Mesut Yeğen – Kürt sorununun dermanı ne?

Demokratik özerklik Kürt meselesini hal yoluna koymakta derdimize derman, yaramıza merhem olur mu? Kürt meselesinde zamanın büyük sorusu bu.

İyi, kuvvetli bir cevap ikinci, uvertür bir soruyla başlamayı lüzumlu kılıyor. Uvertür soru şu: Tarihsel ve cari olarak ademimerkeziliği, yerinden yönetimi ya da özerkliği esas alan bir idari-siyasi örgütlenme fikrinin Türkiye’de kuvvetli ve meşru referansları mevcut mudur? Doğrusu, bu ikinci soruya menfi bir cevap vermek işten değil. “Bizans’tan Cumhuriyet’e …”, o olmadı “Tanzimat’tan günümüze …” diye başlayıp, tarihin merkezci bir idari mantığı Türkiye’nin kaderi kıldığını gösteren bir tasvir yapmak zor değil. Ancak bambaşka bir tasvir, ademimerkezci bir idari mantığın hem tarihsel hem de cari olarak Türkiye’de kuvvetli ve meşru referansları olduğunu gösteren bir tasvir de mümkün görünüyor; hem de sadece Kürtler ya da Kürtlerle meskûn coğrafya için değil, bütün Türkiye için.

Kürdistan fikri

Ademimerkezci mantığın tarihsel referansları genel olarak Türkiye’ye dair olmakla beraber, münhasıran Kürtleri ya da Kürtlerle meskûn coğrafyayı alakadar edeniyle, Kürdistan fikriyle başlayayım. Kayıtlar, gerek Kürtlerle meskûn coğrafyada yerleşik Kürt elitinin, gerekse de bu coğrafyada egemen olmuş Kürt-olmayan elitin aşağı yukarı bin senedir Kürdistan mefhumunu benimsediğini gösteriyor.

Malum, Selçuklu Sultanı Sencer bugünkü İran sınırlarında kalan Hamedan civarındaki bir bölgede 12. yüzyılda kurduğu bir idari birimi Kürdistan olarak adlandırmıştı. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi, Şemsettin Sami’nin Kamus-i Türki’si ve 1847 yılında Diyarbekir eyaleti ile Van, Muş ve Hakkâri sancakları ve Cizre, Botan ve Mardin kazalarından müteşekkil yeni bir eyaletin Kürdistan adıyla oluşturulması, Osmanlı idari-siyasi kültürünün de Kürdistan fikrine yabancı olmadığına işaret ediyor. Şerefname ve Mem u Zin bölgede yerleşik Kürt elitinin de en azından 16. yüzyıldan itibaren Kürdistan mefhumunu benimsediğini gösteriyor. Geride kalan yüzyılda olup bitense Kürdistan fikrini, elit ya da sıradan, bütün Kürtlerin zihnine nakşetti.

Taşra idaresi

Osmanlı’nın taşrasını idare etme biçimi, ademimerkezci mantığın tarihsel meşruiyetinin Kürtler ya da Kürdistan’la sınırlı olmadığını gösteriyor. Tanzimat’a kadar olan biten, Osmanlı’nın en azından Fırat ve Tuna (?) arasında kalan yerlerin haricinde hiç de merkezci olmayan bir idari mantığı takip ettiğine işaret ediyor. Malum, Osmanlı ‘merkeziyetçiliğinin’ alameti farikası olan sancak ve tımar sistemi Osmanlı mülkünün pek çok yerinde tebarüz etmedi. Sancak ve tımar ikilisine Balkanlar’da Voyvodalıklar, Kırım’da Hanlık, Hicaz’da Şeriflik, Kürdistan’da Ekrad Hükümetleri, Mısır, Bağdat, Sina ve Bosna’da Salyane Hükümetleri gibi yerel idareler eşlik etti. Anlaşılan, Osmanlı Devleti taşranın yerel otoritelerinin sadakatini onlara bir tür ‘özerklik’ tanıyarak elde edebilmişti.

Taşrayı özerk kılan ve Tanzimat’la beraber sona erme yoluna giren bütün bu idari çeşitlilik merkeziyetçi bir idari mantığın Türkiye’nin ezel ebed kaderi olmadığını gösteriyor olsa gerek.

