Q Dergilerde Yayın Yapma Mecburiyeti ve Akademik Değerlendirme Rejiminin Krizi

Metrik Fetişizmi, Yayın Oligopolü ve Bilimsel Hürriyet Üzerine Bir İnceleme

Prof. Dr. Atilla Yayla
ORCID: https://orcid.org/0000-0002-8047-3128

Email: ayayla @medipol.edu.tr ve atillayayla @yahoo.com

Özet

Bu makale, akademik değerlendirmede Q1/Q2 dergi yayınının giderek akademik değerin başlıca ölçüsü haline gelmesini eleştirel biçimde incelemektedir. Dergi temelli metriklerin araştırma kalitesi hakkında sınırlı işaretler verebileceği kabul edilmekle birlikte, bu göstergelerin makalenin gerçek bilimsel katkısının yerine geçirilmesi problemli görülmektedir. Çalışma; metrik fetişizmi, yayın piyasasında oligopol, atıf manipülasyonu, ideolojik tek-tipleşme, Türkçe akademik üretimin değersizleşmesi ve öğretim-araştırma dengesinin bozulması gibi sorunları tartışmaktadır. Çin, İsviçre, Hollanda ve Birleşik Krallık örnekleri, sorumlu araştırma değerlendirmesi arayışlarının küresel bir eğilim haline geldiğini göstermektedir. Makale, Türkiye için Q dergi mecburiyetini sınırlandıran; nitel değerlendirmeyi, uzun vadeli etkiyi, öğretim başarısını, farklı kariyer yollarını ve doçentlik/profesörlük tezi gibi akademik derinliği artırabilecek araçları dikkate alan çoğulcu bir model önermektedir. Temel amaç, akademik yayını reddetmek değil, yayın göstergelerini bilimsel hürriyet, mahalli katkı ve uzun vadeli entelektüel etki ile dengeleyen daha adil bir değerlendirme zemini aramaktır.

Anahtar Kelimeler: Q dergiler; akademik değerlendirme; araştırma değerlendirme reformu; bibliyometri; akademik özgürlük; yayın oligopolü; atıf manipülasyonu; üniversite sıralamaları; öğretim başarısı.

 

Abstract

This article critically examines the growing tendency to treat publication in Q1/Q2 journals as the primary measure of academic value. While journal-based metrics may provide limited signals about visibility and selectivity, they cannot substitute for the actual scholarly contribution of individual works. The article discusses metric fetishism, the oligopolistic structure of academic publishing, citation manipulation, intellectual and ideological conformity, the marginalization of local-language scholarship, and the imbalance between teaching and research expectations. Cases from China, Switzerland, the Netherlands and the United Kingdom show that responsible research assessment has become an international reform agenda. The article argues that Turkey should not reject indexed journals altogether, but should limit the dominance of Q-journal requirements. It proposes a pluralistic model based on qualitative assessment, long-term intellectual impact, teaching performance, differentiated academic career paths, and the possible reintroduction of associate professorship and professorship theses as instruments of deeper local academic engagement.

Keywords: Q journals; academic assessment; research evaluation reform; bibliometrics; academic freedom; publishing oligopoly; citation manipulation; university rankings; teaching performance.

1. Giriş: Akademik Yayın Gerekir, Fakat Akademi Yayın Puanına İndirgenemez

Akademisyenlik, mahiyeti itibarıyla araştırma, düşünme, yazma, öğretme ve bilimsel tartışmaya katılma mesleğidir. Üniversite hocasının yalnızca ders anlatan bir memur, yalnızca sınav yapan bir görevli veya yalnızca kurumsal prosedürleri yerine getiren bir personel olarak görülmesi yanlıştır. Akademik meslek, bilgi üretme ve aktarma sorumluluğunu içerir. Bu sebeple akademisyenden yayın beklenmesi meşrudur. Üniversite, hocasından bilimsel üretim istemekte haklıdır. Ancak akademisyenden yayın istemek ile akademik hayatı belirli indekslerde ve belirli çeyrek dilimlerde yer alan dergilerde makale yayımlama zorunluluğuna indirgemek aynı şey değildir.

Son yıllarda Türkiye’de ve dünyada akademik değerlendirme sistemleri giderek daha fazla sayısallaştırılmıştır. Yayın sayısı, atıf sayısı, etki faktörü, h-indeksi, Q1 ve Q2 dergi yayını gibi göstergeler, akademik performansın ölçülmesinde merkezi araçlar haline gelmiştir. Bu araçların tamamen faydasız olduğu söylenemez. Bibliyometrik göstergeler, araştırma alanlarının görünürlüğü, dergilerin atıf performansı ve bilimsel iletişim ağlarının izlenmesi bakımından yardımcı olabilir. Fakat bu göstergeler akademik muhakemenin yerine geçtiğinde ciddi problemler doğar. Ölçülebilir olanın değerli, ölçülemeyenin değersiz sayıldığı bir akademik kültür, bilimin tabiatına aykırıdır. Leiden Manifestosu’nun ilk ilkelerinden biri de nicel göstergelerin nitel uzman değerlendirmesini desteklemesi, fakat onun yerine geçmemesi gerektiğidir (Hicks vd. 2015: 429-431).

Bu makalenin temel tezi şudur: Q dergilerde yayın yapmak kendi başına kötü veya değersiz değildir; problem, Q dergi yayınını akademik değerin neredeyse tek ölçüsü haline getiren değerlendirme rejimidir. Bir makalenin Q1 veya Q2 dergide yayımlanmış olması onun kalitesi hakkında bir işaret verebilir; fakat bu işaret nihai hüküm değildir. Aynı şekilde bir makalenin daha düşük görünürlüklü bir dergide, yerel bir akademik mecrada veya Türkçe olarak yayımlanması onun değersiz olduğunu göstermez. Akademik değer, yalnızca yayının nerede çıktığıyla değil, ne söylediği, nasıl söylediği, hangi problemi çözdüğü, hangi tartışmayı açtığı ve uzun vadede nasıl bir etki bıraktığıyla ilgilidir.

Bu mesele özellikle sosyal bilimler ve beşeri bilimlerde daha da önemlidir. Tıp, mühendislik veya biyoloji gibi alanlarda atıf döngüleri, yayın biçimleri ve araştırma ekipleri ile tarih, hukuk, siyaset bilimi, felsefe, iktisat ve sosyoloji gibi alanların yayın kültürü aynı değildir. Bir tarihçinin yıllarca arşiv çalışması yaparak ortaya koyduğu kitap, bir hukukçunun yerel mevzuat ve uygulamaya dair derinlikli incelemesi, bir siyaset bilimcinin ülkesinin siyasi kültürünü anlamaya çalışan Türkçe çalışması veya bir felsefecinin kavramsal analizi, sırf Q1/Q2 dergide makale olarak çıkmadığı için ikincil değerde görülemez. DORA’nın temel uyarısı da bu bağlamda önemlidir: Journal Impact Factor gibi dergi temelli metrikler, tek tek makalelerin niteliğinin, araştırmacı katkısının veya işe alma-yükseltme kararlarının ikamesi olarak kullanılmamalıdır (DORA 2013: General Recommendation 1).

Bu makale, akademik değerlendirmede Q dergi mecburiyetinin doğurduğu problemleri ele alacak; sorumlu araştırma değerlendirmesi konusunda Çin, İsviçre, Hollanda ve Birleşik Krallık örneklerinden yararlanacak; atıf manipülasyonu ve yayın oligopolü sorunlarını tartışacak; akademik yayın süreçlerinde ideolojik tek-tipleşme ihtimaline dikkat çekecek; nihayet Türkiye için daha dengeli bir model önerecektir. Burada savunulan görüş, akademik değerlendirmede ölçülerin tamamen terk edilmesi değildir. Aksine, ölçülerin yardımcı ve sınırlı araçlar olarak kullanılması; fakat akademik değerin yerini almaması gerektiğidir.

