Ana Sayfa Blog Sayfa 133

Kapitalizm şeytan mıdır?

Bazı sağcı ve İslamcı aydınlar da kapitalizmi ‘şeytan’ veya ‘şeytanî bir şey’ olarak görmekte, ama kapitalizmi asıl şeytanlaştıranlar ve onun yok edilmesiyle yeryüzü cennetinin kurulacağına inananlar sosyalistler. Sıradan bir-iki örnek vereyim. Bir ara artık yayınlanmayan Radikal adlı gazetede sinema yazıları kaleme almakta olan senarist Ercan Kesal Film Arası Dergisi’nin düzenlediği bir söyleşide şöyle demişti: “Kapitalizmin içindeki hiçbir şey saf değildir. Şeytan düzenidir kapitalizm. Kültür alınır satılır bir şey olmamalıdır. Bir filmin çekilebilmesi için ihtiyaç duyulan son şey paradır…” Aynı gazetede televizyon programları hakkında yorumlar kaleme alan (şimdi Cumhuriyet’te köşe yazıları yazan) Tayfun Atay ise: “Kapitalizmi tarihe gömmedikçe yoksulluk tarih olmaz…” iddiasındaydı.

Şeytanı insanın hatalarının sorumlusu olarak görmek inananları nasıl rahatlatıyorsa her türlü beşerî problemden kapitalizmi sorumlu tutmak da anti-kapitalist aydınları rahatlatıyor. Onları ‘Batsın bu kapitalizm, bitsin bu kâbus’ rahatlığına ulaştırıyor. Bu sığ ve toptancı bakış (daha doğrusu dünyaya gözünü kapatış) tecrübeyi, bilgiyi ve aklı çöpe atıyor. İnançlar, korkular, hurafeler üzerinden zihinleri ele geçiriyor. Böylece bilgilerinin ve analiz kabiliyetlerinin yetersizliği her yanlarından fışkıran bazı tipler kadim beşerî problemleri hemen çözecek, fakirliğin köküne kibrit suyu ekecek, her türlü eşitsizlik ve adâletsizliği ebediyen ortadan kaldıracak, insanlığı yeryüzünde cennete ulaştıracak büyülü çözüm önerileri geliştiriyor.

Kapitalizm eleştirilerinde kullanılan yöntem çoğu zaman hem düşünme hem bilimsel araştırma mantığına aykırı. Meselâ, “Afrika’da 1 milyar insanın içme suyu yok, AB’de kapitalist düzen var” derseniz, popüler anti-kapitalist kültür içinde yaşayan ortalama aydınlar bundan Afrika’daki su kıtlığının-yokluğunun sebebinin – AB’nin ne kadar kapitalist olduğu bir yana- AB olduğu sonucunu çıkarır. Oysa iki şeyin aynı yerde ve zamanda var olması aralarında bir sebep-sonuç ilişkisi bulunduğunu göstermez. İspatlanmadıkça böyle bir nedensellik ilişkisinin var olduğu kabul edilemez ve bu yüzden bu hayalî nedensellik üzerine bina edilen her yorum saçma, anlamsız olur.

Bir kere daha yazayım; liberal kapitalizm fakirliğin kaynağı değil ilacı. Fakirlik kapitalizmin doğmasıyla doğmadı, zaten vardı, yüzyıllar, bin yıllar boyunca adeta insanın kaderiydi. Kapitalizm fakirliği yer yer tamamen çözdü, yer yer geriletti. 1800’de dünya nüfusunun % 80’i ( 2000 yılı Amerikan dolarıyla) günde bir dolardan az gelirle yaşıyordu; şimdi bu oran % 15’in altında. Bugün ortalama bir insan 1800’deki insandan yaklaşık 30 kat daha varlıklı. Son yirmi yılda iki milyara yakın insan fakirlikten çıktı. Bu nasıl oldu? Kapitalizm sayesinde. Dolayısıyla,  fakirliğin çözümü daha az değil daha çok kapitalizmden geçiyor. Buna karşılık, devletçi ekonomik modeller, meselâ sosyalist planlamalı ekonomiler, toplumları açlığa, sefalete sürüklüyor.

‘Sanatçıyım’ diye böbürlenenlerin çoğu da kapitalizm karşıtı. Bu düşmanlığın son meyvesi komedyen Cem Yılmaz’ın filmindeki bazı mesajlarda tezahür etti. Oysa, serbest piyasa kapitalizmi sanatın ve sanatçının asıl dostu. Kapitalizm, yarattığı zenginlikle geçmişte çoğu zaman ya aç gezen ya da asillerin ve kralların ianesine bağımlı olan sanatçıları, eserleriyle hayatlarını kazanmaya muktedir hâle getirdi, daha mutlu ve onurlu bir hayat sürme imkânına kavuşturdu. Sanat ürünlerini ticarileştirerek hem sanatçıların eserleriyle ulaşabildikleri insanların sayısını artırdı hem de sanatı imtiyazlı sınıfların özel tüketim alanı olmaktan çıkartıp sıradan insanlar tarafından ulaşılabilir kıldı. Aklı başında bir sanatçının, kapitalizme, küfretmek bir yana, müteşekkir olması gerekir.

Solcu ve sağcı devletçi aydınlar niçin kapitalizmden nefret ediyor? Birkaç gözlemim, tespitim var bu konuda. İlk olarak, kapitalizmin ne olduğunu da, özelliklerini de bilmiyorlar, çünkü onu gözlemlemeyi beceremedikleri gibi kitabî bilgilerini de sadece anti-kapitalist yazarlardan alıyorlar. Sorsam kendilerine, bir tek kapitalist yazar okumadıkları ortaya çıkar. Sıradan insanların niye yaptıkları şeyi yaptıklarını, yani kapitalist davranış kodları içinde olduklarını da anlayamıyorlar. Zaten asıl çabaları anlamaya çalışmak değil yargılamak, hatta yargılamadan infaz etmek. İkinci olarak, toplumsal düzenin ortaya çıkışında aklın yerini ve sınırlarını kavrayamıyorlar. Aklı, özellikle kendi akıllarını fazla önemsiyorlar. Herkesin akıl sahibi olduğunu unutup âleme akıl vermeye kalkışıyorlar. Başka bir deyişle aklı da kendilerini de abartıyorlar. Sırf akla dayanarak mükemmel bir toplumsal düzen kurulabileceğini ve bunu da yalnızca kendilerinin yapabileceğini zannediyorlar.

Kapitalizmi şeytan sananlar daha sağlam, gerçekle tutarlı ve mantıklı bir görüş oluşturabilmek için önyargılarını bir tarafa bırakmalı ve bilgi kaynaklarını çeşitlendirmeli. Başka bir deyişle, kapalı zihinli olmaktan kurtulup açık zihinli bireyler hâline gelmeye çalışmalı.

Serbestiyet, 06.03.2018

Kolay Para Kazanma İsteği ve Sanal Para Algısı

Paranın  Ortaya Çıkışı ve Tarihsel Gelişimi

İnsanlık, ilk çağlardan günümüze kadar birçok değişim ve gelişim evresinden geçmiştir. İnsanların deneme-yanılma yoluyla öğrendikleri şeyler, zaman içerisinde bir tecrübe birikimine sebep olmuş; insanlık, bu tecrübe birikiminden yararlanarak ve yeni tecrübeler edinerek günümüze kadar gelmiştir. İnsanı, diğer canlı türlerinden ayıran temel farklılık olan “düşünme” yetisi, bu gelişmede başat faktör olmuştur.

İbn-Haldun, beşeriyetin avcılıktan başlayarak sıra ile önce çobanlığa, daha sonra ise toprak tarımına daha sonra da ticaret ve sanayi hayatına geçerek bugünlere gelebildiğini söylemiştir.[1]  Arkeolojik araştırmalar ve günümüze ulaşan bulgular da göstermektedir ki; ilk insanlar, avcı-toplayıcı bir hayat tarzına sahiptiler. Teknik bilgi ve ekipman yokluğu sebebiyle insanlar herhangi bir şey üretemiyor, sadece doğada buldukları meyveleri topluyor, gördükleri hayvanları avlıyorlardı.

Zaman ilerledikçe insanların bilgi birikimi artmış ve insanlar doğa ile farklı ilişkiler kurmaya başlamıştır. Sözgelimi, ağacından toplanıp tüketilen bir zeytinin çekirdeğinden bir başka zeytin ağacı yetiştiği gözlemlenmiştir. Tüm gözlemler ve bilgi birikimleri sonunda, insanlık avcı-toplayıcı hayat tarzından tarım toplumuna geçiş yapmıştır.