Osmanlıcılık

1864’te kabul edilen vilayet sistemi gibi merkezin taşra üzerindeki kontrolünü arttıran uygulamalara karşın, Tanzimat siyaseti merkezin taşrayı teslim almasından ibaret olmadı. Taşraya temsil imkânı tanıyan meclislerin Osmanlı idari aygıtının içine yerleştirilmesi ve 1876 Anayasası’nın vilayetlere yetki devrini öngören düzenlemeleri, Tanzimat’ın katı bir merkeziyetçilikten ibaret olmadığını gösteriyor. Esasen, Tanzimatçılığa modern bir bütünleştirme ideolojisi olarak Osmanlıcılığın eşlik etmesi de gösteriyor ki, Tanzimat’la beraber başlayan merkezileşme siyaseti, taşranın ve bilhassa gayrimüslimlerin temsiline olanak veren genel bir liberalleşmeyle dengelenmek istenmişti. Tanzimat’ın bu ikili doğası, pek de uzak olmayan bir geçmişte milli ve çok da merkeziyetçi olmadan modern olmayı hayal edebildiğimizi gösteriyor. Düşünülenin aksine, bu hayal öyle çok cılız da olmadı. Milli ve merkeziyetçi olmayan bir modernlik hayalinin peşine düşen bir tek Prens Sabahattin değildi. Bir dönem ittihatçıların büyükçe bir kısmı bu hayalin peşine düşmüş, milli olmakla modern olmayı özdeşleştirenlerin fikir babası sayılan Ziya Gökalp bile bu hayalin cazibesine kapılmadan edememişti. Türkçülüğün esaslarının müellifi ABD tarzı bir federasyonun Osmanlı için uygunluğunu da tartıştı, bir Türk-Arap federasyonunu da.

Sadece entelektüeller değil, belli başlı siyasi akım ve partiler de milli ve merkeziyetçi olmayan bir modernliğin hayalini kurdular, pek de uzak olmayan bir geçmişte. Hürriyet ve İtilaf Fırkası son demine kadar milli ve merkeziyetçi olmayan modern bir devlet fikrini savundu. Cumhuriyetçi ibaresini Halk Fırkası’ndan önce benimseyen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise bu hayali kısa bir süre için de olsa Cumhuriyet dönemine taşıdı.

İlginç olsa gerektir: Modern ama milli ve merkeziyetçi olmayan siyasi birlik fikrinin takipçileri sadece Hürriyet ve İtilaf ve TCF gibi ‘olağan şüpheliler’ olmadı. Cumhuriyetin müstakbel kurucuları da bu hayalden etkilenmiş görünüyordu. 1919’da Babıali Kürt aydın ve ileri gelenlerine özerk Kürdistan sözü verirken, Cumhuriyetin müstakbel kurucuları da “Kürtlerle meskûn menatıkta […] hem siyaseti dâhiliyemiz ve hem de siyaseti hariciyemiz noktai nazarından tedricen mahalli bir idare” kurmayı, TBMM Vekiller Heyeti’nce takip edilen “Kürdistan siyasetinin” bir parçası olarak benimsiyordu. Üstüne üstlük, “Türk Devleti” yerine “Türkiye Devleti” ya da “Türkiye Hükümeti”, “Türkler” yerine de “Türkiye halkı” tabirlerini kullanan ve güçlü bir yerinden yönetim mantığını esas alan bir Anayasayı kabul etmekte de bir beis görmüyorlardı. Bütün bu hikâye, ademimerkeziyeti esas alan bir idare mantığının Türkiye tarihindeki köklerinin sanıldığı kadar zayıf olmadığını gösteriyor olsa gerek. Öte yandan, 1924’ten bugüne olup biten bu kökleri epey kuruttu, kabul etmek lazım. Lakin görünen o ki, artık yeni kökler filizleniyor; hayat, ademimerkezci idari mantığı Türkiye’de yeniden mümkün, yeniden meşru kılıyor. Ademimerkezci, yerinden yönetimci, yerelleşmeci bir idare fikrinin meşru referansları artık sadece geçmişte değil, bugünde.

Bölgeselleşme fikri

Ademimerkezci idare fikrinin günümüzdeki güçlü referanslarından ilki nesnel, sosyolojik süreçlerle ilgili. Malum, bir zamandır dünyanın her yerinde, ulus-devleti esas üretim ve ticaret şebekesi, esas ekonomik birim olmaktan çıkaran bir genel süreç yaşanıyor. Söz konusu küresel eğilim, ulus-üstü ve ulus-altı düzeyde bölgeselleşme ve havzalaşma eğilimlerini teşvik etmek suretiyle, ulus-devlete kimileyin paralel, kimileyin rakip üretim ve ticaret şebekeleri, ekonomik birimler üretiyor. Bu bölgeselleşme ve havzalaşma eğilimi siyasi-hukuki izdüşümlerini de üretmeye başlamış görünüyor. Demokratik siyaset, başta Avrupa’da, söz konusu genel süreçle ulus-devlete hasredilmiş kimi yetkileri yerel, bölgesel birimlere devrederek baş etmeye çalışıyor.

Bir zamanlar neredeyse bir havzalar birliğinden ibaret olan Osmanlının büyük mirasçısı Türkiye de mezkûr eğilimin etkisinde. Türkiye, sınırlarının hem içinden hem de dışından yeniden havzalaşmaya davet ediliyor. Havzalaşmanın kaynağı sadece İstanbul, Denizli ya da Kayseri değil; Halep, Batum ve Erbil de. Bu yeniden havzalaşma eğiliminin memleketin idare sistemine bir biçimde aksetmesi kaçınılmaz. Türkiye, sadece bu eğilimle baş edebilmek için bile bir tür yerelleşmenin peşine düşecek görünüyor. Aslında, bürokrasinin çoktandır bu eğilimin peşinde olduğunu da biliyoruz. Malum, bürokrasinin, hazırlığı yıllar öncesine giden, fakat müesses nizamın korkuları ve tepkileri yüzünden kanunlaştırıp uygulamaya koyamadığı bir Kamu İdaresi Reformu Yasa Tasarısı mevcut. Bürokrasi, etkin bir yönetim için bir tür yerelleşmenin lüzumlu olduğuna çoktandır kani.

