“Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil”

“Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil.” Bu söz Yunus Emre’nin “Ten fanidir can ölmez/ Çün gitti geri gelmez/ Ölürse tenler ölür/ Canlar ölesi değil” şiirinden mülhem Haldun Taner’in yakinen tanıdığı arkadaşlarının, dostlarının vefatları üzerine yazdığı anma yazılarını ve portrelerini topladığı kitabın ismidir. Elbette bu kitabı tanıtmayacağım. Fakat cümlenin mahiyeti üzerinde durulmaya çokça değer olduğunu düşünmekteyim. Hegel der ki “Ancak gayesi onurlu olan bir hayatın bir değeri vardır.” İnsanoğlunun ardında bırakacağı, namütenahi bir şey varsa o da olumlu ya da olumsuz tüm edimleridir. Belli bir istikamet üzerinde yaşamak ise davranışlarımızı iradî olarak kontrol edebildiğimizde mümkün olabilir. Bu bağlamda hayatın her anı için geçerli bir kural; Her daim akl-ı selim davranmanın, sonrasında pişman olmaktan evla olduğudur.

Hayat akışımızdaki dalgalanmalar istikametimizden sapmalara neden olmamalı. Çünkü hiçbir şey sonsuz değil. Sevinç de acı da. O halde ve her halde yaşanılan acılar/istenmeyen durumlar karşısında zamanın örtücülüğüne sığınmak gerekir: Zamana güven, her şey zamanla unutulur. Heidegger’in “Düşünenler için eksik kalan şeylerde, daha kalıcı dersler vardır” sözü eksik “şeyler”in insanın öğrenme çabasının sürekliliğine ve düşünce dünyasında olgunluğun sağlanmasına katkısını çok iyi ortaya koymuyor mu? Eksik olana her zaman üzülmemek gerekir demek ki. Bu da meselenin ayrı bir kazancı. Ancak bunu nasıl sağlayacağız? Düşünmek ile.  Ruhî kalibremizi her daim yukarılarda tutmak kaliteli düşünmek ile olur. Kindî’ye göre insan sanatlarının en üstünü/en değerlisi felsefedir. Felsefe ki insana analitik düşünme yollarını öğreten ve hayatın hemen hemen her anında hemhal olanda etkisini gösteren çok kıymetli bir uğraşıdır. Aynı şekilde hüzün ve bilgelik arasında da anlamlı bir ilişki var. Öğrenme debimiz ne kadar artarsa, hakikate karşı bakışlarımız da o denli acı ve hüzne gark olur. Zira, nesne ya da özneleri algılama seviyemiz kâmil bir noktaya daha fazla yaklaştığı için hakikati görece aracısız duyumsarız. Bunun sonucunda da hayatın geçici olduğunu düşündüğümüz bir takım faydasız meşgalelerini terk eder ve yol aldığımız istikamette daha bir kararlı duruş sergileriz.

Gelgelelim insan içinde yaşadığı çağın ve toplumun çocuğudur. Bizim duygu ve düşüncelerimizi şekillendiren de bir noktada bu etkenlerdir kuşkusuz. Bu faktörler insanın kendine ve varmak için yola çıktığı istikamete yabancılaşmasına neden olabilir. Toplumlar kültür üreten yapılardır neticede. Bizim toplumumuz da üyelerine maalesef ilk önce “susma/sinme/düşünmeme kültürü”nü öğretmektedir. Böylelikle bizler çoğu kez savlarımızın arkasında duramıyor, olaylara eleştirel yaklaşamıyor ve hayatımızı başkalarının tutumlarına göre şekillendiriyoruz. Bunun sonucunda da kendimizi arama/bulma çabamız hep yarım kalıyor. Belki de hiç başlayamıyor. Diğer bir problem, ülkece aile ilişkilerimizden toplumsal yaşamdaki tüm veçhelere ilk önce karar verip sonra analiz yapmamızdır. Yani eylemlerimizi yanlış bile olsa meşrulaştırmamız, yanlışta ısrar etmemizdir. Bu da bizim bir takım ön kabullerle yaşamamıza neden olmaktadır. Yani kendimizi bulmada yine eksideyiz. İnsan tartışmadan, olay ve olgulara eleştirel yaklaşmadan, farklılığını kınanma korkusu olmadan cesaretle dile getiremedikten sonra fikrî anlamda olgunlaşabilir mi? Bu olgunluk sağlanmadan arkada ölmeyen bir “can” bırakabilir mi? Elcevap: Hayır.

