Mülkiyet, hayat ve kentsel dönüşüm

İnsan hayatında önemli yer işgal eden birçok kurum var. Bunlardan bazıları çok sayıda incelemeye konu olmuş, bazıları ise önemleri anlaşılamadığı veya yanlış anlaşıldığı için ihmal edilmiş.

Daha da kötüsü, saldırıya uğramış ve yok edilmek istenmiş. Bu tür beşerî kurumların en başında özel mülkiyet yer almakta. Özel mülkiyet insani tecrübenin mühim bir paçası ve kimilerinin sandığının aksine, beşerî hayatın sınırlı ve ihmal edilebilir bir kısmıyla değil, bütünüyle ilişkili. Ne var ki, insanî tecrübenin temellerinden biri olması, özel mülkiyeti reddeden, her beşerî problemin kaynağı ve sebebi sayan düşünürlerin çıkmasına engel teşkil etmedi. Mülkiyet karşıtı filozofların izlerini antik Yunan filozofu Plato’dan Thomas More’a, Rousseau’dan Marx’a kadar sürmek mümkün.

Ancak, insanlık tarihinde mülkiyet karşıtı görüşleri derin izler bırakan kişiler Rousseau ve Marx. Bu filozoflar mülkiyeti bir tür şeytan ve bütün kötülüklerin kaynağı olarak gördü. Suni bir kurum, doğal olandan bir sapma, bir icat olduğunu düşündü. Öyleyse, mülkiyetin toplumsal hayattan tamamen tasfiyesi mümkün olmalıydı. Bu inanış özel mülkiyetsiz toplum tasavvurlarına ve teşebbüslerine yol açtı. Özellikle Marksizm 20. yüzyılda radikal bir fikir demeti olmanın ötesine geçerek iddialı bir toplumsal projeye dönüştü. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere birçok yerde Marksizm’den esinlenen mülkiyetsiz toplum yaratma denemelerine girişildi. Sonuç her seferinde tam bir felaketti. Bireyselliği ve özel mülkiyeti reddeden ülkeler tarihin en despotik rejimlerini yarattı. Bu ülkelerde din ve vicdan özgürlüğü, teşkilâtlanma özgürlüğü; ifade özgürlüğü, bireysel tercih yapma ve kişisel hayatı belirleme imkânları ortadan kalktı. Sovyet tecrübesi gerçekten de dehşet vericiydi. Bu ülke on milyonlarca vatandaşını toplama kamplarında öldürdü. Sovyetlerin özel mülkiyeti budaması diktatörlerin vahşi saldırılarına karşı bütün korunma mekanizmalarından mahrum bırakılmış bir toplum ortaya çıkardı. Bu ülke özel mülkiyetin ilgası yüzünden ekonomisinin çökmesi yanında diğer alanlarda da uygarlığın uzağına düştü. Filmler, kitaplar ve gazeteler sansürlendi. Gizli polis sanat, bilim, din ve eğitim üzerinde tam bir kontrol mekanizması kurdu. Kısaca, Sovyetler Birliği’nde özel mülkiyetin ortadan kaldırılması özgürlüğün de ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı.

