan bu olayın hesabını soruyorlardı.

Eskiden “vatan sağ olsun” deyip acısını sinesine gömen şehit yakınları artık hesap sormaya başladılar. “Evet, vatan sağ olsun ama evlatlarımız da sağ olsun” diyorlar. Genelkurmay’a dava açmaktan protesto gösterilerine kadar bir dizi eylem yapıyorlar. Hesap soruyorlar, sorguluyorlar, takip ediyorlar…

Sivil toplumun en etkin olduğu alanlardan biri de medya. Taraf’ın başını çektiği, Zaman, Bugün, Star, Yeni Şafak… gibi demokrat ve özgür medyanın temsilcileri her gün yeni bir skandalı ortaya çıkarıyorlar; ihmallerin ve hıyanetlerin hesabını soruyorlar; fikr-i takip yapıyorlar; cuntaların üzerine üzerine gidiyorlar… “Mehmetçiğin ölümünü seyreden generalleri” yazıyorlar… Heron olayına tepkiler, tepki boyutunu aşıp infial boyutuna yükseldi. Şehit aileleri derneklerinin başını çektiği sivil toplum örgütleri Heron skandalının peşini bırakmıyor…

Sanal âlemdeki sivil toplum aktörleri ise tam bir kahraman. En mahrem bilgileri bile bulup ortaya çıkarıyorlar. Gizli konuşmaları mıknatıs gibi yakalıyorlar. Gizli saklı bütün pislikleri ortaya döküyorlar… “İnternete düşen ses kayıtları” cuntacıları bir bir ortaya döküyor. Bütün kamuflajları bertaraf ediyor…

Eski dönemi hatırlıyorum da… Tek tük, ürkek ve cılız sesler çıkardı. Kurumsal olarak askerden hesap sorucu yayın yapmak kimsenin kârı değildi. 60’lı yıllarda, hafif yollu hesap soran İlhami Soysal’ı derin adamlar öldüresiye dövüp kuytu bir yere atıvermişlerdi…

Sivil toplum namına hiçbir şey yoktu. Halktan ses seda yoktu. Asker ocağında aldığı “terbiye”den sonra halka düşen tek bir vazife vardı: Emredersin komutanım! Henüz, “darbelere dur!” diyen genç siviller doğmamışlardı…

Vicdani retçiliğin adı bile bilinmiyordu. Sivil itaatsizlik sadece avamın değil, havasın da meçhulü bir kavramdı. Hak yok, vazife vardı…

Parlamento bile, her şeyin üzerinde olan parlamento bile, ağzını açıp tek laf edemiyordu askerî cenahtan yükselen demokrasi dışı çıkışlara. Ordunun bütçesi bile denetlenmiyordu. Diğer kurumların bütçesini didik didik inceleyen parlamento sıra ordunun bütçesine geldiğinde hiçbir inceleme yapmadan “orduya selam, bütçeye devam” diyordu…

Ezcümle, ne halk katmanlarından ne de onların temsilcilerinden cihet-i askeriyeyi sorgulamaya dönük hiçbir eylem ve işlem sadır olmuyordu.

Özal’dan sonra her şey değişti. Özal halkın gözünü açmakla kalmadı. Aydınların ve işadamlarının da gözünü açtı. Onları uçağına alıp dünyayı gezdirdi. Onlara özgürlüğü ve demokrasiyi gösterdi. Ufuklarını açtı. Ufku Misak-ı Milli sınırlarının ötesine geçemeyenleri küreselleştirdi…

Sivil toplumun arkasını yaslayacağı sermayenin oluşması için altyapı çalışmalarına hız verdi. Biliyordu ki, sırtını derin devlete vermiş İstanbul dukalığından demokratik bir çıkış mümkün değildi. Gerçek bir sivil toplum için yeni bir sermaye gerekiyordu.

O yüzden Anadolu sermayesinin önünü açtı. Onlara imkânlar verdi. Yol gösterdi. Can suyu döktü kurak Anadolu toprağına. …ve sonunda kimilerinin “Anadolu Sermayesi”, kimilerinin de “Yeşil Sermaye” dedikleri sermaye neşvü nema buldu.

İşte bu sermayenin üzerinden ortaya çıkabildi gerçek sivil toplum. Bu süreçte, sırtını devlete ve devletten beslenen İstanbul dukalığına yaslayan sözde bağımsız medyanın karşısına gerçekten bağımsız ve gerçekten sivil bir medya çıktı.

Bir kapalı kutu olarak çalışan, teknik deyimle kapalı bir sistem olarak çalışan ordunun kapağını işte bu sivil toplum açmıştır. Kapısından kimseyi geçirmeyen nizamiye bekçileri sivil toplumun baskısı karşısında çözülmeye başladılar. Kozmik odalarda bile arama yapılıyor artık… Cuntacıların en mahrem, en gizli belgeleri işte bu medya tarafından faş ediliyor… Islak imzalar bile açığa çıkarılıyor…

Sivil toplum aşağıdan tazyik yaptıkça, hukuk dışılıkları açıkça ortaya çıkardıkça yukarısı da, yani siyaset ve yargı da olayların üzerine daha bir kararlılıkla gidebiliyor. Sivil tepkilerin ayyuka çıkması yargı ve siyaseti cesaretlendirdi. Yargı, rütbesine bakmadan hukukun dışına çıkmış tüm askeri zevatı korkusuzca yargılamaya başladı.

Siyaset kurumu da adı hukuk ve demokrasi dışı işlere karışmış subaylara ilk defa dur diyebildi. Son bir haftadır sivil toplumun yoğun baskısı net bir sonuca bağlandı. Siyaset kurumu, YAŞ’ta kararlı bir tutum sergiledi. Askerlerin “teamüllerine” sonuna kadar direndi. Özal’ın iki Necdet operasyonundan sonra ilk kez siyaset kurumu YAŞ’a müdahale edebildi. Şu anda pek farkına varılmasa da gelinen nokta demokrasi tarihimiz açısından çok ileri bir aşamayı ifade ediyor.

Bütün bunlar sivil toplumun siyaset ve yargıyı etkilemesinin sonucunda kotarılan başarılarıdır. Bunlar daha ilk adımlardır. Bu yolda devam edildikçe hiçbir yolsuzluk, hiçbir darbe teşebbüsü yapanın yanına kâr kalmayacaktır. Tam demokrasi ve tam özgürlük tahakkuk edinceye kadar yola devam edilecektir.

Günümüzdeki gelişmelerden memnunuz… İstikbalden ise ümitvarız. 12 Eylül’deki “evet”ten sonra daha da ümitvar olacağız. Çünkü ilk defa halkın topyekûn dâhil olduğu bir anayasal metne sahip olacağız… Demokrasinin önündeki yüksek yargı vesayetinden kurtulacağız. 27 Mayıs’ın ve 12 Eylül’ün son tortularını tarihe gömeceğiz.

Zaman, 06.08.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et