Milliyetçi Duvarların Arkası

Dünyanın Kendi Ülkenden İbaret Olmaması

Kendimi dünyanın bir parçası olarak gördüğümden, milliyetçiliğin beni kendi kimliğinde tekilleştirerek tarif etmesine katılmıyorum. Milli bir kimliği de hayatımın kültürel ön sıralarına almıyorum. Dünyayı ve dünyalı olmayı önemsiyorum ve mümkün olduğunca bu doğrultuda siyasal fikirlerimi oluşturuyorum, geliştiriyorum ve yaşıyorum. Dünyanın herhangi başka bir ülkesinde milli kimliğimin farklılığı nedeniyle en azından ikinci plana atılmamı veya atılma olasılığımı ise bu tip siyasal uygulamalarda bulunan devletlerin bir problemi olarak görüyorum. Dünyalı olmanın devletlerin vatandaşlarını içinde tuttukları yerlerden ve kimliklerden daha büyük olduğunu düşünüyorum. Bir kişinin özel mülkiyeti dahilinde istediği bir yerde yaşayamamasını ise yaşam hakkı merkezinde ciddi bir özgürlük ihlali olarak görüyorum.

Bu fikirler üzerinden siyasal düşünceler geliştirirken yorumlamak istediğim bir siyaset olarak milliyetçi kimliğin ve siyasetin en yoğun problemlerinden bir tanesi, dünyada içinde bulunduğu yeri merkeze alarak ve sadece o merkez üzerinden kendisini değerlendirmesi. Dünyanın toplamının kendi ülkesinden daha büyük olduğu gerçeği ile ilişkisini oluşturması ise hayli problemli. Bu gerçek milliyetçiliğin her zaman karşısında olma potansiyelini barındırıyor. Milliyetçi siyaset ne kadar uğraşsa da bu gerçeği zayıflatamıyor ama kendi vatandaşları üzerinden bir sınırlılık yaratarak devamlılığını sağlamaya çabalıyor. Sınırlandırmaları dünya siyasetinin uluslararası gerçekliği perspektifinde haklılaştırmak ise bence problemli olmaya devam ediyor. Reel politik, milli kimliklerden çoğunu daha farklı perspektiflerden anlatan bir yaklaşım ve yöntem. Dünya başkasına izin vermediği için milli devletler ve siyasetler var, haklılaştırma çabası farklılaşma opsiyonlarını bilmemeyi veya bu farklılaşmalar bilinse bile bir çeşit kabul etmemeyi içinde barındırıyor. Üstelik reel politikin getirdiği siyasal çatışmaların içerikleri salt milliyetçilik temelinde oluşmuyor ve yürümüyor.

Milli Kimliğe Kısa Bir Liberal Ara

Birey olmak mı milli bir kimliğe sahip olmak mı? Liberal fikirlere uzak olanlar doğal olarak milli kimliklerin önceliğine yakın oluyorlar. Kendilerini tanımlama biçimi olarak milli bir kimliğe sahip olmayı ve bunu kullanmayı tercih ediyorlar. Bir kişi özgürlükler çerçevesinde elbette kendisini istediği kimlik merkezinde ve önceliğinde tanımlayabilir. Ancak böylelikle bireyselliğin en yalın kimliği milliyetçilik üzerinden gittikçe aşınır. Bu farklı noktaların haklılaştırılması tartışmasını burada yapmayacağım ama birey kimliğinin varoluşsal olarak daha öncelikli bir şekilde oluştuğunu da söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum.

Kolektif kimliğe bireycilikten daha çok vurgu yapan milliyetçiliğin de bu noktada sorunları arttırmada bir etken olduğunu söylemek istiyorum. Kolektivizmin yarattığı pek çok problemin içinde kalarak milliyetçilik de siyasetinin sonuçlarını genellikle uyumsuzluk ve çatışma noktalarında görüyor. Ciddi maliyetler hayatın içerisinde oluşuyor. Çatışma siyaseti kendisini hakim kıldıkça bireyin yaşam özgürlükleri sıklıkla ihlal ediliyor. Üstelik milliyetçi kimlik devletle güçlendikçe de bireyi araçsallaştırdığını çoğu zaman gösteriyor. Milli kimlik için feda edilen bireyin içinde kaldığı koşulları isteyen pek çok kişi gözlemlemiştir veya gözlemleyebilir.

Başkası Yabancıya Yabancı Düşmana

Bu başlık üzerine özellikle düşünmek lazım. Bir silsile şeklinde ilerleyen bu problemin yaratıcılarından biri olarak milliyetçiliği görmek gerekli. Milli bir kimliği böyle bir siyasete doğru götürmek çok kritik siyasal sonuçlar yaratıyor. Diğerinin milliyetçi bir kimlik üzerinden öteki haline gelmesi ve getirilmesi gün sonunda farklılaşmanın zenginleştirici siyasetini değil dünya ölçeğinde bir yalnızlaşmayı ve izole olmayı getiriyor. Bu tip bir durumun maliyetleri ise sıklıkla bireylerin omuzlarına yükleniyor. Bireyi bir devletin zorunlu askerliği altına almaktan tutun da, bireyin “milli çıkarlar” için diğer kimliklerle girişebileceği ekonomik çalışmalarının engellenmesine kadar gelin.