Yaygın görüş, özel mülkiyetin, tarım toplumuna geçilmesi ile ortaya çıktığı yönündedir. Oysaki o dönemlerden günümüze ulaşan somut bulgular olmamasına rağmen insan doğası sebebiyle, avcı-toplayıcı hayat tarzına sahip insanların mülkiyet bilincinden tamamen uzak olduğunu düşünmek hatalıdır. Zira David Hume’un belirttiği gibi insan; övünen, duygusal, tanımak ya da hayranlık uyandırmak için istekli, genelde hırslı, umutlu ya da umutsuz, bencil ya da kendini kurban etme yeteneğinde olan, başarılarıyla tatmin olan kendilerinde vicdan olarak adlandırılan bir şeye sahip olan, vefalı ya da vefasız bir varlıktır.[2]

Başka bir görüş paranın icat edilmiş bir meta olduğudur. Birçok kaynakta Lidyalılar, paranın mucidi olarak anlatılır. Bunun sebebi, bugüne kadar bulunabilen en eski ‘elle tutulabilen’ paranın M.Ö. 650 yılında Lidyalılar tarafından kullanılan elektron sikkeler olmasıdır. Bu noktada paranın ne olup ne olmadığı üzerinde durmak gerekmektedir. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü’nde para “Devletçe bastırılan, üzerinde değeri yazılı kâğıt veya metalden ödeme aracı” olarak tanımlanmaktadır. Bu paranın teorik tanımıdır. Pratikte ise para; her türlü mal, hizmet ve kıymeti satın alma gücü olan varlıktır.[3] İkinci tanıma göre para, bir kişi ya da devletin icat ettiği bir meta değil, toplumsal süreç içerisinde kendiliğinden ortaya çıkmış bir araçtır.

Paranın tarihsel gelişimi/evrimi sürekli olarak devam etmiş, günümüze kadar gelmiştir. Tarih boyunca birçok farklı madde para olarak kullanılmış, birçok farklı maddeden paralar yapılmıştır.

Bilişim Çağı ve Paranın Dijitalleşmesi

İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl, “bilişim çağı” ve “dijital çağ” olarak adlandırılmaktadır. Bunun sebebi, 21. Yüzyılın teknolojik gelişmeler açısından bir altın çağ olarak değerlendirilmesidir. Bilişim çağı;  bilişim teknolojilerindeki gelişim, insanlık tarihinde toplumsal, ekonomik ve bilimsel değişimin yönünü belirlediği ve giderek ağ toplumunun ortaya çıktığı döneme verilen addır.

Günümüzde iletişim araçlarından medyaya, banka işlemlerinden kitaplara, gazetelere kadar hayatımızdaki her şey giderek sanallaşmakta. Hızlı gelişen süreçte, paralar da bu sanallaşmadan/dijitalleşmeden payını almakta. İlk önce banka işlemlerinin sanallaşması ile başlayan değişim ile insanlar artık ellerine somut para almadan bankaların sanal şubelerinden işlemlerini yapabilmekte.

Hayatımızda sanallaşmış, dijitalleşmiş para birimleri var ve bu para birimleri TDK’nin bahsettiği gibi devletlerce bastırılmış somut para birimleri değil. Bu sanal para birimleri; herhangi bir devletin müdahalesi olmayan tamamen sivil bireyler tarafından hazırlanmış koruma ve kollamasının yine sivil bireyler tarafından yapıldığı para birimleridir.

Sanal Para Birimleri ve Blockchain Teknolojisi

Bitcoin; paranın sanallaşmasının en güncel ve popüler örneği. Bitcoin, kısa bir süre içerisinde her yerde, toplumsal mekânlarda konuşulan, tartışılan bir konu haline geldi. Gencinden yaşlısına öğretmeninden öğrencisine kadar herkesin ilgisini çeken bu teknoloji, son zamanlarda medyada da sıkça yer bulmakta.

Bitcoin’i incelerken öncelikle onun arkasındaki Blockchain teknolojisinden bahsetmek gerekir. Her ne kadar günümüzde Bitcoin, Blockchain teknolojisinden daha popüler görünse de Bitcoin gibi sanal paraların oluşmasını sağlayan blokchain teknolojisidir. Örneğin Blokchain teknolojisine para dersek Türk lirasına Bitcoin denebilir.  Bitcoin bu dağın görünen yüzü ve sadece 1 para birimi. Blockchain teknolojisinin içerisinde Bitcoin gibi daha yüzlerce dijital para (Ripple, Etherium vs.) mevcut.

Blockchain teknolojisi kısaca şifrelenmiş işlem takibi sağlayan bir dağıtık veri tabanı[4]. Herhangi bir merkeze bağlı olmadan internet üzerinden işlem yapmaya fırsat veren, böylece işlemleri direkt olarak alıcı ve satıcı arasında güvenli bir şekilde gerçekleşmesini sağlayan Blockchain teknolojisi, sanal paraların ortaya çıkışına ilham olan ve sanal para birimlerinin üzerine inşa edildiği bir temel.

İnsanın Doğası ve Kolay Para Kazanma İsteği

İnsanlar, doğaları gereği müreffeh bir hayat yaşamak isterler. Bunun yolu da, maddi imkânların artarak yaşam kalitesinin arttırılmasından geçer. Her insan, yaşam kalitesini kolay yoldan artırmanın yollarını arar. Özellikle de genç yaştaki tecrübesiz insanlar, kolay para kazanma hırsına, belli bir yaşın üstündeki hayat tecrübesi olan bireylerden daha yatkındırlar.

Sanal para birimlerinin ortaya çıkışı, adı üstünde paranın sanallaşması amacı taşımaktaydı. Yani, insanların yaptıkları alışverişlerde kullandıkları paranın somut bir halden soyut bir hale geçirilmesiydi. Fakat sanal para birimlerinin popülerleşmesiyle birlikte günümüzde insanların, özellikle de gençlerin kolay para kazanma hırslarını tatmin eden bir araç haline dönüştü. Bitcoin üzerinden büyük paralar kazanma hikâyelerinin klasik medyada ve sosyal medyada sıkça yer bulması, bireylerin çevrelerindeki insanların bu para birimlerine yatırım yapmasından etkilenmesi, kolay para kazanma isteği gibi etkenler Bitcoin algısını besledi ve değiştirdi.

Sanal Para Birimlerini Engellemek Yerine Eğitimini Vermek

Bitcoin’i ve diğer sanal para birimlerini şans oyunlarına benzeterek bir kolay para kazanma aracı zanneden insanların bu algısını değiştirmek gerekmektedir. Bitcoin ve arkasındaki Blockchain teknolojisi çok büyük bir teknolojidir ve içinde bulunduğumuz çağı tamamen değiştirme ihtimali vardır. Bu teknolojiyi engellemeye çalışmak ya da onunla savaşmak yerine, insanlara bu teknolojiyi öğretmenin ve bireyleri bu konularda bilinçlendirmenin yolları aranmalıdır.

[1] İbn Haldun, Mukaddime, Dergah Yayınları, 2017, s. 135.

[2] David Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme, Bilgesu Yayınları, 2009, s. 77.

[3] http://www.muhasebedersleri.com/ekonomi/para.html Erişim: 5 Ocak 2018.

[4] Dağıtık Veri Tabanı: Bir bilgisayar ağı ile bağlı, ancak birbirinden ayrı veri tabanı.

Fikr-i dinamik olmak

“Fikr-i sabit”, sahip olduğu bir fikirde dünya yıkılsa değişikliğe gitmeyen insan için kullanılan bir tabirdir. Bazı zamanlarda bu tabir bir övme, onaylama, yüceltme amacıyla kullanılırken, bazı durumlarda da yerme, değer vermeme anlamlarında da kullanılır. Örneğin (ki benim için en dikkat çekici olan ve belki de bu yazıyı yazmama vesile olan) rahmetli Uğur Mumcu için, arkadaşları, dostları, tanıdıkları, yoldaşları, biraz da onu yüceltmek, efsaneleştirmek için “Uğur, o öyle biriydi ki, doğru bildiğinden taviz vermez adeta bir fikr-i sabitti” derlerdi. Dikkat edilirse burada “fikr-i sabitlik” övme anlamında kullanılmaktadır. Olumsuz, yani yerme, değer verilmeyecek bir hal olarak da şöyle kullanılır; “adam Nuh diyor Peygamber demiyor, ne desen anlamıyor, kabul etmiyor, fikri sabitleşmiş” şeklinde söylenir.

