Nezir Akyeşilmen- Barışa giden yol: Koşulsuz müzakere

PKK silah bırakmalı” ısrarı, bu bağlamda müzakere / çözüm konusunda kolaylaştırıcı mı yoksa zorlaştırıcı bir koşul mu? Kissenger bu durumlarda başarılı olmanın yolunun “minimum koşul” ileri sürmede olduğunu vurgular

Türkiye’de çeyrek asrı aşkındır devam eden kirli bir savaş var. Bu savaşta neredeyse her gün insanlar ölüyor. Bununla beraber çoğu zaman kullanılan yöntemler sonucu insanlık ölüyor ve belki o kadar önemli insanlarımız arasındaki bağ giderek zayıflıyor.

Kısacası bu kirli savaş nedeniyle ülkemiz maddi ve manevi kan kaybediyor. Fakat ne hikmetse bütün bu gayri insani ve gayri ahlaki durumlar, cunta Anayasasının 2. maddesinde ifade edilen bu ülkenin sahibi olan devletin (her kimse ve neyse) umurundaymış gibi görünmüyor. Aksine devlet denen yapı – devlet içinde yuvalanan yapılar demek daha doğru – çoğu zaman gücünü konsolide etmek için bu durumları provoke, hatta terörize diyor. Bu süreçte en üst düzeyde hizmet etmiş bir askeri bürokrat, bir TV programında “1990lardaki fail-i meçhuller bir devlet politikasıydı” diyerek, bu gerçeğin altını çiziyordu. Bu ülkede hukukun önündeki en büyük engellerden birisi olan yargı, bunu ihbar kabul ederek failleri bulacağına, söz konusu bürokrat hakkında soruşturma açarak tekrar hukukun önünü tıkamış olmuyor mu? Ölümlerin sürdürülebilir bir hal aldığı bu savaş, kimin savaşı? Bugüne kadar çatışma haline son vermek ve barış ortamını hazırlamak için girişimlerde bulunan kişi veya kişiler -Özal, Gaffar Okan, Sabancı, AKP, liberal aydınlar ve STK’lar v.s.- neden hep saldırıların hedefi oldular veya ortadan kaldırıldılar?

Kürt sorunu ve ona bağlı olarak ortaya çıkan çatışmanın bu kadar uzun sürede çözülememesinin tek nedeni, sorunun askere ve askeri yöntemlere teslim edilmesinden değildir. En önemli nedeni iki asra yakındır bu topluma empoze edilen militarist ve çatışmacı kültürün bir karşılık bulmasındandır. Barışçıl çözümün önündeki en büyük engelin asker değil, askerden çok militarist olan büyük ve etkili bir kesimin umut bağladığı ve sürekli olarak kendisini yeniden ürettiği iki taraflı çatışma zihniyetindedir. Bir tarafta, çözüm önerenlere “çizmeyi aşıyorsun”, çözüm planlarını “hainlik, yıkım projesi” olarak değerlendirenler, öbür tarafta şiddeti dışlayanları “hainlik ve satılmışla” damgalayanlar var. Bir tarafta “her Türk asker doğar”, öbür tarafta “her Kürt gerilla doğar” anlayışı gibi militarizmi olağanlaştırma çabaları hep oldu.

Çatışma değil diyalog önemli

Bu ülkede büyük sorunlar karşısında statükonun ana stratejisi hep “en iyi çözüm çözümsüzlük” ya da oldukça ilkel ve barbarca bir yöntem olan çatışma oldu. Oysa medeni ve demokratik dünya, sorunlarını medeni araçlarla çözmenin yollarını aramanın peşindedir. Çatışmaları çözmenin medeni yolu demokratikleşme, diyalog ve müzakeredir. Tabi ki şiddet ortamında müzakerenin sürmesi veya sürdürülmesi özellikle hükümetler için büyük bir risk olduğundan, dünyadaki çoğu benzer durumlarda hükümetler tarafından müzakere için çoğunlukla ön/koşullar ileri sürülmektedir. Önkoşullar ise, çoğu zaman müzakereyi olanaksız kılabilmektedir. Bu nedenle, çatışma yönetimi bağlamında müzakere süreçleri, çok hassas süreçler olduğundan, sürecin sağlıklı yürütülebilmesi için çok yönlü düşünmek ve ona göre stratejiler üretmek gerekir. Bu bağlamda Foreign Affairs dergisinin Eylül-Ekim 2009 sayısında Deepak Malbotra imzasıyla yayımlanan “Koşulsuz: Düşmanla Müzakere Durumu” başlıklı yazıda çok ilginç ve yararlı tespitler var.

ABD’nin küresel savaşlarından, İrlanda’ya, Sri Lanka’dan Hindistan’a kadar bir dizi uluslararası çatışma örneklerinden yola çıkan Malbotra, çözümün diplomasi ve müzakerelerde saklı olduğu ve bu gerçeğin ilgili taraflarca da algılandığı tesbitini yapmaktadır. Söz konusu çatışmalarda, bir yandan şiddet devam ederken, öbür yandan gizli ya da açık müzakerelerin yürütüldüğü vurgulanmaktadır. Ve dünya genelinde çatışma ile yüzyüze kalmış hükümetler kendilerine önemli bir soru sormaktadırlar: Düşmanla ne zaman müzakere edilmeli?