Yabancı haline gelen insanların düşmana dönüşmesi ise büyük bir trajediyi içinde barındırıyor. Barışı engelleyen sadece milliyetçilik değildir ama düşman yaratma noktasında da milliyetçilik ve milli kimliği “üstün” tutmak kadar güçlüsü “az bulunur”. Bir de merkantilizm üzerinden ekonomik faaliyetlerdeki rekabeti “negatif” bir kavram olarak görmek ve o doğrultuda ekonomik faaliyet göstermek karşılıklı insanları ve ülkeleri birbirine düşman kılmayı doğallaştırıyor. Karşılıklı etkileşimin insanları zenginleştirebileceği düşüncesi aşındırıldığında “zenginlik” de “doğal olarak” öteleniyor. Sonrasında bu durumun suçlusu da “her zaman düşman olan” öteki olarak görülüyor. Bu tip bir nedenselleştirmeyi de aşındırmak daha çok liberal fikirler ile mümkün olabiliyor. Yabancıların nezaketi karşılıklı gönüllü ilişkilerin uyumunda oluşuyor. Ortaya çıkan düşman değil “siyasal ortaklar” olabiliyor.

Ya Milli Kültürü Yaşa Ya Yok Ol

Bu fikri ciddi şekilde kabul edenlerin siyasette ağırlığı olduğunu söyleyebiliriz. İçinde doğmak zorunda kaldığın bir kültürün dışında dünyada var olamayacağını iddia etmenin yanlışlığını özellikle vurgulamak lazım. Hani popüler söylemde; “Türkiye-Atatürk olmasa adımızı bilemeyecektik” cümlesinin kabul edilmiş bir genel geçer gerçek olarak algılanması bir çeşit “yanılgı”. İşin bu noktada bireyin var oluşunu bir devlete ve onun bir siyasetçisine bağlanmasının en azından “endişe verici” olduğunu söylemek zorundayım. Devlet ve siyasetçiyi tanrısallaştırmak benzeri bir tutum. Hangi milli devlet veya kültürden olursa olsun var oluşunuzu bunlara bağlamamak en yalın ifadesi ile “daha doğru”.

Türkiye’de de süreklileşmiş, milli kimliğimiz aşındıkça dünya siyasetinde güçsüz kalırız veya silinir gideriz fikrinin yerini, varlığını bireysel ekonomi ve siyasal becerileri etrafında geliştirenlerin güçlü olarak yaşadığı-yaşayacağı fikrine doğru evrilmesini sağlamak daha “istikrarlı” bir yaşam için elzem olsa gerek. Bu tip milliyetçi yanılsama aslında bireyi doğal olarak daha güçsüz ve olası tehditlere karşı daha savunmasız bırakıyor. Kolektif kimlik içinde aslında daha güvenli olunduğu yanılsamasının sonuçlarının maliyetlerini de kaldırmak zorunda kalan birey için hayat o kolektif kimlik altında daha güvenli ve kolay olmuyor, daha çok tehdit altında ve zor oluyor.

En Güzel Yerdeyiz Düşüncesi

Günümüz iletişim teknolojilerinin geldiği yerde bile hala dünyanın “tamamını” tanımaktan dünya nüfusunun çoğu geri kalmıştır demek yanlış olmasa gerek. Bütün “dış” dünyayı bildikten sonra yine “tamamını” bilemediğin bir coğrafi bölgeyi “En Güzel” olarak göstermek, “romantize” edilmiş bir düşüncedir en azından diyerek düşünceyi biraz “hafifleştirelim”. Bu durum “bilmek” değil elbette. Bir tür “inanç”. Üstelik temeli hayli zayıf olan bir “inanç”. Bunun da yanında bu inanç kendi kutsallarını da yaratıyor. “Vatan toprağı” kutsallığının geldiği yere bakalım. Aksi mutlak olarak iddia edilemeyecek olarak görülen bir durum. Düşünmeyi, düşünceyi ve düşünmenin devamlılığını engelleyen bir tutum.

“Cennet tasavvurlarını”da -cennet vatan- içine alan kutsallaştırılmış yerlerden olarak milli coğrafya için ölmeyi dahi normalleştirmek ve haklılaştırmayı beraberinde taşıyan siyasetin daha çok eleştiriye tabi tutulması gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Uğrunda “ölünecek” siyasal kavramların uzağında kalmayı tercih ediyorum. Yaşamımdan daha değerli olarak göremem bir siyasal kavramı. Kendimi doğal olarak bir siyasal kavramın daha önüne koyarım. Gerçekliğimi bu perspektiften yaratmaya çabalarım. Hiçbir siyasetçinin de bu hakkımı elimden alabileceğini kabul etmem. Yaşamım – içinde ölümüm de dahil – siyasetçinin “siyasetinden” benim için daha değerlidir. Siyasetçi de eğer isterse başkalarına zarar vermeden kendi hayatını bu “kutsal kavram” için feda edebilir. Liberal bir açıdan, kendi hayatının ve bedeninin sahibidir.

Bu yazıyı şu cümleyi kurarak bitirmek gerekliliğini hissediyorum: Milliyetçi duvarların arkasında koca bir dünya, onun duvarlarının arkasında ise koca bir evren var. Bu gerçeği herkes rahatlıkla bilebilir ve akıl edebilir.

Bir yandan da isterseniz “çoklu evrenler” üzerine düşünmeye başlayabilir veya devam edebilirsiniz.

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikSavaş Suçu
Sonraki İçerikYapmalı mı Yapmamalı mı?

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,732TakipçilerTakip Et