Fikr-i dinamik tabiri pek kullanımda değil. Ama ara sıra bu tabirin yerine geçen tanımlamalar ve tabiî yine olumlu ve olumsuz manada kullanılıyor. Örneğin olumlu manada “onun sabiteleri yoktur, herkesi dinler, eğer aklına yatarsa fikrini değiştirir merak etmeyin”, olumsuz manada ise “ohooo, senin de bir dediğin bir dediğini tutmuyor, 10 yıl önce böyle demiyordun ama, sen de mi dönek oldun” türü söylem kullanılır.

Ben bu iki kategoriden hangisine giriyorum diye kendi kendime sorduğumda, hemen ve çok kolay bir şekilde cevabını veriyorum. Öncelikle fikr-i sabit değilim ve fikr-i sabitliği olumsuz bir özellik, hatta insana hiç yakışmayacak bir özellik olarak görüyorum. Fikr-i dinamikim ve bunun da bir insan için çok iyi ve olumlu bir haslet olduğunu düşünüyorum.

Burada bahsettiğim “fikir” kesinlikle karakter, kişilik ve ahlâk normlarıyla” karıştırılmamalıdır. Bu konularda da tam anlamıyla fikr-i sabit olduğumu söyleyebilirim. Yani insanlığın ortak değer yargıları, ahlâk anlayışı, merhamet, saygı, dürüstlük söz konusu olduğunda herkesin sabit olarak, kendi aleyhine bir sonuç doğuracak bile olsa doğrunun yanında durması gerektiğini söylemeye gerek yok. Burada bahsi geçen “fikir” dünya görüşü, inanç, ideoloji, siyaset, entellektüel birikim konularında fikirlerin sabitliği veya değişebilirliğidir.

Herkes bir aile içinde doğar. İster istemez o ailenin kalıplarına göre fikirleri, inançları belki de siyasî fikri bir şekil alır. Sonra aile dışında ilk muhatap olduğu kişi öğretmenidir. Öğretmen şayet öğrencilerine kendini sevdirmişse, çocuklar onunla o kadar özdeşlik kurar ki, döner ailesine karşı öğretmeninin görüşlerini savunur. Öğretmenin dediği artık hep ve kesin doğrudur. Daha sonra da ergenlik, delikanlılık döneminde hem mahalledeki abileri, hem ortaokul ve lisedeki arkadaş ve öğretmen çevresinden edindikleriyle, bazen ailesiyle çatışacak kadar farklı fikirlere sempati duyar. Peşinden üniversite hayatı gelir. Daha özgür, daha çeşitli, daha kozmopolit bir ortamdır. Burada da belki önceden getirdiği fikrileri savunan gruba dahil olup sahip olduğu fikri/inanışı kaybetmemek için bir direnç geliştirir. Belki de farklı olarak, üniversite ortamının sunduğu çeşitlilik içinde kendine başka yeni bir yol tutturur. Bu aşamalarda, gencin henüz bir hayat tecrübesi yoktur. Kendinden büyüklerinin söylediği sözler onun için çok değerlidir ve doğrudur. Onların çağırdığı toplantılara, mitinglere katılır, onların tavsiye ettiği kitapları okur. O an içinde bulunduğu fikrî ortamda gelişir ve keskinleşir. Bu çağlar her türlü duygunun en keskin yaşandığı yaşlardır. Diğer fikirdekilerle konuşmaz, ancak tartışır, peşinden de kavga eder. Fikrî olarak ayrı düştüğü çocukluk arkadaşıyla bile belki de görüşmez olur.

Bu arada yaş ilerler, hayatın gerçekleriyle gerçekten muhatap olmaya başlar, insan. Artık sahne sahne, dün doğru olarak bildiklerinin aslında doğru olmadığını, o fikrin modasının veya zamanının geçtiğini, aslında doğrunun başka yerde olabileceğini, oradaki doğrunun da tam doğru olamayabileceğini ve başka bir yerde de başka bir doğrunun olabileceğini görmeye başlar. Doğru tek değildir muhakkak ama bugüne kadar kavga ettiği, eşini, dostunu, arkadaşını ve hatta ailesini uğruna kırdığı, terkettiği fikirlerin hayatta bir karşılığının olmadığını görmeye başlar. Peki, böyle bir durumda insanlar nasıl bir tavır geliştirir?

Bir kısım insanlar bunları (yeni fikirleri) görmemek, kabul etmemek için direnir. Bugüne kadar boşuna mı o fikri savunmuş, bu kadar mı yanılmış? Olamaz, öyle olsa bile olamaz. O koca koca abileri, hocaları bu fikrin yanlışlığını görmemiş de o mu görmüştür? Böyle bir şeyi kabul etmez, edemez. Hayır, bu bir yanılsamadır. Örneğin; SSCB, insanlığı perişan ederek ve kendi de perişan olarak yıkıldıktan sonra Türkiye sosyalistlerinin geliştirdiği tavır buna çok güzel bir örnektir. “Başarısız olan sosyalizm değil, reel sosyalizmdir. Bilimsel sosyalizm hâlâ canlılığını, doğruluğunu koruyor” tavrıdır. Reel hayata uygulanmayan bir sosyalizmin doğru olması ne işe yarar ki sorusunu kendilerine sormaya bile lüzum görmezler. Hatta bu o kadar ileridir ki, tanıdığım sosyalist bir arkadaşım “ben bu fikre iman etmişim, kimse beni bu fikrin yanlış olduğuna ikna edemez” şeklinde bile konuşabiliyor.

Bazı insanlar ise, başka bir fikri, dünyayı görmemek üzere endokrine edilmişlerdir. Başka bir doğrunun olması mümkün değildir. Düşünülemez, düşünülmesi aklın ucundan bile geçirilemez. Daha çok dinî akımlar ve bir kısım sosyalist/komünist akımlar bu gruba girer. Sahip oldukları fikri değiştirmek, onlar için bu dünyadaki görevlerinin bitmesi manasına gelir. Çok bir şey bildiklerinden, bir fikirleri olduğundan değil, sadece onlara ezberletilen kaynaklarda öyle dendiği içindir bu. Bu ister tanrı sözlerinin kabul edilmiş yorumu, ister elçilerden rivayet olduğu söylenen sözler, ister idolün öğretileri olsun, onun fikrine aykırı bir şeyi akla getirmek ölümle eş değerdir. Buna da en iyi örnek FETÖ ve DHKP-C örgütlerine mensubiyeti gösterebiliriz. İlkinde bir insanın kurtarıcı olduğuna kesin ve şüphesiz inanç var, ikincisinde ise bir amaca (amacın ne olduğu bilinmeden) ve liderinin sözlerine kesin bir itaat var. Bu mensupların bu fikirleri bırakması, bu dünyada, Everest dağının tepesinde çırılçıplak kalmasıyla aynı anlamdadır. Yaşayan bir ölü olmayı göze almak demektir. Ayrıca bu fikir mensuplarının günün birinde artık, bu fikri savunmadığı, bu fikirlerin yanlış olduğunu söylemesi durumunda gerçekten öldürülme korkuları olduğundan da buna cesaret edemezler.

Bir kısım insanlar ise, içten içe fikri değişse bile bunu açıklamaktan çekinirler. Ayıplanmaktan, dışlanmaktan, “dönek” diye damgalanmaktan korkarlar. Aslında doğrunun, bugüne kadar savundukları olmadığını görmüşlerdir. İçten içe yeni bir fikri takip ediyorlardır. Onunla ilgili kaynakları okuyorlar, ama açık açık yeni fikirlerini savunamıyorlardır. Eğer önceden içinde bulunduğu görüş dinî bir görüş ise, günaha girmekten, dinden çıkmış olmaktan korkarlar. İdeolojik bir görüş ise, eski fikirdaşları tarafından taciz edilmekten korkarlar. Bunlara örnek olarak da, sosyalist fikirlerden ayrılıp birçok dedikoduya, iftiraya maruz kalanlar ve dinî-ideolojik fikirden kopup da dinden çıkmış olmakla suçlananlar ve bu yüzden eski ve yeni fikirlerini bir arada götürmek zorunda olanlar gösterilebilir.