ÖZEL MÜLKİYETİ KALDIRAN BİR GRUP ÖRNEĞİ: SHAKERS

Özel mülkiyete karşı tavır sadece Sovyetler Birliği gibi büyük ve siyasî projelerde boy göstermedi. Bazı sosyal gruplar da özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı bir sosyal yapı oluşturma çabasına girdi. Bunlar daha az bilindiği için bir örnekten bahsetmekte fayda var. Shakers (Titreyiciler) bir dinî gruptur. Grubun adı, mensuplarının ibadet ederken dans etmelerinden ve titremelerinden gelir. Bu grup ABD’de 19. yüzyılda birkaç federe devlette cemaatler oluşturdu. Kendi içinde özel mülkiyet edinmeyi yasakladı. Shakerlar özel mülkiyeti yasaklamadan önce barışçıl ve başarılı bir hareketti. Özel mülkiyetin yasaklanması gruba yüksek bir maliyet getirdi. Mensupların mahremiyetini sağlayacak ve koruyacak her unsur ortadan kalktı. Mülkiyetin ilgası bireysellik ve bağımsızlığa karşı daimi bir savaş yarattı. Topluluğun tüm üyeleri aynı şekilde giyindi; üyelerin gazete ve kitap okuması engellendi. Cemaat mensuplarının aralarında konuşacakları konuların daha önceden yaşlılar tarafından onaylanması uygulaması doğdu. Erkek ve kadınların özel bir sebep olmadan birbirini görmesine, hatta merdivenden yan yana geçmesine, hediyeler vermesine müsaade edilmedi. Birbirlerinden her zaman en az 1,5 metre uzakta bulunmaları şarttı. Cemaat üyelerinin günlük hayatı asla esnetilemeyecek şartlara tabi kılındı ve bu şartlara uyulup uyulmadığını izleme yetkisi cemaat üyelerini gözetleme delikleri ve kulelerden izleyen yaşlılara bırakıldı. Özel mülkiyeti yok etmek suretiyle Shakerlar onları birbirinden ayıran ve kişisel otonomi sağlayan sınırları kaybetti. Shakerlar üzerinde uzman olan Edward Andrews’in belirttiği gibi, bu şartlar altında herkesin birbirinden şüphe eder hâle gelmesi kaçınılmazdı. Her an gözetlenme duygusu insanların kişisel onur ve saygısını yıktı.

Bugün biliyoruz ki özel mülkiyet insani tecrübenin aslî bir parçası. Hem bireysel hem toplumsal hayat için önemli. Evlerimiz bizim özel mülkümüz. Oralarda kendimizi emniyette hisseder, bağımsızlık ve özgürlüğün tadını çıkarırız. O kadar ki, insanlarla evleri ve ev eşyaları arasında duygusal ilişkiler bile doğduğunu görürüz. Kişisel eşyalarımıza kimsenin dokunmamasını isteriz. Onları adeta bir parçamız gibi algılarız. Araştırmalar hastaların evlerinde iyileşme hızının daha yüksek olduğunu göstermekte. Bunun ana sebebi sahiplik duygusu ve bilinen, alışkın olunan ortamda yaşamak. Özel mülkiyet iş hayatı açısından da anlamlı. Birçok kimse kendi karakterini yaptığı iş yoluyla ifade eder. Özel mülkiyet iktisadi girişkenlik ve rasyonaliteyi, akıllı ve akılcı yatırım ve kaynak kullanımını; optimal işletmeciliği teşvik eder.

Özel mülkiyet iletişim ve şehirleşme açılarından da hayati önemi haiz. İletişim varoluşsal olarak özgürlüğe en çok ihtiyaç duyan alan. Mühendislik, tıp vb. faaliyetleri belki özgürlüğü dert etmeden ve edinmeden yürütebilirsiniz. Ama iletişime gelince iş değişir. Bu dalda var olmanın ön şartı ifade özgürlüğü. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortamda iletişim olamaz, ifade özgürlüğü ise özel mülkiyetin olmadığı yerde var olamaz ve yaşayamaz. Şu halde, özel mülkiyeti tanıyan ve hukukî koruma altına alan bir sistem iletişim adıyla anılan şeyin kelimenin gerçek anlamında mevcut olabilmesi için şarttır.

Şehirlerin temeli de özel mülkiyettir. Şehir nedir? Jane Jacobs’un dediği gibi bir şehir yaşayan, gelişen, evrilen, değişen bir canlı. Onun kendi hayatı, kendi dinamikleri var. Bunun böyle olmasını sağlayan en önemli faktör mülkiyet kurumu. Bir şehir masa başında yapılan planlarla kurulamaz ve yaşayamaz. O yüzden şehirlere keyfi ve makro ölçekli planlarla müdahale etme, steril, homojenize edilmiş semtler yaratma girişimlerinden kaçınmak gerekir. Bir semtte yaşayan insanların hayat tarzlarına saygı göstermeden, mülk sahiplerinin mülklerini elde tutma ve geliştirme haklarını kabul etmeden, mahalle sakinlerinin görüş ve taleplerini dikkate almadan kentsel dönüşümler gerçekleştirilemez. Bu tür sunî planlamaların kamu yararı kavramı ile meşrulaştırılması da zor; zira, kısa vadede elde etmeyi umduğumuz şey ne olursa olsun, uzun vadede en büyük kamu yararı özel mülkiyeti korumak ve yaşama tarzlarına saygı göstermekle elde edilebilir.

Zaman, 08.10.2010
 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et