2. Q Dergi Rejimi, Metrik Fetişizmi ve Ölçü-Değer Karışıklığı

Q1, Q2, Q3 ve Q4 gibi kategoriler, dergilerin belirli alanlarda atıf performansı veya benzeri göstergelere göre sıralanması sonucunda ortaya çıkar. Bir derginin alanındaki üst çeyrekte yer alması onun Q1, sonraki çeyrekte yer alması Q2 gibi sınıflandırılması anlamına gelir. Bu sınıflandırma, dergiler arasında belirli bir karşılaştırma yapmaya imkân sağlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Q sınıflandırması esasen dergiye ilişkindir, tek tek makalelerin niteliğine ilişkin nihai bir hüküm değildir.

Bu ayrım çoğu zaman gözden kaçırılır. Bir derginin yüksek atıf ortalamasına sahip olması, o dergide yayımlanan her makalenin yüksek nitelikli olduğu anlamına gelmez. Tersine, daha düşük etki faktörlü bir dergide yayımlanan bir makale de teorik, metodolojik veya tarihsel bakımdan önemli olabilir. Akademik değerlendirmede yapılan en büyük hatalardan biri, derginin prestijini makalenin değerinin yerine geçirmektir. Bu, bilimin kendisini değil, bilimin dolaşıma girdiği piyasayı ölçmektir.

Dergi temelli değerlendirme, makale ile mecra arasında hatalı bir özdeşlik kurar. Elbette iyi dergiler daha titiz hakemlik yapabilir, daha güçlü editöryal süzgeçlere sahip olabilir ve bazı alanlarda kalite sinyali verebilir. Ancak bu tür sinyaller bir ihtimal meselesidir, kesin hüküm değildir. Dergi düzeyindeki ortalama atıf performansı, makale düzeyindeki özgün katkı hakkında ancak dolaylı fikir verebilir. Bu nedenle DORA, dergi temelli metriklerin araştırmacı ve makale değerlendirmesinde vekil ölçü olarak kullanılmasına karşı çıkar (DORA 2013: Recommendation 1). Leiden Manifestosu da değerlendirme kriterlerinin alanların ve kurumların araştırma misyonlarına uygun kurulması gerektiğini vurgular; yerel olarak anlamlı araştırmaların korunması gerektiğini ayrıca belirtir (Hicks vd. 2015: 429-431).

Bu ayrım Türkiye açısından hayati önemdedir. Türkiye’de Q1 veya Q2 yayın, çoğu zaman akademik yükseltme dosyasının en güçlü unsuru olarak görülmektedir. Bu durum, akademisyeni makalesinin içeriğinden çok yayımlandığı derginin indeks statüsüne odaklanmaya iter. Oysa akademik değerlendirme, dosyadaki çalışmaların gerçekten okunmasını, katkılarının tartışılmasını ve adayın bilimsel şahsiyetinin değerlendirilmesini gerektirir. Dergi adı, bu değerlendirmeye yardımcı olabilir; fakat değerlendirmenin kendisi olamaz.

Ölçü ile değer arasındaki karışıklık sadece teknik bir sorun değildir; ahlâki ve kurumsal sonuçlar doğurur. Akademik kariyerde sayılar belirleyici hale geldiğinde, değerlendirme yapan kurumlar kendi muhakeme sorumluluklarını metriklere devretmiş olur. Böylece akademik jürinin veya üniversite yönetiminin asli görevi olan nitel değerlendirme zayıflar. Kurum, “bu kişi ne söylemiş, hangi problemi çözmüş, hangi literatüre nasıl katkı yapmış?” sorusunu sormak yerine “kaç Q1 yayını var?” sorusuna sıkışır. Bu ise akademik aklın bürokratikleşmesidir.

Bu nedenle Q dergi rejimine yöneltilecek eleştiri, “hiçbir ölçü kullanılamaz” şeklinde anlaşılmamalıdır. Esas itiraz, ölçünün değerin yerine geçirilmesinedir. Akademik kalite, dergi sıralamasıyla bağlantılı olabilir; fakat ona indirgenemez. Hakiki akademik değer, çoğu zaman uzun vadeli bir değerlendirme gerektirir. Bir makalenin yayımlandığı anda kaç atıf alacağı, hangi dergide çıktığı veya hangi indekslerde göründüğü önemlidir; fakat bunlar çalışmanın nihai kaderini belirlemez. Bilim tarihinde ilk anda görmezden gelinen, hatta akademik disiplinin dışına çıkmış görülen çalışmaların daha sonra ekol kurucu hale geldiği çoktur.

Metriklerin akademik hayatta merkezi hale gelmesi, sadece ölçme tekniğiyle ilgili bir mesele değildir; akademik davranışı dönüştüren kurumsal bir teşvik sistemidir. Bir ölçü hedef haline geldiğinde, aktörler o hedefe ulaşmak için davranışlarını değiştirirler. Bu durum genellikle Goodhart yasasıyla ifade edilir: Bir gösterge hedef haline geldiğinde iyi bir gösterge olmaktan çıkar (Strathern 1997: 308). Akademik dünyada da benzer bir süreç yaşanmaktadır. Yayın sayısı, atıf sayısı veya Q dergi yayını akademik performansın asli hedefi haline getirildiğinde, akademisyenler bilgiyi geliştirmekten ziyade bu göstergeleri yükseltmeye yönelir.

Bu dönüşümün bir sonucu araştırma gündeminin bozulmasıdır. Akademisyen, hangi sorunun bilimsel olarak önemli olduğunu değil, hangi konunun daha kolay yayımlanabileceğini düşünmeye başlar. Moda konulara yönelme artar. Metodolojik olarak gösterişli fakat kavramsal olarak zayıf çalışmalar çoğalabilir. Veri bulunması kolay, hızlı makale üretmeye elverişli, literatürde kabul görmüş çerçevelere uygun konular tercih edilir. Uzun soluklu arşiv çalışmaları, sahici teorik yenilikler, yerel ama derin problemler ve riskli entelektüel girişimler geri plana düşer. Fire ve Guestrin’in geniş veri setlerine dayalı çalışması, akademik yayın metriklerinin hedef haline geldikçe manipülasyon ve aşırı optimizasyon risklerine daha açık hale geldiğini gösterir (Fire ve Guestrin 2019: 1-3).

Bir diğer sonuç yayınların parçalanmasıdır. Akademik yükseltme sistemi nicelik üzerinden çalıştığında, araştırmacılar bir büyük çalışmayı birkaç küçük makaleye bölmeye teşvik edilir. Bu durum literatürde “salami slicing” olarak adlandırılır. Bir araştırmanın doğal bütünlüğü parçalanır; her parça ayrı yayın puanı olarak sunulur. Böylece yayın sayısı artar, fakat bilimsel derinlik her zaman artmaz. Aynı problem, aşırı ortak yazarlık, gereksiz yayın tekrarı ve literatürde aynı fikrin küçük varyasyonlarla çoğaltılması gibi sonuçlar da doğurabilir.

Mühim bir sonuç akademik zamanın tahrip edilmesidir. İyi bir akademik çalışma zamana ihtiyaç duyar. Düşünmek, okumak, tartışmak, saha çalışması yapmak, arşiv taramak, kavramları olgunlaştırmak, karşı görüşlerle hesaplaşmak ve metni defalarca yeniden yazmak gerekir. Buna karşılık performans baskısı akademisyeni sürekli çıktı üretmeye zorladığında, düşünme zamanı daralır. Akademik hayat, fikrî olgunlaşmanın değil, yayın takviminin ritmine göre işlemeye başlar. Bu durumda makale yazmak hakikat arayışının parçası olmaktan ziyade kurumsal zorunluluğun nesnesi haline gelir.