Çok azınlıkta olan ve benim de içinde bulunduğum bir kısım insan ise, eski fikirlerinin değiştiğini, şu anda başka şeyleri savunduğunu, hatta bu fikirlerinin de zamanla değişebileceğini göğüslerini gere gere söylerler. Şunu bilirler ki, bir insan mutlak doğruyu hiçbir zaman bulamaz. Mutlak doğru diye bir şeyin olmadığını da bilirler. Hele hele, hangi avucun içine düşmüşse o avucun şeklini alacağı çağda, bir şekilde sahip olduğu fikirlerinin, aradan 40-50 yıl geçmesine rağmen kesinlikle değişmeyeceğini düşünmek gibi bir aymazlık içinde olmamak gerektiğini çok iyi bilirler. Hatta bu kategoriye, kendisinin seçmediği, seçme şansının hiç olamadığı “dinî inanç” bile girer. Çünkü ailesinin kendisine yüklediği bir dinin mensubu olmuş olmak, her zaman ve mutlaka doğru bir dinî inanca sahip olma garantisini vermez. Şayet öyle olsaydı, ailesinden bir din veya dinsizlik miras alan her bireyin isabet etmiş olması gerekirdi. O yüzden insanlar, zaman içinde başka bir dini ve hatta dinsizliği de kendi iradeleriyle keşfetmiş olabilirler ve bunu da açık açık ifade edebilmelidirler.

Şahsi hikâyeme gelince; dindar muhafazakâr bir ailenin içinde doğup büyümüş olmakla, geleneksel dindar bir çocukluk dönemi geçirdim ve bir Müslüman olarak ortaokul-liseye gittim. Yatılı okuyordum. Aynı okulda, yanına erişmek, onlarla muhabbet etmek bizim için büyük bir mazhariyet olan abilerimizden (son sınıflardan) bazılarının etkisiyle “milliyetçi/ülkücü” oldum. Lisenin son sınıflarında o fikirle arama mesafe girdi. Yavaş yavaş bu fikirden uzaklaştım. Mahallemde benden daha dindar bir arkadaşım ve ilahiyat fakültesinde okuyan bir arkadaşımın da telkinleriyle “şeriatçı/İslamcı” oldum. Çünkü cehennemden korunmak, cennete gitmek ancak bu yolla mümkündü. Hatta bir tarikata da kısa bir süre girmişliğim vardır. Ardından siyasî parti olarak da en İslamî parti olan Refah Partisi’nin bir neferi oldum. 28 Şubat zamanında da Liberal Demokrat Parti diye bir parti ve onun Genel Başkanı Besim Tibuk’u tanıdım. “Liberal” terimi, bugüne kadar içinde bulunduğum fikir ortamlarında hep kötü imalarla anılmış bir kelimeydi.  Ama Tibuk tarafından söylenenler ve savunulanlar bana çok güzel ve mantıklı geliyordu. Çünkü esnaflık yapıyordum, evlenmiştim, iki çocuğum vardı. Türkiye bir kriz yaşıyordu ve bu krizden sadece kendi fikirlerini kendin için savunarak çıkmak mümkün değildi. Kendi fikirlerinin yanında başkalarının da kendi fikirlerini savunabilmesini savunmak yoluyla ancak bu kriz ortamından çıkabilirdik. Zaten aslında, fikrinin temelini “herkes için fikir, inanç ve ifade özgürlüğü” olarak atmış olan bir fikir, diğer bütün fikirler için de münbit bir ortam hazırlamaktan bahsediyordu. “Bütün fikirler savunulsun ama kimseye bir fikri/inanışı zorla kabul ettirme yolu tercih edilmesin. Toplumların hayatına “devrim”le, devlet zoruyla” yön verilmesin”. Bu fikirleri ilk defa duyuyordum ve çevreme bu fikirlerin düşünülmeye değer olduğunu söylüyordum. Artık fikrim değişiyordu. Kimse kimseye bir din, bir ideoloji, bir fikir empoze etmemeliydi. Propaganda yapabilmeli ama zor kullanmamalıydı. 28 Şubat’ın o kasvetli günlerinden ben bu yeni fikrimle gözüm ve gönlüm açık ve ferah bir şekilde çıktım.

Kader daha sonra beni (onun da hikâyesi ayrıdır) Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucusu Atilla Yayla hocamla aynı fizikî mekânda buluşturdu. Liberalizm konusunda daha çok şey öğrendim. Bu sayede, bu ülkenin hemen hemen tamamının gözünde “şeytanın icadı” olarak görülen “kapitalizm”in aslında ne olduğunu öğrendim ve şimdi her yerde ve herkese karşı “ben bir kapitalistim” diyerek kapitalizmi savunuyorum.

Tabiî burada bir saatte yazılıp, on dakikada okunacak kadar kısa sürede olmadı bu yaşananlar. İlk ülkücü olduğumda 13 yaşımdaydım; şeriatçı olduğumda 18; Refah Partisi neferi olduğumda 20; liberal olduğumda ise 35 yaşımdaydım.

Geldiğim bugünkü durumda diyorum ki; iyi ki fikr-i sabit değilmişim. İyi ki fikr-i dinamikmişim. İyi ki dönekmişim. Yine mevcut fikrimden dönmeye hazırım. Daha iyi ve makul fikirle tanışırsam yine “döneceğim” ve bunu da göğsümü gere gere savunacağım. Çünkü ben fikr-i sabit değil, dinamik fikirliyim.

Liberalizm’de doğru bilinen yanlışlar: birey ve toplum

Bazı şeyler ne kadar çok anlatılmaya, yazılmaya çalışılsa da önyargılar, ön kabuller, spekülasyonlar, aforizmalar daha fazla akılda kalıyor ve doğrunun kendisiymiş gibi oluyor. En çok da bu “doğru” bilinen yanlışlar kendisini kabul ettiriyor. Ve bu öyle bir hâl alıyor ki doğruyu anlatmaktan ziyade bu yanlışların gücünü kırmaya uğraşıyoruz.

Liberalizm, Türkiye’de, gerçek manada az bilinen bir ideoloji olmakla birlikte hakkında bilinenlerin de çoğunun yanlış olduğu bir ideolojidir. Liberalizm hakkındaki bu yanlış bilinenlerden birisi de liberalizmin toplumu hiçe saydığı veya toplumu önemsemediği düşüncesidir. Bu yanlış bilgi, öyle zannediyorum ki, liberalizmin birey merkezli bir ideoloji olmasından kaynaklanmaktadır.

Liberalizm, bireyi ve bireysel özgürlüğü temel değer kabul eden bir ideolojidir. Liberalizmin bireyciliği insanların her birinin kendi başına birer amaç olduğu gerçeğidir. İnsanlar tüm düşüncesi, fikri, dini, etnik kimliği ve ideolojisinden önce, birey olması nedeniyle eşittir ve aynı değere sahiptir. Liberalizmin bu şekilde, bireyi ve onun özgürlüğünü ilk sıraya koyması insanları egoist yani sadece kendisini düşünen ve başka hiçbir şeyi önemsemeyen birer varlık olarak gördüğü şeklinde bir eleştirinin hatta çoğu zaman da bu yanlış bilgi nedeniyle hakaretlerin hedefi haline getirmiştir. Oysa bu düşünce doğru değildir.

Liberalizmin bireyi temele alan bir düşünce geleneği olması onun toplumu dışladığı anlamına gelmez. Liberalizm, toplumu görmezden gelmez. Toplumun kendisini oluşturan bireylerden ayrı, onlardan bağımsız bir “iradesi” ve “amacı” olamaz der. Yoksa bireyin içine doğduğu ailede, toplumda ve kültürde yetiştiği ve bireyin bugün “ne” ve “nasıl” olduğunu belirleyen şeyin zaten bunlar içerisindeki bireysel yaşantısı olduğu kabul edilmektedir. Her bireysel yaşantı farklı ve kendine özgü tecrübelerle “kendi” olmaktadır.

Toplumun, liberal gelenek içerisinde görmezden gelinmediğini gerek liberal düşünürlerin yazdıklarında gerekse liberalizmin kendi değerlerinde görebilmek mümkündür. Ralph Raico’nun tabiriyle “20. yüzyılın en büyük liberallerinden” ve Murray Rothbard ile Friedrich von Hayek’in hocası Ludwig von Mises, “sosyal düzeni koruyacak her şey ahlâklıdır; ona zarar veren her şey ahlâka aykırıdır” der. Yine Mises, “toplum düşmanlarına karşı baskı ve zorlama olmaksızın toplumsal yaşam da olamaz” diyerek toplumsal düzene işaret etmektedir.