Her insan ile tartışma, muhavere etme faydalı mıdır? Elbette hayır. Mesela insan bazen şöyle durup da etrafına bir bakınca yeniden keşfedebiliyor sayıları hiç de yadsınamayacak derecelere varan herzekâr insanların varlığını. Bunlar ile cahilliği ödül olarak gören ve cesareti cahilliğinden gelen, nezâket yoksunu, en temel insanlık adaplarından habersiz insanlar (?) ile hiçbir surette tartışmamak lazım gelir. Onlara yapılacak tek iyilik onları cahilliğin konforuna mahkûm etmek olacaktır. Aynı şekilde hayatın her alanına saplantısal ideolojik perspektiften bakanlar ile de tartışmamak gerekir. Zira bu tip insanlar ideolojik saplantılar ve önyargılardan sıyrılamadıkça sağlıklı bir tartışma gerçekleşemediği için nezaketin yerini bir müddet sonra hakaret ve ad hominem tutumlar alıyor maalesef. Diğer bir kategoridekiler ise Cündioğlu’nun “Her şeyin en iyisini yaptığına inanan siyasetçi ve her şeyin en doğrusunu bildiğini sanan entelektüeller” dediği kişilerdir. Özetle, sağlıklı bir tartışmada olması gerekenler; üslupta nezaket, farklı fikirlere nezaret, temel konuşma adaplarına riayet, hamaset ve hamakatten içtinaptır. Bu koşulları sağlayanlar ile tartışmak fikrî ve zihnî gelişim için oldukça faydalıdır kanaatini taşımaktayım.

Kuşkusuz, bizleri nezaket ve sağlıklı eleştiri ortamının varlığı kurtaracak. Geçtiğimiz günlerde, bir belediye otobüsünde 6-7 yaşlarındaki bir kızın, bebek arabalı annesinin orta kapıdan binmeye çalıştığı sırada kendisinin binip de annesinin, kapının kapanmasıyla dışarıda kaldığını görmesi ve bunun sonucunda yaşadığı korku hali sonrasında “beyefendi” annem dışarıda kaldı diye seslenmesi içimde geleceğimiz adına müthiş bir umut doğurdu. Çünkü hayatta bazı hasletler vardır ki bilgi ile öğrenilmez. Göre göre öğrenilir. İyilik gibi. Nezaket gibi.

Birey olarak her birimiz kendi kıymet ve amacımızın farkına varmalıyız. Değerimizi başkalarına endeksli olarak ölçmemeliyiz. Hz. Peygamber bir gün icabet ettiği bir davette salonun dolu olmasından dolayı kapının yanındaki boş bir yere oturur. Doğal olarak hazîrûn ona yer vermeye kalkışınca şöyle buyurur “Nereye oturursam oturayım ben Muhammed’im.” Ne mutlu değeri kendinden menkul olanlara! Ne mutlu kendini bulanlara!

Canların ölmemesi için kanaatimce diğer bir önemli unsur utanma hasletidir. Utanma hasleti çok işlevseldir. Tolstoy’a göre insanı yozlaşmaktan koruyan utangaçlık duygusu için Yaratıcıya şükretmeli. Toplum olarak, Hz. Peygamberin “utanmadıktan sonra dilediğini yap” sözü bize rehberlik etmeli, yaşadığımız hayatın ve sahip olduğumuz ahlâkın temelinin utanma duygusu olduğunun idrakine varmalıyız çok geç olmadan önce. Madem öyle Akifçe bir taleple biz de demeliyiz ki “Göster Allah’ım, bu millet kurtulur, tek mu’cize/ Bir “utanmak hissi” ver gâib hazînenden bize!

Bunların yanında ruhî kalibrasyonumuzu ayarlayabilmek okumakla da oldukça paralellik arz eder. Bibliyoterapi diye bir tedavi yöntemi vardır. Kitaplara meftun olma ve kitaplarla iyileşme hali yani. Kendini keşfetme ve ‘ben’i bulma durumu. Bu bizim her daim kendimize sahip olabilecek olgunluğa erişmemizi sağlar. Tüm bunlara karşı Yahya Kemal gibi “Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta” diyebiliriz. Ama herkesin evvela kendisinden mesul olduğu ve hayata karşı gücünün sınırlı olduğu hatırlanmalıdır. Kendini bulmayan başkasına ilaç olamaz. Kendini bilmeyen başkasını bilemez. Kendi değerinin kıymetini bilen ama buna mukabil hayatın akışını değiştirme konusundaki sınırlılığının farkına varan insan, toplumu/dünyayı radikal bir şekilde değiştirebilecek birtakım hayallere de kapılmaz ve hedeflediği istikamet üzerinde istikrarlı bir şekilde yol alır. Sonuçta her şeyi değiştirmeye kalkışmanın ne gibi sonuçları olduğu tarih ilmince malûmdur. Turgut Uyar’ın bir şiiri ile bitirirsek;

“Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği.

Evet. Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği.

Ne kadar açık değil mi?

Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği.

Daha açığı var mı?”

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et