Dördüncü sonuç ise akademik şahsiyetin zayıflamasıdır. Akademisyen, kendi entelektüel yolunu izleyen bir fikir insanı olmaktan çıkar; kurumların ve metriklerin beklediği profili üretmeye çalışan bir kariyer aktörüne dönüşür. Elbette akademisyenin kariyerini düşünmesi meşrudur. Ancak, akademik hayatın tamamı kariyer stratejisine indirgenirse, üniversitenin ruhu zedelenir. Üniversite, yalnızca puan toplayan bireylerin rekabet ettiği bir bürokratik alan değil, hakikatin arandığı bir ilim ve fikir ortamı olmalıdır.

Bu noktada “metrik fetişizmi” kavramı açıklayıcıdır. Fetişizm, insan yapımı bir aracın insanın üzerinde güç kazanmasıdır. Akademik metrikler de başlangıçta yardımcı araçlardır; fakat zamanla akademisyenin kaderini belirleyen güçlere dönüşürler. İnsanlar makale yazmaz; Q puanı üretir. Düşünceler tartışılmaz; atıf skorları karşılaştırılır. Akademik dosyalar okunmaz; tablolar incelenir. Böyle bir ortamda ölçme araçları bilimi aydınlatmak yerine bilimin üzerine gölge düşürür.

Benzer bir problem üniversitelerin dünya çapındaki sıralamalarında da görülmektedir. Küresel üniversite sıralamaları, ilk bakışta kurumlar arasında karşılaştırma yapmayı kolaylaştıran araçlar gibi görünür; ancak hangi göstergelerin seçildiği, göstergelere hangi ağırlıkların verildiği, itibar anketlerinin nasıl çalıştığı, araştırma çıktılarının hangi veri tabanlarından çekildiği ve öğretim kalitesinin ne ölçüde gerçekten ölçülebildiği tartışmalıdır. EUA’nın küresel sıralamalar raporu, bu sıralamaların metodolojilerini ve yükseköğretim politikaları üzerindeki etkilerini dikkatle analiz etme ihtiyacına işaret eder (Rauhvargers 2011: 11-17). Fauzi de üniversite sıralamalarında tek boyutluluk, istatistiksel sağlamlık sorunları, kurum büyüklüğü ve alan bileşimine aşırı bağımlılık gibi metodolojik kusurlara dikkat çeker (Fauzi 2020: 96-101). Dolayısıyla, Q dergi metrikleriyle ilgili ihtiyat, üniversite sıralamaları için de geçerlidir: Sıralama bir gösterge olabilir, fakat üniversitenin eğitim, araştırma, toplumsal katkı ve entelektüel iklim bakımından gerçek değerinin yerine geçmemelidir.

3. Yayın Piyasasında Oligopol, Bilginin Ticarileşmesi ve Metrik Manipülasyonu

Q dergi rejiminin arkasında yalnızca akademik kurumların değerlendirme tercihleri yoktur; aynı zamanda büyük bir yayın piyasası ve veri tabanı ekonomisi vardır. Akademik yayıncılık, özellikle son otuz yılda yüksek derecede yoğunlaşmış bir piyasa yapısı kazanmıştır. Larivière, Haustein ve Mongeon, Web of Science kapsamındaki milyonlarca yayına dayanan çalışmalarında akademik yayıncılıkta büyük yayınevlerinin payının özellikle sosyal bilimlerde ve bazı doğa bilimlerinde dikkate değer biçimde arttığını göstermiştir (Larivière vd. 2015: 1-15). Türkiye’de bu meseleye dikkat çeken güncel yazılardan biri Serkan Dilek’in “Bilgi Bedava, Yayın Paralı: Akademik Dünya ve Oligopol” başlıklı yazısıdır; Dilek, akademik dergi piyasasındaki yoğunlaşmayı ve akademisyen emeği ile yayıncı kârı arasındaki dengesizliği açık biçimde tartışmaktadır (Dilek 2026). Bu durum akademik yayıncılığın sadece bilimsel iletişim değil, aynı zamanda ekonomik güç ve piyasa yoğunlaşması meselesi olduğunu gösterir.

Bu yapının çarpıcı bir paradoksu vardır. Araştırmaların önemli bir kısmı kamu kaynaklarıyla finanse edilir; akademisyenler makalelerini çoğu zaman ücretsiz yazar; hakemlik ve editörlük emeği büyük ölçüde karşılıksızdır. Üniversiteler ise aynı yayınlara erişmek için yüksek abonelik bedelleri öder. Dilek’in de vurguladığı üzere, bilginin üretiminde akademisyenin ve kamunun emeği merkezi iken, bilginin ticari dolaşımında büyük yayıncıların belirleyici hale gelmesi ciddi bir adalet ve verimlilik problemi doğurmaktadır (Dilek 2026). Böylece bilgi üretiminin maliyeti büyük ölçüde kamuya ve akademisyenlere yüklenirken, bilginin dolaşımından doğan ticari gelir büyük yayıncıların elinde toplanır. Bu sistem, bilginin kamusal mahiyeti ile akademik yayıncılığın ticarileşmiş örgütlenmesi arasında ciddi bir gerilim meydana getirir.

Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değildir; aynı zamanda, akademik bağımsızlık meselesidir. Çünkü akademik kariyer, büyük ölçüde bu yayın ve indeks sistemlerinin verdiği görünürlüğe bağlandığında, akademisyen fiilen bu piyasaya bağımlı hale gelir. Bir derginin hangi indekslerde yer aldığı, hangi çeyrekte bulunduğu, etki faktörünün ne olduğu, yazarın akademik geleceğini belirlemeye başlar. Böylece akademik değer, bilim camiasının nitel tartışmasından ziyade yayın piyasasının sınıflandırma sistemlerine bağlanır.

Açık erişim hareketi bu soruna kısmi bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, açık erişim de her zaman çözüm değildir. Bazı açık erişim modelleri yüksek makale işlem ücretleri üzerinden yeni eşitsizlikler doğurabilmektedir. Gelir düzeyi yüksek üniversitelerde çalışan araştırmacılar daha kolay yayın yapabilirken, daha sınırlı kaynaklara sahip kurumlarda çalışan akademisyenler dezavantajlı hale gelebilir. Bu nedenle akademik yayın piyasasının eleştirisi yalnızca “kapalı erişim” eleştirisiyle sınırlı kalmamalıdır; yayıncılığın itibarı, erişimi, maliyeti ve değerlendirme gücü birlikte tartışılmalıdır.

Türkiye açısından mesele daha da önemlidir. Türkiye’deki üniversiteler, çoğu zaman küresel yayın piyasasının kural koyucusu değil, kural alıcısıdır. Akademisyenler, kendi toplumlarının meselelerini araştırırken dahi uluslararası dergilerin gündemlerine, kavramsal tercihine ve kabul edilebilir çerçevelerine uyum sağlamak zorunda kalabilmektedir. Bu durum, özellikle sosyal bilimlerde akademik bağımlılık ve entelektüel yön kaybı doğurabilir. Bir Türk siyaset bilimcisinin, hukukçusunun veya sosyoloğunun Türkiye toplumuna dair yerel problematiği küresel dergi piyasasının kavram setine uydurma zorunluluğu, akademik üretimi zenginleştirebileceği gibi daraltabilir de.

Bu nedenle, yayın oligopolü meselesi ile Q dergi mecburiyeti birlikte düşünülmelidir. Q dergi mecburiyeti, akademisyeni sadece iyi dergilerde yayın yapmaya mecbur etmez, onun yanında belirli yayınevleri, indeksler ve atıf ekonomisi tarafından kurulan akademik itibar piyasasına bağımlı hale getirir. Böyle bir bağımlılık, üniversitenin özerk akademik değerlendirme kapasitesini zayıflatır.