Ayrıca liberalizmde hukukun hâkimiyeti ilkesi temel değerlerden birisi olarak kabul edilmektedir. Hukukun hâkimiyeti, bireyi ve onun doğuştan gelen temel haklarını korumakla birlikte toplumsal düzenin sağlanması ve kurallı bir toplumu, sosyal düzeni kurmayı amaçlar. Hayek, ölümsüz eseri Kölelik Yolu‘nda bu konunun anlamını şu şekilde açıklamıştır: “Hükümet, bütün faaliyet ve hareketlerinde, sabit ve önceden ilan edilmiş birtakım kaidelerle bağlıdır; öyle kaideler ki, icra kuvvetinin, belli durumlarda belli bir şekilde hareket edeceğini önceden kesin olarak görmek imkânını temin ederler.” Çünkü öngörülebilir bir toplumsal düzen bireylerin faydasınadır.

Yine liberalizmin kabul ettiği önemli bir diğer değer de barış ilkesidir. İnsanların barış içerisinde bir yaşam sürmesi gerektiğine inanılır. “Çünkü bir toplum şiddete sahne oldukça daha fakir olmaya meyleder. Bunun sebebi şiddetin veya şiddet tehdidinin servet üretimi cesaretini kırmasıdır” der Mises. İnsanlar arasındaki barış hâli başka bir deyişle barış içerisindeki toplum ekonomik işbirliğinin en üst seviyede olduğu toplumdur. “Barış düşüncesinin gücü, milletler arasında savaş olmaması sayesinde insanlığın edineceği maddî, kültürel ve manevî yararlarda yatmaktadır.” Yine Mises, “iş bölümünün artarak yoğunlaşması sadece ebedi barışın sağlandığı bir toplumda mümkündür” der. Hatta Mises daha da sert bir ifade ile, “liberalizm her dinî ve metafizik inanca hoşgörülüdür, bu ‘yüce’ şeylere kayıtsız kaldığından değil, toplumsal barışın başka her şey ve kişiden daha öncelikli olduğuna inanmasındandır” derken de toplumdaki barışa vermiş olduğu önemin büyüklüğünü göstermektedir. Çünkü barış ortamı da nihayetinde her bireyin faydasınadır.

Belirttiğimiz gibi liberalizm hakkında “doğru” bilinen birçok yanlış var. Sadece bu konudan ibaret değildir. Fakat belki de en yaygını budur diyebiliriz. Zamanla diğer konulara da değinebilmek ümidiyle…

Kadın ve Üç Çocuk

Hayatımız düne göre o kadar çok değişti ki bu değişimlere ayak uyduramadığımız için ciddi rol çatışmaları yaşıyoruz. Toplumdaki hızlı değişim ve dönüşüm kim olduğumuz ve nasıl davranmamız gerektiği konusunda hepimizi ciddi şekilde zorluyor.

Aileden sokağa, sokaktan okula, okuldan iş yerine kadar hemen her yerde roller ve kimlikler yeniden yazılıyor.

Gündelik hayatta birden çok rolünün olması gayet doğal. Bir erkek bir baba, bir patron ya da işçi, abi, kardeş, arkadaş olabilir; bir kadın da aynı şekilde…

Fakat kastettiğim çatışma bunların birbiri ile olan geçişkenliği değil. Hızlı toplumsal değişim ve dönüşüm rollerimizin içeriğini de değiştiriyor. Eşler arasındaki ilişkiden ebeveyn-çocuk, öğretmen-öğrenci, işçi-patron her alanda sosyal ilişkiler düne göre çok daha farklı.

Aileden başlayacak olursak dünün aile yapısı ile bugünkü arasında büyük farklar var. Dün erkeklerin sosyal hayatı daha çok dışarıda kadınların ise evde, aile ve komşu arasındaydı; eşlerin paylaştıkları zaman daha azdı. Bu nedenle erkeğin de kadının da birbirlerinden beklentileri farklıydı.

Geçmişte bir erkeğin evde oturması beklenmez ve zaten hiçbir kadın da bunu istemezdi çünkü erkeğin evde bulunması kadının gündelik sosyal hayatını bozacak bir durumdu.

Peki ya bugün? Metropol hayatı bu işleyişi alt üst etti.

Kadının da erkekler gibi ekonomik hayatın bir parçası olma zorunluluğu ilişkileri değiştirdi. Bugün aile ekonomisinin maddi yükü sadece erkeklerden sorulmuyor; erkek kadar kadının da rolü var. Ancak, buna karşın çalışan kadının yükü daha da arttı. Kadınlar hem eş hem anne hem de çalışan olarak her şeye ve herkese yetişen süperkadın durumunda.

Erkekler, bu değişimin ya yeterince farkında değil ya da farkında olsalar da kadınlar gibi dünyaya bak(a)madıkları için yeni duruma uyum sağlamakta güçlük çekiyor.

Dahası yeni ekonomik yapı ailelerin ve sosyal çevrenin çiftler üzerindeki eski gücünü zayıflattığı ve de değiştirdiği için evlilikler eskisine oranla daha savunmasız. Erkeğe ve kadınlara verilen rol sıklıkla çatıştığı ve ilişkilerini sağlıklı yürütme konusunda güçlük çektikleri için büyük, küçük badireler karşısında çoğu kez yalnız kalıyorlar.

Bu badireler atlatıla bilse bile bu kez de kadın hakettiği yeri alamamaktan şikayetçi. Kadın kendi katkısına karşılık daha fazla şeyi eşi ve ailesiyle paylaşmak istiyor. Bu paylaşım evin içini olduğu kadar dışını kapsıyor. Kadınların beklentileri yükseldikçe erkeklerin de buna cevap vermesi zorlaşıyor.

Buradaki sorun temelde kadının düne göre daha özgür olması değil erkeklerin hâlâ eski rol modeline göre büyümeleri ve kadınların da kendi eğlenebilecekleri ve vakit geçirebilecekleri bir alana sahip olamamaları yatıyor. Bu da aile içi huzursuzluğu tetikliyor.

Belki bazılarına tuhaf gelecek ama geçmişteki kadınların sosyal hayatı bugünün kadınına göre daha renkli idi. Gündelik işlerini bitiren kadınlar gün içerisinde kapı önlerinde, bahçelerde, avlularda, evlerde bir araya gelir bir yandan sohbet edip bir yandan da akşam hazırlıklarını el birliği ile yaparlardı. Çocuk bakımı bütün mahallenin ve sokağın ortak işi idi ve kimse çocuğunu düşünmezdi. Akşamları da çat kapı yapılabilen eşli aile ziyaretleri günlük rutinler arasındaydı.

Şimdi ise güvenlikli sitelerde bile insanlar çocuklarını tek başına parka bırakamıyor. Kimsenin kimseye, en yakınlarımıza bile haber vermeden ziyarete gitme gibi bir lüksü yok. Çünkü, hayat şartları buna engel. Kadın da erkek de çocuklar da evlerine geç saatlerde dönüyor. Birbirlerini bile görmeye yeterli vakitleri yokken doğal olarak eş dost, konu komşu ikinci planda kalıyor.

Bugünün insanlarının hayattaki beklentileri düne göre farklı. Tüketim toplumu sürekli tüketimi özendirirken bunlara ulaşabilme arzusu mutsuzluğumuzu artırıyor.

Hal böyle olunca ekonomik verilerin on beş yıl öncesine göre çok daha iyi olması bir anlam ifade etmiyor. Evli çiftlerden üç çocuk isterken bu değişimi de göz ardı ediyoruz. Üç çocuk istemek kolay ama ya gerisi… Hayatımız yeniden şekillenirken rollerimizin de yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Mutluluk sanıldığı kadar kolay değil maalesef…

Karar, 14.03.2018

Şeker fabrikaları özelleştirilmeli mi?

Bu soru şöyle de sorulabilir: “Sizden sadece bir kez diyerek oldukça fazla kan aldık. Ama sorunlar devam ediyor, kolunuzdan sürekli, ancak daha az kan vermeye devam etmek ister misiniz?” Birçoğumuz bu soruya “yok daha neler” der isyan ederiz. Oysa devlete ait şeker fabrikalarının durumu budur.