Müzakereler için koşullar belirlemek kolay değil, fakat şiddet olduğunda bu hesap daha da karmaşık hale gelir. Şiddetin sürmesi hükümetleri müzakere konusunda isteksiz hale getiren en önemli nedenlerden birisidir. Bizim ülkemizde de “PKK silah bırakmadan hiçbir şey konuşulamaz” diyen güçlü bir akım var. Yani Türkiye örneğinde önkoşul olarak PKK’nın silah bırakması öne çıkıyor. Önkoşullar özellikle, siyasiler için bir koruma aracıdır, zira koşullar siyaseten sorumluluk riskini minimize etmektedir. Fakat önkoşullar çoğu zaman müzakereleri ve dolaylı olarak çözümü de imkânsız hale getirebilmektedir. Malbotra’ya göre kötü veya karşılanması zor bir önkoşul, barışçıl çözümün önünü tamamen tıkayabilir. Zira önkoşullar iki tarafa da sınırlamalar getiren ve iki tarafın da elini-kolunu bağlayan durumlar ortaya koyabilirler.

 
BDP, PKK’yı silahsızlandırabilir mi

Malbotra, hükümetlerin önkoşul ileri sürüp sürmeme ya da zamanını belirlerken iki noktaya dikkat etmeleri gerektiğini ileri sürer: Birincisi karşı tarafın koşulları yerine getirme gücünün olup olmadığı dikkate alınmalı. İkincisi ise, koşulların karşı tarafın müzakere gücünü zayıflatmamsı, ya da gelecekte manevra kabiliyetini ortadan kaldırmaması gerektiğini ileri sürer. Aksi takdirde, koşullar çoğu zaman çözümü imkânsız hale getirebilir ve zaten koşul ileri süren birçok siyasetçi de, onu çözümü engelleyici bir araç olarak da kullanabiliyor. Bizim ülkemizde bu durum bazı kesimlerce sıklıkla vurgulanırken hedefin çözüm değil, engelleme olduğu gerçeği oldukça açıktır. Karşı tarafın kabullenemeyeceği koşullar ileri sürmek, çözümü istememektir aynı zamanda. Bu bağlamda Türkiye de “muhatap” düğümüne kilitlenmiş demokratik açılım süreci, planlama ve stratejik açıdan bazı sıkıntıları içermektedir. DTP/BDP mesela PKK’yı silahsızlandırma gücüne sahip mi? veya DTP/BDP, PKK’ya “terör örgütü” dediğinde müzakere gücü artar mı, azalır mı? Daha doğrusu DTP/BDP hem Kürtler hem de PKK bağlamında ne kadar temsil yetkisine sahip? Madalyonun öbür tarafı, “PKK silah bırakmalı” ısrarı, bu bağlamda müzakere/çözüm konusunda kolaylaştırıcı mı yoksa zorlaştırıcı bir koşul mu? Karşı tarafın bakış açısı ve sınırlamaları veya gücü net olarak anlaşılmadan koşullar ileri sürmek çözümü zorlaştırmanın diğer bir yoludur.

Hükümet ve diğer sorumlular açısından riski minimize etme ve çözümü mümkün kılmak açısından ideal olan, çatışmazlık durumudur, en ideali ise PKK’nın silah bırakması durumudur. Birinci durum pekâlâ mümkün görünüyor ve bugüne kadar birkaç kez sabote edildiyse de tekrarlandı. Fakat ikinci durum-gerçi PKK yöneticileri tarafından dile getirilen BM gözetiminde silah bırakma önerisi var- biraz da çözümsüzlükten medet umanların ısrarla vurguladığı bir koşul. Henri Kissenger bu durumlarda başarılı olmanın yolunun “minimum koşul” ileri sürmede olduğunu vurgular.

Türkiye’de Kürt sorunu göründüğünden de daha karmaşıktır. Çok yönlü ve çok aktörlü bir sorun olmasından dolayı çözüm yolu da o kadar karmaşıktır. Demokratik açılımın şiddete rağmen sürdürülmesi siyaseten doğru fakat hükümet ve AKP açısından ciddi bir risk taşımaktadır. Tabi ki büyük risklerin bünyesinde büyük fırsatlar taşıdığı gerçeğini de unutmamak lazım. Her zaman çözüm için ideal koşullara sahip olunmayabilir, zaten büyük liderleri doğuran süreçler de, bu tür süreçlerdir. Demokratik açılım şiddete rağmen sürmeli ve Kürtlerin insan hakları, kültür ve dil hakları medeni ve demokratik toplumlardaki gibi sağlanmalıdır. Bu şartlarda, barışın yolu koşulsuz müzakere ve demokratikleşmeden geçer. Bu sürecin kaybedenleri, nihayetinde savaş ve çatışmadan nemalanan silah, savaş, siyaset ve bürokrasi baronları olacaktır.

Taraf, 15.08.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et