Q dergi rejiminin en zayıf noktalarından biri, dayandığı metriklerin manipülasyona açık olmasıdır. Etki faktörü, atıf sayısı ve benzeri göstergeler bilimsel etkiyi ölçmeyi amaçlar. Ancak akademik kariyer bu göstergelere bağlandığında, aktörler bu göstergeleri yükseltmeye çalışır. Bu yükseltme bazen iyi araştırma yaparak gerçekleşir; fakat bazen stratejik ve etik dışı yollarla da gerçekleşebilir.

Akademik yayıncılıkta aşırı öz-atıf, dergiler arası “karşılıklı atıf yığılması” (citation stacking), editöryal baskıyla gereksiz atıf isteme ve atıf çeteleri gibi uygulamalar bilinmektedir. Bazı dergiler, kendi etki faktörlerini yükseltmek için yayımladıkları makalelere kendi dergilerinden çok sayıda atıf yapılmasını teşvik edebilir. Bazı editörler, kabul sürecindeki makalelere gereksiz atıflar eklenmesini isteyebilir. Bazı yazar veya dergi ağları birbirlerine sistematik biçimde atıf yaparak metrikleri şişirebilir. Clarivate’in Journal Citation Reports sisteminde bazı dergilerin “aşırı öz-atıf” (excessive self-citation) veya karşılıklı atıf yığılması sebebiyle etki faktöründen mahrum bırakılması, bu riskin kurumsal olarak da tanındığını gösterir (Clarivate 2017; Clarivate 2025). Retraction Watch’un 2025 tarihli haberinde, yirmi derginin aşırı öz-atıf veya karşılıklı atıf yığılması gerekçesiyle o yıl etki faktörü alamadığı belirtilmiştir (Oransky 2025).

Bu olgular, Q derecesinin ve etki faktörünün mutlak kalite göstergesi olamayacağını gösterir. Bir gösterge manipülasyona açıksa, o göstergeye dayalı değerlendirme sistemi de ihtiyatla kullanılmalıdır. Elbette bütün yüksek etkili dergiler manipülatiftir denemez. Ancak bazı manipülasyon örneklerinin varlığı, metriklerin otomatik güvenilirliğini sarsar. Akademik değerlendirme sistemi bu gerçeği görmezden gelemez.

Atıf meselesinin bir başka yönü de şudur: Atıf her zaman olumlu etki anlamına gelmez. Bir makale çok eleştirildiği için de çok atıf alabilir. Bazı çalışmalar hatalı olduğu için literatürde sıkça anılabilir. Buna karşılık bazı derinlikli çalışmalar uzun süre az atıf alabilir, fakat yıllar sonra değeri anlaşılabilir. Dolayısıyla atıf sayısı akademik etkinin bir göstergesidir; fakat etkiyi bütünüyle açıklamaz.

Akademik dünyada metrik manipülasyonunun varlığı, değerlendirme sistemini bütünüyle imkânsız kılmaz; ancak, onu daha dikkatli olmaya zorlar. Bir akademik dosya incelenirken sadece toplam atıf sayısına bakmak yerine atıfların niteliği, dağılımı, kaynak çeşitliliği, öz-atıf oranı ve adayın alanındaki gerçek katkısı değerlendirilmelidir. Aynı şekilde, dergi metrikleri kullanılırken, derginin atıf davranışları, editöryal politikaları, hakemlik kalitesi ve alan içindeki itibarı da hesaba katılmalıdır.

4. Sorumlu Araştırma Değerlendirmesi: Çin, İsviçre, Hollanda ve Birleşik Krallık Örnekleri

Q dergi ve metrik merkezli değerlendirme rejimine yönelik eleştiriler yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Son yıllarda birçok ülkede akademik değerlendirmenin yeniden düşünülmesi gerektiği yönünde güçlü bir hareket oluşmuştur. Bu hareket genel olarak “sorumlu araştırma değerlendirmesi” başlığı altında toplanabilir. DORA, Leiden Manifestosu, The Metric Tide raporu ve CoARA bu hareketin en önemli referansları arasındadır (DORA 2013; Hicks vd. 2015; Wilsdon vd. 2015; CoARA 2022).

Çin örneği özellikle öğreticidir. Çin’de uzun süre uluslararası indeksli yayın sayısı ve yüksek etkili dergilerde yayın yapmak, akademik performansın ana göstergelerinden biri olarak kullanılmıştır. Bu sistem kısa vadede yayın sayısında büyük artış sağlamış, Çin’i küresel akademik üretimde daha görünür hale getirmiştir. Ancak, zamanla, nicelik baskısının bilimsel derinlik, özgünlük ve araştırma etiği bakımından sorunlar doğurduğu tartışılmaya başlanmıştır. 2020’de Çin’de başlatılan araştırma değerlendirme reformu, Web of Science temelli göstergelere aşırı bağımlılığı azaltmayı, “temsilî eserler” üzerinden nitel değerlendirmeyi güçlendirmeyi ve Çin içindeki bilimsel yayınların değerini artırmayı hedeflemiştir (Shu vd. 2022: 1-3; Sivertsen ve Zhang 2020: 1-4). Enis Doko’nun Türkiye kamuoyuna taşıdığı “yayın sayısı mı, bilimsel derinlik mi?” sorusu bu örnek üzerinden özellikle anlam kazanmaktadır; Doko, Çin’in SCI merkezli değerlendirmeyi gevşetme arayışının Türkiye için de dersler içerdiğini vurgular (Doko 2026). Çin örneği Türkiye için şu dersi verir: Çok yayın üretmek ile iyi bilim üretmek aynı şey değildir.

İsviçre’de swissuniversities’in CoARA sürecine katılması ve araştırma değerlendirmesinin reformu yönünde eylem planı geliştirmesi dikkat çekicidir. İsviçre yaklaşımı, araştırma katkılarının çeşitliliğini tanımayı, akademik kariyer değerlendirmesinde daha geniş kriterler kullanmayı ve etki faktörlerinin uygunsuz kullanımından uzaklaşmayı hedeflemektedir (swissuniversities 2024: 3-7). Ayrıca İsviçre Ulusal Bilim Vakfı, DORA ilkeleri doğrultusunda kariyer fonlaması süreçlerinde dergi etki faktörlerinin artık değerlendirmede dikkate alınmayacağını, bunun yerine araştırma çıktısının bütünsel niteliğine daha fazla ağırlık verileceğini açıklamıştır (SNSF 2020). Bu yaklaşım, akademik kalitenin yalnızca dergi sıralamasıyla değil, araştırmanın niteliği, açıklığı, katkısı ve bağlamıyla değerlendirilmesi gerektiğini kabul eder.

Hollanda’daki “Recognition and Rewards” hareketi bu alandaki en dikkat çekici örneklerden biridir. Hollanda üniversiteleri, akademisyenlerin yalnızca yayın sayısı ve dergi prestiji üzerinden değil; öğretim, liderlik, ekip çalışması, açık bilim, araştırma kalitesi ve toplumsal katkı gibi farklı boyutlar üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. “Room for Everyone’s Talent” başlıklı pozisyon belgesi, akademik kariyerin tek tip yayın performansına indirgenmemesi gerektiğini açık biçimde ortaya koyar (VSNU vd. 2019: 5-13). Utrecht Üniversitesi’nin işe alma ve yükseltme süreçlerinde etki faktörünü terk etme kararı bu hareketin sembolik dönüm noktalarından biridir (Woolston 2021). Bu karar, akademik değerin dergi prestijiyle özdeşleştirilmesine karşı güçlü bir itirazdır.