Devlete ait 14 şeker fabrikasının özelleştirilmesi gündemde. Yoğun itirazlar var. Yok efendim “stratejik önemi varmış, istihdam sağlıyormuş, çiftçi ne olacakmış, vs. vs.” Bu  bahanelerin çoğu tartışmaya bile değmez. En iyisi, TEKEL’in tasfiye edilerek kapatılmasını hatırlayalım. Benin ailem tütün üreticisi, yıllarca Ege’de tütün ürettik, TEKEL de o zamanların politikası gereği, kalitesiz tütünleri satın aldı, yüksek maliyetle sigara üretti oluşan devasa zararlarını hükümet hazineden kapattı. TEKEL, yok olunca çiftçiye hiç bir şey olmadı, bir sürü özel firma var, üretim, depolama vb. alanlarda üreticinin işini kolaylaştıracak, zaman ve para tasarrufu sağlayacak yollar geliştirildi. Üretici, yani çiftçi daha iyi şartlarda, daha yüksek getiri ile tütün üretmeye devam etti. Bütün bunlar çiftçinin sorunları olmadığı anlamına gelmez. Ama özelleştirme, yani devleti o alandan çekme gibi faaliyetlerin üreticiye ve tüketiciye çoğunlukla olumlu etkisinin olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. TEKEL’in tasfiyesinin kimseye zararının dokunmadığını iddia etmiyorum. Bu tasarruf, TEKEL’in ballı işçilerine bir hayli dokundu. Ama tüm toplum bu işten kârlı çıktı, vergilerimiz çarçur edilmedi, kullananlar daha kaliteli, daha çeşitli sigaralara ulaşabiliyor. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, üreticiye (çiftçiye) kayıp, tüketiciye de yoksunluk oluşturmayacaktır. Konya’daki şeker fabrikasının özelleşmesiyle “Torku” markası doğdu, kısa zamanda gelişti ve piyasada büyük bir oyuncu haline geldi. Bu durumdan ne Konya çiftçisi ne de tüm tüketiciler zararlı çıktı. Sadece, düşük üretim ve verimsiz, hantal, zarar yazma dışında bir becerisi olmayan ballı devlet işçileri zarar gördü. Toplam fayda da biz vergi mükelleflerine kaldı. Artık kolumuzda sürekli kan alan bir sistemle dolaşmıyoruz.

Devlete ait şeker fabrikaları zarar ediyor, hem de yıllardır bu zararlar devam ediyor, piyasa ortalamalarına göre, fazla istihdam, ortalamalarının çok üzerinde işçi maaşları, verimsizlik, üretim maliyeti, pazarlama ve reklam beceriksizliği gibi faktörler bu zararı oluşturmaktadır. Çaresi de yoktur, devletin işlet(emedi)iği tüm kurumlar zarar etmektedir ve gelecekte de zarar etmeye devam edeceklerdir. Bütün bunlardan sonra devlete ait şeker fabrikalarının özelleştirilmesini can-ı gönülden istiyorum. Şekerin stratejik bir ürün olduğunu kabul etsek bile, benzer bir ürün olan tuzun uzun yıllardır özel kişi ve kurumlarca üretildiğini hatırlamamız gerekir. Piyasa basit bir kuralla iş yapar: “talep varsa, arz oluşur”. Farklı kaynaklara göre hem Türkiye’de hem de Dünya’da şeker talebi, arzdan yani üretimden fazla bu durumda şeker üretiminin duracağını iddia edenlere gülüp geçmek gerekir. Bu 14 fabrika özelleştiğinde piyasa, daha çeşitli, daha ekonomik ürünlerle tanışacaktır. Çiftçi de talep olduğuna göre, Kolombiya’da şeker kamışı, Türkiye’de şeker pancarı üretmeye devam edecektir.

Baştaki soruya dönersek, sürekli kanımı vermeye ben gönüllü değilim, sanırım birçoğumuz da buna gönüllü olmayacaktır. Ne dersiniz?

Putin ve Türkiye

SSCB’nin beklenmedik(!) çöküşünün üzerinden neredeyse 30 yıl geçti ve ne ABD üzerine yüklenen sorumluluğu taşıyabildi ne de biz Özal’ın tüm çabalarına rağmen –kısır iç çekişmeler ve iş bilmezlik yüzünden- ortaya çıkan fırsatları değerlendirebildik.

2002 sonrası Ak Parti iktidarının da başlangıçta büyük bir iştahla desteklediği AB çapasından ise maalesef son yıllarda hızla uzaklaşır bir görüntü içindeyiz. Darbe girişimi sonrası ise ilişkiler daha da kötü bir halde.

Suriye’deki vesayet savaşları Bermuda Şeytan Üçgeni misali herkesi içine çekerken bizi de fazlasıyla etkiliyor.

Tek kutuplu dünya kimseye mutluluk getirmediği gibi daha derin sorunlara yol açtı. Demokrasi ve insan hakları rüzgarları eseceği sanılırken pek çok yerde tersi oldu. Batı, daha iyi bir dünya fırsatını heba ederken kendisi de faşizme doğru kaymaya başladı. Rusya ise çöken imparatorluğun küllerinden doğmaya çalışıyor.

Fakat gelinen noktada Rusya ve Putin’nin dünyayı ABD’nin ikiyüzlü hegemonyasından kurtarmak ve umut olmak gibi bir derdi yok. Dahası SSCB gibi –eleştirsek de- ahlaki normlara sahip değil. Putin dış politikayı iç politikayı etkilemek, periferisindeki ülkeleri ve NATO’yu baskı altına almak için kullanıyor.

Rusya’da milyonlar açlık sınırında yaşarken dünyanın dört bir tarafını vurabilecek silahlara sahip olmakla övünüyor.

ABD’nin beceriksizliği de Putin’i içeride giderek ilahlaştırıyor çünkü çöken Sovyet imparatorluğunun hayali bile tüm Rusların kanını kaynatıyor.

SSCB, inanılmaz askeri gücünü sosyal-ekonomik-kültürel alanlara yansıtamadığı için çökmüştü Putin’in ise bu açmazı çözecek bir yol ürettiği görülmüyor. Rusya hala ekonomik anlamda inanılmaz boyutlardaki yeraltı enerji kaynaklarına bağlı. Yani bir Çin değil.

Putin’in Çarlık rüyası görmesi sadece Rusları değil bizi de ilgilendiriyor. Çünkü, Rusya’nın Ortadoğu ve Avrupa’da atacağı ya da atmayı düşündüğü her adım bizi de doğrudan etkiliyor. Putin’in son açıklamaları ve Suriye’deki iç savaşta çıkarları dışında hiçbir ahlaki çizgi tanımaması bizi fazlasıyla uyanık olmaya sevketmeli.

ABD ile çok ciddi problemlerimiz olsa da bunların hiçbir zaman Rusya ile çıkabilecekler kadar can yakıcı olmayacağını bilmek lazım.

Akreple çuvala giren sokulacağını da kabul etmeli!

ABD ve Rusya’ya karşı tek başımıza politika belirleme gücümüz belki yok ama bu güçlerin ve de diğer güçlerin politik çıkarlarını kendi çıkarlarımızla kısmen uzlaştırabilir ve en az zararla atlatacak yollar bulabiliriz.

Bu nedenle her ne kadar beklediğimiz desteği bulamasak da AB ile ilişkilerimizi kuvvetlendirecek hatta Çin’le –özellikle teknoloji anlamında- yakınlaştıracak adımlara önem vermemiz gerekiyor.

Putin açıklamaları ile Türkiye’nin AB için vazgeçilmez bir stratejik ortak olduğunu bir kere daha tescillenmiş oldu. Bu yeni durumu iyi okumak ve değerlendirmek gerekiyor.

Rusya kontrolüne girmiş bir Ortadoğu ve Doğu Akdeniz AB ve bizim için bir kâbus olabilir. Rusya’nın bu etkinliğinin ancak güçlü bir Türkiye ile kırılabileceğine dair AB’nin iknası gerekiyor.

Ya böyle bir yolu benimseyeceğiz ya da Rusya ile birlikte yalnızlaşacağız. Böyle bir eksen kaymasının maliyetleri iyi düşünülmeli. Türkiye Rusya gibi muhalefetin zayıf olduğu ve kısmen dünyadan izole bir konumda değil. Her şeye rağmen sağdan sola eksik de olsa bir demokrasi kültürümüz var ve dahası çok güçlü fay hatlarına sahibiz.

İyi düşünülmeden yapılacak bir tercihin Türkiye’deki fay hatlarını olumsuz anlamda tetiklememesi beklenemez. Rusya ve Putin bizim için olsa olsa dönemlik olarak AB ve ABD’nin burnunun sürtülmesi için kullanılabilecek bir aktör olabilir.

Eminim Abdülhamit Han bugün yaşıyor olsa idi o da böyle bir denge politikası üzerine dış politikasını kurardı; dün yaptığı gibi.

Teknik olarak savaşa karşı olsam da, güçlü bir silah sanayisine ihtiyacımız olduğu çok açık; ancak bu sanayi diğer sektörleri de kuvvetlendirecek ve toplumun tüm kesimlerinin refahını arttıcak bir şekilde organize edilmeli. Halkımıza yük değil katkı da sunmalı.

