Resmi ideoloji, pozitivizm ve başörtüsü

7.sınıf Türkçe ders kitabından küçük bir metin aktararak başlamak istiyorum. Konu; Atatürk ve Türk tiyatrosu “…sahne sanatlarımız, devlet tiyatromuz, operamız ve balemiz bugünkü düzeye ulaşabilmesini Atatürk’e borçludur. Atatürk, Bedia Muvahhit’in sahneye çıkmasını sağlayarak Türk kadınlarının tiyatroda görev almasını özendirmiştir. Bedia Muvahhit, bu konuda şunları anlatıyor: “Beni sahneye Atatürk çıkardı. Türk kadınının başından çarşafı atıp sahneye çıkartmak, Atatürk’ün yaptığı en büyük devrimlerden biri değil midir? Bugün memleketimde ufak bir mevkiim varsa ben bunu Atatürk’e borçluyum.” Ders kitabına göre eğer Atatürk Bedia Muvahhit’in başından çarşafı söküp atmasaydı o çağdaş bir kadın olamayacak ve devlet tiyatrosu gelişmeyecekti. Bu tür metinlerin ders kitaplarından çıkarılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyorum bir kez daha hatırlatmakta yarar var. Bilindiği gibi meclis çalışmalarına başörtüsüyle katılacaklarını açıklayan AK Partili kadın milletvekillerine yönelik ilk eleştiri CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay’dan gelmişti. Altay; Bu süreci Cumhuriyetin ve laikliğin temel niteliğine vurulacak en önemli darbe olarak değerlendirmişti. İlerleyen günlerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AK Partili bazı kadın milletvekillerinin başörtülü olarak TBMM Genel Kurulu’na girme kararı üzerine, Ankara’da partisine mensup kadın milletvekilleriyle bir toplantı yaptı. Burada milletvekillerine; Merve Kavakçı dönemini hatırlatan bir tepki gösterilmeyeceğini ve eylem yapılmayacağını gereken tepkinin grup başkanvekilleri tarafından verileceği uyarısında bulundu. Sonrasında malum Pavey’in o kibirli ve seçkin haliyle yaptığı konuşmayla karşılaştık.

Türkiye’de yıllardır yaşanan başörtüsü sorununun “laiklik” gerekçe gösterilerek engellediği bilinen bir gerçektir. Ayrıca başörtülüler bir kesim tarafından gerici, aydınlanmamış, çağdışı insanlar olarak kabul edilir ve kamusal hayatta dışlanırlardı. 2008 yılında TBMM’de başörtüsü serbestliğini sağlayacak olan yasa değişikliği oylamaları devam ederken dışarıda 76 sivil toplum örgütü; aklın ve bilimin rehberliğinde çağdaşlık, ilericilik ve aydınlanmacılık adına bu hakkın reddi için günlerce eylem yapmışlardı. 411 el kaosa kalktı manşetlerin atıldığı bu süreçte bir takım aydın, yazar ve üniversite hocaları da laikliğin tasfiye edildiğini ve ülkenin gericiliğe mahkûm edildiğini ifade etmişlerdi. Başörtüsü başta olmak üzere farklı kesimlerin özgürlüklerine gösterilen tepkinin en önemli nedenini; resmi ideolojinin, ulusçuluk, devletçilik ve pozitivist ilerlemecilik anlayışıyla oluşturulması dolayısıyla pozitivist yeni bir toplum yaratma idealinin baskın oluşunda aramak gerekir.

Bilindiği gibi tek parti döneminde CHP, laikliği din karşıtlığı biçiminde algılamış ve dini toplumsal hayattan dışlamaya çalışmıştır. Örneğin Hacc’a gitmenin yasaklandığı, Tanrı yerine Allah diyenin 3 ay hapse mahkûm edildiği, şapka kanununa muhalefetten insanların idam edildiği( bir bakıma ilk başörtüsü yasağı erkeklere uygulanmıştır) gibi bir yığın uygulamanın laiklik kisvesi adı altında yürütüldüğü tuhaf bir dönem yaşanmıştır. Bu durum Prof Dr. Mustafa Erdoğan’ın da ifadesiyle;  Kemalist laiklik ilkesinin arkasında yatan, onun ilham kaynağı olan dünya görüşü yüzünden, otoriter bir laiklik uygulamasıkaçınılmaz gibiydi. Çünkü Erdoğan’a göre; Kemalist laiklik anlayışı büyük ölçüde 19.yüzyıl pozitivizmden etkilenmiş olduğu için pozitivist bilim anlayışı dinin yerine geçirilmek istenmiş bir tür uygar din yaratılmaya çalışılmıştır. İslami inanç sisteminin yerine bilimsel inanç ve örgütlenme sisteminin geçirilmeye çalışılması bu anlayışın bir sonucuydu. Levent Köker  ise; Kemalizm’in laiklik ilkesini, dinsel öğelerden arındırılarak yerine dil, kültür ve ülkü birliğiyle donatılmış yeni ve tek bir Türk ulusu kimliğinin inşası şeklinde değerlendirir.