Birleşik Krallık’ta “The Metric Tide” raporu ve onu izleyen sorumlu metrik tartışmaları önemli bir referans noktasıdır. Bu rapor, metriklerin akademik değerlendirmede kullanılabileceğini, fakat hakem değerlendirmesinin yerine geçmemesi gerektiğini savunur. Wilsdon ve arkadaşları, “sorumlu metrikler” için sağlamlık, tevazu, şeffaflık, çeşitlilik ve yansıtıcılık gibi ilkeler önerir (Wilsdon vd. 2015: ix-xii). Birleşik Krallık’ta ayrıca üniversitelerin farklı akademik kariyer yolları geliştirdiği görülmektedir. Örneğin Glasgow Üniversitesi, araştırma-öğretim, yalnızca araştırma, araştırmacı bilim insanı, öğrenme-öğretme ve akademik klinisyenlik gibi ayrı kariyer patikaları tanımlamaktadır (University of Glasgow 2026: Academic Appointment & Promotion Policy). Cardiff ve Birkbeck gibi kurumlarda da öğretim-araştırma, öğretim-scholarship veya araştırma odaklı yolların ayrıştırıldığı görülmektedir (Cardiff University 2025; Birkbeck 2025). Bu ayrımlar Türkiye açısından önemlidir. Çünkü Türkiye’de akademisyenlerden çoğu zaman aynı anda iyi araştırmacı, iyi öğretmen, iyi idareci ve iyi yayın stratejisti olmaları beklenmektedir. Bu beklenti insan tabiatına ve akademik yeteneklerin çeşitliliğine her zaman uygun değildir.

Bu ülkelerden çıkarılacak genel ders şudur: Akademik değerlendirme reformu, metrikleri tamamen reddetmek zorunda değildir; fakat metrikleri akademik muhakemenin yerine geçirmemelidir. Metrikler yardımcı olabilir, ama hüküm verici olmamalıdır. Akademik kalite, çoğulcu, bağlama duyarlı olmak ve nitel değerlendirmeyle anlaşılabilmek durumundadır.

5. Uzun Vadeli Etki, Akademik Sapma ve Ekol Kurucu Şahsiyetler

Akademik değer çoğu zaman zaman ister. Bir makalenin, kitabın veya fikrin gerçek etkisi yayımlandığı yıl veya takip eden birkaç yıl içinde anlaşılamayabilir. Bilim ve düşünce tarihinde başlangıçta marjinal, aşırı, disiplin dışı veya tuhaf görülen fikirlerin daha sonra ana akım haline geldiği çoktur. Bu nedenle akademik değerlendirmede yalnızca kısa vadeli metriklere bakmak, yenilikçi ve ekol kurucu düşünceleri cezalandırabilir.

Akademik dünyada öyle tipler vardır ki mevcut disiplin sınırlarını tanımazlar. Kendi kafalarına göre yazar, çizer, düşünür ve tartışırlar. İlk bakışta akademik disiplinin yerleşik kurallarına aykırı görünürler. Hatta zamanlarının kurumları tarafından ciddiye alınmayabilirler. Fakat uzun vadede yeni kavramların, yeni araştırma alanlarının ve yeni ekollerin kurucusu haline gelebilirler. Thomas Kuhn’un bilimsel devrimler üzerine klasik çalışması, normal bilim ile paradigma değişimi arasındaki gerilimi gösterirken, bilimsel yeniliğin çoğu zaman mevcut ölçme ve değerlendirme düzeninin ötesinde ortaya çıktığını da ima eder (Kuhn 1962: 10-22). Robert Merton’un bilim sosyolojisine dair çalışmaları da bilimin yalnızca bireysel yetenek değil, aynı zamanda tanınma, öncelik, normlar ve kurumsal yapı meselesi olduğunu gösterir (Merton 1973: 267-278).

Immanuel Kant bu bakımdan öğretici bir örnektir. Kant’ın felsefesi, yalnızca belirli bir dönemin dergi metrikleriyle ölçülebilecek türden bir katkı değildir. Onun etkisi, yayımladığı metinlerin uzun vadede felsefenin temel problemlerini yeniden kurmasıyla anlaşılır. Benzer biçimde F. A. Hayek’in düşüncesi de yalnızca belirli makalelerin kısa vadeli atıf performansıyla açıklanamaz. Hayek’in bilgi problemi, kendiliğinden oluşan düzen, piyasa süreci ve özgür toplum üzerine geliştirdiği görüşler, uzun vadede iktisat, siyaset teorisi, hukuk ve sosyal felsefe alanlarında geniş etkiler doğurmuştur (Hayek 1945: 519-530; Hayek 1960: 11-21; Hayek 1973: 35-54).

Bu örneklerin işaret ettiği şey şudur: Akademik değerlendirme sistemi, sadece uyumlu, hızlı yayımlanabilir ve mevcut literatür kalıplarına kolayca eklemlenebilir çalışmaları ödüllendirirse, büyük fikirlerin ortaya çıkmasını zorlaştırabilir. Akademinin görevi yalnızca mevcut bilgiyi çoğaltmak değil, gerektiğinde mevcut bilginin sınırlarını zorlamaktır. Bunun için akademik hürriyet, sabır ve uzun vadeli değerlendirme gerekir.

Bir makalenin etkisi Q dergide yayımlanmasıyla ölçülemez. Q dergi yayını yalnızca bir başlangıç işareti olabilir. Asıl etki, çalışmanın yıllar içinde doğurduğu tartışmada, aldığı eleştirilerde, yeni araştırmalara yol açmasında, öğrencileri ve meslektaşları etkilemesinde, kavramları dönüştürmesinde ve bazen akademik ekoller doğurmasında ortaya çıkar. Akademik değerlendirme sistemi bu uzun vadeli boyutu hesaba katmadığı sürece gerçek bilimsel değeri kavrayamaz.

6. İdeolojik Tek-Tipleşme, Türkçe Akademik Üretim ve Yerel Meseleler

Akademik yayın süreçlerinde yalnızca metrik baskısı değil, entelektüel ve ideolojik kalıplaşma da problem oluşturabilir. Bazı alanlarda belirli kavramlar, yaklaşımlar ve sonuçlar daha kolay kabul görebilir. Bazı ülkeler, liderler veya siyasi rejimler hakkında yerleşik anlatılar oluşabilir. Bu anlatılara uygun çalışmalar daha kolay yayımlanırken, bu anlatıları sorgulayan veya daha karmaşık bir tablo çizen çalışmalar daha fazla dirençle karşılaşabilir.

Türkiye siyaseti üzerine yapılan bazı çalışmalarda bu mesele görülebilir. Recep Tayyip Erdoğan yönetimini eleştirmek akademik olarak elbette meşrudur. Türkiye’de hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, medya özgürlüğü, bürokratik vesayet, seçim rekabeti ve demokratik sistemde gerilemeler ve ilerlemeler gibi konular ciddi biçimde incelenebilir. Bu konuların araştırılması akademik dünyanın görevidir. Ancak demokratik seçimlerle iktidara gelmiş ve yine demokratik seçimlerle iktidardan gidebilecek bir siyasi lideri peşinen ve otomatik biçimde “diktatör” diye kodlamak, kavramsal açıklığı zayıflatabilir. “Diktatörlük”, “otoriterlik”, “popülizm”, “rekabetçi otoriterlik” ve “demokratik gerileme” gibi kavramlar slogan değil, analitik araçlar olarak kullanılmalıdır.

Buradaki mesele belirli bir siyasi lideri savunmak değildir. Mesele akademik kavramların ideolojik kolaycılığa teslim edilmemesidir. Eğer bir dergide belirli bir siyasi sonuca ulaşan çalışmalar daha kolay kabul görüyorsa, bu durum akademik çoğulculuk bakımından sorun teşkil eder. Akademik yayın süreci, araştırmacının hangi sonuca ulaştığına değil, sonuca nasıl ulaştığına bakmalıdır. Kavramsal açıklık, kanıt gücü, yöntem sağlamlığı, karşı görüşlerle hesaplaşma ve alternatif açıklamaları dikkate alma kapasitesi belirleyici olmalıdır.