Demem o ki en basitinden savaş uçağı yaparken kendi yolcu uçağımızı da yapabilmeliyiz.

Not: Afrin şehitlerimize Allahtan rahmet, milletimize ve yakınlarına ise sabır dilerim.

Karar, 07.03.2018

CHP davet edildiği yerdedir aslında

Son zamanlarda, “CHP’nin aslî kurucu değerlerden uzaklaştığı, parti çizgisinin değiştiği” yorumları yapılıyor. Son olarak 36. Olağan Kurultay’daki tartışmalar, Parti Meclisine seçilenler CHP’nin siyasî duruşu konusundaki mülahazaları yeniden alevlendirdi. Genel kamuoyu, sosyal medya değerlendirmeleri “CHP’de eksen kayması” olduğu yönünde. Oysa CHP’nin tarih sahnesine çıktığı andan itibaren sergilediği politik çizgi son derece tutarlı ve muhafazakârdır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyaseti üç sütun üzerine kuruludur. Her bir sütundaki CHP pozisyonu bu günlerde tartışılan konulara ışık tutmaktadır. Bu üç sütün: 1. Çağdaş yaşam politikası, 2. Sol ve devrimci hedefler, 3. Kemalizm. Bu üç politik stratejiden özellikle ilk ikisinin CHP’nin siyasetini belirlediğini söyleyebiliriz.

CHP’nin birinci önceliği “çağdaş yaşam”dır. Bu siyasetin içinde katı laiklik, dine mesafe ve din ve dindarların kamusal yaşamdan dışlanması yer almaktadır. CHP elitleri, olayları ve olguları “çağdaş-çağdışı” olarak kategorize etme eğilimindedirler. İrili ufaklı her durum bu şablona sokulur. “Çağdaş” olanlar (olay, olgu, kişi grup) takdir edilir ve CHP “çağdaş” olanların yanında yer alır. Buna karşın din ve dindarlardan kesinlikle hiç hoşlanılmaz, onların en iyi tabirle “kandırılmış, cahil” oldukları konusunda hemfikirdirler. Buradan hareketle, CHP’nin PKK- DHKP-C ve PYD gibi örgütlerle yürütülen mücadelede onların safında yer alması şaşırtıcı değildir. Zira bu yapılar CHP için “çağdaş”dır ve gericilerle savaşmaktadır. Bu ikilemde CHP safını “çağdaşlar”dan yana kullanması doğal, siyasî tarihi açısından tutarlıdır. CHP, bu örgütlerin “çağdaşlığına” vurulmaktadır. Onlara göre bu saflaşma, terör örgütlemesi ile barışçıl siyasî mücadele arasındaki bir olay değil, “çağdaş ile gericiler” arasındaki bir davadır. CHP burada kendine, tarihî köklerine dönmekte ve tercihini “çağdaşlardan” yana kullanmaktadır.

CHP’nin siyasetini belirleyen ikinci sütun “sol ve devrimcilik” hedefidir. CHP ne zaman bir seçim kaybetse, tüm örgütün tek bir reçetesi var: “Sol ve devrimciliğe” dönüş. CHP, esasen demokrasiyi benimseyememiş, demokrasi taleplerini “zamanı değil” diye ertelemiş, duymamazlıktan gelmiş bir siyasî örgüttür. Atatürk’ün CHP’ye bıraktığı miras da bu anti demokratik tutum ve devrimcilik düşüncesine uygundur. Zira Atatürk’ün hayatta olduğu dönem demokratik taleplerin şiddetle bastırıldığı dönemdir. O gün bu gündür, şiddete dayalı, devrimcilik düşüncesi CHP’nin zihnini meşgul etmektedir. Türkiye’nin mücadele ettiği örgütler, kendilerine sosyalist devrimci misyon yüklemektedirler. Bu misyon ile CHP’nin devrimcilik düşüncesi arasındaki ilişki dikkat çekmektedir. CHP bu nedenledir ki, bu yapılara olan sempatisini açık etmektedir. Devrim hayali ile yanıp tutuşan sol şiddet örgütleriyle aynı hayalin yolcusu CHP’nin bu örgütleri eleştirmesi, şiddete karşı durması mümkün görünmemektedir. Kısaca, şiddeti kendilerine yol yöntem olarak seçen örgütlerin CHP tarafından dışlanmasını beklemek, balığın kavağa tırmanmasını beklemekle aynı şeydir.

Kemalizm yukarıda sayılan diğer iki politik akılla pek çok yerde kesişmektedir. Etnik ve Türk-dışı kimlik savaşı veren PKK/PYD’nin Kemalizm çizgisinde olduğunu iddia edemeyiz. Ama Kemalizm’in alt bileşenlerinden sayılan “devletçilik, devrimcilik” gibi ilkeler bu örgütlerin idealleri arasında yer almaktadır. Diğer iki politik strateji kadar olmasa da Kemalizm de CHP ve PKK/PYD arasında paylaşılan bir değer konumundadır.

CHP Türkiye Cumhuriyeti’nin en eski siyasal partisidir. Dolayısıyla Türkiye’nin yaşadığı problem veya açılımlarına etkisi olmuştur. Tarihî mirasına sıkı sıkıya bağlı olan CHP’nin kendisiyle, toplumla hesaplaşmadan, redd-i miras etmeden değişimi ve dönüşümü mümkün değildir. CHP’nin savunduğu ana politikalar bellidir ve bunlar da akşamdan sabaha değişecek değildir. Konjüktürel hava da CHP’nin farklı adımlar artmasını güçleştirmektedir. Ama asıl belirleyici olan CHP’nin siyasal çizgisidir. CHP yerindedir, çizgisi bellidir, yolu 1935’de neyse 21. Yüzyılda da aynısıdır. Kamuoyunun CHP’yi “davet ettiği” yer bulunduğu yerdir aslında.

Teröre karşı ama terörle birlikte

Günümüz dünyasının meşruiyet sağlama zemininde en muteber kavramlarından bazıları, demokrasi, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hürriyet, insan haklarıdır. Bu kavramların birlikteliği ile yönetimler, en üst düzeyde makbuliyet köşküne oturur. Yaklaşık 200 küsur senedir demokrasi ile yönetilen ve hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, hürriyet ve insan hakları kavramlarını tabiri caizse kutsallaştıran ABD’de ileri demokrasinin olduğu söylenir. İleri demokrasi ile kastedilen, esasen liberal ya da anayasal demokrasidir. Bu demokrasi türünde, insan hakları anayasal zeminde en üst düzeyde, kurumsal teminatlara kavuşturulmuştur. Bir ülkede anayasal demokrasi varsa, orada insan hakları, hem anayasal ve kurumsal, hem fiili işleyiş itibariyle teminat altında demektir. Bu devletlerin politikalarında belirleyici unsur, insan haklarının zarar görmeden korunmasıdır.

Ülkelerin, insan haklarına yönelik, iç hukukta ve dış ülkelere yönelik uyguladıkları politikalar bağlamında karneleri mevcut-tur. Günümüzde ABD’nin iç hukukta, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti bağlamında oldukça üst düzeyde yer aldığı ifade edilir. ABD’nin özellikle uluslararası uygulamalarına bakıldığında, insan hakları karnesinin yerlerde süründüğü söylenebilir. Çünkü ABD, kendi çıkarı için, ilişki kurduğu partnerlerin terör örgütü olup olmadığına bakmamaktadır. Bunun en bariz misali, PKK ve PYD örnekleridir. Daha başka örnekler de mevcut ise de ben sadece bu ikisi üzerine yoğunlaşmak istiyorum.

PKK uzunca bir süredir ABD’nin terör listesinde yer almaktadır. 27.01.2017 günü Terör örgütleri listesini güncelleyen Amerikan İstihbarat örgütü CIA, terör örgütü PKK ile PYD’yi birbirleriyle bağlantılı olarak revize etti. Bunun manası: “Ben PKK gibi PYD’yi de terör örgütü olarak kabul ediyorum”. ABD bu söyleme rağmen, terör örgütüne alenen binlerce tır dolusu silah yardımı yapmakta, Suriye politikalarını uygularken bu örgütle meşru partner olarak ilişkilerini sürdürmektedir. Yani, şunu demeye getir-mektedir: “Her ne kadar PYD’yi bir terör örgütü olarak kabul ettiğim PKK ile ilişkili olarak görsem de bu örgütle amaçlarıma ulaşmak için her türlü diyalogu yapabilirim”.

