Seçimler ve Anayasa

Ülkenin seçimlerden önceki halini bir düşünün.

Siyasi gerilimin yükseldiği, atmosferin ağırlaştığı, toplumun bunaldığı ve nefes alamaz hale gelmeye başladığı elektrik yüklü bir ortam vardı.

Halk fişi çekti ve bir anda bütün tablo değişti.

Şimdi yeniden beyaz bir sayfanın açıldığı, seçimlerden önce her zamanki gibi elinden geleni ardına koymayan oligarşi medyasının bile yeniden sempatik mesajlar verdiği kısa bir “ilk durum”u yaşıyoruz.

Ama hepimiz biliyoruz ki böyle devam etmeyecek.

Bunun sadece hükümetin yapıp ettikleriyle ilgili değil, yaşadığımız değişimin niteliğinden kaynaklanan boyutları olduğu için.

Demokrasinin en büyük erdemi siyasal iktidarların kansız bir şekilde değiştirilmesini mümkün kılmasıdır! Karl Popper’ın bu görüşü çoğumuza abartılı gelebilir. Modern medeniyetin bütün “iyi”lerini demokrasiden beklediğimiz için, kurumsallaşmış bir seçim sisteminin önemini yeterince takdir edemeyebiliyoruz. Arap Baharı’nın çoğunlukla başarısız demokrasi girişimleri otoriter İslami ülkeleri kanlı iç savaşlara sürüklerken, Türkiye daha 1950’de otoriter yönetimin rızasıyla ve kansız bir şekilde demokratik seçim sistemini benimsemişti. Neredeyse kesintisiz bir şekilde iktidara kimin geleceğini 65 yıldır belirleyen demokratik seçim sistemi, günümüzde Türkiye’nin en güçlü siyasal kurumu haline gelerek, siyasal istikrardan öte siyasal birliğimizin vazgeçilmez garantisi haline geldi.

KURUMSALLAŞAN SEÇİMLER

Seçimlerin meşruiyeti ve faydası o denli yüksektir ki, askeri müdahaleler dahi en kısa zamanda iktidarlarını serbest ve adil bir şekilde yapılan seçimlere bırakmak mecburiyetinde kalmışlardır. Post-modern darbeciliğin kısa ömürlü örneği 28 Şubat’ın 2002 seçimlerindeki çaresizliği, seçimlerin askeri vesayetten dahi güçlü olduğunun kanıtıdır. Peki Türkiye demokrasisinin en büyük eksiği nedir? Medeni bir siyasal birliğin en önemli göstergesi olan iktidarın anayasal denetimi mi? Şüphesiz, bu konudaki eksiklerimize parmak basmadan geçirdiğimiz tek bir saatimiz bile yok. Ancak bundan da önemli bir sorun, bu yöndeki siyasal iradenin/motivasyonun eksik oluşudur.

HDP’nin sivil siyasetinin Kandil’in şiddet ve baskısına boyun eğdiği, MHP’nin daha liberal bir milliyetçilik anlayışı geliştirmesinin mümkün gözükmediği, CHP’nin 92 yıllık geçmişini vitrin düzenlemesi ile değiştirebileceğini sandığı bir ülkede, AK Parti’nin tek başına liberal bir anayasa yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Seçimlerde kronik hezimetlere uğrayan siyasal partilerin, siyasal parti olma iddialarını devam ettirebilmeleri için AK Parti eleştirisi üzerinden kendilerini var etme çabalarını bir kenara bırakarak, Türkiye’ye samimi anayasal bir vizyon sunmaları gerekmektedir. Kendilerini tanımlayan siyasal vizyonlarının -dillerden düşmeyen kırmızı çizgilerinin- kendilerinden olmayanlar için ne anlam ifade ettiğini sorarak işe başlayabilirler.

TÜRKİYELİLEŞME

Maalesef AK Parti dışındaki bütün partiler kendi kendilerine mahalle baskısı uygulayarak Türkiyelileşmeyi ıskalamaktadırlar. Türkiyeli olmanın standardını AK Parti belirlemekte, diğer partiler ise kendi mahallelerinin kapı aralarından yaptıkları eleştirilerle seçmenlerini oyalamaktadırlar. Ancak bu durum uzun vadede sadece sözkonusu siyasal partiler için değil ama aynı zamanda AK Parti ve tüm anayasal demokrasi hayallerimiz için de tehlikelidir. Anayasal demokrasinin işleyebilmesi ana siyasal grupların ortak ilkeler konusunda anlaşarak, bu ilkeleri koruma istek ve motivasyonlarının gücüne bağlıdır. Yoksa AK Parti tamamen özgürlükçü bir anayasayı yasalaştırsa dahi, bu anayasanın diğer grupların desteği olmaksızın uzun süre saygı duyulan ve uygulanan bir metin olması mümkün değildir. 1982 Anayasasının başına gelenlerin, bu özgürlükçü anayasanın başına gelmeyeceğini düşünmek son derece yanıltıcıdır.

Bu açıdan bakıldığında özgürlükçü anayasanın CHP’nin desteği alınmadan yapılması anlamlı değildir. Ancak CHP’nin kendi siyasal vizyonunu Türkiyelileştirebilmesi ne derece mümkündür, önümüzde duran temel sorun budur. Zira kısa ve orta vadede HDP’nin politikalarının Türkiyelileşebilmesinin PKK’nın gücünün kırılmasına bağlı olduğu artık aşikar hale gelmiştir. Ama, CHP’nin uyguladığı dışlayıcı siyasetin maliyetine daha fazla katlanamayacağı açıktır. Geriye kalan tek şey CHP’lilerin şu gerçekle ne zaman yüzleşeceğidir: Türkiye’de seçimler bürokratik vesayetten daha güçlüdür!

Yeni Yüzyıl, 06.11.2015

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikKonaktaki fotoğraf
Sonraki İçerikİlerlemede piyasa ekonomisi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,725TakipçilerTakip Et