Bu noktada Giovanni Sartori’nin kavramların “aşırı genişletilmesi”ne yönelik uyarısı hatırlanabilir. Sartori, sosyal bilimlerde kavramların açıklayıcı gücünün korunması için kavramsal sınırların dikkatle gözetilmesi gerektiğini vurgular (Sartori 1970: 1034-1053). “Diktatörlük”, “demokrasi”, “otoriterlik” veya “popülizm” gibi kavramlar da bu dikkatle kullanılmalıdır. Bir kavram, her istenmeyen siyasi olguyu ifade etmek için kullanıldığında analitik keskinliğini kaybeder.

Bu bakımdan Q dergi rejimi ile ideolojik tek-tipleşme arasında dolaylı bir ilişki kurulabilir. Akademisyenler kariyerlerini Q dergi yayınlarına bağladıklarında, yalnızca metodolojik ve tematik modaları değil, ideolojik modaları da takip etmeye yönelebilirler. Kabul edilebilir söylem sınırları içinde kalmak, akademik cesaretin yerine geçebilir. Bu ise akademik hürriyeti zayıflatır.

Q dergi mecburiyetinin Türkiye açısından en önemli sonuçlarından biri, Türkçe akademik üretimin ve yerel meselelerin değersizleştirilmesidir. Uluslararası dergilerde yayın yapmak elbette önemlidir. Türkiye’den akademisyenlerin dünya literatürüne katkıda bulunması arzu edilir. Ancak bu hedef, Türkçe yazmayı ve Türkiye’nin yerel meselelerini derinlemesine incelemeyi değersizleştirmemelidir.

Sosyal bilimler ve beşeri bilimler büyük ölçüde dil, tarih, kültür ve kurumlarla ilgilidir. Türkiye’nin anayasal düzeni, hukuk kültürü, siyasi partileri, din-devlet ilişkileri, eğitim sistemi, şehirleşme tecrübesi, aile yapısı, bürokratik geleneği ve iktisadi zihniyeti üzerine yapılacak birçok çalışma Türkçe yazıldığında daha etkili olabilir. Çünkü muhatap kitlesi büyük ölçüde Türkiye’deki akademisyenler, öğrenciler, hukukçular, bürokratlar, gazeteciler ve düşünce insanlarıdır.

Bilimin evrenselliği yerel dili ve yerel meseleyi dışlamaz. Aksine, sahici evrensel katkılar çoğu zaman yerel tecrübelerin derinlemesine incelenmesinden doğar. Leiden Manifestosu’nun “yerel olarak anlamlı araştırmayı koruma” vurgusu burada özellikle önemlidir (Hicks vd. 2015: 430). Bir toplumun kendi meselelerini kendi diliyle ve kendi kavramlarıyla tartışamaması, akademik bağımlılığı artırır. Türkiye’de akademik değerlendirme sistemi Türkçe kitapları, Türkçe hakemli makaleleri, nitelikli çevirileri, eleştirel edisyonları ve yerel saha araştırmalarını daha fazla tanımalıdır.

Bu noktada doçentlik ve profesörlük tezleri meselesi de önem kazanır. Türkiye’de geçmişte doçentlik tezi ve profesörlük tezi gibi uygulamalar akademik yetkinliğin gösterilmesinde merkezi rol oynayabiliyordu. Bugün böyle bir uygulamanın yeniden düşünülmesi faydalı olabilir. Nasıl ki doktora tezi bir kişinin bağımsız araştırma yapabilme kapasitesini gösteriyorsa, doçentlik ve profesörlük aşamalarında da daha olgun, daha kapsamlı ve daha mahalli akademik denetime açık tezler veya büyük çalışmalar istenebilir.

Bu tür tezler, yalnızca yayın sayısı yerine akademik derinliği teşvik eder. Ayrıca yerel akademik toplulukların etkileşimini artırır. Doçentlik veya profesörlük tezi, ilgili alandaki akademisyenler tarafından okunur, tartışılır, eleştirilir ve değerlendirilirse, akademik camia içinde daha gerçek bir fikir alışverişi doğabilir. Böyle bir sistem, Q dergi mecburiyetinin soyut ve uzak ölçütlerine karşı daha mahalli, daha yoğun ve daha nitelikli bir akademik değerlendirme zemini sağlayabilir. Elbette bu sistemin de kayırmacılık, kapalı klikleşme ve yerel güç ilişkileri gibi riskleri vardır. Bu yüzden tez değerlendirmesi şeffaf, çoğulcu, dış hakemli ve gerekçeli raporlara dayalı olmalıdır. Ancak, doğru tasarlanırsa, doçentlik ve profesörlük tezi akademik derinliği artıran önemli bir araç olabilir.

7. Akademik Kariyer, Öğretim Başarısı ve Farklı Kariyer Yolları

Türkiye’de akademik kariyer çoğu zaman tek çizgili bir yükselme merdiveni olarak düşünülür: doktor öğretim üyesi, doçent, profesör. Bu merdivenin en üstüne çıkmak neredeyse doğal ve zorunlu hedef gibi görülür. Oysa akademik mesleğe giren herkesin profesör olmak zorunda olduğu varsayımı tartışmalıdır. Bir kişi akademik mesleği sevebilir, ders vermekten memnun olabilir, belirli ölçüde araştırma yapabilir, fakat sürekli yükselme baskısı altında yaşamak istemeyebilir. Bazı akademisyenler doktor öğretim üyesi olarak emekli olabilmelidir. Bazıları doçentlikte kalmayı tercih edebilmelidir. Akademik kariyer sistemi bu tercihlere saygı göstermelidir.

Bu mesele yalnızca bireysel tercih meselesi değildir; kurumların işleyişiyle de ilgilidir. Üniversitenin farklı yeteneklere ihtiyacı vardır. Bazı akademisyenler olağanüstü araştırmacıdır, fakat iyi öğretmen değildir. Bazıları çok iyi ders anlatır, öğrencilerle güçlü diyalog kurar, gençlerin zihnini açar, fakat yüksek tempolu uluslararası yayın üretiminde aynı başarıyı gösteremez. Bazıları idari liderlikte başarılıdır. Bazıları müfredat geliştirme, saha bağlantısı kurma, kamuya dönük bilimsel iletişim veya akademik çeviri gibi alanlarda katkı sağlar. Bütün bu katkıları tek bir yayın metriğine indirgemek üniversiteyi fakirleştirir.

Ders verme başarısı akademik etkinliğin önemli bir ölçüsüdür. Üniversite yalnızca araştırma yapılan bir yer değil, aynı zamanda öğrencilerin yetiştirildiği bir kurumdur. Çok parlak araştırmalar yapan bir akademisyen, öğrencilerle iletişim kuramıyor, derslerini anlaşılır ve etkili biçimde yürütemiyor, öğrencilerin zihninde merak ve düşünme isteği uyandıramıyorsa, akademik katkısının bir boyutu eksik kalır. Tersine, çok iyi ders veren ve öğrenciler üzerinde derin etki bırakan bir hoca, Q1 makale sayısı az diye değersiz görülemez.

Birleşik Krallık’taki lecturer, senior lecturer, reader, professor gibi unvanlar ve bazı üniversitelerdeki farklı kariyer yolları bu bakımdan öğreticidir. Ayrıca günümüzde bazı İngiliz üniversitelerinde araştırma-öğretim, yalnızca araştırma, öğrenme-öğretme ve akademik klinisyenlik gibi ayrı kariyer patikaları bulunmaktadır. Glasgow Üniversitesi’nin akademik yükseltme politikasında bu yollar açıkça ayrıştırılmıştır (University of Glasgow 2026). Cardiff Üniversitesi de araştırma, öğretim-araştırma ve öğretim-scholarship gibi farklı kariyer yolları üzerinden yükseltme yapılabildiğini belirtmektedir (Cardiff University 2025). Bu tür ayrımlar, akademik yeteneklerin çeşitliliğini tanıma çabasıdır. Türkiye’de de benzer biçimde öğretim ağırlıklı, araştırma ağırlıklı ve araştırma-öğretim dengeli kariyer yolları düşünülebilir.