Sahte hukuk devleti

ABD’nin bu politikası, hem hukuk devleti ve insan hakları ile çelişmektedir hem de gayrı ahlaki bir mahiyete sahiptir. Kısaca, sahte bir hukuk devleti ve insan hakları resmi çizmektedir. Kendi menfaatleri için, her türlü insan hakları ve hukuk devleti değerlerinden vazgeçebileceğini ilan etmiş olmaktadır. Esasen ABD, bütün bunları yaparken, gerçekte iki şeyi öne çıkarmaktadır. Birincisi, ABD çıkarlarını korumak adına, buralardaki petrol gibi enerji kaynaklarına sahip olmak, ikincisi, İsrail’in güvenliğini teminat altına almak. Bunları sağlamak için de hiçbir ahlaki, insani değere itibar etmemektedir. Yakın geçmişte, ABD Irak’a hürriyet ve demokrasiyi getirmek için girdiğini söyledi. İlk bakışta bu söylem çok cazip idi. Fakat fiiliyatta yer ile yeksan bir Irak ortaya çıktı. Bu ülkeye ne demokrasi ne de insan hakları geldi. Sadece, vahşet, kıyımlar, terör, katliam, gözyaşları geldi. Buralarda yaşayan insanlar, “İnsan hakları, demokrasi, hukuk devleti bu ise bize Saddam Rejimi daha iyi idi” noktasına geldiler.

ABD, zahiren, söylem düzeyinde en kutsal kelimeler olan demokrasi, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, insan hakları kavramlarını sıklıkla kullanmaktan kaçınmasa da her yıl yayımladığı insan hakları endekslerinde kendini hür ve demokratik olarak gösterse de uluslararası zeminde fiili işleyiş bu söylemlerle uyumlu değildir. Tarihin hiçbir döneminde, medeni görünümlü devletler, bu kadar alenen uluslararası ölçekte hiçbir insani değer tanımamak şeklinde pervasız olmamıştı. Mazlum milletlerin arşı alaya çıkan feryatları, bu toplumlarda, en üst düzeyde, kin, nefret duygularını geliştirdiği gibi, adalet arayışlarını da artırmaktadır.

Bugün Türkiye’nin özellikle gerek Suriye’de, gerekse bölgedeki diğer ülkelerde adalet ve insani temelli politikaları, Türkiye’yi bu mazlum milletler nezdinde kurtarıcı rolüne büründürmektedir. Özellikle İslam devletlerindeki toplumdan gelen tepkiler büyük ölçüde bu tespit ile örtüşmektedir. ABD, bu pervasız, kibirli, hiçbir insani ve ahlaki temele dayanmayan, salt güç ve menfaat temelli, insan hakları bağlamında gayrı meşru politikaları ile şimdilik üstün imiş gibi görünse de yakın ve orta vadede kendi sonunu hazırlıyor. Özellikle İslam ülkeleri ekseninde ağır zulme ve talana maruz kalan mazlum milletler, hiç ummadık bir zaman-da ve yakın gelecekte beklenen tepkiyi verecektir. Adaleti, insan haklarını, hukuk devletini sahici manada savunan, politikalarını bu zemine oturtanlar yakın gelecekte öne çıkacaktır.

Star Açık Görüş, 03.02.2018 

Alaylı mı mektepli mi?

Osmanlı’nın son dönemlerine damga vuran gerilim noktalarından birisi de “alaylı mı mektepli mi” çekişmesi idi. Alaylılar çekirdekten yetiştikleri için tecrübelerine, mektepliler ise okul sıralarında aldıkları eğitim ve formasyona değer verilmesini istiyordu. İki tarafta da başarılı örnekler olduğu gibi başarısız örnekler de vardı.

80’lerden itibaren hayatımızda giderek artan “eğitim fetişizmi” ile birlikte alaylılar da azalmaya başladı. Üniversitenin ilgili ilgisiz her gence hedef konması da son darbeyi vurdu.

***

Halbuki bundan 30-40 yıl öncesine kadar hemen her alanda piyasanın ihtiyaç duyduğu vasıflı ara kadrolar çekirdekten yetişirdi. İşletmeler de doğal olarak daha donanımlı ve becerikli oldukları için -devletimiz diploma ve sertifika şartı getirse bile- mekteplileri değil alaylıları tercih ediyordu çünkü kimse yetiştirmek için zaman da, para da kaybetmek istemiyor.

Bugün maalesef mesleki eğitimin hemen her kademesinde korkunç bir yetersizlik var ve bu nedenle gençlerimiz de okullarını bitirdiklerinde büyük bir hüsrana uğruyor.

***

Peki, alaylılık ile mektepliliği uzlaştıramaz mıydık?

Yapabilirdik ama beceremedik. Çünkü eğitim felsefemizin hedefi insanı geliştirmek, olgunlaştırmak ve yükseltmek değil de ideolojik bir kimlik kazandırmak esaslı olunca ortaya çıkan üründe defolu oldu.

İyi insan olmak ile iyi vatandaş olmak arasındaki farkı çocuklarımıza öğretemediğimiz gibi ortak ahlaki değerler de oluşturamadık.

Gemisini yürütenlerin kaptan olduğu bir düzen kurduk.

Geçen hafta Talim Terbiye Kurulu eski Başkanı Emin Karip’in “2017 Eğitim Değerlendirme Raporu” yayınlanınca basında bildik bir fırtına koptu. Rapora göre 100 gençten 18’i, lise çağındaki her 4 öğrenciden 1’i açık öğretim lisesine gidiyormuş.

Aman ne felaket!

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Emine Erdoğan’ın himayesinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) arasında imzalan “Çocuk İşçiliği ile Mücadele Deklarasyonu”nun imza töreni “Çocuk işçiliğini önlemenin yapısal çözümü ise öncelikle eğitime önem vermek”ten geçiyor demiş.

Bilindik senaryo…

“EĞİTİM ŞART!”

***

Eğitim şart da bugünkü gibi bir eğitim hiç olmasa daha iyi.

Ahilikten Loncaya oradan çıraklığa uzanan bir geçmişimiz var; Batıyı anlamadan taklit edince de asırlara dayanan çıraklık sistemimizi “çocuk işçi” yazıklanmalarına kadar indirgeyip el birliğiyle yok ettik. Halbuki bu sistemi eğitim sistemimize entegre edebilir ve bugün okul sıralarında hedefsiz ve ümitsiz bir şekilde oturan çocuklarımıza daha iyi bir gelecek vaat edebilirdik.

Ama olmadı.

***

“Meslek Lisesi, Memleket Meselesi!” dedik ama bir arpa boyu bile yol gidemedik çünkü hâlâ meslek liselerini, kimse alınmasın ama işe yaramazların gönderildiği okullar olarak görüyoruz.

Halbuki bu çocuklar doğru bir planlamayla çok iyi ustalar, tasarımcılar, mucitler olarak yetişebilirdi.

Sistem çöktüğü için Türkiye genelinde birkaç okul ve birkaç bölüm hariç meslek liseleri tam anlamıyla felaketi yaşıyor.

Ne meslek öğretebiliyoruz ne de ahlâk.

Diğer liselerin de çok farklı olduğunu düşünmeyin…

Fabrikaları, işletmeleri mesleki eğitimin ana parçası haline getirerek ara eleman yetiştirilmesini sağlayacak yeni bir eğitim felsefesi üretmemiz gerekiyor. Büyümek ve dünyada söz sahibi olmak istiyorsak bunu başarmamız gerek.

MEB ise hâlâ öğretmenleri nasıl sıkboğaz ederimin derdinde!

***

Geldiğimiz noktayı oto boyacı ustası Erdal Ertürk veciz bir şekilde ifade ediyor “5-10 yıla kalmaz sanayilerde araçlarımızı tamir edecek usta bulamayacağız çünkü bunları yapabilecek son kuşak biziz ve sayımız giderek azalıyor. Artık bozulan, çizilen, hasar alan her parçanın yenisiyle değiştirileceği bir devre gidiyoruz.”

***

Bugün gelişmiş pek çok ülkede de lise eğitimi çökmüş durumda. ABD bile beceremediği için işi üniversitelere ve hayat okuluna atıyor. Hal böyleyken biz hâlâ sistem içinde tutacağız diye çocuklara faydadan çok zarar veren bir sistemde ısrarcıyız. Sistemin işlemediğini herkes görüyor ama kimse değiştirmeye yanaşmıyor.

Bunu yapabilmek için bir zihniyet değişikliği şart. Ancak, bu iradenin bu sistemden en çok zarar gören toplumca da gösterilmesi gerekmez mi?

Karar Gazetesi, 28.02.2018