Nafiz Tok – PKK terörünün şifreleri ve açılım

PKK terör örgütünün ilk büyük saldırısı olarak tarihe geçen kanlı Eruh Baskını’ndan bu yana 26 yıl geçti. Maalesef, terör sorunu çözülemedi; yine ülke gündeminin ilk sırasında. Oysa 1999’da Abdullah Öcalan yakalandığında umutlanmış, terörün son bulacağını düşünmüştük. Ama olmadı; terör son bulmadı. Peki, nerede hata yaptık? Neyi yanlış yaptık? Sanırım öncelikle sorunun ne olduğunu ya anlayamadık; ya da anlamak istemedik. Sorunu bölgenin sosyo-ekonomik geri kalmışlığından ya da uluslararası güçlerin kışkırtmasından kaynaklanan terörizme indirgedik. Şüphesiz meselenin sosyo-ekonomik ve uluslararası boyutu var; terör boyutu da. Ancak meselenin özü milliyetçilikte düğümleniyor.

KÜRTLER YEKPARE DEĞİL

Son iki yüzyılda dünya siyasetine damgasını vuran milliyetçilik ideolojisi kendisine özgü bir siyasal örgütlenme modeli olan ulus-devlet idealini gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Hemen her devlet kendi sınırları içerisinde yaşayan farklı etnik ve kültürel grupları ulusal kabul ettiği dil, kültür ve kimlik içerisinde eritmek suretiyle, kendi ulusunu ve ulus-devletini inşa etmeye yönelmiştir. Böylece uluslar da ulus-devletler de milliyetçi ideolojinin ürünü olarak devletler eliyle yaratılmışlardır. Ancak ulus ve ulus-devlet yaratılması sürecine farklı türdeki etnik grupların yanıtları da farklı olmuştur. Bazı etnik gruplar gönüllü asimilasyonu kabul ederken, bazı etnik gruplar asimilasyona direnmişler, farklılıklarını koruyarak ulusa entegre olmayı talep etmişlerdir. Bazıları ise etnik milliyetçilik temelinde kendi ulus ve ulus-devletlerini kurmaya yönelmişler, ayrılıkçılığı seçmişlerdir. İşte esasında Türkiye’deki Kürt meselesi de ulus inşa etme süreci karşısında Kürt etnik grubun tutumuyla alakalıdır.

Türkiye’deki Kürtlerin büyük çoğunluğunun farklılıklarını koruyarak ulusa entegre olmak istedikleri söylenebilir. PKK çizgisinde olanların ise etnik milliyetçilik temelinde ayrılıkçı bir tutum içerisinde oldukları aşikâr. Yıllardır süren Kürt meselesinin salt kuvvet kullanılarak çözülemeyeceğini hem tarihten gelen kendi tecrübemiz, hem de etnik milliyetçi hareketlerle ilgili dünyadaki diğer örnekler göstermektedir. O halde bu meseleye yaklaşım her şeyden önce farklılıklarını koruyarak ulusun bir parçası olmayı seçen genel Kürt çoğunlukla ayrılıkçı bir tutum içerisinde olan PKK çizgisindeki Kürtler arasında bir ayrım yapmayı gerektirir. Birinci grupta olanların farklılıklarını koruyup ifade etmelerini mümkün kılacak düzenlemeleri yapmak hem demokratik özgürlükçü bir toplum ve devlet olmanın gereğidir, hem de ayrılıkçı çizgideki azınlıkta olan ikinci grubu daha da marjinalleştirecektir. AK Parti hükümetinin cesur bir adım atarak başlatmış olduğu “Demokratik Açılım Projesi” tam da bunu gerçekleştirmeye yönelik bir politikaydı. Ancak bu proje iki kesim tarafından sabote edilmek isteniyor: 1. Açılım kelimesini duymaya dahi tahammülü olmayan radikal Türk milliyetçileri, 2. Özerklik ve bağımsızlık dışında çözüme razı olmayan PKK terör örgütü çizgisindeki radikal Kürt milliyetçileri. Aslında her iki tarafta kendi açısından aynı şeyi istiyor: etnik ve kültürel farklılıkların olmadığı homojen bir Türk ya da Kürt toplumu.

AÇILIM RAFA KALDIRILMAMALI

Oysa modern demokratik özgürlükçü bir toplumda farklılıkların olması doğaldır; kaçınılmazdır. Bu bilinçle, AK Parti hükümetinin hem başlatmış olduğu “Demokratik Açılım” sürecini, hem de PKK terörüyle mücadeleyi kararlılıkla devam ettirmesi gerekir. Geçmişte Kürt meselesiyle ilgili olarak askeri çözüm dışında çözüm telaffuz eden politikacılar, kısa sürede bu söylemlerinden vazgeçip, salt kuvvet yöntemini benimsemek durumunda kaldılar. AK Parti hükümetinin farkı, belki de siyasi geleceğini feda etmek pahasına, “Demokratik Açılım”a devam etme istekliliğinde görünmesidir. Zaten “Demokratik Açılım Projesi”ni rafa kaldırmak meseleyi yine salt teröre, çözümü de salt askeri tedbirlere indirgemek demektir. Bu da başladığımız noktaya geri dönmek anlamına gelir.

