‘Sivil dikta mı’ dediniz?

Hükümetin iyi-kötü bir “Demokratik Açılım” yapma ve askeri-bürokratik vesayetten kurtulma yönünde attığı adımlar muhalif siyaset ve medya çevrelerinde “sivil dikta” kurma çabası olarak yaftalanıyor. Bu arada, “sivil dikta” habercilerinin, hükümetin “demokrasi kusurları”na değil de tam da demokratikleşme için gerekli olan hamlelerine karşı çıktıklarını da not ediniz.
AKP’nin demokrasi kusurlarına zaman zaman, üstelik hükümeti ve onun “kraldan fazla kralcı” destekçilerini rahatsız edecek kadar, ben de işaret ediyorum. Ama yine de AKP iktidarının Türkiye’de bir sivil dikta kurabileceğine ihtimal vermiyorum. Bu hükümet ne yaparsa yapsın, en fazla, muhafazakârlığın toplumsal hayatta daha fazla görünür hale gelmesine zemin hazırlayabilir ve belki etrafındaki vesayetçi kuşatmayı bir ölçüde gevşetebilir, ama kesinlikle bir çoğunluk diktası kuramaz.

Elbette demokrasi teorisinde çoğunluk istibdadı tehlikesi şüphesiz ciddiye alınan bir ihtimaldir. Ne var ki bu, kamu meselelerinde karar alma yetkisinin münhasıran seçilmiş çoğunluklarda olduğu sahici bir demokraside söz konusu olabilecek bir tehlikedir. Böyle bir rejim, Türkiye’de sözde “çoğulculuk” adına zannedildiği gibi, demokratik çoğunlukların hükümet etme -kamu siyasetlerini belirleme- yetkisini bürokratik ortaklarla paylaştığı bir rejim demek değildir. Bir demokraside çoğunluğun yönetme hakkı tartışma dışıdır. Böyle bir rejimde demokratik çoğunlukların istibdada yönelme ihtimaline karşı fren işlevi görecek kurum ve mekanizmalar ise bellidir: Güvenceli bir temel haklar rejimi, parlamenter muhalefet, toplumun ifade ve örgütlenme özgürlüğüyle garantiye alınmış siyasi aktivizmi ve hukuk.

Türkiye’nin rejimi ise bambaşka bir modele dayanıyor. Bir kere, bu rejim çoğunluğun yönetme hakkını demokratik olmayan yollardan aşırı ölçüde kısıtlıyor. Bu kısıtlama rejiminin birinci ayağı, siyasette meşruluğun “halk iradesi” ve hukuk dışında, demokrasilerde alışılmadık olan başka bir referansı daha olmasıdır: Resmi ideoloji. Tek başına bu faktör, programı bu ideolojiyle örtüşmeyen bir partinin, ne kadar geniş bir halk desteğine dayanırsa dayansın, sistemi tamamen kontrol etmesine zaten imkân vermez. Bu ancak, programı resmi ideolojiyle örtüşen bir partinin iktidarında söz konusu olabilir. Onun için, Türkiye’de herhangi bir muhafazakâr veya sağcı parti değil, olsa olsa -iktidara gelmesi halinde- halihazırdaki ideolojik kimliğiyle CHP bir sivil dikta kurabilir. Çünkü, böyle bir durumda devletle parti aşağı yukarı aynı şey olur.

Türkiye’deki rejimin seçilmiş çoğunlukları kısıtlayan ikinci ayağını kendilerine resmi ideolojinin bekçisi rolü tanınmış olan askeri-bürokratik kurumlar oluşturmaktadır. MGK ve silâhlı kuvvetlerin bu vesayetçi yapıdaki işlevi çok açık. Ne var ki, hukukun üstünlüğünün güvencesi olmaları beklenen başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargı ve HSYK da hukuktan çok resmi ideolojinin taşıyıcısıdırlar. Nitekim bu kurumlar “rejimin selâmeti” için “gerekli” gördüklerinde hukukun dışına çıkıp doğrudan doğruya politik-ideolojik birer aktör olarak davranmakta bir beis görmüyorlar.

İşte bu kurum ve mekanizmaların kuşatması altında faaliyet göstermek durumunda olan muhafazakâr iktidarların hareket alanı, bir demokraside kabul edilemeyecek derecede sınırlanmış durumdadır. Bu sınırlanmışlık ise sivil dikta ihtimalini değil, demokrasi ihtimalini önlemeye yarıyor. Bu şartlar altında, Türkiye’de seçilmiş iktidarların zaman zaman “milli iradenin üstünlüğü”ne atıf yapma ihtiyacı hissetmelerini dikta hevesi olarak yorumlamak bir tek şeye, cari vesayetçi yapının veya yarı-demokratik rejimin değişmezliğini garanti etmeye yarıyor.

Star, 18.03.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,724TakipçilerTakip Et