Cumhuriyet’in kurucuları pozitivizmden etkilenmişlerdi bu bakımdan yeni bir ulus kurma ve kimliğini oluşturma süreci pozitivist dünya görüşü çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi pozitivizm, Fransız devriminden sonra oluşan toplumsal karmaşayı yeni bir toplumsal düzenleme ve reformla ortadan kaldırmayı isteyen Fransız düşünür August Comte’nin sistemleştirdiği bilimsel bir yaklaşımdır. Comte göre, inançlarda, fikirlerde birlik sağlanmadıkça toplumsal birlik ve düzen sağlanmayacaktı. Bu bakımdan Tanrı buyruğu gibi doğa kanunu da tartışılmamalı ve ona kesin bir inançla bağlı kalınmalı aksi takdirde toplumsal düzen yeniden oluşturulamaz. Habermas; pozitivizme göre çağdaş uygarlık idealinin asli öğesini bilim ve akılcılığın oluşturduğunu ifade eder. Buna göre; tüm toplumsal olaylara ve olgulara bilimsel referanslarla yaklaşılır. Dolayısıyla pozitivizm bir toplumsal dönüştürme aracı olarak toplumları kontrol etme ve yön verme ihtidacığıyla birlikte doğmuş ve bu amaca hizmet etmiştir. Bu bakımdan örneğin Atatürk’ün; “Dünya’da her şey için hayat için en gerçek yol gösterici ilimdir fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır” şeklinde ifade dilen sözü pozitivist bir önermedir. Aynı şekilde Behçet Kemal Çağlar’ın kaleme aldığı 10.Yıl Marşı’da pozitivist ilerlemecilik anlayışının özetlendiği bir marştır.

Aklın ve bilimin öncülüğünde ideal bir toplum oluşturma çabalarının katı bir totalitarizmin ürünü olduğu bilinmelidir. Bu aklı putlaştıran katı tutum;  aydınlanmacı, bilimci, akılcı ve rasyonalist önderlerin kendilerini doğuştan haklı ve yanılmaz, kendisi gibi olmayanları ise gerici, hastalıklı, cahil ve işe yaramaz yığınlar olarak görmelerini de neden olmaktadır. Atilla Yayla’nın da ifadesiyle; aydınların akıllarını daha iyi kullanmaları onlarda bir özgüven duygusunun gelişmesine yol açar. Bu özgüven aydını, akılla her şeyin açıklanabileceği akılla açıklanmayan her şeyin reddedilmesi gerektiği ve sırf akla dayanarak ideal bir toplumun temellendirilebileceği noktasına sürükler. Örneğin bugün başörtülüleri gördüklerinde kendilerinin ne kadar da doğru bir istikamette yol aldıklarını sanmalarının altında bu duygu yatmaktadır. Bireyin insan olarak düşünme, inanma, konuşma, yaşama vs gibi en temel vasıfları bilim, akıl ve ilericilik adına yok sayılmakta hatta tehlikeli bulunmaktadır. Bugün Türkiye’de laikçilik adı altında yapılan da budur. Etyen Mahçupyan’ın bir yazısında ifade ettiği gibi ”Çelişkilerin temelinde Kemalizm’in çağdaşlık ve ilericilik anlayışı yatmakta. Bu pozitivist yaklaşıma göre laikler kimlik olarak dindarlıktan daha ileri bir insanlık aşamasında bulunuyor. Dolayısıyla daha bilgili ve daha açık fikirliler. Bu varsayımdan hareket edildiğinde laiklerle dindarların fikir ayrışması yaşadığı her noktada laik kesimin kendini doğal olarak haklı görmesi gibi bir garabetle karşılaşıyoruz.

Aklın, bilimin ve rasyonalizmin dışında olanların değersiz, işe yaramaz olarak görülmelerine neden olan bu düşünce yapısına göre;  cahil kitleler olarak görülen dindar kesimlerin, farklı görüşlerin ve mezheplerin mutlaka bilimsel, çağdaş, ilerici ve aklın öncelendiği bir eğitimden geçirilmeleri elzemdir. Bunun için gerekli olan otorite ve bürokrasinin kullanımından da -ideal, çağdaş, ilerici ve akılcı bir toplumun inşası adına- kaçınılmamalıdır. Oysa hayatın gerçekliğine aklın ve bilimin dışında hiçbir ölçü taşıyla ulaşılamayacağına iman etmek demek, farklı kültürlerin, inançların, mezheplerin ve ırkların anlam dünyasına nüfuz edememek ve aynı zamanda onları herhangi bir değerlendirmeye tabi tutmamak demektir. Hâlbuki hayatın içinde çok değişik felsefi görüş alanları, çok farklı siyasi fikirler, inanışlar ve yaşam tarzları bulunmaktadır. Kaldı ki bugünün dünyasında artık 19.yüzyıl bilimsel yaklaşımlarına pek itibar edilmemektedir. Kısacası akılcı, bilimci, çağdaş ve ilericilik adına bir toplum yaratmayı çabalamak ve bu uğurda farklılıkları yok saymak asıl günümüz dünyasının dışında kalan köhne bir anlayıştır.

Sivil Düşünce

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikYeni bir kimlik ihtiyacı
Sonraki İçerikLiberallerin kongresi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et