Bu öneri, araştırmanın önemini azaltmak anlamına gelmez. Aksine, araştırma yapmak isteyen ve bu alanda güçlü olan akademisyenlerin daha fazla desteklenmesi, ders verme konusunda güçlü olan akademisyenlerin ise sürekli Q dergi baskısı altında ezilmemesi anlamına gelir. Üniversite içinde iş bölümü ve farklılaşma, akademik kaliteyi artırabilir.

8. Türkiye İçin Alternatif Değerlendirme Modeli ve Sonuç

Türkiye’de akademik değerlendirme sistemi Q dergi yayınlarını tümüyle dışlamamalıdır. Böyle bir dışlama gerçekçi de değildir, arzu edilir de değildir. Uluslararası görünürlük, kaliteli hakemli dergilerde yayın, dünya literatürüyle temas ve yabancı akademik çevrelerle etkileşim önemlidir. Ancak Q dergi yayınları akademik değerin tek veya başlıca ölçüsü olmaktan çıkarılmalıdır.

Önerilebilecek modelin yapabileceği ilk şey, dergi yerine makaleyi değerlendirmektir. Bir çalışma, yayımlandığı derginin çeyrek dilimine indirgenmemelidir. Akademik yükseltme dosyasında adaydan en önemli üç veya beş çalışmasını seçmesi, bu çalışmaların katkısını açıklaması ve değerlendirme komisyonunun bu çalışmaları gerçekten okuması istenebilir. Çin’in temsilî eser yaklaşımı ve Hollanda’nın Recognition and Rewards hareketi bu yönde örnekler sunmaktadır (Shu vd. 2022: 3-5; VSNU vd. 2019: 13-18). Böylece sayı değil nitelik öne çıkar.

İkinci adım, alan farklılıklarını tanımaktır. Tıp ile hukuk, mühendislik ile felsefe, iktisat ile tarih aynı yayın kültürüne sahip değildir. Sosyal bilimler ve beşeri bilimlerde kitaplar, monografiler, uzun makaleler, eleştirel edisyonlar ve yerel dilde yazılmış çalışmalar daha fazla değer taşıyabilir. Bu alanlar tek tip Q dergi metriğine mahkûm edilmemelidir.

Bir diğer mesele, akademik çıktının çeşitliliğini kabul etmektir. Makale yanında kitap, kitap bölümü, veri seti, çeviri, saha raporu, politika raporu, ders kitabı, kamuoyu katkısı, dijital arşiv, eleştirel bibliyografya ve akademik editörlük gibi katkılar da değerlendirilmelidir. DORA, Leiden Manifestosu ve CoARA’nın ortak çizgisi, akademik katkıların tek tip yayın metriğiyle sınırlandırılmaması gerektiği yönündedir (DORA 2013; Hicks vd. 2015; CoARA 2022). Özellikle Türkiye gibi kendi akademik dilini güçlendirmeye ihtiyaç duyan ülkelerde Türkçe akademik kitap ve makalelerin değeri ayrıca tanınmalıdır.

Çok önemli bir husus, doçentlik ve profesörlük tezinin yeniden düşünülmesidir. Doktora tezi akademik mesleğe girişte bağımsız araştırma yeteneğini gösteriyorsa, doçentlik ve profesörlük aşamalarında da daha olgun ve kapsamlı çalışmalar istenebilir. Bu tezler mahalli akademik camia tarafından okunmalı, tartışılmalı ve denetlenmelidir. Ancak değerlendirme süreci kapalı kliklerin insafına bırakılmamalı; dış hakemlik, gerekçeli rapor, şeffaf ölçüt ve itiraz imkânı gibi güvencelerle desteklenmelidir.

Ayrıca çalışmanın uzun vadeli etkisi dikkate alınmalıdır. Akademik değerlendirme sistemleri kısa vadeli atıf sayılarına aşırı önem vermemelidir. Bir çalışmanın yıllar içinde ne tür tartışmalar doğurduğu, derslerde kullanılıp kullanılmadığı, başka araştırmaları tetikleyip tetiklemediği, kavramsal bir yenilik getirip getirmediği ve akademik ekol oluşturup oluşturmadığı da dikkate alınmalıdır. Bu tür etkiler kolay ölçülemez, fakat akademik muhakeme yoluyla değerlendirilebilir.

Öğretim üyeliğinde gözetilecek bir başka nokta, öğretim başarısının ciddiye alınmasıdır. Öğrenci değerlendirmeleri tek başına yeterli değildir; çünkü popülerlik her zaman iyi öğretim anlamına gelmez. Ancak ders materyalleri, sınıf içi performans, öğrenci rehberliği, mezun etkisi, müfredat katkısı ve meslektaş gözlemi gibi unsurlar birlikte değerlendirildiğinde öğretim kalitesi hakkında ciddi bir fikir edinilebilir. Akademik yükseltmede ders verme başarısı, araştırma başarısının gölgesinde kalmamalıdır.

Öğretim üyeliğinde, farklı kariyer yolları oluşturulmalıdır. Türkiye’de araştırma ağırlıklı, öğretim ağırlıklı ve dengeli akademik kariyer modelleri geliştirilebilir. Her akademisyenden aynı anda yoğun Q dergi yayını, ağır ders yükü, idari görev, proje yürütücülüğü ve toplumsal katkı beklemek gerçekçi değildir. Farklı yetenekleri tanıyan bir sistem, hem akademisyeni rahatlatır hem üniversitenin toplam kalitesini artırır.

Sonuncusu fakat en temel ihtiyaç olanı, akademik hürriyeti korumaktır. Değerlendirme sistemi akademisyeni moda konulara, ideolojik şablonlara veya yayınlanabilir görüşlere zorlamamalıdır. Akademisyen, makul akademik standartlara uymak şartıyla aykırı fikirleri, yerel meseleleri ve uzun vadeli araştırmaları takip edebilmelidir. Üniversitenin değeri, sadece onaylanan fikirleri çoğaltmasında değil, farklı ve rahatsız edici fikirleri tartışabilmesindedir.

Q dergiler akademik hayatın meşru ve önemli bir parçasıdır; fakat akademik hayatın tamamı değildir. Akademik değerlendirme sistemi, derginin prestijini makalenin değerinin yerine geçirdiğinde bilimsel kaliteyi değil, metriklere uyum kabiliyetini ödüllendirir. Bu ise akademik hürriyeti, özgün düşünceyi, yerel meseleleri, Türkçe akademik üretimi, öğretim başarısını ve uzun vadeli bilimsel derinliği zayıflatabilir.

Akademik yayın yapmak gerekir. Ancak yayın yapmanın amacı puan toplamak değil, bilgiye katkıda bulunmaktır. Q dergide yayın yapmak değerli olabilir; fakat bir makalenin gerçek etkisi, yayımlandığı derginin çeyrek dilimiyle değil, uzun vadede doğurduğu reaksiyonla ölçülür. Bir çalışma tartışma açıyorsa, eleştiriliyor ve savunuluyorsa, yeni araştırmalara yol açıyorsa, öğrencileri ve meslektaşları etkiliyorsa, kavramları değiştiriyorsa ve akademik ekol oluşumuna katkı sağlıyorsa, o çalışma etkilidir.