Gerek kendiliğinden, nesnel bir süreç olarak önümüze dikilmiş bulunan havzalaşma ya da bölgeselleşme eğilimi, gerekse de bürokrasinin bu eğilimle idareyi yerelleştirerek baş etmeye karar vermiş oluşu, her ikisi birden şunu gösteriyor gerek: Ademimerkezi bir idari düzenleme fikrinin Türkiye’de oldukça güçlü bir cari referansı var.

Yerel yönetimler şartı

Ademimerkezi bir idari düzenleme fikrinin başka bir güçlü referansı ise tabii ki Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı. Yukarıda sözünü ettiğim kendiliğinden süreçlere atıfla da oluşturulan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının imzacıları arasında, koyduğu önemli çekincelere rağmen, Türkiye de yer alıyor. Özerklik Şartı, bir tür yerelleşmeyi demokrasinin ve iyi ve etkin yönetimin olmazsa olmazları arasında görüyor. Türkiye, uluslararası ilişkiler düzleminde Avrupa rotasında kalmaya devam edecekse eğer, ki aksini düşünmek için pek bir sebep de var görünmüyor, Türkiye’de ademimerkezci bir düzenlemeye geçmek için güçlü ve de uluslararası nitelikte bir cari referans daha var demektir; ademimerkezci bir idari düzenlemenin peşine düşeceklerin giderek daha sıklıkla başvuracağı bir referans.

Ademimerkeziyetçi idari düzenleme fikrinin çok daha güçlü ve meşru cari referansı bizzat yurttaş iradesi ve arzusudur. 1990’lardan bugüne yaşanan süreç açıklıkla şunu gösteriyor: Kürt yurttaşların mühimce bir kısmı bir tür ademimerkezileşme fikrini oldukça kuvvetli biçimde destekliyor. Son yıllarda ortaya çıkan seçim sonuçları, Kürt yurttaşların yarısına yakınının, Cumhuriyetin bütün yurttaşlarınınsa yüzde 5’ten fazlasının BDP-PKK çizgisince ifade edilen özyönetim talebinin arkasında durduğuna işaret ediyor. Kürtler bir biçimde kendilerini yönetmek istiyor: Bu apaçık bir yurttaş talebi.

Bir başına Kürt yurttaşların iradesi ve arzusu dahi ademimerkezci bir idari düzenleme için yeterli ve meşru bir referans olmakla beraber, ademimerkezci bir idari düzenleme arzusu Kürtlerle sınırlı değil. Ülkenin Kürt olmayan yurttaşlarının da, açıkça ifade edilmese dahi, ademimerkezileşme üst başlığı altında toplanabilecek güçlü talepleri var. Kürt yurttaşlar kadar Kürt olmayan yurttaşlar da, daha iyi bir yönetim, etkili bir bürokrasi ve yerel düzeyde idareye katılmak istiyor. Aslında, bunda şaşılacak bir taraf yok. Hem ülkede seksen senedir hüküm süren katı merkeziyetçi yönetim anlayışı, hem de yerel idarelere yetki devrinin günümüz demokrasilerinin genel bir normu olmuş olması, ademimerkezileşmeyi Türkiye’de güçlü bir talep kılıyor. Ademimerkezileşme talebinin genelleşmesinin önündeki tek engel yerelleşmenin Kürt yurttaşlardaki ayrışma eğilimini körükleyeceği endişesi. Sıradan yurttaşlar yerelleşmenin Kürtlerdeki ayrışma eğilimini derinleştirmeyeceğine kani oldukları gün, ademimerkezileşme talebi Türkiye de çok daha meşru ve genel bir talep haline gelmiş olacaktır.

“Demokratik özerklik Kürt meselesini hal yoluna koymakta derdimize derman, yaramıza merhem olur mu” sorusuna cevap vermek üzere sorduğum “tarihsel ve cari olarak ademimerkeziliği, yerinden yönetimi ya da özerkliği esas alan bir idari-siyasi örgütlenme fikrinin Türkiye’de kuvvetli ve meşru referansları mevcut mudur” sorusuna iyi kötü bir cevap verebildim sanıyorum. Cevabım oldukça sade: Ademimerkezci bir idari düzenleme fikrinin sanılandan çok daha güçlü ve meşru, tarihsel ve cari referansları var.

Peki bu durum, Kürt siyasetinin demokratik özerklik önerisi söz konusu olduğunda ne ifade ediyor? Ya da başta zikrettiğim zamanımızın büyük sorusunu tekrar edeyim: Demokratik özerklik Kürt meselesini hal yoluna koymakta derdimize derman, yaramıza merhem olur mu? Takip eden iki yazı buna dair.

Star, 03.01.2011
 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,732TakipçilerTakip Et