Ancak “Demokratik Açılım Projesi”nin, halkın desteğini almaksızın ve belli başlı siyasal ve kamusal aktörlerin üzerinde uzlaştığı siyaset üstü bir devlet projesi olmaksızın başarılı olma imkanı yok. AK Parti hükümetinin de şu ana kadar bunu başarabildiği söylenemez. Hükümet cesur bir adım atıp “Demokratik Açılım Projesi”ni ortaya koymasına rağmen, içini dolduramadığı, neyi kapsayıp kapsamadığını net olarak ortaya koyamadığı için, ne muhalefetin ne de devlet aktörlerinin desteğini alabilmiş durumda. Muhalefete gelince, içeriği tam olarak belli olmamasına rağmen, neye karşı çıktığını dahi bilmeden bir refleks olarak “açılım” kelimesinin kendisine dahi karşı bir tutum içerisinde olduğu izlenimi veriyor. Halk ise henüz “açılımın” ne olduğunu anlamış durumda değil. Bu şartlarda projenin başarılı olması beklenemez. O halde yapılması gereken bellidir: “Demokratik Açılım Projesi”nin ne olduğunun (ve ne olmadığının) açıkça ortaya konup, belli başlı siyasal ve kamusal aktörler arasında bu konuda siyaset üstü bir mutabakat sağlanması; böyle hayati bir meselenin iç politik çekişmelere konu olmaktan çıkarılması ve halka iyi anlatılması gerekir. Bu noktada iktidarıyla, muhalefetiyle tüm siyasetçilerin, askeriyle bürokratıyla tüm devlet görevlilerinin, Türküyle Kürdüyle tüm yurttaşların, duygusal değil akılcı, bencil değil adil, çatışmacı değil barışçı, baskıcı değil hoşgörülü, çözümün önüne engel koyan değil, empati kurup çözüm için zemin arayan bir tutum içerisinde olması gerekir.

PKK VE ÖCALAN’IN MUHATAPLIĞI

Dahası “Demokratik Açılım Projesi”nin hayata geçirilmesi PKK ya da Abdullah Öcalan’ın ya da terör ve şiddeti temsil eden başka bir aktörün, devlet tarafından müzakere ya da pazarlık amacıyla muhatap alınmasını gerektirmez. Devlet yurttaşlarının talep ve ihtiyaçlarını, demokratik, adil ve özgürlükçü bir toplumun gereklerini ve ülke ve dünya gerçeklerini dikkate alıp, onlar için gerekli olan düzenlemeleri, belli başlı siyasal ve kamusal aktörlerin mutabakatını ve halkın desteğini alarak pekâlâ hayata geçirebilir. Ancak yurttaşları için bu demokratik düzenlemeleri yapma iradesini gösteren devlet, aynı kararlılıkla PKK terörüyle mücadele konusunda da taviz vermemelidir. Neticede yurttaşlarını terör faaliyetlerinden korumak, terörle mücadele her devletin görevidir; hatta meşruiyetinin kaynağıdır; varlık sebeplerinden birisidir.

O halde Kürt meselesinin çözümü, bir taraftan farklılıkların korunması ve ifade edilmesine imkân verecek demokratik düzenlemelerin hayata geçirilmesi suretiyle Kürt yurttaşlarımızın talep ve ihtiyaçlarının karşılanmasına, diğer taraftan ise PKK terör örgütünün eylemleriyle kararlı bir biçimde mücadele edilmesine bağlıdır. Böyle bir politika bir taraftan PKK’nın toplumsal desteğini azaltmak suretiyle hareketi marjinalleştirecek, diğer taraftan da terör örgütünü, bölgede planları olan İsrail, ABD gibi uluslararası güçlerin gerektiğinde Türkiye’ye karşı kullanabilecekleri önemli ve etkili bir koz olmaktan çıkaracaktır. Bu yüzden, önümüzdeki dönemde iktidarıyla muhalefetiyle, bürokratıyla askeriyle, Türk’üyle Kürt’üyle, bu ülkede yaşayan herkesin demokratik açılım temelinde bir çözüme siyaset üstü bir devlet projesi olarak destek vermesi gerekir. Bunu başaramazsak, Türk’üyle Kürt’üyle bu ülkede yaşayanlar olarak hepimiz kaybetmeye devam edeceğiz.

29.06.2010

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikPKK’ya karşı ne yapmalı?
Sonraki İçerikGüçlü devlet

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et