Türkiye’de akademik değerlendirme sisteminin ihtiyacı Q dergileri bütünüyle reddetmek değil, Q dergi mecburiyetini makul sınırlarına çekmektir. Bunun için metrikler yardımcı araçlar olarak kullanılmalı, nitel değerlendirme güçlendirilmeli, alan farklılıkları tanınmalı, Türkçe akademik üretim değersizleştirilmemeli, öğretim başarısı hesaba katılmalı, farklı kariyer yolları oluşturulmalı ve doçentlik/profesörlük tezi gibi akademik derinliği artırabilecek araçlar yeniden düşünülmelidir.

Bu yüzden, akademik değerlendirmede esas soru “kaç yayın?” veya “hangi çeyrek?” sorusundan ibaret kalmamalıdır. Daha doğru sorular şunlardır: Bu çalışma hangi problemi açıklığa kavuşturmuştur? Hangi kavramı geliştirmiştir? Hangi tartışmaya yeni bir yön vermiştir? Hangi öğrencileri, araştırmacıları veya uygulayıcıları etkilemiştir? Hangi mahalli veya evrensel meseleyi daha anlaşılır hale getirmiştir? Bu sorulara cevap arayan bir değerlendirme sistemi, hem akademik kaliteyi hem de bilimsel hürriyeti daha iyi koruyacaktır.

Türkiye bakımından asıl ihtiyaç, küresel akademik sistemle teması koparmak değil, bu sistemle daha haysiyetli ve seçici bir ilişki kurmaktır. Türk akademisi uluslararası dergilerde yayın yapmalı, dünya literatürüne katkıda bulunmalı ve evrensel bilim camiasıyla temasını güçlendirmelidir. Fakat bunu yaparken kendi dilini, kendi meselelerini, kendi akademik geleneklerini ve kendi öğrencilerine karşı sorumluluğunu ihmal etmemelidir. Q dergi başarısı, yerli akademik derinliğin alternatifi değil, ancak onu tamamlayan unsurlardan biri olabilir.

Böyle bir reform, üniversitenin insan unsurunu yeniden merkeze almalıdır. Akademisyen yalnızca ölçülebilir çıktı üreten bir performans birimi değildir; okuyan, düşünen, tartışan, ders veren, öğrenci yetiştiren, itiraz eden ve zaman zaman yerleşik akademik kalıpları zorlayan bir şahsiyettir. Değerlendirme rejimi bu şahsiyeti güçlendirdiği ölçüde üniversiteyi de güçlendirir. Buna karşılık akademisyeni sürekli yayın sayısı, indeks puanı ve Q derecesi peşinde koşturan bir sistem, kısa vadede görünür çıktı üretebilir; fakat uzun vadede akademik cesareti, entelektüel çeşitliliği ve bilimsel derinliği zayıflatır.

Üniversite, yayın puanı üreten bir fabrika değildir. Üniversite, hakikatin arandığı, bilginin aktarıldığı, öğrencilerin yetiştirildiği, fikirlerin çatıştığı ve uzun vadeli entelektüel etkilerin doğduğu bir kurumdur. Akademik değerlendirme rejimi de bu kurumsal hakikate uygun olarak yeniden tasarlanmalıdır.

Kaynakça

Birkbeck, University of London. 2025. “Conferment of Title: Applications for Promotion to Reader or Professor.”

Cardiff University. 2025. “Academic Promotion Procedure.”

Clarivate. 2017. “A Refresher Course on JCR Journal Suppression Policies.”

Clarivate. 2025. “Title Suppressions: Journal Citation Reports.”

CoARA. 2022. Agreement on Reforming Research Assessment. Coalition for Advancing Research Assessment.

DORA. 2013. San Francisco Declaration on Research Assessment.

Dilek, Serkan. 2026. “Bilgi Bedava, Yayın Paralı: Akademik Dünya ve Oligopol.” Kastamonu İstiklal, 6 Mayıs. <https://www.kastamonuistiklal.com/bilgi-bedava-yayin-parali-akademik-dunya-ve-oligopol>, 13.05.2026.

Doko, Enis. 2026. “Yayın Sayısı mı, Bilimsel Derinlik mi? Çin’in Yeni Akademi Politikasından Dersler.” Serbestiyet, 2 Mayıs. <https://serbestiyet.com/featured/yayin-sayisi-mi-bilimsel-derinlik-mi-cinin-yeni-akademi-politikasindan-dersler-238995/>, 13.05.2026.

Fauzi, Mohd Asraf. 2020. “University Rankings: A Review of Methodological Flaws.” Issues in Educational Research 30(1): 79-96.

Fire, Michael ve Carlos Guestrin. 2019. “Over-Optimization of Academic Publishing Metrics: Observing Goodhart’s Law in Action.” GigaScience 8(6): giz053.

Hayek, Friedrich A. 1945. “The Use of Knowledge in Society.” American Economic Review 35(4): 519-530.

Hayek, Friedrich A. 1960. The Constitution of Liberty. Chicago: University of Chicago Press.

Hayek, Friedrich A. 1973. Law, Legislation and Liberty, Volume 1: Rules and Order. Chicago: University of Chicago Press.

Hicks, Diana, Paul Wouters, Ludo Waltman, Sarah de Rijcke ve Ismael Rafols. 2015. “Bibliometrics: The Leiden Manifesto for Research Metrics.” Nature 520: 429-431.

Kuhn, Thomas S. 1962. The Structure of Scientific Revolutions. Chicago: University of Chicago Press.

Larivière, Vincent, Stefanie Haustein ve Philippe Mongeon. 2015. “The Oligopoly of Academic Publishers in the Digital Era.” PLOS ONE 10(6): e0127502.

Merton, Robert K. 1973. The Sociology of Science: Theoretical and Empirical Investigations. Chicago: University of Chicago Press.

Oransky, Ivan. 2025. “Citation Issues Cost These 20 Journals Their Impact Factors This Year.” Retraction Watch.

Rauhvargers, Andrejs. 2011. Global University Rankings and Their Impact. Brussels: European University Association.

Sartori, Giovanni. 1970. “Concept Misformation in Comparative Politics.” American Political Science Review 64(4): 1033-1053.

Shu, Fei, Vincent Larivière, Cassidy R. Sugimoto ve diğerleri. 2022. “China’s Research Evaluation Reform: What Are the Consequences for Global Science?” Minerva 60: 329-347.

Sivertsen, Gunnar ve Lin Zhang. 2020. Concerns and Challenges in the New Reform of Research Evaluation in China. R-QUEST Policy Brief No. 5.

SNSF. 2020. “Career Funding: The Researcher’s Overall Performance Counts.” Swiss National Science Foundation.

Strathern, Marilyn. 1997. “‘Improving Ratings’: Audit in the British University System.” European Review 5(3): 305-321.

swissuniversities. 2024. Reforming Research Assessment: swissuniversities Action Plan.

University of Glasgow. 2026. “Academic Appointment & Promotion Policy.”

VSNU, NFU, KNAW, NWO ve ZonMw. 2019. Room for Everyone’s Talent: Towards a New Balance in the Recognition and Rewards of Academics.

Wilsdon, James, Liz Allen, Eleonora Belfiore, Philip Campbell, Stephen Curry, Steven Hill, Richard Jones, Roger Kain, Simon Kerridge, Mike Thelwall, Jane Tinkler, Ian Viney, Paul Wouters, Jude Hill ve Ben Johnson. 2015. The Metric Tide: Report of the Independent Review of the Role of Metrics in Research Assessment and Management. HEFCE.

Wilsdon, James, Elizabeth Barbour, Simon Kerridge, Liz Allen ve diğerleri. 2022. Harnessing the Metric Tide: Indicators, Infrastructures & Priorities for UK Responsible Research Assessment. Research on Research Institute.

Woolston, Chris. 2021. “Impact Factor Abandoned by Dutch University in Hiring and Promotion Decisions.” Nature.

 

Bu Yazıyı Paylaşın

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et